Güneydoğu Gezisi Günlüğü

İstanbul-Gaziantep-Şanlıurfa-Mardin-Diyarbakır-Batman-Siirt
Bingöl-Tunceli-Elazığ-Malatya-Adıyaman-Kahramanmaraş-Gaziantep
İstanbul

1.gün 23 Eylül Pazar

Günlerdir düşlediğim yolculuk nihayet başlamak üzere sabah kılı kılına yetiştik, Faruk uyuyakalmış,
harekete beş dakika kala Haydarpaşa’dayız.
Sonradan adını öğrendiğim Tahsin abi karşıladı ve yerimi gösterdi, ufak bir yerleşimden
sonra tren hareket etti, vagonu keşfe çıktım ,yan tarafta tek bir bey, ilerideki kompartımanda
anne kız, yine tek bir bey var, vagon şimdilik kalabalık değil.

Bu arada bir kahve yapıp sigarayla camdan dışarı bakarak içmeye başladım,bu bakmaları
bazen boş, boş anlamsız, bazen de düş kurarak devam ettirmek istiyorum.
Bir ara yemekli vagona geçtim,hemen hemen dolu gibi,kahvaltı yapanlar,çay içenler ve gazete
okuyanlar,bende boş bir yer bulup oturdum.

Yataklı vagonu seçmem tamamen rahatlık değil, yalnızlık, sessizlik ve bir başıma kalmak, birazda merak
çünkü hiç uzun olarak tren seyahatim olmamıştı.
Saat 12.00 ve hala şehir içinden beton yuvalarından kurtulamadık, sanırım Adapazarı’ndan sonra uçsuz
bucaksız bozkırları, dağları, dereleri, tarlaları ardı ardına geçeceğiz.

Yolculuk zamanı durdurmaktır, belki önüne geçmektir ,her ertelenen gitmeler zamanı öne geçirir, her
gitmeler zamanı arkada bırakır.
Bu yolculuğu düşlerken iki amacım vardı, ilki doğuyu görmek, coğrafyasını, insanını ve havasını
hissetmek, ikincisi biraz kaçış kendime yolculuk, karmaşa içindeki yaşamda kendine dair olanları
bu yolculukta açığa çıkartmak, yüzleşmek, hesaplaşmak, sorgulamak ve bilmek.
Bu arada kompartımanıma iyice alıştım boyu 2,5 adım eni 2 adım gibi, küçük bir lavabosu var,
Tahsin abi su ve havlu dağıttı, bu servislerde bir kereye mahsus ve ücreti 1 milyonmuş.

Vadilerden ve Sakarya ırmağının üzerinden geçerek Bileciğ’e geldik, bu arada biraz dalmışım, Tahsin
görmüş olmalı ki elinde çarşaf ve yastıkla geldi yatağı hazırladı, hazırlarken de biraz sohbet ettik,
doğu gezmeye gittiğimi 15 gün kalacağımı söyledim oda bana Gaziantep’ de kalıp kalmayacağımı
sordu eğer kalacaksan bizim TCDD’nin misafirhanesinde ucuza kalabileceğimi söyledi, iyide bir fikir
hem temizmiş, hem de ucuz, zaten bütün hesaplarım az parayla çok kalabilmek .
Tahsin abi sessiz, sakin birine benziyor.

Gazete almadım, televizyon radyo yok, mümkün olduğunca geziyi bihaber bitirmek istiyorum.
12 gün önce (11 Eylül) dünya ticaret merkezine yapılan saldırının yarattığı şok dalgasıyla haber kolik
olduk. Yani büyük ağabeyler savaşçılık oyununa başlamışlardı, 11 Eylülde birileri hadi el oynayalım dedi,
hani çocukken oynanan o masumane oyun, tahta silahlar, masumane ölümler, bu büyük abilerin oynadı-
ğı oyunda gerçek silahlar, gerçek ölümler, yüreklere yine acılar kazınacak, belleklerde dehşet sahneleri.

2 saat kadar uyumuşum, Afyona daha iki saat var ve bu arada birçok ara istasyondan geçiyoruz, ilgimi
çeken istasyonların isimleri merakla hangi istasyona geliyoruz diye bakıyorum.
Afyonda 10 dakika molamız var benim 1 ekmek almam lazım, saat 18:30 gibi 1 saat roterle Afyona
vardık, yolculuk toplam 33 saat yani rötarsız, tahmini 2 veya 3 saat rötarle Gaziantep’de olacağız.
Aldığım ekmeği evden getirdiklerimle çoban dürümü yapıp götürdüm , saat 20:30 civarı, bu yolculukta
yanıma iki adet kitap aldım biri Charles Bukowski’ nin yeni çıkan <<sıradan delilik öyküleri>>,diğeri
2, 3 kere okuduğum İtalyan ressam Modigliani’ ni Paris’ deki bohem yaşantısını anlatan otobiyografisi.
Şuanda yemekli vagondayım bir bira söyledim ve Bukowski’ yi okumaya başladım.
2 şişe bira, 58 sayfa, 8 izmarit, karanlık gece ,camdaki yansımam ona bana bakıyor ben ona, yüzündeki
ifadeyi görüyorum oda benimkini görüyor, eğer konuşursa bende konuşurum.

2.gün 24 Eylül Pazartesi

Sabah 06:30 gibi Adana garında uyandım gece rahat uyumuşum deliksiz ,sabah kahvaltısı 2 dilim kek
1fincan kahve.
Ceyhan nehri üzerinden geçtik, dışarıda pamuk tarlaları beyaz, beyaz açmışlar toplanmayı bekliyorlar.
Tahsin abiyle sohbete başladık, yaklaşık 10 yıldır bu görevdeymiş, bazen sıkıcı bazen de zevkli oldu-
ğunu anlatıyor, birçok tünele girip çıkıyoruz bir tanesi bayağı uzun Tahsin abinin söylediği dünyanın
ikinci uzun tüneliymiş ismi agran tüneli 5 km. dağın ismi gavur dağı.
Kahramanmaraş’a bağlı Fevzi Paşa istasyonuna geliyoruz,burada makine (lokomotife makine diyorlar)
önden arkaya geçeceği için bayağı zamanımız varmış,Tahsin abiyle Fevzi Paşa’ nın için de salaş bir
lokantaya giriyoruz sıcak birer çorba içtik. Tahsin abi lokomotifte gitmek istermisin! diye sordu bende
bu benim için çok heyecanlı olur diye evet dedim, zaten merakta ediyordum.
Tren hareket etti ve ben lokomotifteyim, diğer istasyon Narlı’ ya kadar burada seyahat edeceğim,makinist

