Doğa Anahtar Kelimesi Yeni Yazıları
Balinaların yavaşlatıcı etkisi “küresel ısınma”
Yapılan bir araştırma sonucunda, Güney Okyanusu’nda yaşayan ispermeçet balinalarının... Devamını Oku »
Doğa için ekonomik sürüş
Basit yöntemlerle uygulanabilen ekonomik sürüş, karbondioksit salımını yüzde 20 azaltıyor.”Ekolojik Yaşam Rehberi”... Devamını Oku »
Doğal Plastik
Bilimadamları petrol ürünlerinden plastik üretimini yakında son verecekler gibi görünüyor. Yapılan son çalışmalarda yosunların işlenmesi... Devamını Oku »
"Bilinçli anneler normal doğum yapıyor"
Avrupa Perinatoloji Birliği Başkanı Prof. Dr. Cihat Şen, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının çok yüksek olduğunu belirterek, “Sezaryenle doğum birkaç gün erken bile yapılsa bebeğin akciğerinin dış dünyaya uyum sağlamasında birtakım sıkıntılar yaratıyor” dedi. Prof. Dr. Şen, Mustafa Kemal Üniversitesi’nde düzenlenen “2′nci Perinatoloji Günleri” için geldiği Hatay’da, AA muhabirine, Türkiye’de yılda 1,5 milyon doğumun meydana geldiğini, bunun yaklaşık yüzde 30-40′ının sezaryenle yapıldığını söyledi. Türkiye’de kadınların daha kolay olarak düşündükleri sezaryenle doğumu tercih etme oranının çok fazla olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Şen, şöyle devam etti: “Normal doğum doğal ve fizyolojik bir süreç, sezaryen ise gerektiğinde yapılan bir ameliyattır. İyi bir ekip ve doğum için tamamlanan günde işlem gerçekleştirilirse hem sezaryen hem de normal yolla doğum bebek için sağlıklı olur. Maalesef anne adayları sabırsız ve zahmete katlanmama, bir an önce doğumdan kurtulma düşüncesiyle sezaryeni tercih ediyor. Sezaryen ile yapılan çoğu doğum, günü gelmeden, doğuma 15-20 gün kala gerçekleştiriliyor. Oysa sezaryenle doğum birkaç gün erken bile yapılsa bebeğin akciğerinin dış dünyaya uyum sağlamasında birtakım sıkıntılar yaratıyor. Bunun için doğumun planlı şekilde yapılması gerekiyor. Normal doğumda anne adayları günü geldiğinde sancı çekmeye başlıyor. Ancak bu ağrılı sancılı süreç bebeğin dış dünyaya uyumunu hazırlıyor. O yüzden tıbbi açıdan gerekmedikçe sezaryene başvurulmaması lazım.” Annenin normal doğumdan sonra daha kısa sürede iyileştiği, sezaryenden sonra bu sürecin daha fazla zaman aldığını bildiren Prof. Dr. Şen, ayrıca normal doğumda annenin kanama, enfeksiyon, organ ve doku hasarı riskinin sezaryene göre daha düşük olduğunu kaydetti. “Normal doğum daha masraflı” Son yıllarda eğitimli ve bilinçli anne adaylarının normal doğumu tercih etmeye başladığını ifade eden Prof. Dr. Şen, ancak hala istenilen düzeye gelinemediğini söyledi. Prof. Dr. Şen, astım, tansiyon hastalığı bulunan anne adaylarının kesinlikle sezaryenle doğumu tercih etmemesi gerektiğini, ayrıca sezaryenle doğumun ikinci bebeklerde anne için risk oluşturduğunu kaydetti.
”Felsefe taşı” bulundu; altın üretildi
Washington Üniversitesi ve İTÜ’den iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Çalışma büyük yankı uyandırdı. Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor. Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür. Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı. Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi. Yapay evrimle gerçek altın Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil; yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik gerçek, doğadaki gibi malzemeler! Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış Merak içinde “Peki neymiş gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’İn yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim. Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun içyapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. Canlı ve cansız dünya birleşti Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada “moleküler biyomimetiğin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım. Altın seven peptitler Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki pep-tit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır işte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu şekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş. Denizlerdeki altın tuğlaları Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiğimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”. Külçe altın da yapılabilir Altın tıpta, sensörlerde, nanotek-nolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceğini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için şimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” 5-10 yıl sonra üzerinde “dişler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?” Kaynak: Aktüel Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.
