Anahtar Kelime: include-data

include-data Anahtar Kelimesi Yeni Yazıları

Programlanabilir Lojik Kontrol Devreleri

PLC (Programlanabilir Lojik Kontrolör, İngilizce: Programmable Logic Controller) fabrikalardaki imalat hatları veya makinelerin... Devamını Oku »

Sensör

Sensörler, otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarıdır. Türkçesi duyucu, algılayıcı diye geçer. İnsanlar nasıl çevrelerinde olup bitenleri... Devamını Oku »

Elektrik

Elektrik elektriksel yükün varlığı ve akışından meydana gelen çeÅŸitli olguları tanımlayan sözcüktür. Mıknatıslık (manyetizma) ile birlikte... Devamını Oku »

       

"Bilinçli anneler normal doğum yapıyor"

Avrupa Perinatoloji BirliÄŸi BaÅŸkanı Prof. Dr. Cihat Åžen, Türkiye’de sezaryenle doÄŸum oranının çok yüksek olduÄŸunu belirterek, “Sezaryenle doÄŸum birkaç gün erken bile yapılsa bebeÄŸin akciÄŸerinin dış dünyaya uyum saÄŸlamasında birtakım sıkıntılar yaratıyor” dedi. Prof. Dr. Åžen, Mustafa Kemal Üniversitesi’nde düzenlenen “2′nci Perinatoloji Günleri” için geldiÄŸi Hatay’da, AA muhabirine, Türkiye’de yılda 1,5 milyon doÄŸumun meydana geldiÄŸini, bunun yaklaşık yüzde 30-40′ının sezaryenle yapıldığını söyledi. Türkiye’de kadınların daha kolay olarak düşündükleri sezaryenle doÄŸumu tercih etme oranının çok fazla olduÄŸuna dikkati çeken Prof. Dr. Åžen, şöyle devam etti: “Normal doÄŸum doÄŸal ve fizyolojik bir süreç, sezaryen ise gerektiÄŸinde yapılan bir ameliyattır. İyi bir ekip ve doÄŸum için tamamlanan günde iÅŸlem gerçekleÅŸtirilirse hem sezaryen hem de normal yolla doÄŸum bebek için saÄŸlıklı olur. Maalesef anne adayları sabırsız ve zahmete katlanmama, bir an önce doÄŸumdan kurtulma düşüncesiyle sezaryeni tercih ediyor. Sezaryen ile yapılan çoÄŸu doÄŸum, günü gelmeden, doÄŸuma 15-20 gün kala gerçekleÅŸtiriliyor. Oysa sezaryenle doÄŸum birkaç gün erken bile yapılsa bebeÄŸin akciÄŸerinin dış dünyaya uyum saÄŸlamasında birtakım sıkıntılar yaratıyor. Bunun için doÄŸumun planlı ÅŸekilde yapılması gerekiyor. Normal doÄŸumda anne adayları günü geldiÄŸinde sancı çekmeye baÅŸlıyor. Ancak bu aÄŸrılı sancılı süreç bebeÄŸin dış dünyaya uyumunu hazırlıyor. O yüzden tıbbi açıdan gerekmedikçe sezaryene baÅŸvurulmaması lazım.” Annenin normal doÄŸumdan sonra daha kısa sürede iyileÅŸtiÄŸi, sezaryenden sonra bu sürecin daha fazla zaman aldığını bildiren Prof. Dr. Åžen, ayrıca normal doÄŸumda annenin kanama, enfeksiyon, organ ve doku hasarı riskinin sezaryene göre daha düşük olduÄŸunu kaydetti. “Normal doÄŸum daha masraflı” Son yıllarda eÄŸitimli ve bilinçli anne adaylarının normal doÄŸumu tercih etmeye baÅŸladığını ifade eden Prof. Dr. Åžen, ancak hala istenilen düzeye gelinemediÄŸini söyledi. Prof. Dr. Åžen, astım, tansiyon hastalığı bulunan anne adaylarının kesinlikle sezaryenle doÄŸumu tercih etmemesi gerektiÄŸini, ayrıca sezaryenle doÄŸumun ikinci bebeklerde anne için risk oluÅŸturduÄŸunu kaydetti.

