Bilim Anahtar Kelimesi Yeni Yazıları
Tıpta Devrim- Yapay Akciğer
Amerikalı bilim adamlardan bir buluş daha geldi..Bir labaratuarda fareye yapay bir akciğer takılması sonucuda farenin yaklaşık... Devamını Oku »
Yapay akciğer üretildi
Kök hücre yardımıyla üretilen yapay akciğerler, nakledildiği fareleri 120 saate kadar yaşatabildi.Yapay akciğer nakli konusunda... Devamını Oku »
Hominidler dik yürüme becerisine sahipmiş
3,6 milyon yıllık insansı ile modern insan arasındaki farklar, sanılandan çok daha az.Yeni bir hominid fosili,... Devamını Oku »

“Barkod” Barkod Nedir Nasıl Çalışır?
Barkot sistemi günlük hayatta pek çok alanda kullandığımız bir tür elektronik tanımlama sistemidir. Barkot sistemi temel olarak kodlama mantığına dayanır. Barkot Nasıl Çalışır? Orijinal olarak barkod, veriyi paralel çizgilerin genişlikleri ve boşlukları arasında saklardı, ama günümüzde noktasal şekiller, iç içe daireler ve görüntü içinde gizli şekiller gibi farklı türlerde de görülebiliyorlar. Barkod, barkod okuyucu olarak [...]
"Yaşlılara D vitamini desteği verilmeli"
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Eftal Yücel, yaşlılarda kemik yıkımına bağlı kırık riskinin yüksek olduğunu belirterek, “Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneş ışığının az olduğu kış mevsimine girmeden ekim ayında 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır” dedi. Romatoloji Araştırma ve Eğitim Derneği (RAED) tarafından 11-15 Ekim 2008′de Antalya’da düzenlenen 9. Ulusal Romatoloji Kongresine de başkanlık eden Yücel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporozun, kemiklerin güçsüzleşip kolay kırılmasına neden olan bir hastalık olduğunu söyledi. Son 50 yılda kalp-damar sistemi hastalıkları, kanser ve inme tedavisinde görülen gelişmeler sayesinde dünya genelinde insan ömrünün yaklaşık 20 yıl uzadığı için yaşlı nüfusun arttığını belirten Yücel, “Bu nedenle kronik akciğer, alzheimer, parkinson, yüksek tansiyon, şeker, kemik erimesine bağlı kırıklar, duyu ve görme bozuklukları gibi yaşlılarda görülen hastalıkların görülme sıklığı da yükseldi” dedi. Yücel, Türkiye’de ortalama yaşam süresinin erkeklerde 70, kadınlarda ise 72′ye çıktığını ifade ederek, osteoporozdan korunmak için her yaşta yeterli kalsiyum ve D vitamini alınması, ayrıca egzersiz yapılması gerektiğini söyledi. Menopoz sonrasında kemik yıkımının fazla olduğunu belirten Yücel, “50 yaş üstündeki kadınlarda yaşamlarının bir döneminde kalça kırığı görülme riski ABD’de yüzde 16, İngiltere’de yüzde 15′tir. Türkiye’de ise batı ülkelerine göre osteoporoza bağlı kalça kırığı riski çok daha azdır” diye konuştu. Kortizon riski Yücel, osteoporozun genetik olma özelliği taşıdığını belirterek, anne ya da babasında erken yaşta kalça kırığı olanların, 3 aydan uzun süre ve günde 5 miligramdan fazla kortizon kullananların ya da kullanacakların, bazı hormonal hastalığı olanların, çok sigara içenlerin risk grubunda olduğunu kaydetti. Yücel, osteoporozdan ve osteoporoza bağlı kırıklardan korunmak için şu önerilerde bulundu: -Bebeklikten itibaren yeterli kalsiyum ve D vitamini alınmalı, -Erişkinlerde menopoz öncesinde günde 1200 miligram, menopoz sonrasında 1500 miligram kalsiyum içerecek kadar süt ve süt ürünleri tüketilmeli, -Fiziksel aktivite artırılmalı, -Güneş ışığından yararlanılmalı, -Sigara ve alkolden uzak durulmalı, -Doktor tarafından önerilmedikçe kesinlikle kortizonlu ilaçlar kullanılmamalı, -Özellikle evde kazalardan ve düşmelerden korunmak için önlem alınmalı. Yaşlılara D vitamini Yaşlılarda risk faktörünü azaltarak daha güçlü kemik yapısının sağlanabilmesi için kalsiyum yanında D vitamininin de çok önemli olduğuna dikkati çeken Yücel, “D vitamini eksikliği özellikle yaşlılarda oldukça sıktır. D vitamini, kemikler ve kas kuvveti için önemlidir. Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneş ışığının az olduğu kış mevsimine girmeden ekimde 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır. Bu sayede hem kemik kırıkları hem de ölüm riski azalabilir” diye konuştu. Devit 3 ampulün kötü bir tadı olmadığını belirten Yücel, ilacın tam olarak emilimin sağlanabilmesi için ekmeğin üstüne dökülerek tüketilmesi gerektiğini söyledi.