Halit abi ve Rıfkı abi makinenin nasıl çalıştığı nasıl hareket ettiğini, hız ayarlamasını ve fren olayını
gösterdiler, buranın heyecanı rayların altınızdan hızla geçişini görüyorsunuz.
Kaçak çaydan yapılmış demli çay ikram ile sohbete devam ettik, en ilginci bir ihtahar olayı, neyseki
adam ölmemiş.
Narlı da makine’den indim bu benim için heyecanlı bir yolculuk oldu. Gaziantep’ e daha 3-4 saat var.
Bugünkü planım trenden inince hemen Kilis’e oradan da Yesemek’ ğe Hitit heykel atölyesine gitmek.

Saat 14:00 gibi Gaziantep’teyiz, hemen şehir merkezine doğru yola koyuldum, gardan çıkınca dik
istikamete gidip bir ana cadde geçtik den sonra stadın yanından şehir merkezine geldim, düzgün
caddeler, geniş bir park ve kalabalık hareketli merkez, vakit kaybetmeden Kilis dolmuşlarını öğrenip
biniyorum.
Yolda zeytin, üzüm ve bodur fıstık ağaçları, 45 dakika sonra Kilis’e varıyoruz, küçük bir meydan,bir
kaç ara sokağa giriyorum tek, tük iki katlı taş evlere rastlıyorsunuz, Kilis ufak bir sınır kasabası, sesiz
sakin .Yesemek’ğe gitmek için İslahiye dolmuşuna bindim, önde şöför yanına oturdum, yanıma genç
bir arkadaş oturdu, şoför yoldakilerle ve yolcularla Türkçe harici bir dille konuşuyordu yanımdaki
arkadaşa Arapça’mı yoksa Kürtçe’ mi diye sordum Kürtçe miş. Yoldaki üzüm ve zeytinleri konuştuk
halk geçimini çoğunlukla üzüm ve zeytinden karşılıyormuş, fakat zeytin ve üzüm kalitesi düşükmüş.
Bir ara şoföre Yesemek’ e nasıl gideceğimi sordum, seni köy sapağında indiririz barajın kenarından
yolu takip ederek köye ulaşırsın dedi, dolmuş falan yokmuş yoldan geçenlere el edecekmişiz .
Sapakta indim içeri yola koyuldum, yol ıssız sağ ve sol ormanlık saat sanırım 16:00 civarı gezi
için yanıma saat almadım yani saatsizim. Hava sıcak karşı istikametten bir araba geldi hala benim
tarafından yok yol 8 km. baraj sol tarafta gözüktü biraz mola verdim, baraj suyu seviyesinin altında
hala gelen giden yok yola devam, biraz sonra bir minibüs gözüktü durdurdum pazarcılık yapıyor-
larmış 3 kişi baraja balık tutmaya gelmişler ” az öteye kadar seni götürürüz istersen bin”dedi, patates
çuvallarının üstüne oturdum” köyde tanıdık mı var kalacak mısın?” diye sordular, bende köydeki tarihi
eserleri gezeceğimi söyledim onlarda duymuşlar ama görmemişler, neyse 3-4 km. sonra indim
tekrar yola koyuldum biraz sonra aynı minibüs gözüktü gece kalacakları için fener lazımmış
beni köyün girişine kadar götürdü sarı tabelayı takip edip köyün içinden açık hava heykel atölyesine
vardım.
Beni oranın görevlisi Ali Çiçek karşıladı; uzun boylu bir gözü görmeyen sıcak bir insan evi sit alanını
hemen yanında,ufak bir tanışmadan sonra anlatmaya başladı, Ali ağabey heyecanlı bu görevi severek
yaptığı belli.
Atölye kurt dağının yamaçın da ismi Kara tepe sırtı,ilk defa 1890 yılında alman araştırmacı Felix Von
LUSCHAN tarafından bulunmuş,daha sonra burada sistemli olarak araştırmaları 1958-1961 yılları
arasında Prof. Dr. Bahadır ALKIM yapmış, yamaçtaki heykellerin yani gün ışığına çıkartılanların sayısı
300 adete yakın, heykeller tepedeki taş ocağından alınma, taşlar gayet set ve ince gözenekli bazalt cinsi.
Atölyenin imparator Suppilluma I zamanında yani M.Ö 1375-1335 tarihleri arasında işletmeye açıldığı
ve burada yörenin yerli halkı Hurlar’ ın çalıştırıldığını göstermekte.
Alanın büyüklüğü yaklaşık 100.000 metrekare, heykellerin hepsi taslak halinde yani ilk aşama olan kon-
turların belirlenmiş hali, eserin son hali ise buradan gönderildiği yerde mimari yapı içinde yapıldığı anlaşılmaktadır.

Buradaki taslaklar sfenksler, aslanlar, dağ tanrıları,savaş arabaları ve yarı insan yarı hayvan
yaratıklar. Beni etkileyen heykellerin büyüklüğü oldu, Örneğin aslan heykelin ağırlığı 4 ton civarı.

Ali ağabeyi bunları anlatırken güneş dağın arkasına düştü düşecek gibi, gezi alanını inceleyip Ali ağa binin
kulübesine girdik, çok ilginç bu kulübede Ali ağa binin atölyesi gibi, nedeni camın kenarındaki minyatür
heykeller,bir iki tane basitçe yaptıklarını ne zamanki Prof. Dr. Bahadır ALKIM görüp şaşırmış ve
Ali ağabeyi teşvik etmiş, ona tekniği öğretmiş, sonradan yaptıkları daha ustaca olmuş. Karşı rafta 50′ ye
yakın kitap,duvarlarda tarihi eserlerle ilgi yazı ve posterler,daha ilginci benden uzaktaki duvarda panoda
yatay olarak karakalemle çizilmiş heykel taslakları,akla gelen kazıdan kaldığı,bir ara yaklaşıp baktım
kağıdın solunda bir isim ÇİĞDEM ÇİÇEK, şaşırtıcı, bunları çizen Ali ağabeyin 14 yaşındaki kızı.
Gaziantep’in Islahiye ilçesine bağlı YESEMEK köyü, 95 hane ,sabah bir dolmuş akşam bir dolmuş,
heykeli seven bir baba, heykeli çizen kızı.

