üye ol Üye Girişi Söyle Sözünü Anasayfa Yukari Çik
Bilgi Paylaştıkça Büyür

Üsküdar Güzel Yerler – İstanbul

ÜSKÜDAR KISA TARİHÇESİ

Her şehrin tarihi o şehrin sakinlerinin de tarihidir. Yüzyıllar boyu bağrında nice sakinlerine kucak açan Üsküdar, İstanbul’un fethinden neredeyse bir buçuk asır yıl evvel Türk egemenliğine girmiş ve daha o çağlardan itibaren “kutlu bir diyar” olma yolunda hızla ilerlemiştir. Tarihi yarımadanın karşısında, alabildiğine geniş bir İstanbul peyzajına açılan müstesna konumuyla Üsküdar, Asya topraklarının başladığı bir köprü başıdır. Antik çağlardan beri doğal dokusunun güzelliği sayesinde Ön Asya-Avrupa arası ulaşım kolaylığı sağlayan Boğaziçi’nin açılım noktasında
bulunan Üsküdar, her zaman bir cazibe merkezi olmuştur. Bu özel durum; Üsküdar’ın sık aralıklarla istilâlara, farklı egemenlikler altında kalmasına yol açmıştır. Üsküdar isminin nereden geldiği konusunda değişik kaynaklarda farklı görüşler olsa da erken dönem eserlerde geçen Khrisopolis ve Skutarium kelimelerinin “altın şehir” ve “kalkan şehir” anlamlarını vermesi; ayrıca dünya haritacılığının ilk dönem örneklerinde de Latince “scutari” kelimesinin kullanılmış bulunması Üsküdar ismini çağların içinden bugünlere getirir. Şehrin ismi İngilizce’ye Latince’den aynen geçmiştir. Adı da tarihi kadar kadîm olan Üsküdar, gelecek zamanlara doğru yürüyüşünü aynı eskimezlik içinde sürdürüyor.
Üsküdar’ın tarihine yakından baktığımızda M.Ö. 1000 yıllara uzanan bir tarihçe buluruz. Erken dönem Üsküdar’ın oluşumu bölgede Fenikelilerin, biri Kalhedon ( Kadıköy ), diğeri Moda Burnu’nda olmak üzere iki liman kenti kurmaları ile başlar. O çağlarda Fenikeliler, şimdiki Salacak Sahili?ne doğru uzanan sığlık kısma büyük taşlar doldurarak bir mendirek oluştururlar ve ticaret iskeleleri ile tersanelerini Salacak çevresinde kurarlar. Yaklaşık 300 yıl sonra ise, Akalar’ın yönetimi altına giren
Üsküdar’da, Anadolu’dan geçici olarak gelenlerin kalıcı iskânı yavaş yavaş kendini göstermeye başlar. Pers egemenliğinden, Atinalılar hakimiyetine, Büyük İskender’in eline geçmesinden, Roma egemenliğine, antik çağlar Üsküdar’ının tarihi adeta saklı bir hazinenin her dönemde tekrar tekrar keşfedilmesinin tarihidir. Bu keşiflerin en uzunu 458 sene ile Roma egemenliğinde geçen devredir. M.S. 395′te Roma İmparatorluğu ikiye bölünür. Artık Üsküdar’da, Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans dönemi başlamıştır. Bu dönemde Üsküdar, önemli bir ticaret ve konaklama merkezi haline gelmiştir. Ancak bu durum Üsküdar’ın cazibesini daha da arttırmıştır.
Bunun sonucu Bizans’a paralel olarak değişik tarihlerde İranlıların ve Arapların İstanbul’a dönük fetih çabalarında uğrak yeri hep Üsküdar olmuştur. 609′da İran, 710′da Araplar, 782′de Abbasi Halifesi Harun Reşid, 1102′de Haçlılar, 1147′de Fransa Kralı VII. Louis ile Alman İmparatoru Konrad, 1203′de gene Haçlılar İstanbul kapılarına dayandıklarında daima Üsküdar’dan geçmişlerdir. XI. yüzyıl Haçlı seferleri dönemi Üsküdar’ın en müthiş yağma ve talana uğradığı dönemdir. II. Haçlı Seferi’nde şimdiki Haydarpaşa – İbrahimağa – Ayrılık Çeşmesi arasındaki bölgede Fransa Kralı Louis ile Alman İmparatoru Konrad’ın Komuta ettiği Haçlı ordularına karargâh vazifesi gören Üsküdar, IV. Haçlı Seferi’nde Bizans İmparatoru’nun şimdiki Harem’de bulunan yazlık sarayının yağma ve talana uğramasına sahne olmuştur. Üsküdar’da, Haçlı seferleri sonucu yaşanan Latin egemenliği 1204′den 1261′e kadar 57 sene devam etmiştir. Adı efsanelerle anıla gelen Seyyid Battal Gazi’nin İstanbul’u Fetih amacıyla, Üsküdar civarında yedi sene İslâm orduları için öncü ve muhafız kaldığı menakıbnâmelerde geçmektedir. Üsküdar’da kalıcı Türk izlerinin görülmesi 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonraya tekabül eder.
