Fizik ve Hiçlik Kavramı

fizik ve hiçlik

       Hiçliğe nerden başlayabiliriz ki, her yerde bir şeyleri gördüğümüze göre. Örneğin bir kutunun içindeki her şeyleri çıkarttığımızda sizce bir hiçliğe ulaşabilir miyiz? 17. yüzyılda bunun cevabı evetti. Ama daha önce Yunanlı bilim adamı Aristo, doğa boşluğu sevmez diyerek doğanın boşluğa hiçbir zaman izin vermeyeceğini bize haykırdı. Şu an ise bilimsel bulgular Aristo’yu doğrular nitelikte. Örneğin 1928’de Paul Dirac adındaki bir İngiliz fizikçi, özel görelilik ile kuantum mekaniğini birleştirdiğinde yepyeni bir parçacığın olabileceğini bize gösterdi. Bu parçacık ise, boşlukta bir anda ortaya çıkıyor ve daha sonra çok hızlı bir şekilde zıt yüklü eşiyle çarpışarak boşlukta enerji üretilmesine neden oluyordu. Boşluk bile canlı ve de kuantum dalgalanması dediğimiz dinamik bir yapıyla da hayattadır. Örneğin John Wheeler bir yazısında, ‘’Hiçbir düşünce bana şundan daha temel görünmüyor: Boşluk, boş değildir. En şiddetli fizik olaylarının oluştuğu yerdir’’ demiştir. Hatta vakumun bu enerjisi evrenimizi bile yırtacak güçtedir. Ama şu an bunun neden olmadığını bilemiyoruz. Belki de uzayda bildiğimiz parçacıklar dışında daha başka parçacıklar olduğundan dolayıdır. Örneğin süper simetrik parçacıklar gibi. Şu an bu parçacıkları LHC’de gözlemleyemedik ama aramaya devam ediyoruz. Bilim camiasına gelecek olursak, onlarda şu an hiçliğin varlıktan daha önemli olduğu fikrini kabulleniyorlar. Peki, neyin nesiymiş bu hiçlik? O zaman buyurun, bir de hiçliği benden dinleyin bakalım.   

Uzayın yapısı ile ilk çalışmalar Isaac Newton tarafından yapılmıştır. Newton yaptığı simülasyonlarda örneğin, su dolu bir kovayı kendi etrafında çeviren bir sistemle deneyler yaparken suyun önce durduğunu daha sonra ise üste çıktığını görüyor. Bunun sonucunda Newton, uzayın yapışkan olduğu sonucuna varıyor. Ama Newton uzayın bir varlık olduğunu bilemiyor. Uzay aslında kendince bir varlıktır. Örneğin 1950’lerde Einstein, Isaac Newton’ın yapışkan evrenini alıp bir varlık haline getirmiş ve de uzayın kendi kendine kıvrılabilir ve büküler bir kumaş olduğunu ispatlamıştır. Hatta şu an evrenin sonsuz olmadığı ve de bir şeklinin olduğu yönünde etkileyici bulgular da alıyoruz. Örneğin Jean Pierre Luminet’in başını çektiği küresel 12 yüzlü buna en güzel örnektir. Bunu ise bir futbol topuna benzetebiliriz ve de böyle bir evrende biz, bir kenardan girip karşısındaki kenardan çıkmak isteseydik, bunu ancak 36,5 derece eğimle yapabilirdik. Bu teori ayrıca bizim ayna görüntümüzün uzayın birçok farklı yerinde bulunmasını da öngörmekte. Bunu ise şu an göremedik çünkü ışık, evrende ilerlerken, kozmik arka plan ışıması denen sıcak plazma tarafından engelleniyor. Ama bunun dolaylı etkilerini görebilmeyi umuyoruz. Örneğin uzayda kayıp uzun dalga boylarını fizik ve hiçlikveya 6 tane daire şeklinin bulunması gibi. Çünkü evren bir 12 yüzlü içinde genişlerken tam 6 noktaya değmesi gerekiyor. Bu da bir çember çizecek şekilde