‘Hamdolsun’ edebiyatının acı tablosu
Başbakan Erdoğan küresel ekonomik kriz kapıyı çaldığında ‘Hamdolsun iyiyiz’ dedi, yüreklere su serpmeye çalıştı. Ama bu tutumu Türkiye’ye pahalıya mal oldu. İnşaat yüzde 20 geriledi, tekstilde peş peşe iflaslar yaşandı, bütçe harcamaları düştü, açık büyümeye başladı, 47 bin şirket ve üç büyük otomobil firması kapısına kilit vurdu, işsizlik tavan yaptı, işsiz sayısı 6 milyona ulaştı. Küresel ekonomik krizin dünyayı kasıp kavurduğu günlerdi. Krizin Türkiye’yi de etkileyeceği yaygın olarak dillendiriliyordu. Ancak Başbakan Erdoğan aynı kanıda değildi. Erdoğan kameraların karşısına çıkmış önce “Kriz Türkiye’ye teğet geçecek” demiş, Ardından “Hamdolsun ekonomik krizi bizi etkilemeyecek” diye konuşmuş, sonra da krizin “psikolojik” olduğunu söyleyivermişti. Ancak gelişmeler Erdoğan’ın dediği gibi çıkmadı. Ekonomik kriz dalgaları Türkiye kıyılarını öyle bir dövdü ki ekonominin tüm dengeleri allak bullak olmaya başladı. İlk darbeyi otomotiv aldı Ekonomik krizin etkileri önce otomotiv şirketlerinde görüldü. Otomotiv sektörü batma noktasına geldi, ardından da dev sanayi kuruluşları. Kriz otomotivde 3 büyük firmaya üretime ara verdirme kararı aldırdı. OYAK Renault, üretimini durdururken, Tofaş ve Ford 27 Aralık 2008 günü üretime ara vereceğini duyurdu. Renaultta çalışan toplam 5 bin 300 işçinin büyük bölümü, ücretlerinin yüzde 76′sının ödenmesi kaydıyla 12 Ocak’a kadar zorunlu izne çıkartıldı. İnşaat yüzde 20 geriledi Küresel krizin etkilediği sektörlerden biri de inşaat sektörü oldu. İnşaat sektörü birçok sektör için lokomotif olduğu için etkileri de büyük oldu. Ekonomik kriz inşaat sektöründe durgunluğa neden oldu. Hem İnşaat Mühendisleri Odalarına gelen proje hizmetlerinde, hem de sektördeki malzeme satışlarında durgunluk yaşandı. İnşaat temsilcileri krizin sektörde yüzde 20′lik bir durgunluğa yol açtığını açıkladılar. Tekstil kan ağlıyor Krizden sadece otomotiv ve inşaat sektörleri etkilenmedi. Krizden en ağır darbe alan sektörlerden biri de tekstil oldu. Türkiye’de tekstil sektörünün kalbinin attığı Denizli’de son altı ayda 8 fabrika kapandı, 10 bin kişi işsiz kaldı. Ankara’da 59 firma kapandı. İki yıl içinde toplam 40 fermuar firması kapısına kilit vurdu. Kriz sektörü o kadar etkiledi ki Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı Ahmet Nakkaş, sonunda ekonomide olağan üstü hal ilan edilmesi çağrısı bile yaptı. Nakkaş’a göre kriz yüzünden hazır giyim sektörü yüzde 20,2′lik tarihi ihracat düşüşü yaşadı. Mobilya’da talep düşüyor Krizin etkilerinin ağır olarak hissedildiği bir diğer sektör de mobilya sektörü. Mobilyacılar Odası verilerine göre küresel ekonomik sorunların etkisini en önce hisseden sektörler arasında mobilya da yer alıyor. Maliyetine satışlara rağmen sektörde ciddi anlamda talep azalması ve daralma yaşanıyor. Mağazalar bundan daha önce 2 bin 500 TL’ye sattığı bir koltuk takımını fiyatını bin TL’ye kadar düşürmesine rağmen ilgi gösterilmiyor. Yine konut sektöründe yaşanan durgunluk da mobilya üreticilerini olumsuz etkiliyor. İnsanlar yeni eve taşındıkları zaman mobilyalarını yenilemeyi düşünüyor. Onun dışında 10-15 yıl mobilyalarını yenileme ihtiyacı duymuyorlar.” Sadece Konya’da Ocak ayında 50 mobilya mağazası kapısına kilit vurmak zorunda kaldı. Harcamalar düşüyor açık büyüyor Küresel krizin tüm sektörlere yayılması makro ekonomik dengeleri de içinden çıkılmaz hale getirdi. Kriz yüzünden vergi gelirlerinde azalma yaşanıyor. Bu yüzden harcamalarda artış olunca bütçe açığı da katlanıyor. Ocak 2009 ayında bütçeden 18 milyar 796 milyon harcama yapıldı, buna karşın bütçe harcamaları yüzde 2.4 oranında düşüşle 15 milyar 830 lirada kaldı. Böylece bütçe açığı hedefinin yüzde 28′i ocak ayında gerçekleşmiş oldu. Bütçe açığı önemli. Çünkü bütçe açığının giderek tırmanması hükümeti ister istemez açık kapatmak için borç para arayışına yönlendirecek. Hükümet bu durumda borç parayı nereden bulacak? Sermaye piyasasından. Hükümetin GSMH’nın yüzde 5′i borçlanması demek piyasadan 30 milyar dolar para çekmesi demek. Bu durum faizlere yansıyacak. Faizlerin yeniden tırmanması rantiyenin hortlaması, ekonomi makinesinin stop etmesi demek. Sanayı üretimi düşüyor Küresel mali kriz sanayi üretimini de etkilemiş durumda. Aralık 2008 ayında sanayi üretimi yüzde 17 düştü. Sanayi üretimi yıllık ortalamalara göre de 2008 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,9 azalış gösterdi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı rakamlara göre 2008 yılının aralık ayında sanayi üretimi yüzde 17 düştü. Düşüşle birlikte “sanayi bitti” yorumları yapıldı. Tam 47 bin şirket battı Geçen yıl kurulan toplam işyeri ve şirket-kooperatif sayısı önceki yıla göre yüzde 8.3 azalarak 95 bin 404′e inerken, kapananların toplam sayısı yüzde 39.9 artarak 46 bin 921′e ulaştı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre de, son iki yıldır üretimleri daralan OSB’ler global krizin etkisiyle kapasiterinde şok düşüşler yaşıyor. Direnmeye çalışan, fabrikalar binlerce işçiye kapının yolunu gösteriyor. Kimi fabrika kapandı, kimi üretime ara verdi. 