Tarih Anahtar Kelimesi Yeni Yazıları
Tarihi Bebek Mezarlığı
Arkeologlar kazılar sırasında bir genelevin altında büyük bir mezarlık buldu. Cesetlerin hepsi bebekti. Cesetler ayrıca genelevin... Devamını Oku »
Dünyanın En Eski Ayakkabısı
Dünyanın en eski ayakkabısı Ermenistanda bulundu. 5500 yıllık ayakkabı gayet iyi korunmuÅŸ durumda. 37 numara olan ayakkabı... Devamını Oku »
FIFA Dünya Kupası
2010 Fifa Dünya Kupası bugün baÅŸlıyor. Tüm dünyanın heyecanla beklediÄŸi dünya kupası karşılaÅŸmalarında gruplar ve maçları şu... Devamını Oku »
Pompeipolis Kastamonu
Kastamonu Taşköprü ilçesi sınırlarında bulunan Zımbıllı tepesinde bulunmaktadır., M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu idaresine geçmesiyle başkent olan Pompeipolis Antik Kenti`ni gün yüzüne çıkarmak için yapılan kazı çalışmalarında geç Helenistik veya erken Roma dönemine ait çok iyi korunmuş bir kandil ,toka, kanalizasyon şebekesi, hamam ve Agustos tapınağı bulundu. Yürütülen jeofizik çalışmaları kapsamında ise tiyatro, pazaryeri ve [...]
Zeugma – Gaziantep
VİDEO İZLE Gaziantep, Nizip İlçesi’nin 10 km. doÄŸusundaki Belkıs Köyü’nde, Fırat Irmağı kıyısında, Zeugma Antik Kenti bulunuyor. Tarih öncesi çaÄŸlardan beri kesintisiz yerleÅŸime sahne olan bu antik kent, Fırat Irmağı’nın en kolay geçit verdiÄŸi iki noktadan birisinde yer alıyor. Zaten “Zeugma” adı da “köprübaşı” veya “geçit yeri” anlamını taşıyor. Günümüzde kentin üzeri 3-4 metrelik toprakla [...]
Frigya – Frigler
M.Ö. 1200 yıllarında cereyan eden Ege Göçleri sırasında Trak kökenli Frigler dalgalar halinde, BoÄŸazlar yoluyla Anadolu’ya girerler. Hitit imparatorluÄŸu bu tarihlerde yıkılır. Hitit çivi yazılı belgelerinin susması ile Anadolu’da M.Ö. 1200 -800 yılları arasında yaklaşık 400 yıllık bir karanlık çaÄŸ hüküm sürer. Bu dönemin sonunda Frigler, Orta Anadolu bölgesinde baÅŸkentleri Gordion (Polatlı-Yassıhöyük) olmak üzere güçlü [...]
Letoon
Fethiye – KaÅŸ karayolunun 65 kilometresinde Kumluova Köyü yakınında bulunmaktadır. Kınık’tan Fethiye yönüne 1 Km kadar gidildikten sonra güneye dönülür ve 5 Km lik Letoon yoluna girilir.         Apollon ve Artemis’in annesi Likyalılann Ana Tanrıçası Leto onuruna kurulmuÅŸ ufak bir yerleÅŸim yeridir. Letoon, ya da Leto tapınağı, 1841 yılında, bir İngiliz deniz subayı Hoskya tarafından ortaya [...]
SARDES (SARD) – Manisa
İzmir çevresinin en önemli antik yerleşimlerinden olan Sardes harabelerine İzmir’den Uşak yoluyla ulaşabilirsiniz.(88 km.).Hermos (Gediz) vadisi içinde, Tmoloslar’ın (Bozdağ) kuzey etekleri üzerindeki yalçın kayalıkta kurulmuştur. Ören yeri Salihli’ye 7 km.kala karayolu üzerinde solunuzda. Buraya kadar gelmişken ihtişamını hâlâ muhafaza eden Sardes’e ve oradan da geleneksel Türk evlerinin en güzel örneklerinin bulunduğu Kula’ya gitmelisiniz. Büyük bir [...]
