üye ol Üye Girişi Söyle Sözünü Anasayfa Yukari Çik
Bilgi Paylaştıkça Büyür

Harbiye – Hatay


Hava Durumu
İlkbahar : Gidilebilir

Yaz : Gidilebilir

Sonbahar : Gidilebilir

Kış : Gidilebilir

Harbiye, Şelale Vadisi'nin genel görünüşü.

Harbiye, Şelale Vadisi’nin genel görünüşü.

Antakya’ya 6 kilometre uzaklıkta bulunan, Yayladağı eteklerinde, şelaleler arasındaki, Suriye sınır kapısının yanıbaşında yer alan Harbiye’ye gitmek için alternatif çok.

HARBİYE , LEZZET DURAĞI…

Harbiye’ye gidince hem görülecek yerler açısından hem de yemek yenilecek yerlerin fazlalığı yönünden, önünüze bir çok alternatif çıkıyor. İsterseniz şelalelerin içinde, ayaklarınızı sulara sokarak, suyun içindeki masalarda, ağaçların altında yemek yiyebilirsiniz. Şelaler içinde, onlarca lokanta sizi bekliyor. Hemen hepsinde de lezzetli yiyecekler var. Tek farkları sunumları. Şelale lokantaları kimi aile işletmeleri, kimi ufak işletmeler. O nedenle hizmet bakımından fazla beklentiniz yoksa buraları tercih edebilirsiniz.

Ancak Harbiye‘ye kadar gidip de, yemek yiyecekseniz, hatta yemek zamanı olmasa bile oraya gittiyseniz, mutlaka Harbiye‘de Şelalelerin girişinin hemen karşısında bulunan, Boğaziçi Restorant‘a gidin ve yiyeceklerin nefis tadına mutlaka, ama mutlaka bakın.

Bu lokantanın diğerlerinden ne farkı var ki bu kadar tavsiye ediyorsanız diyorsanız, gidince ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Her şeyden önce lokanta, ağaçların gölgesinde yer alıyor. Bahçe içinde ayrıca suni havuz öğlen saatlerinden itibaren açık tutuluyor.

Bu şekilde havuzun suyunun verdiği serinlik, öğlen sıcağında yemek yiyenlerin rahatlamasını sağlıyor.

En önemlisi ise, lokantanın ortasından geçen ve Harbiyeliler‘in hala kullandıkları dağ suyunun aktığı küçük nehir kenarında bulunan masalarda oturuyorsanız serinlemek için bir alternatifiniz daha var. O da masaların üstünde bulunan gölgelik çatı kaplamasının üzerinden sular, sürekli nehirin üzerine akıyor. Bu şekilde güneşte kızan çatı kaplaması, üzerinden akan suyla serinliyor. Altında oturanlar da keyifle yemeklerini yiyorlar.

GELELİM YEMEKLERE…

Boğaziçi‘ne gittiğinizde şanslı gününüzdeyseniz, ya da lokantanın demirbaş garsonlarından olan “Harbi Harbiyeli” Necat Aslanyürek’i de bulursanız, ne yiyeceğinizi düşünmenize bile gerek yok.

Necat, genç Harbiyeli bir garson. Ama lokantaya gelen müşterilere, sanki kendi evindeymiş gibi davranıyor.

Onlara yemekleri keyifle öneriyor, servis yapıyor. Sunuyor.

İsterseniz hem yöreyle hem yemeklerle ilgili bilgi veriyor. Yani yok yok. Sohbeti rahatsız edici değil keyifli..

Masanıza ne geleceğini ona bırakın. Size de sadece yemek kalsın. Onun seçimiyle masa öyle bir donanıyor ki, neyi nasıl yiyeceğinizi şaşırıyorsunuz. Gelen mezelerin arasında neler yok ki!

Onun önereceği içli Köfte, Oruk, Öcce, Ekşili Börülce, Aşur, Ekşi Aşı, Cevizli Biber (Muhammara), Kaytaz Böreği, Bakla Ezmesi, Beyaz Kabak Boranisi, Katıklı Ekmek, beyaz peynir, salatalar, patlıcan salatası; ama kömürde közlenmiş patlıcan ile yapılanı gibi mezeleri hiç düşünmeden kabul edin.

Ama unutmayın. Bu lokantadaki porsiyonlar, büyük şehirlere göre iki misli büyüklükte. O nedenle masanıza dizilen hemen her şeyi yiyeyim demeyin. Yoksa mide fesadına uğrarsınız.

Eğer yemeklerin lezzetinden hepsini yerseniz yola devam etmeden önce, şelalelere inin. Orada gezin biraz. Yemeklerinizi eritin. Yoksa bizim başımıza gelen sizin de başınıza gelir.

Harbiye‘den sonra, şelalelerde dolaşıp, Adana’ya gittiğimde, akşam yemeğini ancak gece saat 22.00′de yemeye cesaret edebildim. Amabu çaba da boşa gitti.