Güneş dağın arkasına düştü. Saat 18:30 civarı, aklıma gelen ana yola giden bir araca binmek, ama
aklıma gelen Ali ağabeynin söylediğiyle gitti, çünkü bu saatlerde kolay, kolay köyden kimse ayrılmazmış,
Ali ağabey ısrarla” kal misafirim ol seni sabah ekenden dolmuşa bindiririz”dedi bende ona yarın erkenden
Nizip’e gideceğimi onun için vakit kaybetmemem gerektiğini söyledim oda bana ”o zaman bir çaresine
bakalım, benim oğlan seni motorla ana yola bıraksın” dedi, motorda benzin yokmuş köye indik, birine
rica ettik oda motoru almaya gitti beklemeye koyulduk, bu arada köye bir traktör girdi, arka römorkta
ben diyeyim 20 siz diyin 30 tane cıvıl, cıvıl, rengarenk giyinmiş kız,birde geldi önümüzde durdu ,yarım
gözle ben onlara onlarda bana bu kim diye baktılar ,uzaktan bizim motosiklet gözüktü biraz haşat zaten
korkarım; bir ara aklımdan geçmedi değil, keşke kalsamıydım demeye kalmadı uzaktan bir minibüs
gözüktü, sanki Allah gönderdi, durdurduk İslahiye tarafına gidiyormuş hemen bindim, adı Hasan ben
yaşlarda, minibüsün arkası sağlı sollu askılarda rengarenk giysiler, orta tarafta kap kaçak oyuncak dolu
hani şu köy, köy dolaşıp eşya satanlar dan. Hasan 8 sene Kuş adasında garsonluk yapmış, biraz görmüş
geçirmiş, arkadaşıyla kaçmışlar arkadaşı Kuş adasında kalmış kendisi geri dönmüş, bir ara şu kelimeyi
kullandı ” senin aklına gelir miydi buralara gelmek, hayat bu ağabey nereye ne zaman savuracağı belli değil,
benim fazla bir şey istediğim yok buraları seviyorum ” konuşurken köy yolundan çıktık, yani benim geldiğim

Kilis yolunun ters istikametine girdik, nedeni Hatay dan gelen dolmuşların Akbez kavşağından
geçmeleri yani daha rahat vasıta bulabilmem.
Yol Suriye sınırına paralel, ben bunu Hasana sorarken oda tam karşıdaki ışıkları göstererek 2 km. uz-
aktaki Suriye sınır köyünü gösterdi. Akbez kavşağına geldik Hasana teşekkür edip indim,15-20 dakika
sonra Hatay’dan Gazi Antep’e giden bir dolmuş geldi, yolculuk sıkıcıydı sadece mola verdiğimiz yerde
içtiğim köpüklü ayran kayda değerdi.

Merkeze yakın bir yerde indim. Tahsin ağabeynin söylediği gibi TCDD’nin misafir hanesinin yolunu tuttum,bir
iki yol sormadan sonra misafirhaneyi buldum, resepsiyonda kimseler yok, sağa sola bakıp televizyon
odasına daldım amcam televizyon seyrediyor,kır saçlı tıknaz 45-50 yaşlarında hiç kalkmadan hoş geldin
dedi, saat 21:30 gibi, kalacak bir oda sordum ” hele otur dedi, sen turist misin” işin can alıcı tarafı amcam
sigarayı yakmış bir ayağı koltuk da gözü televizyonda siyah beyaz bir Türk filmi seyrediyor dönüp baktım
sahne şu, babası kızı başkasına vermek istiyor kızda ölürümde varmam diyiyor.
” Gecelik ne kadar dayı? ” diye sordum ‘ ‘5 milyon, duşta var ”dedi, peki aşağı olur mu dedim cevap
”6 milyonda sana 5 dedik”, amcadan bir oda istedim aldığım cevap şu ”acelen ne hele biraz otur ” gidip
yemek yiyeceğimi söyledim oda bana ” sen git ye çantanı şuraya bırak o zamana kadar filimde biter ”
dedi ,neyse çantayı bırakıp tam çıkarken ” çantada bomba olmasın ” demez mi amcam, yarı uyanık ,
hani tüp patlasa yandık Allahım’a.
Bankadaki (bankamatik den) para işimi halledip karnımı doyurup birde meşhur fıstıklı baklavayı
yedikten sonra misafir haneni yolu tuttum, az mesafe kala bahçe kapısını kapatan biri ,biraz daha
yaklaşınca Tahsin ağabey kafa kelle kapıyla uğraşıyor, ağabey nasılsın dedim cevap ” ya bunu ters mi kapattık ”
gerçekten kapıyı sıkıştırmış, ağabey dur ben gireyim dedim neyse kapıyı hallettik o yatmaya gitti, gelelim
bizim siyah beyaz amcaya, hiç ses çıkarmadan kapının yanındaki koltuğa oturdum, film devam ediyor
sonu gelmiş sahne şu, ”senin öldüğü söylediler ne olur affet ben, ardından düğün ve son ”amca döndü
bana” yemeğini yedin mi gel sana bir oda verelim. Bu arada dönüşüm yine trenle Gazi Antep’den olacağı
için Antep gezisini sona bırakıyorum ,yarın erkenden Nizip ve antik kent Zeugma oradan Adıyaman.

