üye ol Üye Girişi Söyle Sözünü Anasayfa Yukari Çik
Bilgi Paylaştıkça Büyür

Merdiveni Tekmelemek – Kapitalizmin İktisadi ve Entelektüel Tarihi Neoliberal Kapitalizmi Haklı Çıkartmak İçin Nasıl Yeniden Yazıldı?

Gelişmekte olan ülkeler üzerinde, iktisadi gelişmelerini güçlendirmeleri için ticaret ve yatırım serbestliği ya da patent kanunu gibi bir grup “iyi politikayı” ve “iyi kurumları” benimsemeleri konusunda büyük bir baskı var. Bazı gelişmekte olan ülkeler bunları benimseme konusunda gönülsüzlük gösterirken, bu reçetelerin yandaşları bu ülkelerin gelişme için denenmiş ve test edilmiş bu tür bir reçeteyi kabul etmeme aptallığını nasıl gösterdiğini anlamakta çoğu zaman güçlük çekiyorlar. Daha da ötesi, bunların gelişmiş ülkelerin geçmişte zengin olmak için kullanmış olduğu politikalar ve kurumlar olduğunu savunuyorlar. Kendi tavsiyelerine olan inançları o kadar kesin ki, bu ülkeler bunları istemiyor olsalar bile, bu politikaların ve kurumların iki yanlı ya da çok yanlı dışsal baskılarla gelişmekte olan ülkelere dayatılması gerektiğini düşünüyorlar.

Doğal olarak, bu önerilen politikaların ve kurumların gelişmekte olan ülkeler için uygun olup olmadığı üzerine sıcak tartışmalar yaşanıyor. Ne var ki, garip bir şekilde, bu politikaların ve kurumların gelişmekte olan ülkelere uygulanabilirliğinden şüpheli olanların birçoğu bile, bunların gelişmiş ülkelerin kendileri gelişirken kullanmış olduğu politikalar ve kurumlar olduğunu kabul ediyor.

Geleneksel görüşün aksine tarihi gerçek şudur ki; zengin ülkeler, şimdilerde gelişmekte olan ülkelere önerdikleri, ve çoğu zaman zorladıkları, politikalar ve kurumlar temelinde gelişmemişlerdir. Ne yazık ki, kapitalizmin “resmi tarihçileri” kapitalizm tarihini yeniden yazmakta çok başarılı olduğu için bu gerçek bugünlerde pek bilinmemektedir.

Günümüzün zengin ülkelerinin neredeyse tamamı kendi sanayilerini geliştirmek için gümrük vergileriyle korunma ve sübvansiyonlar kullandılar. İlginç bir biçimde, dünya ekonomisinin zirvesine serbest piyasaları ve serbest ticaret politikaları sayesinde tırmandıkları sanılan Britanya ve ABD, aslında en atılgan biçimde koruma ve sübvansiyon sağlayan ülkelerdi.

Yaygın kanının tersine, Britanya kendi sanayisini ilerletme amaçlı aktivist politikaların atılgan bir uygulayıcısı ve bazı alanlarda da savunucusu olmuştur. Bu tür politikalar, kapsam olarak sınırlı olsa da zamanın lider endüstrisi olan yün üretimiyle ilgili olarak 14. (3. Edward) ve 15. (7. Henry) yüzyıllardan beri varlığını sürdürmektedir. İngiltere o zamanlar Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’a ham yün ihraç ediyordu ve örneğin 7. Henry ham yün ihracına vergi koyup bu ülkelerden yetenekli işçiler getirerek bunu değiştirmeye çalışmıştı.

Britanya özellikle 1721’de ilk başbakan Robert Walpole’un ticaret politikası reformu ile 1860’larda serbest ticaretin benimsenmesi arasında Japonya ve Kore gibi ülkelerin daha sonra sanayilerini geliştirmek için kullanacaklarına çok benzer sınırlamalar içeren oldukça dirijist ticaret ve sanayi politikaları kullandı. Bu süreç içerisinde sanayisini; kendi serbest ticaret/serbest piyasa sisteminin dirijist karşıtı olarak bilinen Fransa’nın yaptığından çok daha sıkı biçimde korudu. 19. yüzyıl ortalarının lider Alman iktisatçılarından Friedrich List’e göre, kendisinden daha az gelişmiş olan Almanya ve ABD gibi ülkelere serbest ticareti öğütleyen Britanya, bu geçmişine bakacak olursak, zirveye tırmandığı “merdiveni tekmeleyen” birine benzetilebilirdi.