"Fahim Bey ve Ben"

zaman geçtikçe yani ben, biz yıllandıkça, düşünülmeyi hakeden ÅŸeyler ile düşünülmeyi haketmeyen ÅŸeyleri kısmen de olsa ayırmaya baÅŸlıyoruz galiba. aslında içimizde o düşünülmeyi haketmeyenler birikiyor fakat bir ÅŸeyler örtüyor üstünü medli ve bir o kadar da cezirli sular gibi. ” zaman her ÅŸeyi unutturarak her malûmattan yeni cehaletler doÄŸurur. hemen herkesçe malûm olan bir ÅŸey hemen herkesçe meçhul bir ÅŸey olur ” diyor abdülhak ÅŸinasi hisar, fahim bey ve biz’de yaÅŸlanan, ihtiyarlayan adam’ı tahlil ederken… görsel: http://www.aliaksoy.net/wp-content/soru2.jpg

"knocking on heaven’s door"

çizim : http://piyalemadra.com/picnicOF-1.html

"mecazi aşka inandım güneşli havalarda"

kör, sağır, dilsiz ilerliyorum aÄŸustos’ta… içimdeki kayıtsızmış gibi yapan sıkıntı ve huzursuzluÄŸu kelimelere dökemiyorum. o kadar umursamaz görünen sıkıntı ve huzursuzluk büyüdükçe büyüyor bu yüzden. en can sıkıcı tarafsa gözle görülür bir ÅŸeyin olmaması. duygusallığımız gereÄŸi zaten soyut ÅŸeylere kafa yormakla geçiyor ömrümüz. daha az sallıyoruz gibi görünsekte…. bilgisayardaki ve zamanı evrensel bir ÅŸekilde gösteren takvimler zamanın 2 aÄŸustos 2009 olduÄŸunu gösteriyor. bol düğünlü bir bandırma gecesi. radyasyondan, fazla ışıktan yanmış gözlerime basıyorum kolonyayı. yüzümde açan alkollü bir limon ferahlığı. yuvarlağın köşeleri fena batıyor, canımızı acıtıyor ÅŸu sıra. dingin tepelere çıkmak için; bu içinde yaÅŸadığım gerçekliÄŸin yalan, o yuvarlağın da köşelerin olmadığını varsayıyorum. iki kere ikinin beÅŸ ettiÄŸine inanan bir ÅŸizofren gibi. ardımda boynu bükük güller bırakarak yürüyorum yirmiyedinin yirmisekize merdiven dayamış yollarında. biraz daha dolmuÅŸ, biraz daha boÅŸalmış. içim o ömrümüzü yiyen havuz problemleri gibi. bir musluk x saatte dolduruyor, havuzun neresinde olduÄŸunu bilmediÄŸim bir musluk ise boÅŸaltıyor. soyut, problematik musluklar… dün gece ” görünmeyen ekonomi “ye baÅŸladım. görünmez kısımları ne kadar da görünmez yaptıklarını anlayabilmek için. ve bu neyse o “swing” ve ya “doÄŸru soru” ve ya “42′nin sorusu”nu bulabilmek için. böyle soyut abuk sabukluklara kafa yoran biri olarak da, sevecek hayal kuracak bir adamın olmayışı astral güzergahlarımızda daha da can sıkıcı. oysa sevecektik aslında bir adamı ama o sevdittirmedi kendini. civan-ı ÅŸahane ‘ye tüm kalbimle katılıyorum. “aÅŸksızlık, düşleri cılızlaÅŸtırıyor.” düşler………. resim:http://mrsabl.deviantart.com/art/Indifference-98881411

"söylenemeyor çok şey susmadan"

kelimelerin ustası bile böyle diyorsa…. demek ki vardır bir anlamı… daha güzel cümleler yazabilmek için… kelimeleri biriktirelim o zaman biraz….. “baÅŸlık, özdemir asaf’ın “susmak ” ÅŸiirinden.. fotoÄŸraf: hindoglu ‘na aittir.

"Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş"

Gurbetten gelmişim yorgunum hancı Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş Aman karanlığı görmesin gözüm Perdeleri ger yavaş yavaş Garibim herşey bana yabancı Dertliyim çekinme doldur hancı Önce kımıldar hafif bir sancı Ayrılık sonradan der yavaş yavaş Bende bir resmi var yarısı yırtık On yıldır evimin kapısı örtük Garip bir de sarhoş oldu mu artık Bütün sırlarını der yavaş yavaş İşte hancı ben her zaman böyleyim Öteyi ne sen sor ne ben söyleyim Kaldır artık boş kadehi neyleyim Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş

"Yaşlılara D vitamini desteği verilmeli"

BaÅŸkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı BaÅŸkanı Prof. Dr. Eftal Yücel, yaÅŸlılarda kemik yıkımına baÄŸlı kırık riskinin yüksek olduÄŸunu belirterek, “Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneÅŸ ışığının az olduÄŸu kış mevsimine girmeden ekim ayında 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır” dedi. Romatoloji AraÅŸtırma ve EÄŸitim DerneÄŸi (RAED) tarafından 11-15 Ekim 2008′de Antalya’da düzenlenen 9. Ulusal Romatoloji Kongresine de baÅŸkanlık eden Yücel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporozun, kemiklerin güçsüzleÅŸip kolay kırılmasına neden olan bir hastalık olduÄŸunu söyledi. Son 50 yılda kalp-damar sistemi hastalıkları, kanser ve inme tedavisinde görülen geliÅŸmeler sayesinde dünya genelinde insan ömrünün yaklaşık 20 yıl uzadığı için yaÅŸlı nüfusun arttığını belirten Yücel, “Bu nedenle kronik akciÄŸer, alzheimer, parkinson, yüksek tansiyon, ÅŸeker, kemik erimesine baÄŸlı kırıklar, duyu ve görme bozuklukları gibi yaÅŸlılarda görülen hastalıkların görülme sıklığı da yükseldi” dedi. Yücel, Türkiye’de ortalama yaÅŸam süresinin erkeklerde 70, kadınlarda ise 72′ye çıktığını ifade ederek, osteoporozdan korunmak için her yaÅŸta yeterli kalsiyum ve D vitamini alınması, ayrıca egzersiz yapılması gerektiÄŸini söyledi. Menopoz sonrasında kemik yıkımının fazla olduÄŸunu belirten Yücel, “50 yaÅŸ üstündeki kadınlarda yaÅŸamlarının bir döneminde kalça kırığı görülme riski ABD’de yüzde 16, İngiltere’de yüzde 15′tir. Türkiye’de ise batı ülkelerine göre osteoporoza baÄŸlı kalça kırığı riski çok daha azdır” diye konuÅŸtu. Kortizon riski Yücel, osteoporozun genetik olma özelliÄŸi taşıdığını belirterek, anne ya da babasında erken yaÅŸta kalça kırığı olanların, 3 aydan uzun süre ve günde 5 miligramdan fazla kortizon kullananların ya da kullanacakların, bazı hormonal hastalığı olanların, çok sigara içenlerin risk grubunda olduÄŸunu kaydetti. Yücel, osteoporozdan ve osteoporoza baÄŸlı kırıklardan korunmak için ÅŸu önerilerde bulundu: -Bebeklikten itibaren yeterli kalsiyum ve D vitamini alınmalı, -EriÅŸkinlerde menopoz öncesinde günde 1200 miligram, menopoz sonrasında 1500 miligram kalsiyum içerecek kadar süt ve süt ürünleri tüketilmeli, -Fiziksel aktivite artırılmalı, -GüneÅŸ ışığından yararlanılmalı, -Sigara ve alkolden uzak durulmalı, -Doktor tarafından önerilmedikçe kesinlikle kortizonlu ilaçlar kullanılmamalı, -Özellikle evde kazalardan ve düşmelerden korunmak için önlem alınmalı. YaÅŸlılara D vitamini YaÅŸlılarda risk faktörünü azaltarak daha güçlü kemik yapısının saÄŸlanabilmesi için kalsiyum yanında D vitamininin de çok önemli olduÄŸuna dikkati çeken Yücel, “D vitamini eksikliÄŸi özellikle yaÅŸlılarda oldukça sıktır. D vitamini, kemikler ve kas kuvveti için önemlidir. Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneÅŸ ışığının az olduÄŸu kış mevsimine girmeden ekimde 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır. Bu sayede hem kemik kırıkları hem de ölüm riski azalabilir” diye konuÅŸtu. Devit 3 ampulün kötü bir tadı olmadığını belirten Yücel, ilacın tam olarak emilimin saÄŸlanabilmesi için ekmeÄŸin üstüne dökülerek tüketilmesi gerektiÄŸini söyledi.