3.gün 25 Eylül Salı

Nizip’e gitmek için garaja doğru yola koyuldum, gece deliksiz uyumuşum saat 08:00 gibi kalktım, Nizip
yerine Birecik dolmuşuna bindim arası 17 km., önce Bireci’ ği gezip sonra Nizip’e dönme kararı aldım,
ve Fırat’la ilk karşılaşmam, Birecik Fırat’ın hemen kenarında köprüyü geçip bu güzel kasabaya giriyorsunuz,

sabah kahvaltısı henüz yapmamıştım dolmuş dan inip meydandaki pazaryerine daldım küçük bir
lokanta pide üstü bol acılı domatesli ciğer yahni yapıyor afiyetle götürdüm. Kelaynak çiftliğini sorup
öğrendim 1km. uzaklıkta, Fırat boyunu yürüyerek buraya vardım.
Kelaynak kuşu nesli tükenmekte hem de oldukça ciddi ,çünkü çiftlikte 60 adet bulunmakta daha yeni, yeni
12 adet yavru alınabilmiş, kuşların göç yolu Mısır’ın Nil nehri kıyısı ve Fırat’ın kenarı yani burası, 8
yıldır Mısırdan göç yokmuş, kuşları buraya çeken Fırat’ın kıyısındaki yamaçta bulunan kayalar,kayalarda
bulunan Gasit maddesi ,bu madde kuşların üreme döneminde gerekli olan bir maddeymiş. Besin kaynakları
canlı böcekler, çiftlikte verilen yağsız vitaminli tavuk eti ve havuç.

Geri dönüp çay bahçesinde biraz mola verdim, gelirken Fırat’ın kıyısında iki otel gözüme ilişti,aklımdan
geçen Zeugma’ yı gezip burada Fırat’ın kenarında geceleme. Çayımı içip çarşıya giriyorum, çarşı şirin
bir o kadarda mistik, dar sokaklar, küçük ve ilginç dükkanlar,bir kaç örnek, atını da dükkan içine bağlamış
eğer tamir ve satıcısı,dükkan sahibinin kendi söylediği her türlü silah tamircisi, ufak bir ayakkabı tamircisi,
eşeklerle çöp toplayan belediye görevlileri. Çarşıdan aldıklarım, at boynuna takılan boncuklu püsküllü
kolye, bir tek topaç, 250’gr. Adıyaman tütünü.
Çarşıdan ayrılıp Nizip’e döndüm, kasabanın biraz dışından Bel kız köy yoluna girdim, yine vasıta yok
yol ıssız yaklaşık 10-12km. yola koyulduk, sağlı sollu zeytin ağaçları ve hava yine sıcak benim ters
istikametimden birkaç araç geldi dört gözle benim istikamete bekliyorum, kulağım vasıta sesinde ,
tahmini 7-8 km. yürüdüm ayaklarımın altı yanmaya başladı suda bitmek üzere, bir motosiklet sesi
durdum gelip durdular, 2 genç yaşları 14-15 atla dediler ağabey seni götürelim isimler Halit ve Ziya okulu
asıp gezintiye çıkmışılar, Allah’ dan asmışlar, korka, korka mecburen bindim, arkadaki Ziya’ ya öyle
yapışmışım ki ikimiz bir kişi olduk.

Zeugma tam bir hayal kırıklığı yarattı, kazılar bitmiş etrafı tel örgülerle çevirmişler görevli bile yok
mozaikler Gaziantep müzesine taşınmış.
Belkıs – Zeugma Antik Kenti, 80 bin nüfusu ile döneminin en büyük kentlerinden biri. Zeugma , Antakya
(Antiokheia) ile Mısır’daki İskenderiye’den (Aleksandreia) ‘dan daha küçük,Atina (Athena) ile aynı büyük-
lükteymiş. Pompei ve şimdi dev bir metropol olan Londra (Londinum) ‘dan ise birkaç kat büyüklükteymiş.
Antik Kenti, Büyük İskender’in generallerinden ve daha sonra Suriye Kralı da olan Selevkos Nikator
kendi adıyla, Fırat nehrinin adını birleştirerek M.Ö.300 yılında burada Selevkos Euphrates
( Fırat’ın Silifkesi ) adında kurar. Daha sonraları M.Ö.1.yy.’da kent Roma hakimiyetine girer.
Tabi ki burayı önemli kılan burada bulunan mozaikler.
Baraj gölü kenarında yarım saatlik bir mola verip, Halit, Ziya ve ben dönüşe geçtik, yolda sigara molası,
motosikleti dinlendirme ile Nizip’e vardık birer tatlı yedik den sonra kendimi hemen Urfa dolmuşlarına
atım, ayaklarım yarı iflas etti, yol 90 km. ilaç gibi geldi.
Belkız yolundaki yürümede akla gelen sorular, havada asılı kalan cevaplar, nedenler, niçinler, nasıllar.

Urfa’ ya vardık, merkeze yakın inip biraz yürüyerek şehir merkezine girdim, ilk olarak balıklı göle
( Halil Rahman ve Ayn-ı Zeliha gölü ) gidip çay molası vermeği düşünüyorum, bu arada bir kaç otelden
fiyat aldım.
Eski Osmanlıyı anımsatan bu mistik doğu şehrinde üç gün kalmayı planlıyorum, zaten balıklı göle
yürürken bunun ne kadar doğru olduğu anlaşılıyor. Balıklıgöl Urfa kalesinin hemen altında, ilk ziyaret
ettiğ yer Hz. İbrahim peygamberin doğduğu mağara. Gölün kenarındaki çay bahçesinde mola verdim
burası oldukça serin. Bir otel bulup yerleştim, yarın Harran ve Atatürk barajı.