uzayda 6 daireyi oluşturacaktır. Bu durumda wmap’ın 1 megapiksel çözünürlülüğü yetersiz kaldığı için Planck’ın 10 megapiksel çözünürlülüğüyle bu 6 daireyi görebileceğimizi düşünüyoruz. Konumuza dönecek olursak; Einstein’ın bu mantıksal kestirimini kısaca kendi değişiyle şöyle izah edebiliriz: Yerçekimi uzayın eğriliğinden daha fazlası değildir. Bu sayede de 17. Yüzyılın anlamsız kütlesi uzayda derin bir anlam kazandı. Örneğin uzay üstünde duran kütleyi anlıyor ve de buna eğrilerek cevap veriyor. Bunun en etkileyici sonucu ise, biz bu sayede Güneşin arkasındaki yıldızları nasıl görebildiğimizi anlıyoruz. Peki, evrenimizin yapısını anlamak için sadece yüzeyine bakmak yeterli midir?Nobel ödüllü Gerard Thooft’a göre bunun yanıtı, evettir. Thooft evrene farklı açılardan bakarak,  evrenin içi hakkındaki bilgiye evrenin yüzeyine bakılarak ulaşılacağını söylüyor. Bu modern teori ise, şu an bütün fizikçiler tarafından kabullenilmektedir. Ama Thooft bunu, 1970’lerde Hawking’in bilgi karadelikte kaybolur mu sorusu sayesinde başarmıştır. Bu probleme ise, karadelik içine madde emdikçe karadeliğin çapı büyür demesiyle çözüm buluyor. Ama bu karadeliğin sadece ön yüzünün büyümesi değil tamamen büyümesidir. Örneğin bir karadeliğin Asteroit 9491 Thooft adlı bir asteroiti yuttuğunu düşünelim; karadelik bu asteori yuttukça yüzeyi genişliyor ve de en sonunda asteoritteki bilgi yüzeye aktarılır. Biz de bu yüzeye bakarak  asteorin tüm bilgisine ulaşabiliriz. Örneğin Holografik Evrenler teorisi bu sayede oluştu. Daha sonra da bizim görüntümüzün evrende farklı yerlerde olabileceği gündeme geldi. Şu an bu çözüme kavuşmadı ama hala geçerliliğini korumaktadır. Ama bir uzay boşluğu nasıl incelenebilinir sizce? Boşluğun tüm gizemini aslında bir pipetin içinde de görebilmekteyiz. Nasıl mı? Coca Colayı bir pipetle çekiniz ve içtiğiniz tarafı elinizle kapatınız. Bu sırada doğa, boşluğun oluşmaması için yerçekimini bile kapatarak, size adeta yapma der gibi durur. Ama bu, tarihte çok farklı şekillerde yapılmıştır. Örneğin çok eskiden, ilk çağda, boşluk ve onun varlığı üzerine iki karşıt düşünce akımı vardı. Democrite gibi atomcular için gerçeğin temeli, bir yandan bölünmez parçacıklar olan ve farklı düzenlenimlerle nesneleri oluşturan atomlara, öte yandan da boşluğa dayanıyordu. Buna karşıt olarak da, Aristo’ya ve anlaşılması güç fizik ve metafizik uslamlamalara göre boşluk yoktu. Aristo’nun bu fikri ise yaklaşık 1000 yıl fiziğe hâkim olacaktı. Ama bu son anlayış, XVII. fizik ve hiçlikyüzyıla dek sürecekti. 1644’den başlayarak düşünceler değişti. 