Anahtar Kelime: Sağlık

Sağlık Anahtar Kelimesi Yeni Yazıları

1-2 yaş arasında “anne sütü”

1-2 yaş arasında

Prof. Dr. Arslan: ”Dahi çocuklar 1 – 2 yaş arasında anne sütü alan bebekler içinde çıkmıştır.... Devamını Oku »

Kahvaltı etmeyi unutmayın

Kahvaltı etmeyi unutmayın

Tayvan’da yapılan bir araştırma, güne zengin bir kahvaltıyla başlamanın önemini bir kez daha teyit etti. İtalyan La Stampa... Devamını Oku »

Klimalara dikkat!

Klimalara dikkat!

Klimayı verimli şekilde kullanmıyorsanız, hem cebiniz hem de sağlığınız tehlikeye girebilir. İSTANBUL – Düzenli olarak bakımı... Devamını Oku »

Domuz gribini 30 saniyede yok eden maske!

astalığın bulaşmasını engelliyor, virüsü ve bakterileri yok ediyor,sonra da kendi kendini temizliyor. Antimikrobiyal maske Biomask, Türkiye’de Genesis Medikal tarafından satışa sunuldu. Honkong merkezli bir bioteknoloji firması olan Filligent’in yıllar süren çalışmaları sonucunda piyasaya sürdüğü bakteri ve virüsleri kısa sürede yok eden, kendi kendini temizleyerek gün boyu etkisini sürdüren antimikrobiyal maske Biomask, Türkiye’de Genesis Medikal tarafından [...]

"Yaşlılara D vitamini desteği verilmeli"

Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Eftal Yücel, yaşlılarda kemik yıkımına bağlı kırık riskinin yüksek olduğunu belirterek, “Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneş ışığının az olduğu kış mevsimine girmeden ekim ayında 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır” dedi. Romatoloji Araştırma ve Eğitim Derneği (RAED) tarafından 11-15 Ekim 2008′de Antalya’da düzenlenen 9. Ulusal Romatoloji Kongresine de başkanlık eden Yücel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporozun, kemiklerin güçsüzleşip kolay kırılmasına neden olan bir hastalık olduğunu söyledi. Son 50 yılda kalp-damar sistemi hastalıkları, kanser ve inme tedavisinde görülen gelişmeler sayesinde dünya genelinde insan ömrünün yaklaşık 20 yıl uzadığı için yaşlı nüfusun arttığını belirten Yücel, “Bu nedenle kronik akciğer, alzheimer, parkinson, yüksek tansiyon, şeker, kemik erimesine bağlı kırıklar, duyu ve görme bozuklukları gibi yaşlılarda görülen hastalıkların görülme sıklığı da yükseldi” dedi. Yücel, Türkiye’de ortalama yaşam süresinin erkeklerde 70, kadınlarda ise 72′ye çıktığını ifade ederek, osteoporozdan korunmak için her yaşta yeterli kalsiyum ve D vitamini alınması, ayrıca egzersiz yapılması gerektiğini söyledi. Menopoz sonrasında kemik yıkımının fazla olduğunu belirten Yücel, “50 yaş üstündeki kadınlarda yaşamlarının bir döneminde kalça kırığı görülme riski ABD’de yüzde 16, İngiltere’de yüzde 15′tir. Türkiye’de ise batı ülkelerine göre osteoporoza bağlı kalça kırığı riski çok daha azdır” diye konuştu. Kortizon riski Yücel, osteoporozun genetik olma özelliği taşıdığını belirterek, anne ya da babasında erken yaşta kalça kırığı olanların, 3 aydan uzun süre ve günde 5 miligramdan fazla kortizon kullananların ya da kullanacakların, bazı hormonal hastalığı olanların, çok sigara içenlerin risk grubunda olduğunu kaydetti. Yücel, osteoporozdan ve osteoporoza bağlı kırıklardan korunmak için şu önerilerde bulundu: -Bebeklikten itibaren yeterli kalsiyum ve D vitamini alınmalı, -Erişkinlerde menopoz öncesinde günde 1200 miligram, menopoz sonrasında 1500 miligram kalsiyum içerecek kadar süt ve süt ürünleri tüketilmeli, -Fiziksel aktivite artırılmalı, -Güneş ışığından yararlanılmalı, -Sigara ve alkolden uzak durulmalı, -Doktor tarafından önerilmedikçe kesinlikle kortizonlu ilaçlar kullanılmamalı, -Özellikle evde kazalardan ve düşmelerden korunmak için önlem alınmalı. Yaşlılara D vitamini Yaşlılarda risk faktörünü azaltarak daha güçlü kemik yapısının sağlanabilmesi için kalsiyum yanında D vitamininin de çok önemli olduğuna dikkati çeken Yücel, “D vitamini eksikliği özellikle yaşlılarda oldukça sıktır. D vitamini, kemikler ve kas kuvveti için önemlidir. Bunun için 65 yaşından sonra her yıl güneş ışığının az olduğu kış mevsimine girmeden ekimde 1 ampul Devit-3 içilmesi uygun olacaktır. Bu sayede hem kemik kırıkları hem de ölüm riski azalabilir” diye konuştu. Devit 3 ampulün kötü bir tadı olmadığını belirten Yücel, ilacın tam olarak emilimin sağlanabilmesi için ekmeğin üstüne dökülerek tüketilmesi gerektiğini söyledi.