4.gün 26 Eylül Çarşamba

Otogardan Akçakale dolmuşuna bindim, Harran 45 km., önce dünyanın ilk üniversitesi olan Harran
üniversite kalıntıları sonra Harran evleri, evler bir burada birde Suriye’de bulunuyormuş, kare taban
üzerine koni şeklinde toprak harcıdan ve taşlardan yapılma, oda oda yan yana dizili yazın serin kışın
sıcak, evler tamamen koruma altında bir kaç aile dışında tamamen boşaltılmış.
Harran bölgenin açık hava müzesi olmaya aday, çevre köylerde Harran’a 10-15 km. uzaktaki
alanlarda bir çok kalıntı var, bu kalıntıları bölgeye dahil ettiklerinde geniş bir gezi alanı ortaya çıkacak.
Köyün hemen ortasında küçük bir tepe üzerinde Harran kalesi, kale yarı harap durumda ama yinede
ihtişamı hissetmek mümkün.
Kalede Halil’le tanışıyorum, Halil 1976 doğumlu, oldukça sıcak ve samimi, Arapça bildiğinden bir süre
İstanbul Heybeli Ada’ da bir büfede çalışmış, burada amcasının oğluna yardım ediyor, söyledikleri
” burada iş olanağı yok evlenmek ev kurmak sorun, zamanımız boşa geçiyor. ” biz konuşurken öğlen
yemeği geldi tabi ki misafiriz, kıymasız yumurtalı çiğköfte ve yanında karpuz,” neden kıymasız ” diye
sordum söylediği çiğköfte için yeni kesilmiş taze et gerekirmiş. Harran ovasından konuşurken Halil
şunları söyledi ” ağabey barajdan önce burada su bulmak sorundu, kuyu vurmaya para lazım acarsın az su
çıkar veya çıkmaz belki kurur,baraj bu ovaya hayat verdi. ” Gerçekten Harran’a gelirken ovaya yayılmış
damarlar gibi görebiliyorsunuz ve ben buradan dönüp Atatürk barajında gezmeyi düşünüyorum.
Harran’la ve Hallil’ le vedalaştıktan sonra otostopla Harran’dan ayrılıyorum.
Beni arabasına alan aşiretmiş, Harran’daki benzin istasyonu onun ve pamuk tarlaları varmış,yani amcam
sağlam, klimayı açtı birde kaset koydu sigara ikram etti, yolda ekonomiden, siyasetten, bölgeden
konuştuk. Otogara yakın inip baraja gitmek için Adıyaman dolmuşuna bindim, yol yaklaşık 60-70 km.

Barajın seyir yerine vardım, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük projesi olan GAP. projesi kapsamındaki
baraj gerçekten görkemli, zaten Fırat’ da böyle bir dizgin yakışırdı. Amerikadaki saldırıdan sonra barajın
göl kısmını gezi için kapatmışlar, sadece suyun bırakıldığı tirübünlerin yeri görebiliyorsunuz.
Saat 17:00 civarı, dönüşü üç otostopla Urfa’ya vardım,duş alıp çay içmek için otelin karşısındaki çay
bahçesine gittim. Yarın bütün gün Urfa’ dayım çarşılarını,camilerini,eski Urfa’ yı,hanlarını detaylı şekilde
gezeceğim. Şunu eklemek her halde yanlış olmaz, Urfa Güney Doğunun turizm merkezi olmaya aday.

5.gün 27 Eylül Perşembe

Sabah bal ve kaymaktan oluşan kahvaltıyı yaptıktan sonra öğlen sıcağı bastırmadan kaleye çıkmak
için yola koyuldum, kale Balıklı Gölün hemen yukarısı, zaten anlatılan Nemrut HZ. İbrahim’i bu kaleden
mancınık’ la bugünkü Balıklı Göl’ ün olduğu yere yani ateşe atmış, tabi ki ateş suya odunlarda balığa
dönüşmüş ve bugünkü gölü oluşturmuş.
Kaleye iki giriş var biri kapalı bir tünel 172 basamaktan oluşmakta, diğeri açıktan çıkılan bir yol.
Sabah, sabah bu merdivenler neredeyse bütün enerjimi aldı, neyse ki kalenin manzarası bütün
yorgunluğumu unutturdu. Kalede iki sütun var yüksekliği 17,25cm. kendimi bir tanesinin gölgesine
attım. Bütün Urfa ayaklarınızın altında, özellikle Balıklı Göl ve Rızvaniy’e cami çevresi çok güzel
bir görüntü vermekte, yaklaşık bir saat kadar oturdum.
Kaleden inip eski Urfa sokaklarını gezmeye başladım,daracık yokuş yukarı yokuş aşağı sokaklar,
arada çok güzel taş evlere rastlamak mümkün.
Çarşıya giriyorum, rast gele dolaşmaya başladım, çarşı renkli, hareketli, ilginç,insanı etkileyecek
bir çok görüntü var. Hemen söyleyebileceklerim tütün satan küçük bir dükkan, adam bağdaş kurmuş
dükkan 4 veya 5 metrekare, küçük bir terazi , köşede duvar dibinde öbek, öbek tütünler, sanki küçük
bir çocuğun oyun odası gibi, kuzu postçuları,kesip biçip dikiyorlar, rengarenk basma elbiseler, bakır
tepsiler, tencereler,cezveler satan dükkanlar,çeşit çeşit baharatçı dükkanları ve bolca kebapcılar,
özellikle patlıcanlı kebap, birde sıcak, sıcak satılan lahmacunlar,tabi ki iki tanesi hemen mideye indirdim.
Kuş pazarını sorup hemen oraya doğru yöneliyorum, kesinlikle görülecek yerlerden, çeşit, çeşit
güvercinler insana o kadar sıcak geliyor ki elinize alıp sevip okşuyorsunuz, fiyatları beş ile kırk
milyon arası değişiyormuş, bir dükkanda pazarlığa denk geliyorsunuz, satıcı 35 demekte alıcı
ise 30 milyonda diretiyor, sonuç ne oldu bilmiyorum.
Gümrük hanı bulup giriyorum, eskiden ticaretin yapıldığı tarihi bir han şuan halı, kilim ve kuyumcular
çoğunlukta, hanın güzel bir meydanı var, meydanda bir kaç saat tamircisi, tespih satıcısı ve
kürsülere oturmuş çoğunlukla domino ve dama oynayan yaşları 50 üzeri insanlar,bende hemen bir
kürsü bulup oturuyorum, kürsü X işareti şeklinde tahtadan yere yakın tabureler oturması güç kalkması
güç belki bana öyle geldi ama rahat. Hemen bir çay söyledim, bu arada gözüme takılan garsonun
oyun oynayanlara dağıttığı mırra ilişti, tek bir fincanla herkese bir yudum dağıtmakta,bende garsonu
çağırıp istedim bana sorduğu kaç yudum olsun, meğer yudumla satılıyormuş, iki yudum söyledim;
mırra acı yapılan bir kahve yani şekersiz nescafe tadında, garsonun söylediği bu kahvenin tohumu
başkaymış yani bu tohum acı oluyormuş, mırra 2-3 yudumdan sonra bitti.