1644’de, Galileo’nun öğrencisi olan İtalyan cizvit Toriçelli, termometreyi buldu ve ayrıca o ünlü deneyini yaptı. Bir ucu kapalı bir cam boru aldı ve civa ile doldurdu. Sonra bu boruyu ters çevirerek, yine civa ile dolu olan bir kaba batırdı. Borudaki civa düzeyi azaldı ve kaptaki civa düzeyinden yukarda bir yerde kararlı duruma ulaştı. Borunun üst ucunda bir boşluk, yani içinde madde bulunmayan boş bir uzay bölgesi oluştu. Bu durumu gören Toriçelli daha sonra şöyle dedi: Biz, bir hava okyanusunun dibinde yaşıyoruz. Ardından Blaise Pascal ise şu soruyu sormaktaydı; Borunun yukarısındaki görünüşte boş olan uzayda, burayı dolduran fakat duyu organları ile algılanıp görülemeyen bir madde bulunamaz mı? Pascal buna takiben Pariste bir kulenin tepesine çıkıyor ve havanın yükseklere çıkıldığında basıncının azaldığını gözlemliyor. Yani uzaya çıkıldığında bir hiçliğe ulaşılabilinirdi ve hiçlik fizikte popüler bir hale geliyordu. Daha sonra Otto De Guericke lastik pompasını buldu; bir kürenin iki yarısını birbiri üzerine kapatarak, oluşan kürenin içinde boşluk oluşturdu. Deneyini 1654’de diete’de Ratisbonne’da sergiledi. Küreyi karşılıklı iki yanından çeken 16 at, onu açmayı başaramadılar. Öyleyse boşluk vardı. 19.yüzyılın sonuna doğru ise, Aristo ilkesini yeniden canlandıran bir başka boşluk kavramı ortaya çıktı. Gerçek bir boşluk elde etmek için, boşaltılacak kapalı yerdeki tüm maddeyi ve ayrıca da gazı dışarı çıkarmak gerektiği bellidir. Acaba bu yeterli midir? Yanıt kesin değildir ve fizik bu düşünceye de karşı çıkabilir. Daha sonra fizikçiler şöyle bir deneyle hiçliğe karşı bakış açımızı sonsuza kadar değiştirdiler. Örneğin bir çalar saati bir kutunun içine koydular ve kutunun içindeki her şeyleri dışarı çıkarttılar. Daha sonra çalar saat çaldığında sesin duyulmadığını ama bu saatin görüntüsünü yine orada gördüklerini gözlemlediler. Bu nasıl olabilirdi, çünkü bildiğimiz her şey bu kutunun içinden çıktığına göre görüntünün de buradan kaybolması gerekiyordu. Daha sonra  ’’esir ’’ denen bir maddenin olduğu ve de bu maddenin ışığı taşıdığına karar kılındı. Çünkü ses dalgaları hava tarafından taşınıyorsa, ışıkta bu madde tarafından taşınması gerekmekteydi.  Ama ışığın taşınması için böyle bir maddeye gereksinme var mıydı? Eğer çok pahalı bir deneyle bu, kusursuz bir şekilde yapılabilinirse çözüme kavuşulabilinirdi. Bu deneyi ise 1880’lerin Büyük Hadron Çarpıştırıcısına benzetebiliriz. Bunu ise Michelson ve Morley adındaki ekip yapacak ve de bu yapılan deney belki de fiziğin en büyük hatası olacaktır. Michelson’ın aklında eğer ışığın hızını çok duyarlı bir şekilde ölçebilirsek bu sorunsalı çözebilirdik fikri vardı. Bu deney kum taşına sabitlenmiş lazer tertibatından oluşacak ve de hassaslık düzeyi de milyonda bir olacaktı. Yapılan deneyde lazer tertibatından çıkan ışık ışını bir yere çarptırılıp daha sonra ikiye ayrılması sağlandı. İleriki safhalarda ise bu, tekrar bir fizik ve hiçlikaraya getirilecek ve duvara yansıtılacaktır. Ama şeytan ayrıntıda gizlidir ya, Michelson ve Morley bu ışık fotonlarının birbirleri arasındaki hızlarının farklı olduğu düşüncesiyle duvarda, halkaların en ortasında koyu bir nokta bulmayı umuyorlardı. Tabii ki de yanılıyorlardı. Bunu hiç bir zaman bulamadılar. Bu ise çok önemli bir şeye işaret ediyordu: Esir maddesi yoktu. Einstein’ın 1905 yılındaki özel görelilik teorisi sayesinde de ışığın herhangi bir şeye ihtiyaç duymadığı kesinleşti. Ama şu an bu tekrarlamıştır, çünkü Higgs parçacığı bulundu ve de Higgs alanı denen bir şeyin evreni kapladığı kesinleşti. Buna ise de modern esir diyebiliriz. Daha sonra hiçliğin yine, ikinci kez olabileceği gündeme geldi. 