“0″ Sıfırın Tarihi
Özet Sıfır, diğer rakamlardan çok sonra bulundu. Romalılar onu hiç tanımadılar. Babilliler onu hiç kullanmadılar. Tek başına hiçbir şey olmayan, ama diğerlerine bir büyüklük kazandıran bu tuhaf rakamın potansiyelini ilk olarak Hintliler keşfettiler. Sıfır, eğitimli-eğitimsiz her insanın yaşamına girmiş önemli simgelerden birisi olan sıfır, ilginç bir tarihe sahiptir. Bugün sayılar dizisinde otomatik olarak konumlandırdığımız sıfır, [...]
“atlantis” efsane medeniyet – 2
Atlantis ve Tufan Tufan Bir çok eski metinde ve halen eski geleneklerini koruyan toplulukta kadim geçmiş ile ilgili ortak bir efsane vardır. Y?llardır belirli temalar kulaktan ağza dolaşıyor, çeşitli eserlere işleniyordu. Bunlara göre, bir zamanlar dünyada farklı bir düzen varmış. Bilmedişimiz ülkeler, kalabalık şehirler ve farklı kültürler varmış. Bir gün kıyamet kopmuş. Yanar dağlardan fışkıran [...]
“atlantis” efsane medeniyet -1
ATLANT?S PLATON’UN ESERLERİNDE ATLANT?S Yazan Erhan Altunay Atlantis Platon’un iki diyaloşuna konu olmuştur. Bunlar , Timaios ve Kritias adlı dialoglardır. Platon Atlantis’in öyküsünü anlatmaya Timaios adlı dialoşunda başlamış Kritias’da yeniden ele alarak devam etmiştir. Ancak , Kritias yarım kalmıştır. Timaios Platon’un en ilginç eserlerinden biridir. Platon bu eserinde evrenin Doğu? temasın? işlemiş ve çağına göre [...]
”Felsefe taşı” bulundu; altın üretildi
Washington Üniversitesi ve İTÜ’den iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi baÅŸardı. Çalışma büyük yankı uyandırdı. Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleÅŸtirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın ÅŸifresine ulaÅŸmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaÅŸamın sırlarından biri olan doÄŸal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor. Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaÅŸları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç baÅŸlı bir canavarın koruduÄŸu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peÅŸindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmiÅŸi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduÄŸunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taÅŸtır, maddenin en sat hali, özüdür. Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin’de. Antik Yunan’da. Roma İmparatorluÄŸumda. İslam coÄŸrafyasında ve OrtaçaÄŸdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa’da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taÅŸf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı. Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileÅŸtiÄŸinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uÄŸraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuÅŸturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baÅŸ harflerinden oluÅŸmuÅŸtur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliÄŸinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeÅŸitli formlar vermiÅŸ ve böylelikle madde oluÅŸmuÅŸtur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi. Yapay evrimle gerçek altın Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. “Felsefe taşı” bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi baÅŸardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiÄŸi gibi yakmayan ateÅŸ, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla deÄŸil; yapay evrimle, bir baÅŸka deyiÅŸle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar. Washington Üniversitesi Genetik MühendisliÄŸi Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi’nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm BaÅŸkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji AraÅŸtırmaları Merkezi’nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliÄŸinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin deÄŸil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniÄŸimiz malzemeler sentetik malzemeler deÄŸil üstelik gerçek, doÄŸadaki gibi malzemeler! Sır, moleküllerin “tanışma”sıymış Merak içinde “Peki neymiÅŸ gerçekte bu felsefe taşı?” diye sorduÄŸunuzu duyar gibiyim. Çok ÅŸaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan “‘felsefe taşı” bir nesne deÄŸil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluÅŸun sırrı; doÄŸal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli AyÅŸe Memed’i sever de Ahmet’e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed’inin yanında mutludur, Ahmet’in deÄŸil. Memed’İn yanında kalbi kuÅŸ gibi çarpar, Ahmet’in deÄŸil. Memed’le muhabbet ister gönlü, Ahmet’le deÄŸil. “Ne alakası var?” dediÄŸinizi duyuyorum ama aÅŸkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aÅŸktan söz ettiÄŸimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneÄŸi. Moleküler boyutta bir ÅŸeyleri anlatmanın zorluÄŸunu fark edip “Bu kız bu oÄŸlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?” deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baÅŸtan, yani 1984 yılından alacağım efendim. Prof. Sarıkaya, 1984′te ABD Kaliforniya Üniversitesi’nde doktora çalışması için çeliÄŸin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuÄŸunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü iliÅŸir gözüne. Deniz kabuÄŸunun içyapısı çeliÄŸinkiyle aynıdır, tuÄŸlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoÄŸlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doÄŸada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuÄŸunu taklit eden bir madde üretmiÅŸtir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doÄŸayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliÅŸtirebileceÄŸinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90′ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90′ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükseliÅŸi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır. Canlı ve cansız dünya birleÅŸti Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaÅŸmak bile onlarca yıl alıyor. ÖrneÄŸin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diÅŸ minesinin oluÅŸumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne iÅŸe yaradığı keÅŸfedilmiÅŸ durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: “Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?” Kendisine bu soruyu yönelttiÄŸinde dünyada “moleküler biyomimetiÄŸin” kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile iÅŸte bu arayış sırasında, İstanbul’a 2001′de bir kongre için geldiÄŸinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve “Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz” der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz. İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiÄŸimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. BaÅŸta ABD’de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan diÅŸi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Åžimdi neymiÅŸ bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım. Altın seven peptitler Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleÅŸtiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduÄŸu “bakteri ve virüs kütüphanesi” dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluÅŸturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardaÄŸa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleÅŸiyor. Neden diye soruyorum. “Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduÄŸu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini saÄŸlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor” diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan baÅŸka bir seçeneÄŸi de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiÄŸi yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda “tanıma” deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki pep-tit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: “Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül baÅŸka bir molekülü tanıyor ve onunla birleÅŸince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır iÅŸte. Peptitler de sanki canlı gibi”. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediÄŸine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya baÅŸlıyor: “Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut ÅŸeklime uygun deÄŸil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok ÅŸiÅŸmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oÄŸlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi iÅŸte…” Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu ÅŸekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuÅŸ. Denizlerdeki altın tuÄŸlaları Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri saÄŸlanıyor. Åžimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduÄŸunu biliyoruz. Bu iyonlar altın deÄŸil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aÅŸama burada baÅŸlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiÄŸimiz “altın sever” peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? YaÅŸam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaÅŸayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuÄŸlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: “Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diÄŸer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler” diyor. Tamerler tüm bu iÅŸlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “İşte buna yeÅŸil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: “Evrimsel süreç”. Külçe altın da yapılabilir Altın tıpta, sensörlerde, nanotek-nolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceÄŸini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için ÅŸimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: “Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse deÄŸerlendirebiliriz. Åžimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doÄŸal diÅŸ yapısı oluÅŸturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim.” 5-10 yıl sonra üzerinde “diÅŸler için”, “kırık kemikler için”, “altın için”, “gümüş için” yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek ÅŸaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya’nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiÅŸ bir fikir atmış ortaya: “Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doÄŸduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doÄŸdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleÅŸtirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doÄŸdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?” Kaynak: Aktüel Bütün konulara üye olmadan yorum yapabilirsiniz.Her Haberin Altında Etiketler diye bir bölüm vardır.Bu Etikete Tıklayarak o konuya benzer diÄŸer baÅŸlıklara kolaylıkla ulaÅŸabilirsiniz.
1. Dünya Savaşı Konusu Video Konu Anlatımı 1
1. Dünya Savaşı Konusu Video Konu Anlatımı
