Çarşıdan hediyelik isot alıp otele dönüyorum, uyuya kalmışım kalkıp duş alıp son kez Balıklı Göle
gidip çay içiyorum, yarın Urfa’dan ayrılıyorum.

6.gün 28 Eylül Cuma

07:00 kalktım doğru Viranşehir dolmuşlarına,fazla uzun olmayan bir yolculuktan sonra Viran şehirdeyim,
burası için anlatılacak pek bir şey yok, sadece söylenecek bir tas içtiğim Jivjin, bu içecek gülsuyundan
yapılıyormuş tasın içinde lokum büyüklüğünde jöle benzeri tatlılar var,sıcakta bu soğuk içecek iyi
geldi, buradan Mardin’e bağlı Kızıltepe’ye gitmek için dolmuşa bindim, burası içinde anlatılacak pek
bir şey yok kötü bir yapılaşma ve küçük bir yer.
Vakit kaybetmeden Mardin dolmuşuna bindim yol yaklaşık yarım saat, dünya mirası kapsamına alınan
bu şehri görmek için sabırsızlanıyorum, şehre yaklaştıkça dağın yamacındaki Mardin gözüküyor, şehir
merkezine varmak için dağı tırmanıyorsunuz.
Mardin büyüleyici, evler yamaçta balkon gibi durmakta ve bir o kadarda estetik, kesme taşlardan harika
bir mimariyle yapılmış, ana caddede tur atıp tarihi posta hane binasını ve müzeyi gezdik den sonra ara
sokaklara giriyorum, bu evlerin arasında dolaşmak insanı başka bir dünyaya götürüyor, bol bol resim
çekiyorum sanırım en fazla resmi burada çekeceğim. Şehirden 10km. uzaklıkta görülmeye değer
yerlerden biride tarihi Süryani manastırı, fakat buraya dolmuş yok özel bir taksi tutmak lazım onlarda
15 milyon istediler bu fiyat benim bütçe için fazla olduğundan gidemiyorum.
Mardin görüp etkilendiğim kentler arasında en üst sıraya yükselebilecek kentler arasında, birde şunu
hatırladım Artvin’de yamaçta kurulu bir şehir ve orda da trafik lambaları yoktu Mardin’ dede yok.
Güzel bir öğlen yemeği yiyip çay içtik den sonra gözüm arkada Mardin’den güneydoğunun büyük
şehirlerinden Diyarbakır’a gitmek için ayrılıyorum.

Diyarbakır’da indiğim yer dağ kapı yani tarihi surların bir çok kapısından biri tamda merkez, şunu
söylemek isterim ilk defa gittiğim bir şehre yabancılığım yaklaşık yarım saat sürmekte, ondan sonra
şehre alışıyorum.
Harita edinmek için turizm danışmayı soruyorum fakat saat geç olmuş, oteli birine girip bir harita
ediniyorum,bu arada ucuz bir otelle anlaştım 6. katta ıskarta bir oda fakat iyi bir manzarası var birde
önünde terası, azda olsa şehri üstten görebiliyorum.
Diyarbakır’da ilk göze çarpan tabi ki surlar Çin settin dinden sonra dünyanın en uzun surları, uzunluğu
3.500 metre ,şehir hareketli ve kalabalık, trafik yoğun, seyyar satıcılar, bolca cartlak kebapçıları
yani ciğer kebabı satan tezgah ve lokantalar. Ana cadde üzerinde yürüyerek Ulu camiye varıyorum
camiyi gezdikten sonra cami önündeki alanda çay molası verdim.
Otele dönüp odaya çıkıyorum, çantadan gerekli eşyaları çıkartıp tamda duşa girerken 4 el silah sesi,
hemen terasa çıktım, terasta sonradan öğretmen olduğunu öğrendiğim biri daha beraber dağ kapı
tarafına baktık insanlar koşuşturuyor, polisler, ambulans, panzer, yani ortalık karıştı biz olay yerini
göremiyoruz sadece kavşak gözüküyor yolu panzer kapattı, tabi ki bir meraktır sardı; dağ kapının
orada bir panzer ve çevik kuvvet vardı acaba diye insanın aklından geçiyor.

Terastaki yan oda kalan hocayla tanıştık, öğretmen evi yetersiz olunca bu otelle anlaşmışlar iki kişi
kalıyorlar, böyle olaylar ara sıra oluyormuş ya kan davası yada seyyar satıcılar kavgasıdır dedi,
aklına polise saldırı gelmiyormuş.
Duş alıp hemen lobiye indim bir çay söyledim,çayı getiren arkadaşa sordum gayet sakin ” ağabeynin birini
vurdular dedi ” neden niçin diye sormadım. Çayı içip dışarı çıktım ortalık sakin, caddenin sağında
solunda kebapçılar birini gözüme kestirip oturdum bir porsiyon cartlak kebabı söyledim, kebap geldi
sanki iki kişilik garsona sordum bir porsiyonmuş afiyetle yedim.
Otele dönüp odaya çıktım bir nescafe hazırlayıp kendimi terasa attım, teras serin. Akşam üzeri
tanıştığım hocanın yanında 3-4 kişi daha onlarda öğretmen, hepsi genç askerlik süresini öğretmenlik
yaparak tamamlıyorlar, bazıları bu otelde kalıyormuş. Tanıştıktan sonra başladık sohbete, onlar bana
ben onlara soruyorum hepsinin ilginç tespitleri hikayeleri var, hele bir Antalyalı var ki kendisi bir köyde
görevli köyün tamamı ağaya aitmiş okul bile, bunları birde tatlı bir dille anlatıyor ki dinlemesi harika,
köye ağanın marabaları bakıyormuş yani köy halkı, ağanın birde güzel bir evi varmış hoca bir gün
sormuş ”peki ağa nerede” diye, ağa köye sene bir veya iki kere gelirmiş, hocanın anlattığı birde güzel
bir çeşme varmış sadece ağa köye geldiğinde suyunu akıtırlarmış.
Gece hocalarla sohbetle devam etti.