List konuyu bu açıdan gören tek iktisatçı değildi. Birçok Amerikalı düşünür de bu görüşü paylaşıyordu. Aslında bebek endüstriler argümanını sistematik olarak ilk geliştirenler ABD’nin ilk hazine sekreteri olan Alexander Hamilton ve şimdilerde unutulmuş olan iktisatçı Daniel Raymond gibi Amerikan düşünürleriydi. Aslında bebek endüstriler kavramının babası olarak bilinen List, başlangıçta bir serbest ticaret taraftarıydı (Alman gümrük birliği Zollverein’in sıkı bir savunucusuydu) ve bu konudan 1820’lerdeki ABD sürgünü sırasında haberdar olmuştu.

19. yüzyılda ABD ile Almanya arasındaki bugünlerde az bilinen bu entelektüel etkileşim burada bitmedi. Wilhelm Roscher, Bruno Hildebrand, Karl Knies, Gustav Schmoller ve Werner Sombart gibi isimlerin temsil ettiği Alman Tarihçi Okulu 19. yüzyılın sonlarında birçok Amerikalı iktisatçıyı kendine çekti. Adına genç (40 yaşın altındaki) Amerikalı iktisatçılar için günümüzün en prestijli ödüllerden biri verilen ve Amerikan neoklasik iktisadının koruyucu meleği olan John Bates Clark 1873’de Almanya’ya gitti ve -adım adım uzaklaşacak olsa da- Roscher ve Knies ile Alman Tarihçi Okul üzerine çalıştı. Zamanın önde gelen Amerikalı iktisatçılarından olan Richard Ely da Knies ile çalışıyordu ve müridi John Commons aracılığıyla Amerikan Kurumsalcı Okulunu etkiledi. Ely Amerikan İktisat Birliği’nin (American Economic Association – AEA) kurucu babalarından biriydi. Birliğin yıllık toplantılarındaki en büyük kamuya açık konferans, mevcut AEA üyelerinin çok azı kendisinin kim olduğunu bilse de, Ely’nin adına verilmektedir.

İç Savaş ile 2. Dünya Savaşı arasında ABD, kelimenin tam anlamıyla dünyanın en sıkı biçimde korunan ekonomisiydi. Bu bağlamda Amerikan iç savaşının kölelik üzerine olduğu kadar gümrük vergisi üzerine de verilmiş olduğunu hatırlamak önemlidir. Güney ve Kuzey’i bölen iki esas konuda Güney aslında kölelikten çok gümrük vergisi meselesinden endişeleniyordu. Politik yaşamına altyapısal kalkınma ve korumacılığa dayanan “Amerikan Sistemini” savunan (ve bu yüzden serbest ticaretin yalnızca Britanya’nın çıkarlarını koruduğunu savunmasıyla bilinen) Whig Partisinde karizmatik politikacı Henry Clay ile başlayan Abraham Lincoln iyi bilinen bir korumacıydı. Lincoln’ün en önemli ekonomi danışmanlarından biri tanınmış bir korumacı olan Henry Carey’di ve 1850’lerde Marx ve Engels tarafından “kayda değer tek Amerikalı iktisatçı” olarak tanımlanmıştı ama şimdilerde Amerikan iktisadi düşünce tarihinden neredeyse bütünüyle silindi. Diğer yandan, Lincoln Afrika kökenli Amerikalıların ırksal olarak ikinci sınıf olduğunu düşünüyordu ve köleliğin kaldırılması, hemen uygulanmasını beklemediği idealist bir öneriydi. 1862’de köleleri bir çeşit ahlaki bir inançtan çok savaşı kazanmak için stratejik bir hareket olarak özgür kıldığı söylenmektedir.

Sanayilerini korurken Amerikalılar, Adam Smith ve Jean Baptiste Say gibi ülkenin geleceğini tarımda gören ünlü iktisatçıların tavsiyelerinin tam tersini yapıyorlardı. Ne var ki Amerikalılar oyunun nasıl oynanması gerektiğini tam olarak biliyordu. Britanya’nın zirveye korumacılık ve sübvansiyonlarla tırmandığını ve eğer bir yere ulaşacaklarsa bunun için aynı şeyi yapmaları gerektiğini biliyorlardı. İç savaş kahramanı olan ve 1868-1876 arasında ABD başkanlığı yapan Ulysses Grant, Britanya’nın ülkesine serbest ticareti önermesini eleştirerek şöyle yanıt veriyordu: “200 yıl içinde korumacı politikalardan ayrıldığı zaman, elbette Amerika serbest ticareti benimseyecektir”. Kendi ülkesi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra zirveye ulaşınca daha az gelişmiş ülkelere serbest ticareti savunarak ve onları buna zorlayarak aynı şekilde “merdiveni tekmeleye” başladı.