Özlemle gittiğim Yüzbaşılar Kebapçısı‘nda, önüme gelen o güzelim Adana Kebabı’nın ancak yarısını yiyebildim. Çünkü hala Harbiye’de yediğim yiyecekleri, aradan 7 saat geçmesine rağmen eritememiştim!

Masanıza gelen yiyecekler arasında neler yok ki!

KEKİK SALATASI

Mevsiminden giderseniz taze, dağlardan taplanarak, domates, soğan, nar ekşişi katılarak yapılan salatayı Türkiye’nin başka yerinde yeme şansınız yok.

Öylesine lezzetli ki, sırf bunun için Harbiye‘ye gitmeye değer.

HUMUS

Bu bildiğimiz humustan değil. ev yapımı lezzetinde, kendi yaptıkları salatalık turşuları humus tabağının etrafında keyifle dizili.

Üstlerinde domates dilimleri lezzetli mi lezzetli. Aralarda siyah zeytinler. Sırf bu meze bile bir kişiyi rahatlıkla doyuracak büyüklük ve lezzette…

EKMEK

Bu da bildiğimiz ekmeklerden değil. Pide biçiminde ama daha ince ve yemeğe oturunca yapılan bu ekmeklerle mezeler müthiş ikili oluşturuyor. Bir parça ekmek, biraz meze. Bir parça ekmek biraz meze derken ne olduğunu şaşırıyorsunuz.

KÖMÜR ATEŞİNDE IZGARA TAVUK

Sıcak olarak her türlü et çeşidi lokantada yer almasına karşılık, özellikle kömür ızgarada kemiksiz terbiyeli ızgara tavuk yemenizi tavsiye ederim.

Kemikleri çıkarılan yarım tavuk koca porsiyon kömür ateşinde tam kıvamında pişip masanıza geliyor. Üstüne sürülen özel sosuyla lezzetine lezzet katılan tavuk parmaklarınızı yedirecek cinsinden.

KÜNEFE

Bu kadar yeter. Mide fesadı geçireceğim diye düşünebilirsiniz. Ancak ne yazık ki Harbiye‘ye kadar gitmişken, kömür ateşinde pişirilen, damakda dağılan künefenin tadına bakmayacak mısınız!

Künefe masada kaç kişiyseniz ona göre yapılıyor. Yani 20 kişiye özel olarak koca bir tepsi içinde yapılan künefe, iki kişi için büyük şehirlerde 4 kişilik porsiyon olarak yapılıyor.

Zaten tadına bakınca göreceksiniz ki, o güne kadar yediğiniz künefeler bunun yanında tatlı bile değil. İçindeki yörenin peynirleriyle, lezzetiyle, üzerindeki insanı baymayan şerbetiyle yediğinize pişman olmayacaksınız.

Harbiye‘de tatlı olarak, artık tadına nasıl bakarsınız bilmem ama Taş kadayıf , Kabak tatlısı , kereviç gibi özel lezzetler de var. Her biri tadından yenmeyecek kadar lezzetli…

BÖYLE ADANA KEBABI, ADANA’DA BİLE YOK.

Diyelim aceliniz var. Harbiye‘den kısa zamanda ayrılmanız gerekiyor. O zaman lokantaya gidip leziz yemekleri beklemeye vaktiniz de yok. Ne yapacaksınız! Fazla düşünmeye gerek yok. Doğru Harbiye’de dolmuş duraklarının kalktığı yerde bulunan, bir duvara iliştirilmiş ufacık dükkanlardan oluşan kebapçılara gidin. Buradaki kebapçıların hepsi, birkaç masa ve sandalyeden oluşuyor. Hemen hepsinin kendine özgü müşterisi var.

Bülent’in Kebapçısı, Bizim Kebap, Sırdaşın Yeri, Ulaş Erha’nın Yeri kebapçıların isimleri. Ancak bütün bu kebapçıların ortak bir noktası var. Hepsi de bir ustanın yanında yetişmiş. O ustan işi öğrenip sonra da gelmiş yanına kebap dükkanlarını açmışlar. Usta da onlara ses çıkarmamış. O ustalığını konuşturuyor. Hem de aynı yerde Süleyman Usta. 22 yıl önce Harbiye‘ye kebabı ilk getiren kişi o. Şimdi oğlu Erhan ile ile birlikte ufacık kebapçı dükkanını işletiyor. Bir kebap tezgahı ve birkaç masa. Dükkanda sadece Adana usulü kebap var. Sadece o. Ancak o kebabı yediğiniz zaman parmalarınızı da yiyecek hale geliyorsunuz. Kebabın sırrı günlük dana etinden olması. Her gün alınan dana etleri, bir iki saat soğan, sarımsak ve zeytinyağda terbiye edildikten sonra başlanıyor kebap olarak müşterilere sunulmaya.