”Felsefe taşı” bulundu; altın üretildi
Washington Üniversitesi ve İTÜ’den iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Çalışma büyük yankı uyandırdı. Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor. Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür. Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı. Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi. Yapay evrimle gerçek altın Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil; yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik gerçek, doğadaki gibi malzemeler! Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış Merak içinde “Peki neymiş gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’İn yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim. Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun içyapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. Canlı ve cansız dünya birleşti Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada “moleküler biyomimetiğin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım. Altın seven peptitler Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki pep-tit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır işte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu şekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş. Denizlerdeki altın tuğlaları Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiğimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”. Külçe altın da yapılabilir Altın tıpta, sensörlerde, nanotek-nolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceğini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için şimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” 5-10 yıl sonra üzerinde “dişler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?” Kaynak: Aktüel Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

”Mars’ta okyanus var mı?” tartışmasına yeni kanıt
Bir zamanlar ‘kızıl gezegen”in kuzey yarıküresini kaplayan okyanusun, Dünya’daki tüm okyanusların onda biri hacminde su içerdiği öne sürüldü. Colorado Üniversitesi’nden (Boulder, ABD) yerbilimciler, onyıllardır süren tartışmaya yeni bir pencere açarak, Mars’ın 3,5 milyar yıl önce gezegenin üçte birini kaplayan ve mikroorganizmalara yaşam ortamı sağlayabilecek büyük bir okyanusa sahip olduğunu öne sürdüler. Şimdiye kadarki gözlemlerden derlenmiş [...]
‘Hamdolsun’ edebiyatının acı tablosu
Başbakan Erdoğan küresel ekonomik kriz kapıyı çaldığında ‘Hamdolsun iyiyiz’ dedi, yüreklere su serpmeye çalıştı. Ama bu tutumu Türkiye’ye pahalıya mal oldu. İnşaat yüzde 20 geriledi, tekstilde peş peşe iflaslar yaşandı, bütçe harcamaları düştü, açık büyümeye başladı, 47 bin şirket ve üç büyük otomobil firması kapısına kilit vurdu, işsizlik tavan yaptı, işsiz sayısı 6 milyona ulaştı. Küresel ekonomik krizin dünyayı kasıp kavurduğu günlerdi. Krizin Türkiye’yi de etkileyeceği yaygın olarak dillendiriliyordu. Ancak Başbakan Erdoğan aynı kanıda değildi. Erdoğan kameraların karşısına çıkmış önce “Kriz Türkiye’ye teğet geçecek” demiş, Ardından “Hamdolsun ekonomik krizi bizi etkilemeyecek” diye konuşmuş, sonra da krizin “psikolojik” olduğunu söyleyivermişti. Ancak gelişmeler Erdoğan’ın dediği gibi çıkmadı. Ekonomik kriz dalgaları Türkiye kıyılarını öyle bir dövdü ki ekonominin