”Felsefe taşı” bulundu; altın üretildi

Washington Üniversitesi ve İTÜ’den iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Çalışma büyük yankı uyandırdı. Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor. Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür. Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı. Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi. Yapay evrimle gerçek altın Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil; yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik gerçek, doğadaki gibi malzemeler! Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış Merak içinde “Peki neymiş gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in değil. Memed’İn yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet’in değil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le değil. “Ne alakası var?” dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip “Bu kız bu oğlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim. Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun içyapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. Canlı ve cansız dünya birleşti Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada “moleküler biyomimetiğin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım. Altın seven peptitler Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki pep-tit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır işte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu şekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş. Denizlerdeki altın tuğlaları Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiğimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”. Külçe altın da yapılabilir Altın tıpta, sensörlerde, nanotek-nolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceğini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için şimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” 5-10 yıl sonra üzerinde “dişler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?” Kaynak: Aktüel Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

1-2 yaş arasında

1-2 yaş arasında “anne sütü”

Prof. Dr. Arslan: ”Dahi çocuklar 1 – 2 yaş arasında anne sütü alan bebekler içinde çıkmıştır. Oysa bir yaşından sonra inek sütü ya da hazır mamalarla beslenen çocuklar içinde zeka puanı 130, 140′ın üzerinde olan dahi çocuklar çıkmadığı görülmüştür.” Samsun Kadın Doğum ve Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Şükrü Arslan, anne sütünün yeni doğmuş bir [...]

15 bin memur alınacak

Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, kamu kurumlarına yazı göndererek taleplerini bildirmelerini istedi. Yazıda, KPSS sınavını kazananlardan kasım ayında memur ataması yapılacağını belirtilerek, kamu kurum ve kuruluşlarından ihtiyaçlarını 30 Eylül tarihine kadar iletmesi istendi. 2009 bütçesinde üniversiteler için 4 bin, diğer kamu kurumları için 21 bin olmak üzere toplam 25 bin memur atanması öngörülüyordu. KPSS sınavını kazananlardan ilk atamalar temmuz ayında yapıldı. Temmuz ayında 10 bin memurun atanması gerçekleştirildi. Kasım ayı içinde Hükümet, 2009 Kanunu’ndan öngörülen toplam 25 bin atamayı gerçekleştirmek için kasım ayında geriye kalan 15 bin memurun atanmasını gerçekleştirecek. Kamu kurum ve kuruluşlarından istifa eden veya emeklilik veya ölüm nedeniyle boşalan kadrolarna yüzde 25’ni geçmemek üzere diğer kurumlardan nakil alabilecek. Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