”Felsefe taşı” bulundu; altın üretildi

Washington Üniversitesi ve İTÜ’den iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi baÅŸardı. Çalışma büyük yankı uyandırdı. Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleÅŸtirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın ÅŸifresine ulaÅŸmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaÅŸamın sırlarından biri olan doÄŸal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor. Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaÅŸları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç baÅŸlı bir canavarın koruduÄŸu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peÅŸindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmiÅŸi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduÄŸunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taÅŸtır, maddenin en sat hali, özüdür. Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluÄŸumda. İslam coÄŸrafyasında ve OrtaçaÄŸdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taÅŸf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı. Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileÅŸtiÄŸinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uÄŸraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuÅŸturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baÅŸ harflerinden oluÅŸmuÅŸtur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliÄŸinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeÅŸitli formlar vermiÅŸ ve böylelikle madde oluÅŸmuÅŸtur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi. Yapay evrimle gerçek altın Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi baÅŸardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiÄŸi gibi yakmayan ateÅŸ, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla deÄŸil; yapay evrimle, bir baÅŸka deyiÅŸle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. Washington Üniversitesi Genetik MühendisliÄŸi Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm BaÅŸkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji AraÅŸtırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliÄŸinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin deÄŸil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniÄŸimiz malzemeler sentetik malzemeler deÄŸil üstelik gerçek, doÄŸadaki gibi malzemeler! Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış Merak içinde “Peki neymiÅŸ gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduÄŸunuzu duyar gibiyim. Çok ÅŸaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne deÄŸil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluÅŸun sırrı; doÄŸal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli AyÅŸe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in deÄŸil. Memed’İn yanında kalbi kuÅŸ gibi çarpar, Ahmet’in deÄŸil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le deÄŸil. “Ne alakası var?” dediÄŸinizi duyuyorum ama aÅŸkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aÅŸktan söz ettiÄŸimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneÄŸi. Moleküler boyutta bir ÅŸeyleri anlatmanın zorluÄŸunu fark edip “Bu kız bu oÄŸlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baÅŸtan, yani 1984 yılından alacağım efendim. Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliÄŸin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuÄŸunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü iliÅŸir gözüne. Deniz kabuÄŸunun içyapısı çeliÄŸinkiyle aynıdır, tuÄŸlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoÄŸlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doÄŸada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuÄŸunu taklit eden bir madde üretmiÅŸtir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doÄŸayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliÅŸtirebileceÄŸinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükseliÅŸi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. Canlı ve cansız dünya birleÅŸti Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaÅŸmak bile onlarca yıl alıyor. ÖrneÄŸin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diÅŸ minesinin oluÅŸumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne iÅŸe yaradığı keÅŸfedilmiÅŸ durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiÄŸinde dünyada “moleküler biyomimetiÄŸin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile iÅŸte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiÄŸinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiÄŸimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. BaÅŸta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan diÅŸi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Åžimdi neymiÅŸ bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım. Altın seven peptitler Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleÅŸtiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduÄŸu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluÅŸturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardaÄŸa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleÅŸiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduÄŸu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini saÄŸlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan baÅŸka bir seçeneÄŸi de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiÄŸi yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki pep-tit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül baÅŸka bir molekülü tanıyor ve onunla birleÅŸince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır iÅŸte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediÄŸine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya baÅŸlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut ÅŸeklime uygun deÄŸil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok ÅŸiÅŸmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oÄŸlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi iÅŸte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu ÅŸekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuÅŸ. Denizlerdeki altın tuÄŸlaları Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri saÄŸlanıyor. Åžimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduÄŸunu biliyoruz. Bu iyonlar altın deÄŸil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aÅŸama burada baÅŸlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiÄŸimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? YaÅŸam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaÅŸayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuÄŸlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diÄŸer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu iÅŸlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeÅŸil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”. Külçe altın da yapılabilir Altın tıpta, sensörlerde, nanotek-nolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceÄŸini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için ÅŸimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse deÄŸerlendirebiliriz. Åžimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doÄŸal diÅŸ yapısı oluÅŸturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” 5-10 yıl sonra üzerinde “diÅŸler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek ÅŸaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiÅŸ bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doÄŸduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doÄŸdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleÅŸtirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doÄŸdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?” Kaynak: Aktüel Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diÄŸer baÅŸlıklara kolaylıkla ulaÅŸabilirsiniz.

14.07.09

geçmiÅŸin hüzün dolu sofrasında doyduÄŸumuzu sanıp kalkarken kırıntılar birikmiÅŸ silkerken elimize yüreÄŸimize yapşıyorlar bandırma’yı dinliyorum gözlerim müzeyyen senar