6 milyon işsiz iş bekliyor Kuşkusuz ekonomik krizin en çok mağdur ettiği kesimler işçiler, emekçiler, emekliler, yetimler, dar ve sabit gelirliler. Çünkü fabrikalar bir biri ardına kapanıyor ya da üretimlerini daraltıyorlar. Binlerce işçi işten çıkarıldı ve çıkarılıyor. Fabrikalarda iş daraltılması nedeniyle ücretsiz izinler başta olmak üzere esnek çalışmanın her türlüsü uygulamaya sokuluyor, sokulmaya çalışılıyor. Türkiye’deki işsiz sayısı, Kasım 2008 döneminde 645 bin kişi artarak, 2 milyon 995 bin kişi oldu. Ancak bu rakamlar resmi verileri yansıtıyor. Gayri resmi verilere göre ise işsizler ordusunun sayısı 6 milyon civarında. İş-Kur’a yapılan işsizlik başvuruları Ocak ayında tam yüzde 95 oranında arttı ve 151 bin 530 kişiye yükseldi. İş-Kur’dan yapılan açıklamaya göre, 2009 yılı Ocak ayı içerisinde 156 bin 411 kişi faaliyetlerinden yararlanmak için kuruma başvuruda bulundu. Başvuranlardan 151 bin 530 kişisi işsiz, 3 bin 293 kişisi şu an çalışmakla beraber daha iyi şartlarda iş arayanlar, 76 kişi emekli, bin 511 kişisi de belirli bir işyerinde çalışmak isteyenlerden oluştu. Ocak 2009 itibariyle İş-Kur’da 1 milyon 80 bin kişi kayıtlı işsiz bulunuyor. Öte yandan Ocak ayında işsizlik ödeneğinden faydalanmak için 78 bin 555 kişi kuruma başvurdu. Türk-İş’in ekonomideki gelişmeleri izlemek üzere çeşitli üniversitelerden bilim adamlarının katılımıyla oluşturduğu Bilim Kurulu ilk raporunu açıkladı. Raporda bu yıl işsiz sayısının 3 milyona ulaşılacağı tespitinde bulunuldu. Yabancı sermaye girişi azalıyor Ekonomik krizin etkilediği bir diğer saha da yabanı yatırımlar oldu. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları geçen yıl 2007′ye göre yüzde 24.5 azalarak 14 milyar 442 milyon dolara geriledi. Yabancıların taşınmaz alımları da 2 milyar 937 milyon dolarla yerinde saydı. Yabancı sermaye girişi önemli çünkü Türkiye büyüme endeksinin ancak yabancı sermaye girişi ile yükseltebiliyor. Zamlar artıyor Ekonomik kriz dengeleri alt üst edince, hükümet etkili ve yapıcı önlemler almakta gecikince zamlar kaçınılmaz hale geldi. Son bir yıl içinde elektiriğe yüzde 57 zam yapıldı. Bir yıl içinde tam 5 kez yüzde 60 civarında doğalgaz zam gördü. Harçlar yüzde 20 arttırıldı. Küçükbaş hayvan üretiminin azalması ve yükselen maliyetler dolayısıyla et fiyatlarında da, son iki ayda yüzde 20 oranında artış yaşandı./ANF
11. Boyut
Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını “Her Şeyin Teorisi” adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir “hiper uzay”ın kapılarını açıyor
19. yy’da İşçi Hareketi ve Marksizmin Doğuşu
1. işçi Hareketinin Başlangıcı Proletaryanın Sınıf Olarak Şekillenmesi İngiltere’de Çartist Hareket Fransa’da işçi Hareketinin Başlangıcı Devrim-Öncesi Günlerde Almanya İşçi Sınıfının Savaşım Biçimleri 2.
2009 Darwin Yılı ve Evrimi Anlamak
2009 yılının önemli bir bilim yılı olduğunu bunun öncesinde bir yazımda bahsetmiştim: 2009 Dünya Astronomi Yılı , diğeri ise Darwin’in doğumunun 200. yıl dönümü ve “Türlerin Kökeni” eserinin yayınlanışının 150. yılı anısına bilim çevrelerince ilan edilen “Darwin Yılı”… Astronomi Yılı ile ilgili gelişmeleri astronomi blogum GökGünce ‘den takip edebilirsiniz; bu yazıda Darwin yılı üzerinde duracağım. Doğayı anlayışımızda yepyeni bir çığır açan Darwin, çalışmalarıyla modern bilimin bir çok alanını etkiledi. Ortaya koyduğu doğal seçilim mekanizmasıyla insanlığın yıllardır sezgisel yaklaştığı canlıların yapısı, türeyişi ve evrimi gibi konulara bilimsel bir ışık tuttu. Ortaya koyduğu fikirler hali hazırda dahi egemenliğini koruyan, dogmatik düşüncelere meydan okudu. Bu fikirler bir çok çevrede hala tartışılıyor fakat modern bilimin kavramsal ve yöntem olarak gelişmesiyle Darwin’in düşünceleri ortaya konduğu ilk günden daha sağlam bir şekilde ayakta duruyor. 2009 yılında Darwin ve çalışmalarını yaymak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bunlardan biri 12-15 Şubat arasında gerçekleştirilen Darwin Günü kolektif blog çalışması. Konuyla ilgili 165 yazarın katkıda bulunduğu sitede ilginç yazılar bulunuyor. İncelemenizi tavsiye ederim : Blog for Darwin Discovery dergisinin de konuyla ilgili hazırladığı özel dosya geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Ona da bir göz atabilirsiniz : Discover does Darwin : Special Section on Evolution Benim bu konuyla ilgili asıl bahsetmek istediğim ise bir arkadaşım vasıtasıyla haberdar olduğum, Berkeley Üniversitesi’nin oluşturduğu ” Understanding Evolution ” sitesinin, Evrim Çalışkanları adlı bir grup tarafından ” Evrimi Anlamak ” ismiyle Türçe’ye kazandırılmış olması. Bu çalışmanın, evrim konusunda toplumumuzdaki yanlış bilgi ve önyargıların kırılmasına önemli katkı sağlayacağına inanıyorum. Siteyi incelemek için aşağıdaki bağlantıdan yararlanabilirsiniz: Evrimi Anlamak
5 Mayıs 2008′ Key West
Ada sanat ve sanatcilarin merkezi olma yolunda! Keywest`e Veda, Ernest Hemingway`in evi Key West’teki son günümüz. Beklentilerim tam yerini bulamadı, otelden çıkıyoruz. Adadaki son ziyaret mekânlarımız olan deniz feneri ve tam karşısında bulunan evi ziyaret etmek için kısa bir şehir turu daha yaptık. Bu ev Silahlara Veda’nın yazarı Ernest Hemingway’ın eviydi. Hemingway2in romanlarını okumaktna büyük [...]