İznik’in fethinin ardından
yaklaşık 1078′de Üsküdar’da erken dönem Türk yerleşmeleri başlamıştır. Ancak bu tarihlerdeki iskânlar tamamen sivil ve münferit yapıdadır. Osmanlı döneminde Orhan Gazi zamanında Kocaeli Yarımadası, Büyük ve Küçük Çamlıca’dan Doğancılar’a kadar uzanan bölge, Osmanlı Türkleri’nin egemenliği altına yaklaşık 1348′de girmiş ve daha sonra Yıldırım Bayezid, Güzelcehisar’ı(Anadoluhisarı) yaptırınca, Osmanlı padişahlarının Rumeli’ye geçişlerinde Üsküdar – Güzelcehisar
istikametini kullanmaları, askerî güvenlik ve ulaşım kolaylığı da sağladığından adeta bir gelenek haline gelmiştir. 29 Mayıs 1453′te İstanbul’un fethedilmesinden sonra Üsküdar hızla gelişme göstermiştir. Üsküdar daha önce küçük bir Anadolu kasabası görünümünde iken İstanbul’un fethinden sonra bir şehir dokusunu oluşturacak ilk nüveler kendini belli etmeye başlamıştır. Fatih
devrinde, Üsküdar adeta yeniden kurulmuştur. Salacak’ta kendi adıyla anılan bir mescid yaptırmış ve Üsküdar’ın Osmanlı klasik şehir dokusuna uyan ilk mahallesi ortaya çıkmıştır. Fatih, Anadolu’dan göçe tâbi kıldığı Türklerin bir kısmını buralara yerleştirmiş, şimdiki İskele Meydanı’na da bir bedesten yaptırarak ticaretin hızlı bir biçimde gelişmesini sağlamıştır. Üsküdar’ı bir gelin gibi
süsleyen, bu beldeyi her türlü yağma ve talandan koruyan, Türkmen mahalleleri ile şenlendiren Büyük Fatih’in 3 Mayıs 1481′de Gebze civarındaki Sultan Çayırı’nda vefatı Üsküdar tarihinde önemli bir olaydır. Üsküdar, Fatih’in cenazesinin İstanbul’a geçişine ev sahipliği görevini derin bir üzüntü ve adeta kurucusuna yaraşır bir gayret ile yerine getirmiştir. 16. yüzyıldan itibaren
Osmanlı Üsküdar’ı 91 cami ve mescit, 51 tekke, 12 hamam, 11 kervansaray, 2 imaret, 7 medrese, 260 çeşme, 5 büyük iskele, 2 darüşşifa, 2 menzilhane, tabhane, sübyan mektepleri, kütüphaneler, darülhadis, sebiller ve posta teşkilatı ile bir çok padişah, sultan, paşa ve devlet adamlarının sarayları, yalı ve köşkleri ile süslenmiştir. Bu hızlı gelişme Üsküdar’ın bir şehir dokusuna bürünmesinin Osmanlı ile başladığını ispatlamaktadır. Üsküdar’ın her dönemde ayrıcalıklı bir konumda bulunması sosyal hayatta da kendini göstermiş, şehrin Müslüman sakinleri Üsküdar’ı bir Kâbe toprağı saymışlar, Museviler tarafından da Kuzguncuk bölgesi Kudüs toprağı diye sıfatlandırılmıştır. Şehrin, Kâbe toprağı sayılmasının sonucu hac yolculuğunun ilk durağı her dönemde Üsküdar olmuştur. Adına Sürre Alayları denen ihtişamlı törenler, her hac döneminde tekrarlanarak bir gelenek halini almıştır. Üsküdar, sosyal tarihimizde kimi ilklerin de şehridir. İlk posta yolunun Üsküdar’dan Kartal’a kadar uzanan bir güzergâhta II. Mahmud döneminde açılması ve bu açılışa bizzat II. Mahmud’un katılması, İstanbul deniz ulaşımında ilk araba vapurunun yine Üsküdar’da hizmete girmesi, bilim tarihimizde farklı bir yeri bulunan Üsküdar Matbaası’nın III.Selim zamanında Selimiye Mahallesi’nde faaliyet göstermesi, Türk resminin başlangıç noktasını Üsküdar
yapacak kadar önem taşıyan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kuruluşunun, dönemin Üsküdar mutasarrıfının onayı ile Üsküdar’da gerçekleşmesi, hemen ilk elde sayılabilecek hususlardır. M.Ö. 1000′lerden beri bilinen ve oturulan, Bizans’tan kalan yegâne eser Kız Kulesi ile farklılaşan, Osmanlı devrinde bir oya gibi itinayla işlenen ve güzelleşen, denize açılan ve hiçbirinin, diğerinin görme hakkını engellemediği yalıları, cumbalı güzelim ahşap evlerin süslediği sokaklarıyla, korularıyla, köşkleriyle, çarşıları ve hamamlarıyla, camileriyle, kiliseleri ve sinagoguyla Üsküdar, adı kendisine en çok yakışan altın şehirdir.