19. yüzyıllar ise boşluğun etkili bir şekilde kullanımının çağıydı. Sanayi adeta bu çağda boşluk üzerinden para basıyordu. Tüplü televizyonlar, ampüller biraz boşluk içermeleriyle teknolojide çığır açmışlardı. Hatta boşluk 1895 yılında keşfedilen X ışınında ve Rutherford’un o meşhur deneyinde bile kullanılmıştır. Daha sonra atomun o çok küçük dünyasına adım attık ve bu bile yetmedi şimdi sıra kuantumun devriydi. Bu ateşi yakan ise Max Planck’tır. Einstein’ın özel görelilik teorisinden beri maddeye gerek olmadığını biliyoruz. Planck’ın da enerjinin kesikli olduğunu bulmasıyla, kuantum mekaniği öncülüğünde mikroskobik dünyaya doğru hiç bitmeyecek maceralara yelken açtık. Kuantum mekaniğinin temelinde ise belirsizlik yatıyor ve de doğa, bu belirsizlikteki kararsızlığa dayanmaktadır. Yani doğanın dna’sına bu belirsizlik işlenmiş durumda. Ama doğadaki boşluğun bu tuhaf etkinliğini anlamak için, kuantum elektrodinamiğinin birkaç kuramsal temelini tanıtmak gerekir. Bu temellerin ilki, bir eşitsizliğe dayanan Heisenberg belirsizlik ilkesidir. Bu ilke, bir parçacığın konumunu ve hızını aynı anda ölçmenin olanaksız olduğunu gösterir. Konum ve hareketin ölçümü üzerindeki bu belirsizlik önlenemez. Ayrıca fiziğin büyük bir ilkesi olan, enerjinin korunumu yasasını da göz önüne almak gerekir. Hangisi olursa olsun, her etkileşmede bir enerji denkleşmesi vardır. İki bilye çarpıştıkları zaman, çarpışmadan önceki ve sonraki toplam enerjiler aynı olmalıdır; başka bir deyimle, giriş ve çıkış enerjileri kusursuz olarak denklenmelidir. Bu ilke, tüm fiziğin en kesin ilkelerinden biridir ve kuşkusuz, mikroskobik fizik ve hiçlikevrenin parçacıkları arasındaki etkileşmelere de ayrıcalıksız olarak uygulanır. Yalnız, kuantum kuramınca incelenen boyutlar düzeyinde Heisenberg eşitsizliklerini dikkate almak gerekir. Bu eşitsizliklere göre, örneğin bir elektronun enerji ölçülürse ve bu ölçüm çok kısa fakat belirli bir zaman alırsa, enerji ölçümündeki belirsizlik ölçümün süresi ile ters orantılı olur. Bu, mantıksal bakımdan, çok kısa süreler için, enerji ölçümündeki belirsizliğin çok önemli olabileceği anlamına gelir; ve bu sonsuz küçük süre içinde, bu enerjinin son derece büyük olabileceğini düşünmek için hiçbir engel yoktur. Bu ise bizim boşluktan geri vermek koşuluyla enerji ödünç alabileceğimizi gösterir. Böylece, enerji korunumu yasasının gerektirdiği çok kesin denkleşme hesabı, belirsizlik ilkesi nedeniyle bozulmuş olur. Sonuç olarak, boşluktan, kısa yaşamlı parçacıklar yaratılabilinir. Bunların yaşamları öyle kısadır ki, kendileri yüksek enerjili olurlar. Yani siz, boşluktan ne kadar şey çıkarırsanız çıkarın, iki seviye arasında yine bir mesafe kalıyor ve de burada oluşan kuantum dalgalanması, elektron ve pozitron gibi parçacıkların üretilmesine neden oluyordu. Örneğin şu an bir göz kırpışımızda trilyonlarcası olabiliyor. Ama bunun nasıl olabileceğini bırakın da bize,  İngiltere’nin çıkardığı en büyük matematikçi, Paul Dirac anlatsın. 