tüm dengeleri allak bullak olmaya başladı. İlk darbeyi otomotiv aldı Ekonomik krizin etkileri önce otomotiv şirketlerinde görüldü. Otomotiv sektörü batma noktasına geldi, ardından da dev sanayi kuruluşları. Kriz otomotivde 3 büyük firmaya üretime ara verdirme kararı aldırdı. OYAK Renault, üretimini durdururken, Tofaş ve Ford 27 Aralık 2008 günü üretime ara vereceğini duyurdu. Renaultta çalışan toplam 5 bin 300 işçinin büyük bölümü, ücretlerinin yüzde 76′sının ödenmesi kaydıyla 12 Ocak’a kadar zorunlu izne çıkartıldı. İnşaat yüzde 20 geriledi Küresel krizin etkilediği sektörlerden biri de inşaat sektörü oldu. İnşaat sektörü birçok sektör için lokomotif olduğu için etkileri de büyük oldu. Ekonomik kriz inşaat sektöründe durgunluğa neden oldu. Hem İnşaat Mühendisleri Odalarına gelen proje hizmetlerinde, hem de sektördeki malzeme satışlarında durgunluk yaşandı. İnşaat temsilcileri krizin sektörde yüzde 20′lik bir durgunluğa yol açtığını açıkladılar. Tekstil kan ağlıyor Krizden sadece otomotiv ve inşaat sektörleri etkilenmedi. Krizden en ağır darbe alan sektörlerden biri de tekstil oldu. Türkiye’de tekstil sektörünün kalbinin attığı Denizli’de son altı ayda 8 fabrika kapandı, 10 bin kişi işsiz kaldı. Ankara’da 59 firma kapandı. İki yıl içinde toplam 40 fermuar firması kapısına kilit vurdu. Kriz sektörü o kadar etkiledi ki Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı Ahmet Nakkaş, sonunda ekonomide olağan üstü hal ilan edilmesi çağrısı bile yaptı. Nakkaş’a göre kriz yüzünden hazır giyim sektörü yüzde 20,2′lik tarihi ihracat düşüşü yaşadı. Mobilya’da talep düşüyor Krizin etkilerinin ağır olarak hissedildiği bir diğer sektör de mobilya sektörü. Mobilyacılar Odası verilerine göre küresel ekonomik sorunların etkisini en önce hisseden sektörler arasında mobilya da yer alıyor. Maliyetine satışlara rağmen sektörde ciddi anlamda talep azalması ve daralma yaşanıyor. Mağazalar bundan daha önce 2 bin 500 TL’ye sattığı bir koltuk takımını fiyatını bin TL’ye kadar düşürmesine rağmen ilgi gösterilmiyor. Yine konut sektöründe yaşanan durgunluk da mobilya üreticilerini olumsuz etkiliyor. İnsanlar yeni eve taşındıkları zaman mobilyalarını yenilemeyi düşünüyor. Onun dışında 10-15 yıl mobilyalarını yenileme ihtiyacı duymuyorlar.” Sadece Konya’da Ocak ayında 50 mobilya mağazası kapısına kilit vurmak zorunda kaldı. Harcamalar düşüyor açık büyüyor Küresel krizin tüm sektörlere yayılması makro ekonomik dengeleri de içinden çıkılmaz hale getirdi. Kriz yüzünden vergi gelirlerinde azalma yaşanıyor. Bu yüzden harcamalarda artış olunca bütçe açığı da katlanıyor. Ocak 2009 ayında bütçeden 18 milyar 796 milyon harcama yapıldı, buna karşın bütçe harcamaları yüzde 2.4 oranında düşüşle 15 milyar 830 lirada kaldı. Böylece bütçe açığı hedefinin yüzde 28′i ocak ayında gerçekleşmiş oldu. Bütçe açığı önemli. Çünkü bütçe açığının giderek tırmanması hükümeti ister istemez açık kapatmak için borç para arayışına yönlendirecek. Hükümet bu durumda borç parayı nereden bulacak? Sermaye piyasasından. Hükümetin GSMH’nın yüzde 5′i borçlanması demek piyasadan 30 milyar dolar para çekmesi demek. Bu durum faizlere yansıyacak. Faizlerin yeniden tırmanması rantiyenin hortlaması, ekonomi makinesinin stop etmesi demek. Sanayı üretimi düşüyor Küresel