ŞEYH MUSTAFA DEVATİ CAMİİ VE TÜRBESİ
 Büyük boy için tıklayın Üsküdar Meydanından Bağlarbaşı’na çıkan Selmanipak Caddesine girdikten 250m sonra soldadır. M.1645′de inşa edilmiştir. Caddeye bakan cephesinde bir çeşme ve yanında cami bahçesine girişte kemerli bir kapısı vardır. Bahçeye girildiğinde sol tarafta genişçe bir alanda haziresi vardır. Cami girişinin solunda türbe vardır. Türbe ile cami girişi arasından dar bir geçitle arka taraftaki Şeyh Camii sokağına çıkış vardır.
Türbedeki kitabeye göre;
Mustafa Devati 17.YY’da yaşamış, celvetî tarikatına mensup bir Şeyhtir. Tasavvufa yönelip, Aziz Mahmud Hüdayi’nin yerine geçen halifesi zamanın Gavs-ül Âzamı Mukat Ahmet Efendiye katılmış ve kısa sürede tasavvuf yolunda  ilerlemiştir. Üsküdar’daki Valide Sultan Dar-ül Hadisine müderrislik yapmıştır.
1656 yılında yılında medrese hayatını terk edip Şeyh Camii medresesinde irşada yönlemiş, bundan sonra Şeyh Camii hem cami hem de tekkenin tevhidhanesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şeyh Devati tarafından aşevi ilave edilmiştir. Şeyh Devati Mustafa M.1659 yılında vefat etmiş ve bahçedeki türbeye defnedilmiştir.
Şeyh Devati Mustafa’dan sonra oğlu Şeyh Mehmet Talip Aziz Mahmud Hüdayi Tekkesi postnişinliğine tayin edilmiştir. Zamanın kutbul arifidir. Devati Tekkesi onun zamanında en parlak dönemini yaşamıştır. O da bu türbede defnedilmiştir (M.1679). Devati Türbesinin yenilenmesi Yurdanur Akova tarafından 1991 yılında yaptırılmış, Şeyh Mustafa Devati adına da 1993 yılında türbenin bakım, onarım ve ihtiyaçlarının karşılanması ve aynı zamanda yoksullara yardım için bir hayır vakfı kurulmuştur. Şeyh Mustafa Devati Vakfı onarım ve bakımı bitirilmiş olan Devati türbesini 2003 yılında Kültür Bakanlığı İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğüne teslim etmiştir.