1928’lerde elektronu tarif ederken sorunlarla karşılaşılıyordu. Örneğin kuantum mekaniği, elektronu laboratuar koşullarında tam olduğu şekliyle betimlemekteydi ama elektron, ışık hızı yakınlarında da yol alan bir parçacıktı. O zaman bir sorun vardı? Bu sorunun cevabı elektronun, özel göreliliği de içerecek şekilde genişletilmesiydi. Bu olmadığı takdirde ise, bu iki teoriden birinin yanlış olması gerekiyordu. Bunun içinde fiziğe geometri gözüyle bakmak gerekiyordu. Buna sahip olan Dirac,  üstün hayal gücünü kullanarak kuantum mekaniğini ve özel göreliliği 4 denklem kullanarak birleştirdi. Bu ise şu şekildedir:   fizik ve hiçlik . Daha sonra Dirac, bu denklem için şöyle demiştir: Bunun için inanın, gördüğünüzden daha fazlasını verdim. Ama Dirac, bu birleştirmeyi yaptığında denklemindeki Gama ile ifade edilen değer; elektronun elektrik yüküne zıt bir parçacık öngörüyordu. Bu ise şu an bildiğimiz antielektron’du. Ama bu bile yetmedi, Dirac daha sonra bu iki parçacığın birbirleriyle ilişkisinde enerji üretebileceğini söylemekten bile kendini geri alamadı. Antielektron denen bu garip parçacığın en özel yanı ise, bir antiatomla birleştiğinde antidünyayı, antimasayı hatta antisizi bile yaratabilmesiydi. Peki, böyle bir dalgalanma gerçekten gözlemlenebilmiş miydi? Boşluğun böyle bir etkinliği olduğunu gösteren ilk gözlemsel gerçeği, 1940’lı yılların sonuna doğru Hollandalı fizikçi Hendrik Casimir saptamıştır. Edimsiz böyle bir parçacık çifti gözlenemese bile, onların yığınsal etkisi gözlenebilinir. Casimir fizik ve hiçliketkisini gösteren düzenek şöyledir: İçi boş bir kapalı kaba, iki metal yaprak yerleştirilir ve sistem soğutulur. Sıfır nokta enerjisine ulaşmadan önce, ısıl ışıma iki yaprağı birbirlerine yaklaştırmaya çalışır; sıfır nokta değerinde ise, elektromıknatıssal ışıma kuvveti de yaprakları birbirlerine doğru iter. Böylece, boşluk enerjisi bir basınca yol açmaktadır. Bu en küçük fazlalık basınç, 1958’de bir başka Hollandalı fizikçi M. Spaarnay tarafından ölçülmüştür. Boşluk dalgalanışının ikinci ve görkemli kanıtını ise Willis Lamb bulmuştur. Lamb dahiyane bir fikirle çıkagelmiş ve de bilim camiasını büyük bir şaşkınlığa uğratmıştır. Örneğin Lamb, eğer böyle bir kuantum dalgalanması boşlukta mevcutsa bunun, atomun etrafında dönen elektronun yörüngesini ufak bir şekilde sallaması gerektiğini söylemiştir. Ama bu sallantıyı bir elma kadar görürsek, kullanılacak deney düzeneğimizin(vakum odası) ise bizim Samanyolu galaksimiz kadar olması gerekmekteydi. Çünkü atom çok küçüktür ve de içinde muazzam bir boşluk olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Ama buna bir çözüm bulan Lamb, deneyinde mikrodalgaları kullanmış olsa da