mali kriz sanayi üretimini de etkilemiş durumda. Aralık 2008 ayında sanayi üretimi yüzde 17 düştü. Sanayi üretimi yıllık ortalamalara göre de 2008 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,9 azalış gösterdi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı rakamlara göre 2008 yılının aralık ayında sanayi üretimi yüzde 17 düştü. Düşüşle birlikte “sanayi bitti” yorumları yapıldı. Tam 47 bin şirket battı Geçen yıl kurulan toplam işyeri ve şirket-kooperatif sayısı önceki yıla göre yüzde 8.3 azalarak 95 bin 404′e inerken, kapananların toplam sayısı yüzde 39.9 artarak 46 bin 921′e ulaştı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre de, son iki yıldır üretimleri daralan OSB’ler global krizin etkisiyle kapasiterinde şok düşüşler yaşıyor. Direnmeye çalışan, fabrikalar binlerce işçiye kapının yolunu gösteriyor. Kimi fabrika kapandı, kimi üretime ara verdi. 6 milyon işsiz iş bekliyor Kuşkusuz ekonomik krizin en çok mağdur ettiği kesimler işçiler, emekçiler, emekliler, yetimler, dar ve sabit gelirliler. Çünkü fabrikalar bir biri ardına kapanıyor ya da üretimlerini daraltıyorlar. Binlerce işçi işten çıkarıldı ve çıkarılıyor. Fabrikalarda iş daraltılması nedeniyle ücretsiz izinler başta olmak üzere esnek çalışmanın her türlüsü uygulamaya sokuluyor, sokulmaya çalışılıyor. Türkiye’deki işsiz sayısı, Kasım 2008 döneminde 645 bin kişi artarak, 2 milyon 995 bin kişi oldu. Ancak bu rakamlar resmi verileri yansıtıyor. Gayri resmi verilere göre ise işsizler ordusunun sayısı 6 milyon civarında. İş-Kur’a yapılan işsizlik başvuruları Ocak ayında tam yüzde 95 oranında arttı ve 151 bin 530 kişiye yükseldi. İş-Kur’dan yapılan açıklamaya göre, 2009 yılı Ocak ayı içerisinde 156 bin 411 kişi faaliyetlerinden yararlanmak için kuruma başvuruda bulundu. Başvuranlardan 151 bin 530 kişisi işsiz, 3 bin 293 kişisi şu an çalışmakla beraber daha iyi şartlarda iş arayanlar, 76 kişi emekli, bin 511 kişisi de belirli bir işyerinde çalışmak isteyenlerden oluştu. Ocak 2009 itibariyle İş-Kur’da 1 milyon 80 bin kişi kayıtlı işsiz bulunuyor. Öte yandan Ocak ayında işsizlik ödeneğinden faydalanmak için 78 bin 555 kişi kuruma başvurdu. Türk-İş’in ekonomideki gelişmeleri izlemek üzere çeşitli üniversitelerden bilim adamlarının katılımıyla oluşturduğu Bilim Kurulu ilk raporunu açıkladı. Raporda bu yıl işsiz sayısının 3 milyona ulaşılacağı tespitinde bulunuldu. Yabancı sermaye girişi azalıyor Ekonomik krizin etkilediği bir diğer saha da yabanı yatırımlar oldu. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları geçen yıl 2007′ye göre yüzde 24.5 azalarak 14 milyar 442 milyon dolara geriledi. Yabancıların taşınmaz alımları da 2 milyar 937 milyon dolarla yerinde saydı. Yabancı sermaye girişi önemli çünkü Türkiye büyüme endeksinin ancak yabancı sermaye girişi ile yükseltebiliyor. Zamlar artıyor Ekonomik kriz dengeleri alt üst edince, hükümet etkili ve yapıcı önlemler almakta gecikince zamlar kaçınılmaz hale geldi. Son bir yıl içinde elektiriğe yüzde 57 zam yapıldı. Bir yıl içinde tam 5 kez yüzde 60 civarında doğalgaz zam gördü. Harçlar yüzde 20 arttırıldı. Küçükbaş hayvan üretiminin azalması ve yükselen maliyetler dolayısıyla et fiyatlarında da, son iki ayda yüzde 20 oranında artış yaşandı./ANF

10 yıl sonra ne olacak?