Üsküdar Belediyesi internet portalından alınan bilgi;
ŞEYH MUSTAFA EFENDİ TÜRBESİ
 Büyük boy için tıklayın Türbe, Şeyh Camii cümle kapısının önündedir. Yerinin durumuna göre altı yüzlü yaptırılan türbe, yığma taştan ahşap çatılı olarak inşa edilmiştir. İçinde sekiz sanduka vardır. Çatısı şekillidir. Kandilleri ve levhaları yok olmuştur. Sol tarafındaki Beyazî Ahmet Efendi Türbesi’nden eser kalmamıştır.
Arka tarafı hazîredir. Türbe kapısının sağ tarafındaki iki pencere üzerine 1067 senesi şevvalinde vefat eden Divitçi Şeyh Mustafa Efendi için yazılmış ondört mısralı bir kitâbe yerleştirilmiştir. Sağ köşedeki pencere üzerine sekiz, bunun solundaki pencere üzerine de altı mısra yazılmıştır. Manzume, cetvelli (kartuşlu) olarak hazırlanmış olup her cetvel arasına iki mısra hak edilmiştir. Tarih beyti cetvelleri arasında ise birer mısra vardır.

Site notu:Üsküdar Belediyesinin internet sitesinden Cami ile ilgili detaylı bilgi bulunamamıştır. Büyük boy için tıklayın Dikkat çeken diğer husus da Türbenin üzerindeki tabelada “Şeyh Mustafa Devati Türbesi” şeklinde yazmasına rağmen, Belediyenin tanıtım sayfasında “Şeyh Mustafa Efendi Türbesi” başlığı ile yer almış olmasıdır. Üsküdar Müftülüğü internet sayfasında da “Şeyh Devati Camii” olarak gösterilmiş, ancak cami ile ilgili tarihi geçmişine yönelik bir bilgiye ulaşılamamıştır.
Şeyh Devati Camii ve Türbesinde çeşitli yerlerde kitabeler ve tabelalar bulunmaktadır. Bunların bir kısmının Kültür Bakanlığı İstanbul Müzeler Müdürlüğünce hazırlanmış olduğu anlaşılmaktadır. İşin üzücü yanı yaklaşık 3,5 asırlık bu tarihî yapının isminde bir uzlaşmaya varılamamış olmasıdır. Bu kitabe veya tanıtım tabelalarının bazılarının özensiz olması da ayrı bir konudur.

ÜSKÜDAR MİHRİMAH SULTAN CAMİİ
 Büyük boy için tıklayın
Bu caminin adı bir vakfiyesinde, tezkiret-ül-Bünyan ve devrinin birçok arşiv vesikalarında Mihrimah(Mihr ü mah) şeklinde yazılır. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan Bir vakfiyesinde adı mah-ı mihr şeklinde geçer. Mihr, Farsça(güneş ve ay) anlamındadır. Üsküdar’da Sultan tepesinin eteğinde hâkim bir set üzerinde bulunan bu camii Üsküdar İskelesinde ve Sultan III. Ahmet çeşmesinin karşısındadır.Eski kaynaklarda deniz kenarında kurulmuş olarak gösterilir. Rivayete göre Mihrimah Sultan iki camii yaptırmak ister. İlk okunan ezan ile son okunan ezanın kendi camilerinde okunmasını ister. Birisi Üsküdar da, diğeri de Edirnekapı’da bulunan bu camileriyle arzusuna ulaşır.