Abant Salda
Şehir gürültüsünden uzak, sessiz sakin bir yerde doğayla baş başa kalmak, yeşil ve mavinin dansını seyretmek, temiz havayı solumak için ideal bir yer Salda… Özellikle Antalya’da kalıp Pamukkale’yi görmeyen gelen turist gruplarının uğrak noktası olan Salda Gölü Burdur ilinin 50 km.
AÇIK EKONOMİLERDE MAKRO EKONOMİK DENGE
GİRİŞ Ekonominin dışa, uluslararası ticaret ve ödeme akımlarına açık olması beraberinde, dışa kapalı bir ekonomiye göre farklı sorunları getirmektedir. Açık bir ekonomide makro ekonomik politikalar uygulanmasıyla açık ekonominin neden olduğu sorunları çözerek iç denge ile dış dengenin kurulmasını sağlamak amaçlanmaktadır. İç denge, yeterince düşük enflasyon ve işsizlik oranları içinde ekonominin düzenli biçimde büyümesi olarak tanımlanabilir. Dış denge ise dış ödemeler bilançosunda bir açık veya fazlanın önlenmesini ya da dışarıdan sağlanan gelirin dışarıya yapılan ödemelere eşitlenmesini ifade etmektedir. Ekonomilerin açık bir ekonomide hem iç hem de dış dengelerinin sağlanması pratikte oldukça zordur. Bu nedenle ekonomi politikalarının etkinleştirilmesi gerekmektedir. Bu konuya bazı modeller kurulması yoluyla çözüm getirilmeye çalışılmaktadır. Dışa açık bir ekonomide sermaye hareketlerini ele alarak yapılan Mundell Fleming modeli bunlar arasında sayılabilir. Hazırlanan çalışma dört bölüm üzerine inşa edilmiştir. Birinci bölümde açık ekonomi kavramı incelenmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde açık bir ekonomide mal ve para piyasalarında dengenin sağlanmasıyla oluşan iç denge ile dış ticaret bilançosu ve sermaye bilançosunun denkleşmesi ile oluşan dış dengenin eşanlı olarak kurulmasını ifade eden genel konomik dengenin oluşumu açıklanmıştır. Üçüncü bölümde, açık ekonomilerde dengenin sağlanması için gerekli olan politikalara sermaye akımlarının etkileri incelenmiş ve açık ekonomilerde para ve maliye politikalarının etkinliği ile ilgili modellere yer verilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise, küreselleşen dünyada ülkelerin uyguladıkları politikaların birbirini etkilemesinden yola çıkan uluslararası politika koordinasyonu anlatılmaktadır. 1. AÇIK EKONOMİ KAVRAMI Yüksek gümrük tarifeleri, kota uygulamamaları ve döviz kontrolleri kapalı bir ekonominin göstergeleridir. Yerli kamu ve özel üreticilerin ürünleri çoğunlukla istihdam kaygısıyla uzun yıllar koruma altına alınır. İthalatı, dolayısıyla ihracatı ve iç talebi kısıtlayıcı bu önlemler ekonomilerin büyümesini engellemektedir. Ülke ekonomisini dışa açmak iç üretimi dış dünya ile rekabet etmesini sağlamaktadır ve etkinliği artırmaktadır. Bu ülkeler daha hızlı büyür (ihracata yönelik büyüme, örneğin G. Kore). Bu ticaret serbestleşmesi aşamasıdır. Arkasından finansal liberalizasyon aşaması gelmektedir. Pratikte bir ekonomi niye finansal olarak dışa açılmaktadır? Politikacıların beklediği sermaye girişlerinin geçici olarak ödemeler dengesi problemlerini giderecek olmasıdır. Ancak, orta ve uzun vadede bu girişler yada akışlar problemin çözümü değildir. Açık ekonomi kavramlarını incelemek için bazı kategoriler tanımlanmaktadır. Bunlar, harcamaları değiştiren (azaltan) politikalar, ekonomik faaliyeti doğrudan etkileyen mali ve parasal politikalardır. Bu politikalar aynı zamanda istikrar politikası araçları olmakla birlikte, tüketimi uzun süre kısmak mümkün değildir. Harcamaları değiştiren politikalar; Ticaret ve döviz kuru politikaları gibi üretimin, harcamanın ve döviz akışlarının bileşimini değiştiren politikalardır. Her ikisinde de amaç cari dengeyi eksiden artıya geçirmektir. Finansal politikalar; Sermaye akımları, borç yönetimi ve bir ülkenin net dış varlıkları ile ilgili politikalardır. Ödemeler dengesi denkliğinden çıkan sonuç, cari dengenin üç yüzünün olduğudur. Bunlar: 1. Bir ülkenin gelirinin harcamalarına (tasarrufun yatırımına) olan fazlası (eksiği), 2. Bir ülkenin (mal ve hizmet) ihracatının ithalatına olan fazları (eksiği), 3. Bir ülkenin net dış varlıklarındaki değişme. Eğer, gelir gideri aşıyorsa net döviz girişi vardır, bu durumda cari denge fazla vermektedir. Tersi durumunda döviz çıkışı yaşanacak cari denge eksiye geçecektir. Cari denge fazlası olması durumunda ya yurt içi döviz rezervleri artar, ya dışarıya borç verilir ya da dışarıya yatırım yapılır. Eğer cari denge ekside ise, ya rezervler azalacaktır, ya da yurt dışı kaynaklardan bu açık finanse edilecektir. 