7.gün 29 Eylül Cumartesi

Sabah erken uyandım 07:00 gibi, kahvaltı falan derken saat oldu 08:30, bugün direkt Siirt, dönüşte
Batman ve Hasan Keyf, dolmuş saat 10:00’da kalkacakmış hesap da erken yol alalım dedik ama olmadı.
Siirt’e Batman üzeri öğlen saat 12:30 gibi varıyorum. Siirt fazla yüksek olmayan tepenin üzerindeki
Düzlük de kurulu, girişte yüksek bir Atatürk heykeli sizi karşılıyor, sağ ve solda iki ana cadde ,caddeyi
gezip ara sokakta ki çarşısına giriyorum tipik Anadolu çarşısı,yani toptancılar,basmacılar,tamirciler
falan, gözüme daha yeni gelmiş bir tencere haşlanmış yumurta takılıyor, lavaş ekmek arasına iki tane
koydu, birde büyük bardak çay, afiyetle yedim, satıcıda şeker gibi adamdı.
Siirt’den saat 14:30 civarı Batman dolmuşuna biniyorum. Şimdi ki hedefim Ilısu barajının tamamlanması
sonucu baraj gölünün altında kalacak olan HASANKEYF,bu yerleşim yeri yaklaşık 1300-1400 yıllık.
Batman yolu üzerinde Raman dağının hemen yanından geçiyorsunuz,dağın tepesinde petrol kuyularını
gözükmekte hani şu kafası aşagı yukarı çalışan makine’lar.
Batman’dan Hasan Keyf dolmuşuna bindim, yolda petrol kuyularını daha yakından görebiliyorsunuz,
birbirlerinden az mesafe uzaklıkta, buradan çıkartılan ham petrol dinlendirildikten sonra Batmanın
içindeki oldukça büyük Tüpraş tesislerinde işlenmekte, tabi ki bu tesisler Batmanı il yapacak kadar
büyütmüş ve geliştirmiş.
Dicle’nin kenarından Hasan Keyf’e yaklaştıkca yüksek kayalara oyulmuş şehir kalıntıları harika bir
görüntü vermekte. Dicle nehri üzerindeki köprüyü geçerek Hasan Keyfin içinde inip kayalıklara doğru
tırmanmaya başlıyorum,yükseldikçe Dicle nehri manzarası daha da güzelleşiyor,şehir kalıntıları içinde
saraylar,camiler,sarnıçlar, şehrin tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmemekte, araştırmalarda Bizanslıların
buraya yerleştikleri,sonrasında Müslümanların burayı ikinci halife HZ. Ömer döneminde M.S. 638 yılında
fetih ettikleri bilinmekte. Dicle nehri üzerindeki tarihi köprünün önemli özelliklerinden biri de orta ayakları
üzerinde yer alan ve on iki burcu simgelediği tahmin edilen figürlerdir. Bir ikisi dışında tahrip olmuş ve
şekil olarak ne ifade ettikleri anlaşılmaz hale gelmiştir. Köprünün ne zaman yıkıldığı da bilinmemektedir.
Hasan Keyf’in bu görünümü Kapadokya’daki Göreme açık hava müzesini andırmakta.
Batman’a dönüp son dolmuşla Diyarbakır’a doğru yola çıkıyorum. Bugünkü geziden müthiş zevk aldım,
özellikle Hasan Keyf’den, yalnız Şırnak’ a gidemedim, inşallah seneye Doğu Anadolu turu ile beraber
Şırnak ve Hakkari’ yede giderim.
Yarın Bingöl, Tunceli ve Elazığ’ı.

8.gün 30 Eylül Pazar

Sabah Bingöl’e doğru yola çıktım. İç Anadolu’ya doğru yaklaştıkça hava serinledi ve boy, boy kavak
ağaçları belirdi.
Diyarbakır Bingöl arası yaklaşık iki saat, şimdiye kadar hiç bir yolda bu kadar yol karakolunda
durdurulmadık. Bu yol arasında tam dört tane yol karakolu vardı. Kimlikler toplanıp içeride bilgisayardan
kontrol yapıyorlar, tahminim şehre gelen yabancıları kayıt ediyorlar. Bingöl Genç ilçesinde içeriye
çağırıldım, ilk defa bu kadar kapsamlı soru sordular, nereden geldin, ne kadar kalacaksın, mesleğin ne
gibi sorular, zaten Hasan Keyf’de sohbet ettiğim, Erzurum’da okuyan gençler Erzurum’a giderken bu yolu
kullanmadıklarını söylemişlerdi nedeni ise çok zaman kaybetmeleri imiş. Gerçekten iki saatlik yol daha
uzun bir zaman aldı. Bingöl’e vardık, şehir sakin ve kendi halinde, ufak bir caddesi var biraz dolaşıp
meydandaki cami kenarında mola verdim. Satıcı ve boyacı çocuklarla hoş da bir sohbet ettik.
Tunceli’ye varmak için dolmuşa binip Bingöl’den ayrılıyorum. Yol dağlık, kıvrıla, kıvrıla Munzur çayı
eşliğinde Tunceli’ye varıyorsunuz. Tam Tunceli sınırında yine içeri çağırıldık ve yine aynı sorular,bu
yolda da üç tane karakol geçtik.
Saat 15:00, Tunceli’ deyim. Dağlar arasında Munzur vadisinin yamacında kurulu, içinden Munzur çayı
geçmekte. Günlerden pazar olduğu için şehir sakin, caddeleri ve sokakları gezdikten sonra yemek yiyip
çay içmek için bir yer buldum, şunu söyleyebilirim, şimdiye kadar keyifle çay içtiğim yerlerden biri.
Yamaçta, hem Tunceli’yi, hem de vadiyi, hem de vadiden akan Munzur çayı yüksekten görebiliyorsunuz.
Burada yaklaşık 1,5 sat oturduktan sonra Elazığ’a gitmek için dolmuşa bindim.
Tunceli görülmesi gereken illerden,çok şirin bir il, aslında Tunceli’de gezilmesi gereken biride Munzur
vadisi,ne varki oraya bir tam gün gerekiyor, umarım bir gün bu vadiyi gezmek kısmet olur.
Keban baraj gölünün kenarından Elazığ’a doğru yaklaşıyoruz, hava karardı, şehrin ışıkları uzaktan
görünmeye başladı. Merkezde inip ucuz bir otel ayarladıktan sonra şehri gezmeye başlıyorum, Elazığ’ı
büyük ,kalabalık,düzenli,havada bayağı serin,Güneydoğunun sıcağından sonra bu serinlik iyi geldi.
Yorgunluk çayı içerken aklıma takılan Tunceli’de bir gece kalmaktı ama bu bütçe ile bunu yapmak
mümkün olmadı.