Kebapların bir özelliği de içine konuldukları saç ekmeklerinde. Ekmekler, ateşte ısıtılıp gevrek hale getiriliyor sonra da üzerine, yörenin biber, hem de acılısından özel salçası sürülüyor. Ayrıca közde pişirilmiş biber, soğan da dürümün içine konuluyor. Sonra da müşteriye sunuluyor.

Bu kebap öyle tutuluyor mi, Adana’dan kebap yemeğe müşterileri geliyor Süleyman Usta’nın. Hatta bazı müşterileri yurt dışına bile götürüyorlar kebabı. Bozulmuyor mu diye soruyorum. Cevabı, “Taze et 24 saat dayanır. Ama buzluktan çıkarsanız 1 saat içinde et bozulur. O nedenle et rahatlıkla gidiyor dünyanın dört bir yanına” diyor.

Ne demeli. Afiyet olsun demekten başka.

USTASINDAN TAVUK DÖNERİ DE VAR!

Yine acele işi olanlara bir başka öneri ise, hemen kebapçıların karşısında yer alan Ali Usta’nın Tavuk döneri satan büfesi. Yurt dışında işçi olarak çalıştıktan sonra memleketi olan harbiye‘ye gelen Ali İşgüder, burada açtığı döner büfesinde, yaptığı lezzetli dönerle müşteri kazanmış. Dönerleri yine dürüm olarak satıyor. Özel acılı biber sosu sürülü dönerleri, içine turşu, domates gibi garnitürler koyarak müşterilere sunuyor. Bunun da tadına bakabilirsiniz gönül rahatlığıyla.

İPEK ÜRÜNLER HARBİYE’DE!

Harbiye’de alacaklarınız arasında ilk sırada tabii ki, bölgede tamamen el dokuması olarak yapılan ipek ürünleri var. Harbiye’de ipekçiliğin çok eski geçmişi var. Anadolu tarihinde ilk ipek kumaş Harbiye’de (Antakya) dokunmuştur.

Baharat Yolunun vazgeçilmez duraklarından biri olan Harbiye, tarihinin en önemli şahsiyeti ve aynı zamanda ilk dokumacı olan Şeyh Yusuf El – Hekim‘e ev sahipliği yapmıştır.

Yılmaz İpek mağazası, Harbiye‘de hem üretim yapıp, hem de satan bir ailenin dükkanı. Sahibi Tuncay Büyükaşık’ı bulursanız size aileden gelen ipekçilikleriyle ilgili hem bilgi veriyor, hem de ürünleri tanıtıyor.

Tuncay Büyükaşık, ikinci kuşak bir patron. Dükkanında eğer mevsiminde giderseniz ipekböceklerini dut yapraklarını yerken bile görme imkanınız var. Dükkanın girişinde yer alan tezgahta sembolik de olsa ipek dokumacılığı yaptırıyor çalışanlarına. Raflarda sıra sıra ipek kumaşlar. Hepsi birbirinden kaliteli, sade desenli ipek kumaşlar, ürünler arasında anlatıyor heyecanla…

Günümüzde ipekçilik yapan Antakya’da toplam 4 aile kaldı. Bunların ikisi Samandağı’ndan ikisi Harbiye’de. Babam Hasan Büyükaşık, çocukluğundan beri ipek böceği yetiştiriyor ve ipek dokumacılığı yapıyordu. Şimdi 67 yaşında babam. Artık çocuklarına devretti bu işi.

Bu mesleği sürdürmeyi düşünüyoruz. Ağustos ayı ipekböceklerinin beslenme dönemi. Zaten ipek böceklerinin 40 günlük yaşamı var. 35 gün dut yaprağı yer. 5 -10 gün içinde kozayı örer. Kozadan kumaş haline gelen kadar ipek yaklaşık 27 ayrı işlemden geçer kumaş oluncaya kadar. Bu süreç meselesi. Bazen bu süre 1 yılı bile buluyor.

İpek ürünlerde bulunabildiği kadar kök boya, eğer kök boyası yoksa bu kez ipek boyası kullanıyoruz.

Yılmaz İpekçilik’te elbiselik ve gömleklik yüzde 100 saf ipek, yaklaşık 60 çeşit ipek var. Ayrıca bayanlar için şal, masa örtüsü de üretiliyor. Erkekler için takım elbiselik, gömleklik ipekler sıra sıra müşteri bekliyor. Kravatlar ise Harbiye’de dokunduktan sonra sadece baskı işlemleri için İstanbul’a gönderiliyor.

Dükkanların müşterileri arasında büyük şehirlerden gelen, el dokuması ürünleri artık neredeyse bulamaz hale gelen yerli turistler var. Burada birbirinden güzel ve gerçek ipek ürünlerini görünce almadan dönmüyorlar. İpek ürünlerin yabancı müşterileri arasında ise özellikle Bahreyn, Lübnan ve Ürdün‘den gelen Araplar da var.Eğer yolunuz buraya kadar düşmüyorsa üzülmeyin. Yılmaz İpekçilik, yurtiçinde düzenlenen El Sanatları Fuarları’na da katılıyor. Buralarda hem ürünlerini, hem de Harbiye‘yi tanıtıp satış yapıyorlar.