1990’ların sonunda gelişen ülkelerdeki açığı finanse eden yabancı para, daha çok sıcak par olarak bilinen, kısa vadeli spekülatif sermayedir. Herhangi bir ekonomi biri ticaret, diğeri finansman olmak üzere iki büyük kanal aracılığıyla dünya ekonomisine bağlıdır. Ticari bağlantı, bir ülke üretiminin bir bölümünün yabancı ülkelere ihraç edilmesiyle ve yabancı ülkelerde üretilen yabancı malların o ülkede tüketilmesi ve yatırılmasıyla yada ithal edilmesiyle oluşur. Finansman alanında da hane halkları bankalar ve işletmelerden oluşan ülke bireyleri kendi ülkelerinin hazine bonoları yada işletme tahvillerini tutabilecekleri gibi yabancı ülkelerin aktiflerine de sahip olarak ikinci bağlantıyı gerçekleştirebilmektedir. Bir ekonomide iç denge tam istihdam koşulunda toplam arz ve talep dengesinin sağlanması anlamına gelir. Bu koşulun sağ¬lanamaması enflasyonist veya deflasyonist açıkların oluşarak den¬genin bozulmasını sonuçlandırır. Dış denge ise cari hesap den¬gesinin net sermaye ihracına eşit olması anlamında kullanılır. Bir ekonomiye ait iki ana amacın böylece tanımlanması, amaçlara erişmek için araçların seçimi, amaçlar ve araçların birbiri ile çe¬lişip çelişmediği, araçların amaçları gerçekleştirmedeki başarısı¬nın, yani etkinliklerinin hangi koşullarda artacağı tartışmalarına yön vermiştir. Tinbergen’in amaç sayısına göre araç önerisi ile yola çıkan iktisatçılar, dış dengenin kur değişmeleri ile sağ¬lanmasının, gelir değişmeleri yaratan para, maliye ve ticaret po¬litikası gibi araçların sadece iç dengeyi sağlamaya tahsis edilme¬sine olanak vereceğini iddia etmektedirler. Böylece iç politika araç¬larının dış denge kaygılarından soyutlanmasının, bunların iç den¬geyi sağlamadaki etkinliklerini arttıracağı görüşü savunulmak¬tır. Kapalı ekonomide nominal para stoku, para otoritelerinin kontrolü altındadır. Açık ekonomilerde eğer döviz kurları sabitse, para stokunun kontrolü zorlaşmaktadır. Uluslararası rezerv hareketleri, para otoritelerinin para stokunu bağımsız biçimde kontrol güçlerini ortadan kaldırmaktadır. Para stokunun yurtiçi bölümünün kontrolü, doğrudan doğruya ödemeler dengesini ve rezerv hareketlerini etkilemektedir. Açık ekonomide döviz kurları sabitse para stokundaki artış ödemeler dengesinde açık yoluyla rezervleri eritecek ve arz fazlası ortadan kalkacaktır. Tersi durumda ödemeler dengesi fazlalığı nedeni ile rezerv birikimi yolu ile para stokundaki arz eksikliği veya talep fazlası ortadan kalkacaktır. 2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER 2. AÇIK BİR EKONOMİDE MAKRO EKONOMİK DENGELER 2.1. İç Ekonomik Denge 2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi) 2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi) 2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge 2.2.Dış Ekonomik Denge 2.2.1. Dış Ticaret Dengesi 2.2.2. Sermaye Bilançosu 2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu) 2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması 2.1. İç Ekonomik Denge İç denge konusunda ekonomistlerin genel eğilimi fiyatlar genel seviyesinde makul bir artışın yaratılarak, istihdamı ve üretimi bu yolla teşvik etmek yönündedir. Bir ülkede iç istikrarın sağlanabilmesi o ülkede fiyatlar genel seviyesinin istikrarlı bir seyir takip etmesine ve üretim kapasitesinin tam olarak kullanılmasına diğer bir ifadeyle tam istihdam düzeyine bağlıdır. İç ekonomik dengenin sağlanmasının koşulu mal ve para piyasalarında dengenin eşanlı olarak gerçekleşmesidir. Bunun için burada denge reel gelir seviyesinin faiz haddi ile birlikte nasıl teşekkül edeceği Hicks ve Hansen tarafından geliştirilen IS ve LM eğrileri yardımıyla gösterilmektedir. İktisatçıların tahminlerini dayandırdıkları ve en çok kullanılan modellerden birisi olan 1937 yılında Sir John Hicks tarafından geliştirilmiş IS-LM modelidir. Bu model ekonomide gerçekleştirilen toplam üretimin (gelirin) ve faiz oranının nasıl belirlendiğini, fiyatlar genel düzeyinin sabit kaldığı varsayımı altında incelemektedir. 2.1.1. Mal Piyasasında Denge (IS Eğrisi) IS kısaltması şeklindeki ifade bu eğri üzerindeki her noktada yatırım (I) ve tasarruf (S) eşitliği varolduğu için kullanılmaktadır. IS eğrisi mal hizmet piyasasında Yatırım-Tasarruf eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir. Mal piyasasında denge, toplam mal ve hizmetler üretiminin (ulusal hasıla) planlanan harcamalar toplamına (toplam talep) eşitlenmesiyle sağlanır. Bu koşul ise harcama akımından ayrılan toplam sızıntıların, harcamalara yapılan toplam katılımlara eşitlenmesini gerektirir. Eğer kamu kesimi(hükümet harcamaları ve vergileri) analiz dışı bırakılırsa, sızıntılar tasarruflarla (S) ithalattan (M) oluşur. Tasarruf ve ithalat mili gelirin pozitif birer fonksiyonudur. Katılımlar ise yatırım harcamaları (I) ile