MİMARİ YAPISI:
 Büyük boy için tıklayınEvliya Çelebi cami hakkında şunları yazıyor: Mihrimah Sultan Cami İskele başındadır. Bu camii Sultan Süleyman M.1548 tarihinde yaptırıp sevabını kerimesi Sultan merhumenin ruhuna hediye etmiştir.
Set üzerinde caminin avlusuna on bir basamaklı iki yönlü adi taş merdivenle çıkılır. Son cemaat yerinin önünde iki yüzlü ve yirmi musluklu som mermerden şadırvan vardır. Şadırvanın üst kısımları mermer şeklindedir. Şebeke göbeklerinde altışar şualı küçük yıldızlar görülür. Tatlı bir eğime kurulan bu mabedi bir kartala benzetirsek bu şadırvan uçmaya hazırlanan bir kartalın başı gibidir.
Beş ayrı üç de son cemaat yerinin ortaklaşa sütunları üstünde yükselen kurşun kaplı bir saçak şadırvanı örtmektedir.
Şadırvanın mermer üstünde zambak kabartmalı bir kuşak dolaşmaktadır.
Son cemaat yerinin rafını altı sütun üzerindeki beş kubbe örter. Ortadaki kubbe çarpı işareti şeklinde ve daha derincedir. Sütun başlıkları istalaktitli (damlalı)bu sütunların üslerindeki altı kemerde son cemaat yerinin kubbe duvarındaki istalaktitli başlıklı dört payende ile iki salkımlı küme başlıklara dayanır. Yüce sanatkâr Mimar Sinan bu mabetle yepyeni plan ortaya çıkıyor.
Kıble duvarındaki sütun başlıklarında istalaktitleri derinleştirilerek yerler yapmıştır. Planın müstesnalığa son cemaat yerine intişar etmiyor mabedin kendi planı bir yonca yaprağı şeklindedir.
Caminin birer şerefeli iki minaresinin kapıları son cemaat yerine açılmaktadır.
Solundaki minarenin kapısı içerisinde şimdiye kadar hiçbir yerde eşine rastlanmayan bir oymacılık ve kakmacılık şaheseri vardır.
Bir taşa kabartma olarak Kelime-i Tevhit kazılmış. Diğer minaresinin kapısının üstüne bir madalyon üstüne sadece Kelime-i Tevhit kazılmıştır.
Caminin iç kubbesi turamplarla genişletilmiş. Mimar Sinan ilk defa lale motifi kullanarak fil ayakları ile ana kubbeyi tutturmuştur.

 Büyük boy için tıklayın Caminin bir duvarında namaz saatlerini gösteren güneş saati vardır.

MÜŞTEMİLATI:
Mihrimah Sultan Külliyesi, cami, medrese, imaret, kervansaray, mektep, kiler,
ambardan oluşmuştur. İhata duvarı içerisinde şifahane, tuvaletler, hazineler,
ihata duvarı dışında kütüphane ve hamamı mevcuttur. Ayrıca görevlilere lojmanı
vardır.

HORHOR ÇEŞMESİ
(KEMANKEŞ AHMET AĞA ÇEŞMESİ)
 Büyük boy için tıklayın
Hakimiyet-i Milliye Caddesi ile Selamni Pak Caddesi köşesinde Selman Ağa Camii’nin kuzeyinde, avlu duvarının kuzeybatı köşesinde yer almaktadır.
Kemankeş Ahmet Ağa çeşmesi olarak da bilinmektedir.
Çeşme muhtemelen 1911 yılında Üsküdar tramvay hattının döşenmesi sırasında yola çıkıntı teşkil ettiğinden şimdiki yerine alınmıştır. Çeşmede kitabe bulunmadığından hangi tarihte kim tarafından hangi mimara yaptırıldığı bilinmemektedir.
 Büyük boy için tıklayın Muntazam kesme taştan inşa edilmiş olup üç cephelidir. Cephelerin her birinde kırmızı taştan sivri kemerli nişler içerisinde ayna taşları yer almaktadır.
Kemerlerin üzerinde renkli desenli çinilerle çerçevelenmiş panolar vardır. Kemerler, panolar ve dışa taşkın tuğla saçağı 1911 yılında yapılmıştır.
Kaynak; Yukarıdaki bilgiler Selman Ağa Camii’nin Türkçe hazırlanmış kitabesinden alınmıştır.
Site Notu;Yukarıda söz edilen kitabede, çeşmede “Kemerlerin üzerinde renkli desenli çinilerle çerçevelenmiş panolar vardır.” yazmasına karşın, bu çiniler artık yerinde değil. Aşağıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı üzere bu çinilerin ya tahrip edilmiş ya da ticari amaçlı sökülmüş olduğu görülmektedir. Ayrıca çeşmenin genel durumunun da iyi olduğunu söylemek zordur.
 Büyük boy için tıklayın