PEKİ FİYATLARI NE KADAR?

Hemen aklınıza fiyatları nedir diye bir soru gelebilir. Yılmaz İpek ürünlerini Vakko , Beymen gibi Türkiye’nin en ünlü mağazalarına gönderiyor ama Harbiye‘deki satış fiyatları, büyük şehirlerde sıradan bir ürüne verebileceğiniz fiyattan daha uygun dersem şaşırmayın.

Yılmaz İpek‘in Harbiye‘de iki mağazası var. Bir mağaza Boğaziçi Lokantası’nın hemen yanında yer alıyor. Diğeri de, Harbiye’de ana cadde üzerinde bulunan, Büyük Özcihan Oteli‘nin hemen yanında yer alıyor. İki mağazada da istediğiniz ürünleri bulabiliyorsunuz. Burada ayrıca Defne Sabunu, Defne yağı gibi romatizmaya iyi geldiği biliniyor , ürünleri de bulma imkanınız var.

NAR EKŞİSİ

Antakya’ya gidince alacaklarınız arasında en önemli lezzetlerden biri ise, Nar Ekşisi. Bunu da Uzunçarşı içinde yer alan dükkanlardan alabilirsiniz.

Ama çarşı içinde Ahmet Cuci’yi bulursanız ondan alın. Özel olarak yetiştirilen ve toplanan nar ekşişi, en lezzetli olarak Hatay‘da bulabileceğinizi unutmayın. Uzunçarşı’dan ayrıca Keçi peyniri ve çara peyniri gibi değişik lezzetli peynirleri de alma imkanınız var.

ÇAKMAK TAŞINDAN KOLYELER

Şelaleye giderken eğer uğura, burçlara inanıyorsanız, 73 yaşındaki Şeyh Ali’nin Antakya Fransız işgalindeyken, Fransız askerlere ilk olarak yapmaya başladığı, çakmak taşından burçların simgeleri olan kolyeleri alabilirsiniz. Taşların üzerinde ise nazar duası, karınca duası yer alıyor.

Bütün bunlara inanmasanız bile, sırf Şeyh ile sohbet etmek için burada durun. Onun sohbetinin tadını çıkarın. Ne zaman bu işe başladığını sorduğum Şeyh Ali, “Bir milyon yıldır bu işi yapıyorum!” deyince şok geçirdim. Şeyh Ali’nin şeyhliği ise, Alevi dedesi olmasından geliyor. Upuzun sakalları ve giyim tarzıyla, gerçekten görülecek bir kişilik Şeyh Ali.

Yine Şelale yolu üzerinde bir başka hediyelik eşya satıcısı ise, 16 yıldır oya işleri yapıp satan Sabira Oduncu. El işi danteller, kenar dantel, yatak odası için yapılanlar, vitrinlikler, fiskoslar yer alıyor. Sakız gibi bembeyaz tertemiz ürünlere şelale girişinde yer alan bir kaç hediyelik eşya satan tezgahın arasında rastladık. Bir zamanlar iç ve dış turizmin en hareketli olduğu zamanda daha fazla iş yapan Sabira Oduncu, artık o coşkulu günleri görememenin rahatsızlığı içinde. Ancak yine de gelen müşterilerine en iyi satışı yapmaya çalışıyor.

GERÇEĞİNDEN AYIRMASI ZOR TARİHİ PARALAR!

Eğer eski eserlere ve uygarlıklara ilginiz varsa, gideceğiniz adres mutlaka Harbiye ana caddesi üzerinde bulunan İbrahim Mehmet Tüner’in Hermes isimli turistik eşya satan dükkanı olmalı.

Dükkanda bölgeye ait eski eşyalar, mozaik çalışmaları, defne sabunu ve yağı bulabilirsiniz. Ancak en önemlisi İbrahim Bey, Türkiye’de çok az yerde bulabileceğiniz bir başka iş yapıyor. O da antik sikkelerin kopyalarını aslına uygun olarak yapıp satıyor.

Yani, paranın dünyada ilk ortaya çıktığı Lidya döneminden Osmanlı dönemine kadar, Anadolu topraklarında yaşayan tüm medeniyetlerin metal obje ve sikkelerini yapıyor. Hem aslına birebir benzeyen paralar. Örnekleri hatalı, kenarları bozuksa aynen. Bu paralar ne işe mi yarıyor! İşte ilginç olan tarafı o.! Ülkemizde fazla bilinmeyen bir şekilde değerlendiriliyor bu paralar.Bu paraları Türkiye’de Kültür Bakanlığı’na bağlı bazı müzelerde bulma imkanınız var. Müzeleri gezenler çıkışta bu para örneklerinin kopyalarını da alıp evlerinde de görebiliyorlar.