ihracatı (X) kapsar. Yatırımlar ülkedeki faiz oranın (i) azalan bir fonksiyonu (uyarılmış yatırımlar), ihracat da karşı ülkelerin milli gelirinin artan bir fonksiyonudur. Dolayısıyla her ikisi de ele aldığımız ülkenin milli gelirinden bağımsız durumdadır. Buna göre milli gelir denge koşulu: S(Y) + M(Y) = I(i) + X olacaktır. S(Y) tasarruf fonksiyonu, M(Y) ithalat fonksiyonu ve I(i) yatırım fonksiyonudur. Birincisi tasarrufun milli gelire, ikincisi ithalatın milli gelire, üçüncüsü de yatırımların faiz oranına bağlılığını ifade eder. Toplam sızıntıların toplam katılımlara eşitlenmesiyle, toplam harcamalarda toplam üretim düzeyine ulaşmış, yani milli gelir dengesi sağlanmış olacaktır. Grafikte ilk durumda faiz oranı i0’ iken yatırım harcamalarının I0 ve ihracat hacminin X0 olduğunu kabul edelim. Bu faktörler milli gelirden bağımsız oldukları için yatay eksene çizilen paralel doğrularla temsil edilirler. İkisinin dikey toplamından oluşan I0(i0 ) + X0 doğrusu, toplam katılımları gösterir. Gerek tasarruflar gerekse ithalat milli gelirin artan fonksiyonları olduklarından bunların toplamından oluşan S(Y) + M(Y) toplam sızıntı doğrusuda pozitif eğimli olacaktır. Milli gelir veya mal piyasası dengesi bu iki doğrunun kesiştiği E0 noktasına rastlayan Y0 milli gelir düzeyinde gerçekleşir. Alttaki grafik üstteki grafiğin izdüşümüdür. Aradaki fark dikey eksenin faiz oranlarını göstermesidir. İlk durumdaki İ0 faiz oranı bu grafik üzerinde gösterilirse, buna karşılık gelen gelir Y0 olmaktadır. Böylece mal piyasasında denge sağlayan bir faiz oranı ve gelir düzeyi bileşimi elde edilir. Bu bileşimi temsil eden nokta E0’dır. İkinci olarak faiz oranının i1 biçiminde daha düşük bir düzeye indiğini varsayalım. Faiz oranının düşmesi, yatırım hacmindeki genişlemeden sonra toplam katılım doğrusu I1(i1)+X0 gibi daha yüksek bir düzeye çıksın. Milli gelir yeni denge noktası E1 olacak, yeni denge gelir düzeyi Y1’e yükselecektir. Mal piyasasında dengeyi sağlayan i1 faiz oranı ve Y1 gelir düzeyi alt grafikte E1 noktası ile gösterilmiştir. Üçüncü durumda faiz oranının i2 gibi bir düzeye çıktığını varsayarsak mal piyasasında yeni denge noktası E2 olacaktır. Bu da alt grafikte i2 ve Y2 bileşimlerini gösterir. Kısaca E0 , E1 , E2 gibi noktalar alttaki grafikte mal piyasasında dengeyi temsil ederler. Bütün bu noktaların birleştirilmesinden IS eğrisi elde edilir. Bu eğri üzerindeki her nokta mal piyasasında dengeyi sağlayan faiz oranı ve milli gelir düzeyi bileşimlerini gösterir. Şekil:1 IS Eğrisinin Elde Edilişi IS eğrisi negatif eğimli bir doğrudur. Bunun nedeni, faiz oranlarındaki düşüşlerin yatırım harcamalarını arttırması dolayısıyla toplam harcamaları ve denge milli gelir düzeyini genişletici etkide bulunmasıdır. Faizlerdeki yükselme durumunda ise bu etkilerin tersi olmaktadır. Yine IS eğrisinin diklik derecesi yatırım harcamalarının faiz oranına ne ölçüde tepkide bulunduğuna ve doğal olarak çoğaltan katsayısına bağlıdır. Burada IS eğrisi yurt içi fiyat düzeyinin ve döviz kurunun sabit olması varsayımları altında çizilmiştir. Örneğin fiyat düzeyinde bir değişme, ulusal malların fiyatlarını yabancı mallara oranla değiştirecektir. 2.1.2. Para Piyasasında Denge ( LM Eğrisi) LM eğrisi ifadesi, bu eğri üzerindeki her noktada Md (para talebi) ve Ms (para arzı) eşitliği var olduğu için kullanılmaktadır. Başka bir deyişle LM eğrisi bir ekonominin parasal yönünün teşkil eden, para piyasasında para arzı para talebi eşitliğinin sağlandığı faiz oranları ve denge gelir seviyelerini birleştiren noktaların geometrik yeridir. LM eğrisinin özellikleri kısaca şöyledir: 1. Eğri üzerindeki her noktada Ms ve Md eşittir. 2. Eğri üzerindeki her noktada koordinatlar gelir ve faiz(Y,i)’dir. 3. Faiz oranı ile gelir seviyesi doğru orantılıdır. Grafiğin ilk bölümünde dışsal bir değişken olarak kabul edilen reel para arzı ile belli bir milli gelir düzeyine bağlı olarak belirlenen reel para talebi eğrileri ve bu eğriler tarafından belirlenen faiz oranı gösterilmiştir. Grafikte reel para talebi negatif eğimli bir doğrudur. Bu gelir Y0 düzeyinde sabit iken reel para talebinin faiz oranı arttıkça düştüğünü, faiz oranı azaldıkça yükseldiğini ifade eder. Para talebi, milli gelir düzeyi artınca artacağından para talep eğrisi yukarıya L1(Y1)’e kayar. Grafiğin ikinci kısmında ise;her yeni milli gelir seviyesi ile bu seviyede oluşan para talebinin egzojen para arzı ile meydana getirdiği faiz oranını birlikte gösterilirse LM doğrusu elde edilir. LM doğrusu üzerindeki her noktada para piyasası dengededir. DU423 Şekil: 2 LM Eğrisinin Elde Edilişi 2.1.3. Mal ve Para Piyasalarında Birlikte Denge Şekil: 3 İç Denge: Mal ve Para Piyasasında Denge Sağlanması Bir ekonomide iç dengenin sağlanması, mal ve para piyasalarının birlikte dengeye gelmesiyle sağlanır. Başka bir ifadeyle iç denge, mal piyasasında dengeyi ifade eden IS eğrisi ile para piyasasında dengeyi ifade eden LM eğrisinin kesiştiği noktada gerçekleşir. Grafikte iç dengenin sağlandığı nokta IS ve LM eğrilerinin kesiştiği E noktasıdır. Kısaca açık bir ekonomide iç denge IS ve LM eğrilerinin kesiştiği noktanın belirlediği faiz oranı ve gelir düzeyinde gerçekleşir. 