İngiltere ve ABD belki en dramatik örnekler ama günümüzün gelişmiş dünyasının geri kalanının tamamı da gelişmelerinin ilk aşamalarında sanayilerini ilerletmek için gümrük vergileri, sübvansiyonlar ve diğer araçları kullandılar. Almanya, Japonya ve Kore gibi vakalar bu konuda oldukça iyi bilinmektedir. Fakat ileride birçok iktisatçı için “küçük çaplı açık ekonomi” sembolü olacak olan İsveç bile özellikle tekstil, çelik, mühendislik gibi temel endüstrileri desteklemek için gümrük vergilerini, sübvansiyonları, kartelleri ve Ar-Ge için devlet desteğini stratejik biçimde kullandı.

Serbest ticareti 18. yüzyılın sonlarından beri sürdüren Hollanda ve İsviçre gibi bazı istisnalar da vardı. Ne var ki bunlar 18. yüzyılda teknolojik gelişmenin zaten sınırlarında olan ülkelerdi ve bu nedenle pek fazla korumaya ihtiyaçları yoktu. Ayrıca Hollanda’nın denizlerdeki ve ticaretteki üstünlüğünü oluşturmak için 17. yüzyıla kadar geniş çapta müdahaleci sınırlamalar koyduğu da unutulmamalıdır. Daha da ötesi, İsviçre’nin 1907’ye kadar bir patent kanunu yoktu ve bu günümüz ortodoks iktisadının entelektüel mülkiyet haklarının korunması üzerine vurgusuna aykırı bir tavırdı. Bundan da ilginç olanı, Hollanda 1817 tarihli patent kanununu, patentlerin ülkenin serbest ticaret politikasıyla bağdaşmayan politik tekeller olduğu gerekçesiyle (bu günümüz serbest piyasa iktisatçılarının birçoğunun anlayamayacağı bir durumdur) 1869’da kaldırmış ve 1912’ye kadar başka bir patent kanunu uygulamamıştı.

Kurumsal gelişmede de hikaye benzer bir şekil alıyor. Günümüzün gelişmiş ülkeleri gelişmelerinin erken aşamalarında profesyonel kamu hizmeti, merkez bankası ve patent kanunu gibi “temel” kurumlara bile sahip değildi. ABD federal hükümeti ancak 1883 tarihli Pendleton yasasından sonra çalışanlarını rekabetçi bir süreç ile işe almaya başladı. Bugünün serbest piyasa iktisatçılarının en değerli kurumlarından biri olan merkez bankası günümüz zengin ülkelerinde 20. yüzyılın başlarına kadar görünmedi, çünkü dönemin serbest piyasa ekonomistleri bunu akılsız yatırımcıları haksız yere kurtaran bir mekanizma olarak görüyorlardı. ABD merkez bankası (Federal Reserve Board) ancak 1913’de kuruldu ve İtalyan merkez bankası 1926’ya kadar para basma hakkını tekeline bile almamıştı. Birçok ülke 19. yüzyıl sonuna kadar yabancı buluşların patentinin alınmasına izin verdi. Yukarıda da belirttiğim gibi, İsviçre ve Hollanda sırasıyla 1907 ve 1912’ye kadar uluslararası baskılara karşın patent kanunu çıkartmayı reddetti ve böylelikle yurtdışındaki teknolojileri özgürce “çalabildi”. Başka örnekler de verilebilir.

Kurumsal gelişmenin tarihinden çıkan önemli bir sonuç, gelişmiş ülkelerin gelişmelerinin ilk aşamalarında kurumlarını geliştirmelerinin uzun zaman almış olduğudur. Kurumların gelişmesi onlarca yıl, hatta bazen kuşaklar almıştır. Yalnızca bir örnek olarak; İngiltere’de en azından bazı alanlarda merkez bankacılığına olan ihtiyacın 17. yüzyılda fark edilmesine karşın ilk gerçek merkez bankası olan Bank of England’ın kurulmasının ancak iki yüzyıl sonra, 1844’de mümkün olduğu söylenebilir.

Bir diğer önemli nokta da bugünün gelişmiş ülkelerinin ilk dönemlerindeki kurumsal gelişme seviyelerinin bugünün gelişmekte olan ülkelerininkinden çok daha geride olmasıdır. Örneğin gelir düzeyi açısından (kuşkusuz yüksek düzeyde hatalı bir ölçüm olacaktır) baktığımızda 1820’de İngiltere bugünün Hindistan’ından daha yüksek bir gelişme düzeyindeydi ama Hindistan’ın bugün sahip olduğu birçok “temel” kurumdan yoksundu. Genel oy hakkı (hatta “erkeklere” genel oy hakkı bile yoktu), merkez bankası, gelir vergisi, genelleştirilmiş sınırlı sorumluluk, genelleştirilmiş iflas kanunu, profesyonel bir bürokrasi, anlamlı tahvil düzenlemeleri, hatta en küçük çalışma düzenlemeleri (çocuk işgücü üzerine çok küçük ve zorla yapılmış birkaç düzenleme hariç) bile yoktu.