Ancak bu paralar özellikle Avrupa ülkelerinde, Almanya, Avusturya, Kanada, Amerika gibi yerlerde de büyük ilgi görüyor. Orada para koleksiyoncuları aslına uygun olarak yapılan bu paraları alıyor. Röprodüksiyon para koleksiyonu yapıyor. Çünkü orjinalini bulabilse tanesine 8 -10 bin Euro verecekken, bu paraları maksimum 50 Euro‘ya kadar alabiliyor.

ZEKA VE BECERİ TANRISI KOLYE İSTER MİSİNİZ!

Paraların bir başka kullanım alanı ise ziynet eşyası olarak. Nasıl mı? Mesela Kanadalı bir alıcı, 4 bin adet gümüş sikke istiyor. İbrahim Bey ne yapacağını sorunca da, “Erkekler için kol dügmesi yapacağım!” diyor. Gerçekten de paralar özel bir çalışmayla kol düğmesi haline getirilip satılıyor. Sadece erkekler için değil, bayanlar için de ziynet eşyaları yapılıyor bu paralarla. Kolye, broş, iğne hatta anahtarlık olarak da röprodüksiyon paralar da kullanılıyor.1978 yılında bu işe başlayan ve gördüğü ilgi üzerine Türkiye’nin bir ucunda bu işi yapan İbrahim Bey’in ürünlerini, İstanbul’da Kapalıçarşı’da görme imkanınız var. İbrahim Bey eski paraların kalıplarını müze kataloglarından görüp kendi yapıyor ya da Avrupa seyahatlerinde gittiği müzelerden kalıp elde ederek ortaya çıkarıyor. Özel sipariş üzerine, altın, gümüş, bronz alaşımlarla da çalışıyor. Ortaya gerçeğinden ayırt etmek imkansız yüzlerce yıl öncesinin paraları çıkıyor. Bugüne kadar 500′e yakın farklı para ürettiklerini söyleyen İbrahim Bey, kendisinden koleksiyonu için para almaya insanların İstanbul’dan Adana’ya uçakla gelip, sonra da geri döndüklerini keyifle anlatıyor.

İbrahim Bey’in ürettiği paralar o kadar ilgi görüyor ki, Amerika’nın en önemli müzelerinden New York‘taki Metropolitan Müzesi, satış için kendisine ücretsiz olarak satış bölümünde stand vermeyi bile teklif ediyor.

Kısacası, eğer farklı bir şeyler almak istiyorsanız, tam da üretildiği yerden yani Harbiye‘den bunu alma imkanı var “Hermes” te.

ANTİK HEYKELLER , MOZAİKLER VE KÖMÜR GÖZLÜ KADINLAR BİRARADA.

Harbiye‘de ayrıca İbrahim ve Abdullah Özalp tarafından yapılan antik çağdaki heykelleri de ilginiz varsa alma imkanınız var. Özalp’in galerisi ise, Hermes Antikacısının hemen yanıbaşında. Heykeller Harbiye’de Müzede sergilenen antik eserlerin birebir kopyası buradada. Gerçeğinden ayırmak imkansız neredeyse. Heykeller Şenköy taşı, mermer, Ulukışla Taşı gibi taşlardan ortaya çıkarılıyor. Bazıları da yörede dağlarda bulunan siyah taşlarla yapılıyor. Ancak buraya gittiğiniz zaman, galeriyi paylaşan Mehmet Daşkafa’yı mutlaka bulun.

Cüssesiyle iri görünse de düşündükleriyle, yapmaya çalıştıklarıyla yüreği Harbiye için atan bir delikanlı o. Daha merhaba der demez ilgilendiğinizi görürse size hemen Antakya Müzesi‘nin, yani dünyanın ikinci Mozaik Müzesi’nde sergilenen eserlerin yüzde 98′inin Harbiye‘den çıkarıldığını, Harbiye’nin özelliklerini tek tek anlatıyor. Kendisi de güzel sanatlara 5 yaşında gönül vermiş, o zaman resim yapmaya başlamış. 14 yıldır ise yağlıboya resim yapıyor. Resimlerinde çizdiği kömür gözlü kadınlar bakanların içini açıyor. Son zamanlarda Harbiye‘nin mozaiklerine gönül veren Mehmet, çok güzel mozaik çalışmaları da yapıyor. Eserleri eski çağllarda olduğu gibi doğadan topladığı hammaddelerle yapıyor.

Harbiye‘nin tanıtımı için gece gündüz çalışıyor. Harbiye‘nin hemen her köşesini fotoğraflamış. Boş vakitlerinde dağlarda dolaşıyor, yeni yerler keşfediyor. En çok üzüldüğü Harbiye’nin mozaiklerinin daha bir çoğunun ortaya çıkarılamayışı toprak altında yıllardır yatıyor oluşu. Hatta ben galeriye gittiğim zaman yanında ziyarete gelen arkadaşı Ganim Duman ile sohbeti bu konu üzerineydi. Ganim Bey’in söylediklerini duyunca kulaklarıma inanamadım. Evinin bahçesinde hurma ağaçlarının altında 800 metre kare büyüklüğünde, bozulmamış mozaiklerden olduğunu söylüyordu. “Nasıl olur?” deyince, “Oluyor işte!” dedi ve öyküsünü anlattı.