2009 KPSS sınav sonuçları hangi personel alımlarında kullanılacak?

2009 KPSS sınav sonuçları hangi personel alımlarında kullanılacak?

KILAVUZDA YER ALAN AÇIKLAMA 1.6 2009-KPSS sonuçları B Grubu Kadrolar için ÖSYM Başkanlığınca yapılacak merkezi yerleştirme işlemlerinde ya da merkezi yerleştirme kapsamında olmamakla birlikte yapacakları ilk defa açıktan personel alımlarında KPSS sonuçlarını kullanma durumunda olan ve kamu personeli istihdam eden (Belediye İtfaiye Eri ve Zabıta Memuru, Milli Savunma Bakanlığı sivil memur alımları ve bazı üst kurullar gibi.) tüm kurumların yapacakları personel alımlarında kullanılamayacaktır. A Grubu Kadrolar ile Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmen Kadrolarına başvurmayacak adayların 2009-KPSS’ye girmelerine gerek yoktur. A GRUBU KADRO NEDİR? Müfettiş, uzman, denetmen yardımcılığı gibi kadrolara A Grubu adro denmektedir. 2000′li yıllara kadar KPSS-A kadrolarına genel olarak İİBF, SBF ve Hukuk fakültesi mezunları başvurabilmekteydi. Sadece bölüm bazında bazı değişiklikler olabilmekteydi. Örneğin Başbakanlık Uzman yardımcılığına (A) bölümü mezunu, Maliye müfettişliğine de (B) mezunları başvuramayabilmekteydi. Ancak, KPSS’nin merkezi olarak 1999 yılından itibaren düzenli bir şekilde her yıl yapılmasıyla beraber başvurabilecek bölümlerde artış oldu. Örneğin kimi kamu kurumları mühendislik fakültesi mezunlarının (AB Genel Sekreterliği) kimileri Fen/Fen-Edebiyat Fakültesi mezunlarının (DİE) kimileri de Tabip, Diş Tabibi, Eczacı, Kimyager veya Kimya Mühendisilerinin (sağlık Bakanlığı) başvurularını kabul etmeye başlamıştır. Bu noktada şu hususu vurgulamak gerekmektedir: Her ne kadar başvuran bölüm sayısı artmış ise de hala kamu kurumlarının çoğu atama yapacakları uzman yardımcısı, müfettiş yardımcısı, kontrolör yardımcısı ve denetmen yardımcısı kadrolarına genel olarak İİBF, SBF ve Hukuk Fakültesi mezunları arasından başvuru kabul etmektedir. Mühendislik, mimarlık, fen/fen edebiyat, tıp gibi fakülte ve bölümlerden de yukarıda belirtildiği üzere başvuru alınmasına rağmen, bunlar oldukça sınırlıdır. Hangi kurumun hangi bölüm mezunlarına başvuru hakkı tanıdığına ilişkin olarak http://ilan.memurlar.net servisinin arama bölümünden eski kayıtlara ulaşabilir ve bu ilanlara bakarak hangi bölümlere başvuru hakkı tanındığını görebilirsiniz. 2009 KPSS SONUÇLARI, 4/B ALIMLARINDA KULLANILACAK MI? Yukarıdaki kılavuz hükmünde de görüleceği üzere, 2009 KPSS sınav sonuçları 4/B’li personel alımlarında kullanılmayacaktır. 4/B’li personel alımlarında 2008 KPSS sınav sonuçları kullanılacaktır. 2009 KPSS SONUÇLARI, ZABITA KATİBİ ALIMLARINDA KULLANILACAK MI? Zabıt katibi alımları Adalet Bakanlığınca yürütülmekte ve KPSS sınav sonuçları esas alınmaktadır. Yukarıdaki kılavuz hükmünde de görüleceği üzere, 2009 KPSS sınav sonuçları zabıt katibi alımlarında kullanılmayacaktır. 2009 KPSS SONUÇLARI, İŞÇİ ALIMLARINDA ALIMLARINDA KULLANILACAK MI? İşçi alımlarında 2008 KPSS sınav sonuçları kullanılacaktır. 2009 KPSS SONUÇLARI, POLİS ALIMLARINDA ALIMLARINDA KULLANILACAK MI? Fakülte mezunları arasından polis alımı 3201 sayılı Emniyet Teşkilatı Kanununun ek 24 üncü maddesi hükmüne dayanılarak yapılmaktadır. Bu hükmün son fıkrasında Polis meslek eğitim merkezlerinde eğitime alınacak öğrencilerde aranacak şartların İçişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Konuya dair yönetmelik ise 07.05.2008 Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Polis Meslek Eğitim Merkezleri Giriş Yönetmeliği adlı bu yönetmeliğin 7. maddesinde “k) KPSS puan türünden, Genel Müdürlükçe belirlenecek taban puan veya üzerinde puan almış olmak.” şeklinde bir belirleme yapılmıştır. İşte bu belirlemeye dayanılarak Emniyet Genel Müdürlüğünce yayımlanan duyurularda, genel olarak A Grubu ve öğretmenlik için yapılan sınav sonuçları da kullanılmaktadır. Örneğin 7. dönem POMEM duyurusunda hem 2008 KPSS hem de 2007 KPSS kullanılmıştır. Emniyet Genel Müdürlüğünün uygulamasının hukuki bakımdan tartışmalı yönleri bulunmasına rağmen, uygulama Emniyetin belirlemesine göre yürütülecektir. Emniyet Genel Müdürlüğü, büyük bir ihtimalle, 2009 KPSS sınavından sonra yapacağı POMEM duyusunda da, 2009 KPSS sınav sonuçlarını kullanacaktır. Fakülte mezunları arasından polis alımı, bu çerçevede, iptal olmadığı sürece, 2009 KPSS’nin tek istisnası görünmektedir. SON DEĞERLENDİRME Özetle, 2009 KPSS sadece; 1- Öğretmen alımı 2- KPSS-A kadrolarına alımları, 3- Fakülte mezunları arasından polis alımlarında kullanılacak olup, bu üç personel alımına başvurmayacak adayların bu sınava girmesine gerek bulunmamaktadır. Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Bu Haberi Payşamak İsterseniz Aşağıdaki Linkin Üzerine Gelin Açılan Ekranda İstediğiniz Siteyi Seçebilirsiniz.