şimdi biz bunu lazerlerle yapıyoruz. Sonuç olarak Lamb, yaptığı deneyde bu sallantıyı gözlemliyor ve de bunun milyonda bir oranda teoriye uyduğunu kanıtlıyor. Ama boşluğun bu yeni hali bize, bambaşka dünyaların kapısını açıyordu. Örneğin kuantum mekaniğine göre maddenin ve antimaddenin de Big Bang sırasında eşit bir şekilde meydana gelmesi gerekiyordu. Bu durum daha sonraları parçacık hızlandırıcılarıyla da kesinliğe kavuştuysa da; peki, antimadde uzayda nereye kaybolmuştu? 2001 yazında uzaya gönderilen wmap sayesinde biz, kozmik arka plan ışımasındaki ısı farklılıklarının da yine boşluktaki bu dalgalanmalar olduğunu anladık. Yani inanabiliyor musunuz? Bir kuantum dalgalanması sonucu bizim evrenimiz oluşmuş ve yine boşluktaki bir dalgalanma sonrasında bizim Samanyolu galaksimiz oluşmuş. Ve bu dalgalanmaların boşlukta sürekli filizlendiğini bir düşünsenize? Örneğin içtiğimiz su da bile bu dalgalanmaların milyarlarcası oluyor ama biz göremiyoruz o başka. Parçacık fiziğinden biliyoruz ki, kuantum teorisinin şu an gözlemleyemediği tek bir olay bile olmamıştır ama bu teorinin kozmolojiye uyarlanması ise gerçekten devrimseldi. Big Bang aslında atomdan bile küçük o parçacığın patlaması değil midir? Öyleyse, o zaman bu parçacığın fizik ve hiçlikkuantum kurallarıyla yönetilmesi gerekmez mi? Çünkü mikroskobik dünyayı en iyi şekilde açıklayan teori, kuantum mekaniğidir. Aslında, Big Bang’le birlikte boşluğun içindeki kuantum kuralları da tüm evrenimize yayılmış durumdadır. Örneğin kuantum mekaniğine göre bir atomaltı parçacığı uzayda izole halde bulamayız. Öyleyse, bir elektronu alıp uzayda bir yerlere koyarsak, kuantum mekaniğine göre hemen bir bulut katmanı üstüne kaplanır. Bu bulut sayesinde ise elektronlar, uzayda bulunan diğer elektronlarla şarj veya deşarj olamıyor. Yani bu bulut olmasaydı, evrendeki elektronlar veya diğer parçacıklar bir anda birbirleriyle etkileşerek elektrik akışını sağlayacak ve de evrenin bir anda çökmesine neden olacaktı. Ama bu bulutu Cern’deki LHC’ yle veya diğer parçacık hızlandırıcılarıyla kırabildik. Daha sonra da bu sayede protonun içine bakabildik. Evreni ise kuantum kuralları çerçevesinde düşünecek olursak bir hiçlik olmadığı sonucuna ulaşırız. Çünkü uzay bile doludur hatta büyük bir enerjiyi de içinde barındıracak şekilde. Örneğin yüzyılımızın iki büyük fizikçisi, şaşırtıcı bir hesaplama yapmışlardır. Richard Feynman ve John Wheeler bir elektrik ampulünün içindeki boşluğu incelemişler ve böyle bir boşluğun enerjisinin, gezegenimizin tüm okyanuslarını kaynatmak için yeterli olduğunu görmüşlerdir. Ama en şaşırtıcı olanı, uzaydaki bu boşluk enerjisinin uzayı bile yok edebilecek güçte olduğudur. Çünkü boşluğun bu enerjisi kuantum kuralları gereğince değişken olup, yapılan hesaplamalarda görüldü ki, bu enerji görünen enerjiden 120 kat daha fazla çıkmaktadır. Ama şu an vakumun bu enerjisinin evreni neden yırtmadığını bilemiyoruz. Bunun olmamasını bilim adamları, kuantum boşluk enerjisinin