Geleneğin baskısını geçen yüzyılda kırmış olan Batı ve bugün büyük bir hızla gelişen Asya karşısında, eski dünyanın merkezini oluşturan İslam dünyası hâlâ alt edemediği dogmatizmi nedeniyle yeni bir ekonomik kölelik dönemine girmiştir. Italo Calvino geleceğin edebiyatına ilişkin yazdığı küçük bir deneme kitabında edebiyatta ağırlık yerine hafifliği yeğlediğini yazar. Karanlık bir geleceğe ilişkin bir yorumun üslubunun [...]
11. Boyut ve Paralel Evrenler
Belgesel Yazının Altındadır…

117. Kayıp Element Bulundu
Dünyamızda var olan elementlerin hepsi kimya periyodik tablosunda yer alıyor. Bu güne kadar 118 element içinde 117. sıradaki element bulunamamıştı. Rus ve Amerikalı bilim adamlarının ortak çalışması meyvesini verdi. Rus ve Amerikalı fizikçilerden oluşan bir ekip Moskova yakınlarındaki Dubna’da bulunan Nükleer Araştırmalar Enstitüsü’nde Periyodik Tablo’da 117. sıradaki elementi sentezleyerek Periodik Tablo’da eksik diş gibi duran [...]
15 bin memur alınacak
Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, kamu kurumlarına yazı göndererek taleplerini bildirmelerini istedi. Yazıda, KPSS sınavını kazananlardan kasım ayında memur ataması yapılacağını belirtilerek, kamu kurum ve kuruluşlarından ihtiyaçlarını 30 Eylül tarihine kadar iletmesi istendi. 2009 bütçesinde üniversiteler için 4 bin, diğer kamu kurumları için 21 bin olmak üzere toplam 25 bin memur atanması öngörülüyordu. KPSS sınavını kazananlardan ilk atamalar temmuz ayında yapıldı. Temmuz ayında 10 bin memurun atanması gerçekleştirildi. Kasım ayı içinde Hükümet, 2009 Kanunu’ndan öngörülen toplam 25 bin atamayı gerçekleştirmek için kasım ayında geriye kalan 15 bin memurun atanmasını gerçekleştirecek. Kamu kurum ve kuruluşlarından istifa eden veya emeklilik veya ölüm nedeniyle boşalan kadrolarna yüzde 25’ni geçmemek üzere diğer kurumlardan nakil alabilecek. Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

160 MİLYON YILLIK DİNOZOR FOSİLLERİ
Yeni keşfedilen iki dinozor fosili, “Tyrannosaurus rex” olarak tanımlanan yırtıcı dinozor ailesinin evrimi konusunda önemli ipuçları sunuyor. Keşfedilen 160 milyon yıllık dinozor fosilleri, bulunan en eski Tyrannozor fosilleri olma niteliği taşırken, renkli bir ibik dahil olmak üzere fosillerin birtakım özellikleri bilim adamlarını düşündürüyor. Çin’in kuzey batısında, dinozor fosilleriyle ünlü Junggar Basin bölgesinde keşfedilen iki yeni [...]
