Evin bahçesinde taa Fransızlar Hatay’ın işgal ettiği dönemde mozaiklerin varlığı biliniyormuş. O zaman Fransızlar çalışmış mozaikleri bulmuş. Kültür bakanlığı elemanları da yıllar önce burada çalıştı. Onların dediğine göre toprak altındati mozaiklerde Eros balık üzerine binmiş, yanından bir başka balık geçerken mozaik görüntüleri var. Leton, Hitit dönemi arabalarının olduğu söyleniyor. Bunların hepsi tescil edildi ve üzerleri kapatıldı. Antakya Müzesi yetkilileri zaman zaman açacaklarını söylüyorlar. Ama parasızlıktan toprak altında yatıyor bu eserler. Ne yapacağımız bilemiyoruz.”

Ressam Mehmet Daşkafa ise, Fransa’da, İngiltere’de müzeleri gezdiğini ama Harbiye‘de ve Antakya Müzesi‘ndeki kadar kaliteli mozaiklere hiçbir yerde rastlamadığını söylüyor. Arkeolojik anlamda Mısır’ın Krallar Vadisi’nden bile Harbiye’nin daha zengin olduğunu söylüyor.

“2 bin yıl önce burasının nüfusu 100 bin imiş. Şimdi ise 37 bin. 7 farklı uygarlık kurulmuş burada. Ortada bir şey yok. Nerede bu insanlardan geriye kalanlar. Bahçelerden mozaikler, kırık pencere pervazları çıkıyor. Bilimsel anlamda hiçbir çalışma yok. Dünyanın en eski kilisesi St. Jean Kilisesi Harbiye’de. Gidin, görün. Bir mahalle içinde sıkışmış kalmış. Kimse ilgilenmiyor. İçinde yarasalar yatıyor. İçinde kaçış tünelleri var. 70 metre içinde kubbeler var. Ama bakan yok. Şelale Vadisi’nin en alt kısmında Apollo Koruluğu diye bildiğimiz yerde, Hızır Aleyhisselam makamı var. Burası ziyaret için kullanılıyor. İçinde Romalıların yıkanma yeri var. Büyük kesme taş bloklar, tarihi eserler mozaik var. Parçalanmış. Şimdiye kadar duruyor. Kimse el atmadı.”

Daha ne demek lazım bilinmez…

En iyisi, vaktiniz olur da buralara giderseniz, her yeri gezmeye çalışın.

DAPHNE’NİN ÖYKÜSÜ…

Harbiye ya da eski adıyla Daphne, sadece günümüzde değil, çok eski çağlardan beri sayfiye yiri olarak biliniyordu. Çağlar boyunca insanlar, Antakya’nın yaz aylarında aşırı sıcaklarından, Yayladağı eteklerinde yer alan Harbiye‘de, sularla haşır neşir yerde dinlenmenin tadını çıkarırlardı.

Seleukos ve Roma dönemlerinde çağlayanlarıyla tanınan dünyaca ünlü bir safiye yeri olan Defne çok sayıda köşkleri, tapınakları, eğlence yerleriyle ünlüydü ve stadyumunda düzenlenen olimpiyatların ihtişamı dillere destandı.

Ne yazık ki o eski ihtişamlı devirlerinden geriye, şiddetli depremlerden sonra bugüne gözle görülür bir eser kalmamış.

DAPHNE’NİN MİTOLOJİK HİKAYESİ.

Mitolojide yer alan Daphne‘nin hikayesine gelince. Bu konuda farklı birkaç hikaye var aslında. Birincisine gore, müzik, aşk ve şiir tanrısı Apollo aynı zamanda yaman bir okçuydu ve bu niteliği nedeniyle Eros‘la dalga geçercesine konuşurdu. Buna içerleyen Eros iki ok birden fırlattı: Aşk ve şehvet okunu Apollo’ya, mutlak nefret ve kalpleri aşka kapatan oku ise Daphne‘ye.

Daphne kibirli sözleriyle peşinden koşan Apollo’dan kaçarken ırmak kıyısına geldi ve babası nehir tanrısı Peneus’a kendisini kurtarması için yalvardı. Ancak ayakları yerinden kımıldamadı bile. Yakarısını ancak toprak ana işitmişti ve Daphne’nin bacakları uyuşup, katılaşmaya başladı. Gri renkte bir kabuk kalçalarını ve karnını kapladı, kolları dallara, saçları yapraklara dönüştü.

İmkansız aşkının Defne ağacına dönüşünü üzüntüyle izleyen Apollo, ona şöyle seslendi: “Ey Daphne, bundan sonra sen benim kutsal ağacımsın. Ölmeyen yaprakların başıma taç olacak, şairlerin ve kahramanların alnını süsleyeceksin.”