görünen değerine inmesini sağlayacak, uzayda bildiğimiz parçacıklar dışında daha başka parçacıklar olması gerektiğini düşünüyorlar. Örneğin süper simetrik parçacıklar gibi. Bu parçacıklar uzayda bilinen parçacıkların yaydığı dalgaları, kendi dalgalarıyla sönümleyerek evrenin bu enerjisinin stabil kalmasını sağlıyor. LHC’ de bu parçacıkları arıyoruz ama şu an bulabilmiş değiliz. Ayrıca LHC’ de protonları birbirlerine çarpıştırdığımızda gördük ki, etrafa dağılan parçacıklar katı bir şekilde değil de aynı bir damla gibi hareket etmektedir. Örneğin bunu şöyle düşünebiliriz; bir gölde oluşan dalgalar gibi. Bunu uzaya uyarladığımızda ise, uzaydaki bütün parçacıkların etrafa dalgalar yaydığı sonucuna ulaşabiliriz. Hatta bunu uzayda trilyon tane dalga gibi de fizik ve hiçlikdüşünebiliriz. Çünkü evrende bir sürü parçacık vardır. Bu dalgalar ise aslında evrenin genişlemesini sağlamaktadır. Yani bugün bildiğimiz karanlık enerjiden bahsediyorum. Peki, evrenimizin sonu ne olacak? Şu an evrenin bu dengesizliği kendisini 20 milyar yıl sonra donarak yok edeceğini gösteriyor. Çünkü kuantum mekaniğine göre hiç bir parçacık sabit değildir. Örneğin uzayda bir parçacık yerinde sabit kalmayarak hemen en düşük enerjiye geçecektir. Bunun nasıl olduğu önemli değildir. Bu kuantum tünelleme etkisiyle de olabilir. Daha sonra bu parçacık devamlılık gösterecek şekilde çok daha düşük enerjili bölgelere geçebilir. Ama bu olurken bu parçacıklar yok olacaktır. Çünkü hal değişimi onun var olmasını etkiler. Örneğin Big Bang sonrası oluşan Kgp(Kuark Gluon Plazma)’nin şimdiki madde halinden farklı olması gibi. Ama bu en düşük enerjili yerde toplanan bu parçacıklar, aslında evrenin enerjisini göstermektedir. Biz de bu parçacıklardan oluştuğumuza göre en kötü bir seçenekle onlar gibi yok olup gideceğiz. Tabii ki bu, yukarıda anlattığım üzere süpersimetri parçacıklarının var olup olmadığına bağlıdır. Hatta bunu en kolay bir şekilde; uranyum 238 ve sezyum 137 gibi atomların bozunum sürelerinde de görebiliyoruz. Örneğin uranyum milyarlarca yıl bozunmadan kalırken, sezyum 137 için bunu söyleyemiyoruz. Son 10 yıldır ise hiçliğin olmadığı konusu popüler bir anlayışa dönüştü. Bunu adeta alevlendiren anlayış ise, paralel evrenler teorisidir. Örneğin bilim adamlarının hesaplamalarına göre; bizim ki gibi böyle bir evrenin, hiçliği içinde barındıran, Big Bang’den oluşma olasılığı 10123 ’dür. Yani çok sıfırlı bir rakam. Ama paralel evrenler teorisi ise akla çok yatkın ve de fiziğimizin işlediği bir ortam sunuyor. Paralel evrenlere konu olan ekstra boyutların kıvrılma biçimleri ise bu durumda 10500 ’dür. Peki, bu ekstra boyutları(10 boyut) görebildik mi? LHC’ deki çarpışmalarda oluşan belli bazı parçacıkların istenen tam kütlede oluşması sonucu bu ortaya çıkacaktır. Ama bu da tabii ki çok zordur. Bazı bilim adamları ise, paralel evrenlerin etkilerini gerçekten gördüklerine inanıyorlar. Örneğin Sasha Kashlinsky’nin başını çektiği ekibin öne sürdüğü kara