SELMAN AĞA CAMİİ
 Büyük boy için tıklayın
Cami, Selman-ı Pak Caddesi ile Hakimiyet-i Milliye Caddesi’nin birleştiği yerde ve birinci caddenin sağ köşesindedir. Selman-ı Pak Caddesi’ne açılan ve 1965 tarihinde yaptırılan kesme taş kemerli avlu kapısının sağ tarafında üç yüzlü meşhur Horhor Çeşmesi ve cami bânisi olan Selman Ağa’nın H. 914 tarihli kabri bulunmaktadır. Selman Ağa, Babü’s-saâde Ağası (Kapı Ağası- Kızlar Ağası) olup, Sultan II. Bayezid’in fermanı ile idam edilmiştir. Kare plânlı mabet alt üst pencerelerden ışık alır. Üsttekiler vitraylıdır. Ahşap çatısının üzeri kurşun kaplıdır. Sağ taraftaki minarenin kaidesi kesme taş olup üst kısmı ince tuğladandır. Son tamirde onarılmıştır. Selman Ağa’nın kabri önünde caddeye bakan bir hâcet penceresi vardır. Caddeye Selman-ı Pak denmesi, Selman Ağa’nın isminden dolayıdır. Ağa’nın İstanbul’da, Kazancılar’da Ali Paşa Camii civarında bir ‘mekteb-i âlî’si vardı. Mabet, 1313 (1895) tarihinde, Galip Paşa’nın Evkaf Nezareti döneminde tamir edilmiştir.

KARA DAVUD PAŞA CAMİİ

Cami, Hakimiyet-i Milliye Caddesi (eski Karacaahmet Caddesi) üzerindedir. 1958 tarihinden evvel camiye bu caddeye açılan avlu kapısından girilirdi. Sağ tarafta, ulu bir çitlenbik ağacı altında Alemdar Ahmet Baba’nın 1091 (1680) tarihli kabri vardır. Kapının sol tarafında ise, camiin akarı olduğunu tahmin ettiğim tonoz damlı dükkânlar bulunuyordu. Avlunun diğer kapısı Büyük Hamam Sokağına (Eski Boyacı Sokak) açılıyordu. Bu kapının yanında, bugün yerinde bir çini imalathanesi bulunan fevkânî, Türk Ahmet Paşa’nın Mektebi vardı. Ahmet Paşa, 1716′da Varadin muharebesinde şehid olmuştur. Caminin önünde baklava başlıklı sekiz mermer sütunlu bir revak vardır. Bu revağın üzeri kubbeli değildir.

MİMAR SİNAN HAMAMI (YEŞİL DİREKLİ HAMAM)

Hakimiyet-i Milliye Caddesi üzerindedir. Tam karşısında ve yol aşırı yerde Gülfem Hatun Camii vardır. Sağ tarafındaki eski adı Boyacı Sokağı olan yola, 1934′de ismi verilmiştir. Sultan II. Selim’in eşi ve Sultan III. Murat’ın annesi Nurbânu Valide Sultan tarafından yaptırılmıştır. Nurbânu Sultan için camii bahsine bakınız. Mimar Sinan’ın bu eşsiz eseri 1583 yılında Toptaşı Cami’ine gelir olarak inşa olunmuştur. Tezkiretü’l Ebniye’de Mimar Sinan’ın eserleri arasında gösterilmiştir. Evliya Çelebi bu hamamdan “Çarşı içinde olan Çarşı Hamamı gayet ferah, havası hoş, yapısı hoş bir hamamdır. Sevimli, dilber, temiz tellâkları ve mavi peştemalları vardır” diye bahseder. Ayvansarayî Hafız Hüseyin Efendi’de, “Toptaşı Valide-i Atik Camii yakınında olan çifte hamam ile Üsküdar’da vaki Valide-i Cedid Camii yakınında Yeşildirekli Hamam” şeklinde adı geçer. Bu yeşil direğin hamamın camekânında veya dış kapısının yanında olduğu sanılmaktadır. Şehzadebaşı Camii avlu duvarı köşesine de böyle yeşil bir sütun, Mimar Sinan tarafından dikilmiştir ki, elan bakidir.

1932 yılında Gümülcine eşrafından, gayet zengin bir kimse olan, merhum Mehmet Bozkurt Bey tarafından satın alınmıştır. Bu zat, hamamın cephesinde bulunan salaş ilâveleri kaldırmış ve cadde boyuna üç dükkân yaptırmıştı. Mavi Köşe ismiyle bilinen bu dükkânlar 1958 yılında yıktırılmıştır. Esas hamam kısmı bir marangoza kiraya verilmiş ve külhan kısmı da garaj olmuştu. Aynı sene Menderes İmarı’nda üç dükkân ile beraber hamamın erkekler ve kadınlar kısmının camekânları istimlâk edilmiştir. Mehmet Bey, 1962 yılında hamamı şimdiki şekliyle restore ettirmiş ve Mimar Sinan Çarşısı adıyla işletmeye açmıştır. Bu Beyefendi sayesinde Üsküdar tarihi bir eser kazanmıştır.