2.2.Dış Ekonomik Denge İç dengeye ulaşmak gerçekten önemli bir ulusal hedef olmasına rağmen, bir ülke sonuçta ödemeler bilançosunda dengesizliklerle de yüz yüzedir. Özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda dünyadaki hemen her ülke ödemeler dengesi krizlerinden etkilendi. Bu sebeple dış denge de iç denge kadar önem taşımaktadır. Herhangi bir ülke dış ödemelerinde açık verdiği zaman rezervleri de düşük düzeylere iner ve ekonomi politikasının şekillendireceği zaman önceliği dış dengeye verir. Ülkelerin iç ve dış denge dışında amaçları da bulunmaktadır. Ancak burada özellikle iç ve dış dengenin sağlanması amacı üzerinde durulacaktır. Dış denge belirleyici olan ödemeler bilançosu dengesidir. Dış dengenin sağlanmasının koşulu ödemeler dengesinin bir açık veya fazlanın olmamasıdır. Bunun anlamı ülkenin dış dünya gelirlerinin dış dünya giderlerine eşitlenmesidir. Ödemeler dengesi; belli bir dönemde bir ülkede oturanlarla başka ülkelerde oturanlar arasında yapılan tüm iktisadi işlemleri sistematik bir biçimde gösteren istatistik tablosuna o ülkenin dış ödemeler dengesi (Balance of Payments, BP) denmektedir. Ödemeler bilançosunun ana hesap grupları cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve resmi rezervler hesabıdır. Analizde cari işlemler hesabının alt grupları olan hizmetler ve tek yanlı transferler kullanılmazsa cari işlemler dengesi dış ticaret dengesinden oluşacaktır. Bu durumda ödemeler bilançosu dengesi sağlamanın koşulunu şu şekilde belirtebiliriz. ÖB (BP)= Cari İşlemler Bilançosu + Sermaye Bilançosu = 0 Bu denklikte bulunan hesap gruplarını inceleyelim. 2.2.1. Dış Ticaret Dengesi Genel olarak dış ticaret dengesi mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki eşitliktir. Bir ülkede ihracat ithalata eşitse, dış ticaret dengededir. İhracat ithalattan fazla ise (X> M) dış ticaret fazla, aksine ithalat, ihracattan büyük ise (M> X) dış ticaret açık veriyor demektir. İhracatı Belirleyen Etmenler: Bir ülkenin ihracatını iki anahtar değişken belirler. Birinci olarak, ülkenin ihracatı diğer ülkelerin ithalatı olmasından dolayı onların milli gelirinden etkilenir. İkinci olarak da reel kurdan etkilenir ve ihracat ve reel kur arasındaki ilişki pozitif yönlüdür. Reel kurdaki bir yükselme ihracatı arttırıcı bir etki yapmaktadır. Bu durumda dış fiyatlar iç fiyatlardan daha hızlı artmakta olduğu için, ülkenin rekabetçi gücü de yükselmektedir. Reel kurdaki bir düşme de ihracatı azaltıcı etkide bulunmaktadır. İthalatı Belirleyen Etmenler: Ülkenin milli geliri ile reel döviz kurudur. İthalatla milli gelir arasında doğru yönlü, ithalatla reel kur arasında ise ters yönlü bir ilişki vardır. Reel kurdaki bir yükselme dış fiyatların iç fiyatlardan daha hızlı arttığını, dolayısıyla ithalatın ulusal para cinsinden pahalılaştığını ifade eder. Bu da ithalat hacmini düşürür. Bunun tersine, reel kurdaki bir düşme de ithalatı ucuzlattığı için yabancı mallara olan talebi arttırarak ithalatı yükseltmektedir. 2.2.2. Sermaye Bilançosu Sermaye hesabında, ülkenin dış alemle gerçekleştirdiği varlık işlemleri yer alır. Bir başka deyişle, sermaye hesabında tahvil, hisse senedi, ev, arsa, gibi varlıkların alım satımı ile banka mevduat hesapları kaydedilir. Sermaye hesabını oluşturan sermaye girişi ile sermaye çıkışının toplamına, sermaye hesabı dengesi denir. Sermaye hesabı dengesinin pozitif olması, sermaye girişinin sermaye çıkışından daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı fazlası veya net sermaye girişi olarak nitelendirilir. Aksine sermaye hesabı dengesinin negatif olması, sermaye çıkışının sermaye girişinden daha büyük olduğu anlamına gelir ve bu durum kısaca sermaye hesabı açığı veya net sermaye çıkışı olarak nitelendirilmektedir. Açık bir ekonomide servetlerini ulusal varlıklar yanında yabancı varlıklar biçiminde de muhafaza etmek imkanına sahip olan kişilerin ve firmaların ulusal-yabancı faiz getiren varlıklar arasında yapacakları seçimin niteliği, hangi varlığın daha yüksek bir getiri