akım teorisi buna en güzel örnektir. Bu teoriye göre galaksiler çarpıştıklarında belli bir yöne doğru akarak hareket ediyorlar. Bu ise fiziken fizik ve hiçlikhiç karşılaşmadığımız bir durum. Çünkü bilinen galaksi çarpışmalarında bile bu etki, aynı bilardo toplarının birbirlerine çarpışması gibidir. Peki, belli yönlere doğru çeken bu hareket, sizce paralel evrenlerin yerçekimi kuvveti olabilir mi? Bunun cevabı ise, Laura Mersini gibi sicim teorisyenlerine göre evettir. Örneğin Mersini’nin başını çektiği sicim teorisyenlerinin hesaplamalarına göre; kara akımın belirttiği değer tam öngörüldüğü şekliyle ortaya çıkmış ve bunun çok büyük bir mucize olduğu belirtilmiştir. Ayrıca bu kişilerin wmap’in gönderdiği resimde belirlediği çok soğuk bir nokta, paralel evrenleri kısmen gerçek yapar gibi görünüyor. Tabii ki paralel evrenlerin yerçekimi etkisiyle oluştuğu belirtilen bu bir nokta yeterli değildir ama bu belki de bize, paralel evrenler üzerinde gerçekten düşünmemiz gerektiğini söylüyor olabilir. Bunu şu an bilemiyoruz ama bu konuda bize, teknolojinin gerçekten büyük yardımı dokunuyor. Hatta şu an bu, yüksek teknoloji kullanılarak yapılabilinecek yani bir bilim kurgu değildir. Örnek olarak ise, Lisa ve Planck uydularını verebiliriz. 2014 yılında uzaya gönderilmesi planlanan, 3 adet yerçekimi dalga tespit reseptöründen oluşacak, Lisa ise, aynı paralel etkiyle bunu doğrulayacaktır. Bu deneyde ise, dalga reseptörleri aralarında lazer kullanarak uzayda üçgen oluşturmak suretiyle birleşecek ve Dünyayla birlikte ilerleyerek Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesini takip edecek. Peki, bu teori nasıl doğrulanabilinecektir? Paralel evrenlerin var olduğunu doğrulayacak deney, kısaca evrenimizin oluşması anından kaynaklanan yerçekimi dalgalarının bulunmasıdır. Çünkü Big Bang’den kaynaklanan yerçekimi dalgaları, bizim evrenimiz kadar olacağı için, bulunması imkânsızdır. Hatta paralel evrenleri gerçek yapan teori de sicim teorisi olduğuna göre; bu teorinin yıldızların çekirdeğinde ve çok küçük bir evrende işe yaradığı belirlenmiştir(Bkz. Perimeter Enstitüsü, Stephen fizik ve hiçlikHawking). Hatta bazı bilim adamları (Max Tegmark) ekstra boyutlar bulunacak olursa, işte o zaman kesin paralel evrenler vardır diyeceğiz, diyorlar. Çünkü sicim teorisinde; paralel evrenlerle ekstra boyutlar bir bütün içinde sistemin içindedir. Görünen o ki; eski Yunanlıların bildiği bir şey varmış ki, hiçliğin mantıklı olmadığını söylemişler. Bu ise şu an doğru gibi görünüyor. Çünkü bilim adamları her yerde hiçliğin olamayacağı sonucuna ulaşıyorlar. Yaklaşık 400 yıllık bir serüvenin ardından da hiçlik kavramı bizi, tâ M teorisine kadar sıçratıyor ve işte ben de bu koşmaları, sıçramaları çok seviyorum. Çünkü bilim, merak sayesinde sıçrıyor ve de macera devam ediyor.

                 

Saygılarımla,,

Sait Saatcigil

İlgi Alanı: Teorik Fizik, Teknoloji

Lakabı: Fiziğin Şahı

İletişim: ssaatcigil@mynet.com



Benzer Yazılar

Yorum Ekle