Nurbanu Sultan’ın yaptırdığı çifte hamam, günümüzdeki kullanımıyla Mimar Sinan Çarşısı, Üsküdar Belediyesi’nin hemen yanında. Cadde üstünde yer alan yapı, cadde genişletilirken yapılan yıkımlar ve belediye binasına bakan cephedeki betonarme eklerle özgünlüğünü kaybetmiş. Ama yine de görülmeye değer

VALİDE–İ CEDİD CAMİİ (YENİ VALİDE CAMİİ)

Üsküdar çarşısı içinde devrinin en güzel eserlerinden biri olan Yeni Valide Camii, Hakimiyet-i Milliye Caddesi, Balaban Caddesi ve İmam Nasır Sokağı ile çevrili geniş bir alanı kaplar. Cami avlusuna bu yollara açılan beş kapıdan girilir. Hakimiyet-i Milliye Caddesi’ne açılan kapı, çarşı tarafında bulunduğundan ‘Çarşı Kapısı’, eski Bit Pazarı kapısının karşısında bulunan ikinci kapı, ‘Bat Pazarı Kapısı’ veya ‘Sebil’ yahut ‘Hünkâr Kapısı’ isimleriyle anılırdı.
Üçüncü kapı, Arasta Çarşısı’na açıldığından ‘Arasta veya Bedesten Kapısı’, Balaban Caddesi tarafındaki dördüncü kapı, ‘Balaban Kapısı, Cümle Kapısı, İmaret Kapısı veya Mektep Kapısı’ adlarıyla bilinirdi. Beşinci kapı ise, ‘Uncular Kapısı, Değirmen Kapısı, Mescit Kapısı, İmam Kapısı’ isimleriyle meşhurdu. Bu yöndeki kapılar isimlerini, burada bulunan ve yakın zamana kadar duran bir değirmenin taşlarından, Geredeli Mescidi’nden ve İmam Nasır’ın yaptırmış olduğu bir çeşmeden almıştı. Külliye, cami, hünkâr mahfili, çeşme, sebil, türbe, muvakkithane, mektep, imaret, şadırvan, havuz, su deposu, çarşı, bedesten ve meşruta evlerinden oluşuyordu.
Mabet oldukça büyük bir avlunun ortasındadır. Düz bir sahada ve sel yataklarının ortasında yaptırıldığı için su basmaz merdivenlerle çıkılmaktadır. İç avlu veya şadırvan avlusunun iki yanlarında ve bir de cümle kapısı tarafında olmak üzere üç kapısı vardır. Üzerlerinde Hezarfen Mehmet Efendi’nin hattı ile yazılmış âyetler bulunmaktadır. Sol tarafındaki kapı üzerinde imzası vardır.

Şadırvan avlusunun her cephesinde alt üst altışar pencere olmak üzere 36 penceresi vardır. Bunlar klâsik demir parmaklıklı ve içten tahta kapaklıdır. Avlunun zemini mermer kaplıdır. Üç tarafı, 14 mermer sütunun taşıdığı 17 kubbeli bir revak ile çevrilmiştir. Orta yerde zarif bir şadırvan yer almıştır. Devrinin en güzel eserlerinden biri olan bu şadırvan tamamen mermerden sekiz yüzlü olarak yapılmıştır.

Her yüzün köşelerinde mermer sütunlar vardır. Bu sütunların arasına ness pirinç şebekeler yerleştirilmiştir. Ayrıca sütunları birbirine bağlayan kemer altına, mermer oyma şebekeler konmuştur.

Yazar Hakkında

Hakkında: yüreğinin hissetmediği her yer uzaktır iletişim: sukristali.com{et}gmail.com
Kimlik kartı

Bir Cevap Yaz

kendi isteğimle kurallara uygun yazıyorum. (Lütfen yandaki kutuyu işaretleyin.)

Otomatik robotlara karşı soru.