Bir başka söylencede ise, Zeus’un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında gördüğü genç ve güzel bir kız olan Daphne’ye aşık olur ve onunla konuşmak ister. Daphne’yi kovalar. Daphne kurtulamayacağını anlar. “Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru” diye yalvarır. Daphne ağaca dönüşür. Apollon şaşırır.

Bu olaydan sonra şiir ve silah zaferi defne ağacının dalıyla mükafatlandırılır ve Defne’nin gözyaşlarının Harbiye‘deki şelaleleri meydana getirdiğine inanılır.

ŞELALE FİLMİ…

Harbiye‘ye gittiğiniz zaman Şelale gideceğiniz yerlerin başında gelmeli. Antakyalılar’ın yaz aylarından vazgeçilmez gezdikleri yerlerin başında gelen Şelale’ler bir zamanlar, kendisi de Harbiyeli olan yönetmen Semir Arslanyürek tarafından filme çekilmişti.

Gerçek olay ve kişilere dayanılarak çekilen ‘Şellale’nin başrollerinde Hülya Koçyiğit, Tuncel Kurtiz, Aykut Oray, Ali Sürmeli, Savaş Yurttaş gibi deneyimli oyuncular rol alırken diğer rolleri Ege Aydan, Nurgül Yeşilçay, Canan Hoşgör, Ezel Akay, küçük oyuncular Zuhal Tatlıcıoğlu ve yönetmen Semir Aslanyürek’in oğlu Enis Aslanyürek paylaştılar…

Filmde olaylar, 8 – 10 yaşlarındaki Cemal’in (Enis Aslanyürek) gözünden anlatılıyor… Cemal’in babası Demokrat Parti’li Yusuf (Aykut Oray) ile, ile amcası CHP’li Süleyman (Ali Sürmeli) arasında, farklı partilere mensup olmaktan kaynaklanan devamlı bir kavga vardır. Yüksek bir duvarla ayrılmış bahçelerine rağmen, aile efradı arasına da yayılan kavga devam ederken, Harbiye Şelalesi’nin öyküsü, lirik bir şekilde araya giriyor…

Kasabadaki halkın, gördükleri rüyaları Harbiye Şelalesi‘nde akan suya anlatma geleneği vardır.Çünkü onların deyimiyle ‘rüyalar sadece akan suya anlatılır ve yorumları Yusuf Peygamber’e mahsustur‘… Bu geleneğe bağlı olarak Cemal de, kız kardeşi Şehra (Zuhal Tatlıcıoğlu) ile sık sık şelaleye giderek rüyalarını anlatır…

Kasabanın önemli kişiliklerinden birisi de, Cemal’in çıraklığını yaptığı kasabanın berberi Kel Selim’dir (Tuncel Kurtiz). I. Dünya Savaşı’nda Yemen’de savaşan Kel Selim, çalışırken devamlı olarak memleketteki kötü gidişatı, ABD’nin yaptığı Marshall yardımını, Kore’ye asker gönderilişini ve okullarda öğrencilere zorla içirilen, onun deyimiyle “Amerikalılar’ın küçük çocuklarımızı aptallaştırmak için gönderdikleri eşek sütünü” eleştirir…

Bir gün baraj yapmak için, şelalenin ağzını genişletmeye kalkan bir inşaat ekibi, şelale ağzındaki kayaları dinamitleyince kayalar yarılır ve şelale suyunun önemli bir kısmı kaybolur. Bu olay, kasabayı karıştırır… Buna en çok kızanlardan biri de Kel Selim’dir… Fakat bir daha rüya anlatamayacakları endişesiyle Küçük Cemal ile kız kardeşi Şehra da çok üzülürler…

ŞELALELERE NASIL GİDİLİR?

Şelaler‘e gitmek çok kolay. Harbiye’de kime sorsanız size hemen gösterir. Yayladağı’na çıkmadan once dağın eteklerinde vadide yer alıyor Şelale’ler. Buraya girer girmez zümrüt yeşili doku sizi karşılıyor. Sonrasında ise hemen her taşın üstünden, yanından, her ağacın neredeyse altından su damarlarının çıktığını görüyorsunuz. Yaz günlerinde, aşırı sıcaklarda, serin ağaç dallarının altında, bir yanda ayaklarınızın altından sular akarken, bir yandan demli çaşları içme şansınız var.

İsterseniz yöresel yemekleri, suların içine kurulan masalarda yiyebiliyorsunuz. Ya da arkadaşlarınızla sohbetler etme şansınız var suların içinde. Sular zaman zaman vadinin derinliklerinde şelaleler oluşturmuş. Onları seyretmek bile insanın günün yorgunluğunu unutmasını sağlıyor. Serinliğin içinde keyifle dinlenebiliyorsunuz.

ANTAKYA MÜZESİNİ MUTLAKA GÖRÜN!