sağladığına bağlıdır. Kişilerin ve firmaların yerli-yabancı tahviller arasında bir seçim yapma durumunda oldukları kabul edilirse, kişiler ve firmalar yerli-yabancı tahvillerin getirilerini karşılaştırmak suretiyle tercihlerini belirlerler. Ödemeler bilançosunda sermaye hesabı öncelikle yurtdışı faiz oranlarına göre yurtiçi faiz oranlarına ve dolayısıyla yatırımların getiri oranlarına bağlıdır. Genel olarak, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarından ne kadar yüksekse yurtiçi sermayenin ülkede kalması ve yabancı sermayenin yurtiçi ekonomiye yönelmesi o kadar fazla olacaktır. Diğer taraftan, yurtiçi faiz oranları yurtdışı faiz oranlarına göre ne kadar düşükse, yurtiçi sermaye yurtdışında daha fazla getiri sağlama eğiliminde olacak ve yabancı sermaye de ülkeye gelmeyecektir. Kısacası, uluslararası sermaye akımlarını etkileyen temel faktör faiz oranları (risk faktörüne göre düzeltilmiş) arasındaki farklılıktır. Sermaye bilançosu iç ve dış faiz oranları farkına bağlı bulunmaktadır. 2.2.3. Dış Dengenin Sağlanması (ÖB Doğrusu) Cari hesap fazlası ile sermaye hesabı açığı toplamını sıfır kılan (ödemeler dengesinin dengede olmasını sağlayan) hasıla- yurtiçi faiz haddi bileşimlerinin geometrik yerine tekabül eden pozitif eğimli eğriye, ödemeler dengesi eğrisi (Balance of Payments Curve,BP) denir. Ödemeler dengesi dengede iken döviz arzı döviz talebine eşit olduğundan, ödemeler dengesi eğrisinin döviz piyasasında dengeyi sağlayan faiz haddi- hasıla bileşimlerini yansıttığını söylemek ve buna bağlı olarak ödemeler dengesi eğrisini, döviz eğrisi (Foreign Exchange Curve, FE) olarak da nitelendirmek mümkündür. ÖB doğrusu faiz oranıyla gelir düzeyi arasındaki ilişkiyi gösteren bir eğridir. ÖB doğrusu üzerinde dış ödemeler dengesi sağlanmıştır. Başka bir deyişle, ya cari ödemeler açığına tam tamına eşit olan bir sermaye hesabı fazlası ya da sermaye hesabı açığıyla tam tamına eşit olan bir cari hesap fazlası vardır. Kısaca ÖB doğrusu üzerinde cari hesap dengesiyle sermaye hesabı dengesi toplamı sıfıra eşittir. Şekil: 4 Dış Denge Doğrusu Şekil 4’te, dikey eksen faiz oranlarını(i) yatay eksen ise milli geliri (Y) göstermektedir. Y0 milli gelir düzeyinde ve İ0 faiz oranının birleştirilmesi il sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren sermaye bilançosu ve cari işlemler bilançosu denkleşmesi E noktasını oluşturmaktadır. Yine sıfır ödemeler bilançosu dengesi veren diğer faiz oranları ve gelir düzeylerini veren noktalar birleştirildiğinde ÖB doğrusu elde edilmektedir. ÖB doğrusu eksenler arasındaki alanı ikiye ayırmaktadır. Doğrunun altında ve sağında kalan alanda dış denge için gelir düzeyi çok yüksek veya faiz oranı çok düşük bulunmaktadır. Bu nedenle bu alan dış açıkları temsil etmektedir. Doğrunun üstünde ve solunda kalan alanda ise, dış denge için milli gelir çok düşük ve faiz oranları çok yüksektir. Bu bölgede dış ödeme fazlalarını gösterir. Genel olarak ÖB doğrusunun eğimi sağa yukarıya doğrudur. Ancak özel bir durumda ÖB doğrusu yatay olabilir. Bu durum sermayenin akışkanlığının tam olduğu durumdur. Tam sermaye akışkanlığı yurtiçi faiz oranıyla dünya faiz oranı arasında herhangi bir fark meydana geldiğinde anında ve otomatik bir şekilde fonları harekete geçirecektir. Böylece yurtiçi faiz oranı, yurt içi yatırımların getiri oranını dünyada geçerli reel getiri oranına eşit kılacak düzeydedir. Kısaca, dış denge doğrusunun eğimi sermaye akımlarının faiz oranları farkına karşı duyarlılığına bağlıdır. ÖB doğrusunun konumu, yurtdışı hasıla düzeyi veri iken, reel döviz kuruna bağlı olarak değişir. Yurtiçi ve yurtdışı fiyatlar veri iken reel döviz kuru nominal döviz kuruna bağlı olarak değiştiğinden, ÖB doğrusunun konumu iç ve dış fiyatlar ile yurtdışı hasıla düzeyi veri iken nominal döviz kuru tarafından belirlenir. 2.3. İç ve Dış Dengenin Birlikte Sağlanması İç ve dış dengenin birlikte sağlanması ekonomide genel dengenin oluştuğunu ifade etmektedir. Bunun anlamı, ekonomide hem mal piyasalarında hem de para piyasalarında dengenin sağlanmış olduğu, aynı zamanda da ödemeler bilançosunda da dengenin sağlanmış olduğudur. Bu ise mal piyasası dengesini gösteren IS eğrisi, para piyasası dengesini gösteren LM eğrisi ve dış dengeyi gösteren ÖB doğrusunun üçünün kesiştiği noktada gerçekleşir. Şekil: 5’te bu nokta “E” noktasıdır. Bu noktanın temsil ettiği Y0 milli gelir düzeyi ile İ0 faiz oranı tüm piyasalarda dengeyi sağlayan bileşimi göstermektedir. Şekil: 5 Genel Ekonomik Denge
Adam Smith
1723-1790 yılları arasında yaşamış olan İskoç iktisatçı ve düşünür.
