2009 un Videosu

2009 yılının en çok satan yazarları

2009 yılının en çok satan yani en çok kazanan yazarları açıklandı. Forbes dergisi,Türkiye’nin en çok kazanan yazarları ve kitaplarını gündeme taşıdı. En çok satan 20 eserin toplam satışı 2 milyon adet. Forbes ekonomi dergisi, bugün piyasaya çıkan yeni sayısında Türkiye’nin En Çok Kazanan Yazarları konusunu kapağına taşıdı. Özer Turan’ın Forbes için hazırladığı özel dosyaya göre, Türkiye’de 2008 Ocak – 2009 Ağustos döneminde Türkiye’de en çok satan 20 yerli kitabın toplam satışı 2 milyon adet oldu. Yapıtları en çok satan 20 yazar, toplamda 42 milyon liralık ciro yarattı. Bu ciro karşılığında en çok kazanan 20 yazarın toplam geliri ise, 7.3 milyon TL’yi buldu. Aşk romanı 300 bin adet basılan Elif Şafak, diğer kitaplarının satışlarıyla birlikte 400 binlik satış rakamına yaklaştı ve kitaplarından 1.5 milyon TL’lik gelir elde etti. Turan’ın yazısına bakılırsa, Kültür Bakanlığı’ndan alınan ve kitapların “kimlik nosu” sayılan ISBN numarasına göre, 2007′de 14 bin 566 kitap basılırken, bu sayı 2008′de 31 bin 783′e çıktı. Kitap sayısındaki artışa karşın, baskı adedi, yüzde 30 düşüşle krizden etkilendi. Bu durum kitap satışlarında bir azalma olduğunu gösterse de, 2008 ve 2009 yılında Aşk, Diriliş, Masumiyet Müzesi, Bab-ı Esrar, Siz Kimi Kandırıyorsunuz, Veda ve Umut gibi ‘flaş’ kitapların 100 bin sınırını aşması – hatta bazılarının bu sınırı katlaması- sayesinde en çok satan 20 kitabın toplam satış rakamı bir önceki yıla göre iki katına çıkmış oldu. Buna bağlı olarak da, kitapları en çok ciro yapan beş yazarın – Elif Şafak, Turgut Özakman, Ayşe Kulin, Orhan Pamuk ve Canan Tantoplam ciroları 27,5 milyon liraya ulaştı. Derginin “en çok ciro yapan 20 yazar” listesinde yer alan yazarların yarattığı büyüklük ise 41,8 milyon lira. Bu yönüyle, yedi kitabıyla ulaştığı 393 bin adetlik satış rakamının yarattığı 7,6 milyon liralık toplam ciro, Şafak’ı listenin zirvesine oturtmuş durumda. Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diğer başlıklara kolaylıkla ulaşabilirsiniz.

2009′da Teknoloji Dünyası

Dünya bir yılı daha geride bırakmaya hazırlanıyor.Dünyanın bazı bölgelerinde hayat normal devam ederken ,bazı yerlerde savaş,barış,birleşme,ayrılma olurken…Teknoloji,Bilişim,Tıp alanında önemli gelişmelere imza atıldı.İşte o gelişmelerde o keşiflerden birkaçı… Binlerce yıldır doğada yaşayan canlı türleri hakkında araştırmalar yapılıyor. İnsanlığın bilgisinin en fazla olduğu canlının ise doğal olarak kendisi. Fakat aksine halen insan vücudunun ve beyninin bilinmeyen birçok [...]

2018 de Sunii beyin üretilecek

21.yüzyıl bir çok teknolojik,bilimsel,sanatsal,sanatsal vb. bir çok yapıda kendini aşacak gibi gösteriyor.2018 yılında üretilmiş olacak ve şuanda bilim adamlarının üstünde çalıştığı konu ise  sunii beyin üretimi ve bu konuda büyük adımlar atılmış gözüküyor.. İsviçre’deki Lozan Enstitüsü’nde vazifeli Prof. Henry Markram başkanlığındaki ekip, 2018 yılına kadar, bilince sahip sunii beyin üretileceğini söyledi. “Gerçek Frankenstein deneyi “ diye nitelenen [...]