Harbiye‘ye kadar gitmişken tabii ki Antakya’da gidilebilecek ve gezilebilecek en önemli yerlerden biri. Başlıbaşına gidilecek yer olan Antakya’da görülecek yerlerin başında Antakya Müzesi geliyor. Tunus Mozaik Müzesinden sonra Antakya Mozaik Müzesi dünyanın 2. en büyük kolleksiyonuna sahip.

TİTUS GEÇİDİ

Samandağ’ın 5 Km. kuzeyinde denize hakim yamaçlarda M.Ö. 300 yıllarında Seleuykos Nikator tarafından kurulan ve kurucusunun adı ile anılan antik kenttir.

Kentin, dağın hemen bitiminde, dağdan gelen derelerin ağzında bir iç limanı vardı. Sellerin bu limanı doldurması tehlikesi ortaya çıkınca imparator Vespasianus zamanında dağ delinerek bir tünel açılması kararlaştırıldı. Tünel Titus zamanında tamamlandı ve derenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları , yüksekliği 7 mt. genişliği 6 mt olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtıldı , böylece limanın dolması engellenmiş oldu. 130 mt si tünel , kalanı açık kanal halinde olan tünelin uzunluğu girişten Çevliğe kadar 1380 metredir.

Tünelin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta , 100 metre kadar uzaklıkta kaya mezarları vardır. Burada kayalara oyulmuş mağaraların içinde bulunan çok sayıda mezarın en çok ilgi çekeni , çukurun tabanındaki geniş mağaradır. İçinde çok sayıda mezar bulunan bu mağara diğerlerinden farklı yapılmış yüksek ve gösterişli bir mezar yüzünden halk arasından “Beşikli Mağara“olarak anılmaktadır.

ST PIERRE KİLİSESİ

Antakya‘nın 2 km kadar doğusunda ve dağ eteğinde, Antakya – Reyhanlı yolu yakınında, önü duvarla kapatılmış bir doğal mağaradır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kilise olarak kullanılan ve Hıristiyanlığı yaymak için Antakya’ya gelen (M.S 1. yüzyılın ilk yarısı) havarilerden St. Pierre’nin adıyla anılan bu kilisenin önü sonraki devirlerde kapatılmıştır.

Halen müzeye bağlı bir birim olan kilise Papa VI. Paul tarafından 1963 yılında hac yeri olarak ilan edilmiştir. Her yıl burada 29 Haziran günü Katolik kilisesince ayin düzenlenmekte, bu ayine kalabalık bir cemaat katılmaktadır.

YAYLADAĞI ve SINIR KAPISI PİKNİK YERİ

Harbiye Yayladağı eteklerinde yer alıyor. Zaten Yayladağı’na çıkıp da, Yayladağı kasabasından sonra bir kaç kilometre gidince, Suriye sınırı başlıyor. İşte sınıra çok yakın, neredeyse sınırda olan piknik yeri de gidilebilecek yerlerden biri. Eğer Antakya ya da Harbiye‘de kalıyorsanız, yaklaşık 16 kilometre tırmanarak Yayladağı’na çıkıyorsunuz. Sonra da neredeyse o kadar miktarı inmeye başlıyorsunuz. Yol boyunca doğal güzellikler sizi bekliyor. Virajlı yolda dikkatli araç kullanırsanız keyifli bir yolculuk yaparsınız.

Yayladağı, ufak ama sevimli bir sınır kasabası. Kasabanın tek ana caddesinde her türlü dükkan yer alıyor. Burayı da gezebilirsiniz. Kasabanın fırınından alacağınız ekmek ve pideler de lezzetli.

Sınıra çok yakın bulunan piknik yerinde de yakın komşumuz Suriye’nin hemen yanıbaşında piknik yapma imkanınız var. Türkiye sınırı ile Suriye sınırı içiçe olduğu için, neredeyse bir bakışta Suriyeli askerleri görme şansınız var.

Zaten sınır kapısına kadar araçla gidebilirsiniz. Aracınızla geçmeseniz bile iki ülke sınırını görüyorsunuz. Suriye ile Türkiye arasında günübirlik geçişler için vize uygulaması olmadığı için, belki de bu kapıdan Suriye’ye gidip gelebilirsiniz.

Zaten iki ülke sınırın hemen dış kısımlarında yaya geçenler için, araçlar bekliyor. Sizi Türk tarafnda Harbiye ya da Hatay’a kadar, Suriye tarafında ise, Lazkiye’ye kadar araçlar götürme hizmeti veriyorlar.Değişik bir gezi olabilir sizin için.

Yazar Hakkında

Hakkında: yüreğinin hissetmediği her yer uzaktır iletişim: sukristali.com{et}gmail.com
Kimlik kartı

Bir Cevap Yaz

kendi isteğimle kurallara uygun yazıyorum. (Lütfen yandaki kutuyu işaretleyin.)

Otomatik robotlara karşı soru.