Eğer zengin ülkelerin fakir ülkelere önermekte olduğu politikalar ve kurumlar kendileri gelişirken uyguladıkları politikalar değilse, neler oluyor? Buradan yalnızca zengin ülkelerin şimdi bulundukları yere tırmanmalarını sağlayan merdiveni tekmeledikleri sonucunu çıkartabiliriz. Gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere “küresel standart” diye bilinen politikaları ve kurumları benimsemeleri konusunda baskı yapmaya başladığı son 20 yıl içinde gelişmenin zorlaşmış olması tesadüf değildir.

Bu süreç içinde gelişmekte olan ülkelerin yıllık ortalama kişi başına düşen gelir büyüme oranı daha önceki 20 yılın (1960-1980) büyüme oranı olan %3’ün yarısına yani %1,5’a düştü. Özellikle Latin Amerika’nın büyümesi neredeyse durdu, Sahra altı Afrika ve eski komünist ülkelerin çoğunun mutlak gelirleri azaldı. Yalnızca geçen 10 yıl içinde tanık olduğumuz düzinelerce finansal krizin ortaya koyduğu gibi, iktisadi istikrarsızlık belirgin biçimde arttı. Gelir eşitsizliği birçok gelişmekte olan ülkede yükseliyor ve yoksulluk da belirgin bir kısmında azalmak yerine arttı.

Bunu değiştirmek için ne yapılabilir?

İlk olarak, gelişmiş ülkelerin tarihi deneyimleri hakkındaki tarihi gerçekler daha geniş kapsamlı bir biçimde kamuoyuna duyurulmalıdır. Bu yalnızca “tarihi doğru bilmek” meselesi değil, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelere daha bilinçli seçimler yapma şansı vermektir.

İkincisi, gelişmekte olan ülkelere iki yanlı ve çok yanlı finansal desteklere ilişkin koşullar radikal biçimde değişmelidir. Ortodoks reçetenin işe yaramadığı ve herkesin kullanması gereken “en iyi” politikaların var olamayacağı kabul edilmelidir.

Üçüncüsü, gelişmekte olan ülkelerin endüstriyel gelişmeleri için gümrük vergilerini ve sübvansiyonları aktif biçimde kullanabilmeleri için Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları yeniden yazılmalıdır. Ayrıca patent kanunlarının ve diğer fikri mülkiyet hakları kanunlarının daha az katı olanlarına sahip olmalarına izin verilmelidir.

Dördüncüsü, kurumsal ilerleme teşvik edilmelidir ama bu tüm ülkelere aynı (uygulamada bugünün –dününkiler bile değil– Anglo-Amerikan kurumları) kurumlar grubunu empoze etmekle bir tutulmamalıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin günümüzün gelişmiş ülkelerinin kendi gelişme aşamalarıyla karşılaştırıldığında son derece gelişmiş kurumlara sahip olduğu ve yeni kurumların oluşturulmasının ve işletilmesinin maliyetli olduğu göz önünde bulundurularak bu ülkelerin kurumlarını hızla yeniden yapılandırmalarını istememek için özel bir çaba harcanmalıdır.

Kendi koşullarına daha uygun politikaları ve kurumları benimsemelerine izin verilerek, gelişmekte olan ülkeler daha hızlı gelişebilecektir. Bu aynı zamanda ticaret ve yatırım fırsatlarını geliştirerek gelişmiş ülkelere de uzun vadede fayda sağlayacaktır. Zamanımızın trajedisi, gelişmiş ülkelerin bunu göremiyor oluşudur.

<!– /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} p.MsoFootnoteText, li.MsoFootnoteText, div.MsoFootnoteText {mso-style-noshow:yes; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:10.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} span.MsoFootnoteReference {mso-style-noshow:yes; vertical-align:super;} /* Page Definitions */ @page {mso-footnote-separator:url(“file:///C:/DOCUME~1/Admin/LOCALS~1/Temp/msohtml1/04/clip_header.htm”) fs; mso-footnote-continuation-separator:url(“file:///C:/DOCUME~1/Admin/LOCALS~1/Temp/msohtml1/04/clip_header.htm”) fcs; mso-endnote-separator:url(“file:///C:/DOCUME~1/Admin/LOCALS~1/Temp/msohtml1/04/clip_header.htm”) es; mso-endnote-continuation-separator:url(“file:///C:/DOCUME~1/Admin/LOCALS~1/Temp/msohtml1/04/clip_header.htm”) ecs;} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>

Ha-Joon Chang *

(Çeviren: Gökmen Tarık Acar)


* Cambridge University, UK

Yazar Hakkında

Hakkında: sonsuzluğun huzurunda bir an
Kimlik kartı

Bir Cevap Yaz

kendi isteğimle kurallara uygun yazıyorum. (Lütfen yandaki kutuyu işaretleyin.)

Otomatik robotlara karşı soru.