9.gün 01 Ekim Pazartesi

Sabah eski Elazığ’a yani Harput’a çıktım. Burdaki kaleyi, köyü gezip şehri üstten gördükten sonra Keban
barajını gezmek için dolmuşlara binip Keban ilçesine geldim. Burada da Amerika’daki olaydan sonra
yayınlanan genelge nedeni ile güvenlik gerekçesiyle barajı gezmek yasaklanmış, biraz ısrar işe yaramadı.
Malatya Elazığ’ı arası 1,5 saat, yolda kayısı ağaçları size eşlik ediyor. Malatya’da kalabalık, temiz,zengin
ve büyük. Şehri gezip, çay içip ve kayısı yedikten sonra belediye otobüsü ile eski Malatya’ya gidip
orayı görüp Malatya’dan ayrılıyorum. Buradan Adıyaman’a doğru yola koyuldum, yol bayağı virajlı ve
dağlık,saat 17:30 gibi,ayda dolunay, yolculuk zevkli geçti. Saat 20:00,Adıyaman’dayım, gece gözüyle
şehri gezip bir otele yerleşiyorum.

10.gün 02 Ekim Salı

Adıyaman müzesini gezip çok merakla beklediğim Nemrut dağı turu için Kahta’ya doğru yola çıktım.
Bu turu yapmak için ya özel dolmuş tutmak gerekiyor, bu benim için oldukça pahalı, yada otellerden
tur oluşmasını beklemek. Bir kaç otele sorduktan sonra İrfanın otelinde saat 12:00’de bir gurup
yakaladık. Bu arada bir yanlışta gece Adıyaman’da kalmamdı,aslında burada Kahta’da kalabilirdim.
Dolmuş geldi, ben, iki rehber,bir İngiliz ve bir Brezilya’ lı turu başladık. İlk durak Karakuş tepesi,
burada Kommagene kralı Mithradates’in annesinin, kız kardeşinin gömülü olduğu mezar tümülüsü
yani bir nevi aile mezarlığı. Tümülüsün kenar kısımlarında 9 m. uzunluğunda dört adet dor nizamında
sütun var, sütunların üzerinde boğa, aslan, kartal ve tokalaşma sahnesinin olduğu kabartma ve heykeller
var. Aslan yerden gelen, kartal havadan gelen kötülükleri korumak içinmiş.

Yolda yine petrol kuyularını ve işlendiği tesisi görmek mümkün. Yol üzerindeki krallığın yazlık olarak
kullandıkları yeri gezip Cendere köprüsüne geldik. Köprü Kahta çayının em dar yerine inşa edilmiş.
Tek kemerli 92 iri taş dan yapılma. Suyun içinden karşı tarafa yürüyerek geçtim, su buz gibi harika.
Nemrut dağının yüksekliği 2150 m., köprüden sonra bayağı bir tırmandık. Bizim yaptığımız bu tur
güneşin batış turu, yani doğuş turunu yakalamak için geceden tura katılmak gerekiyormuş.
Bol virajlı bir o kadarda güzel bir yolculuktan sonra tümülüsün altındaki dinlenme tesisleri vardık,
hava iyicene soğudu, burada çay molası verip 500 metrelik bir tırmanıştan sonra doğu terasındaki
heykellerin bulunduğu alana vardık. Tabi turda iki rehber bulunması benim için bayağı iyi oldu.
Doğu terasında taht üzerinde sıra halinde oturmuş ihtişamlı tanrı heykellerini görüyorsunuz, sırası ile
ANTİOCHOS, APOLLON, FORTUNA-KOMMAGANE, ZEUS, HERAKLES ve aslan, kartal
heykelleri, gerçekten muhteşem bir görünüş.
Güneşte yavaş, yavaş kızıllık vermeye başladı.
Batı terasında da doğu terasında olduğu gibi oturan tanrı heykelleri ile bunların yanında sadece değişik
olan tanrı ANTİOCHUS’UN diğer tanrılarla tokalaşmasını gösteren kabartma bulunmakta. Rehber
arkadaşlardan birinin anlattığına göre buranın uydudan fotoğrafı çekilmiş, yani tümülüs altındaki mezarın
kroki çıkarılmış, gerekli ödenek ve izinlerden sonra bu mezar ortaya çıkarılacakmış.
Güneş uzaktaki dağın arkasına düşmek üzere, ortalık iyice kalabalıklaştı. Müthiş bir kızıllık ortalığı
sardı ve güneş dağın arkasına düştü.
Aşağıda iki bardak sıcak çaydan içtikten sonra dönüşe geçtik. Bu arada güneşin battığı ters
istikametten ay dolunay olarak yükselmeye başladı, harika bir manzara. Öğlen saat 12:00 gibi başlayan
tur akşam saat 20:00’de bitti. Bu gece Kahta’ dayım. Otelde Brezilya’ lı ve rehber arkadaşla biraz sohbet
ettikten sonra bayağı yorgun halde yattım.

11.gün 03 Ekim Çarşamba

Kahramanmaraş otobüsüne binip yola koyuldum. Bu gezeceğim sonra şehir. Yolda biber tarlaları,
toplanmış ve kırmızı birer halı gibi kurutulmak üzere yol kenarlarına serilmiş. Şehir merkezini
gezip eski çarşıya giriyorum. Çarşıda kulağa hoş gelen bakır ustalarının çekiç sesleri ve bakır eşya
satan mağazalar, tek tük kalmış semerci ustaları , yaşları geçkin, biraz muhabbet edip bir kaç resim
çektim. Kaleyi gezip Gazi Antep’e dönmek için şehir merkezine geliyorum, bir külah da Maraş’ın meşhur
dordurmasının tadına bakıyorum.
Gaziantep’de merkezde bir otele yerleşiyorum, sanırım kaldığım en kötü otel. Resepsiyonda Kahta’da
aynı katta kaldığım turist, oda odayı almış çıkmak üzere, selamlaştık.
Çantayı bırakıp yemek, yemek ve çay içmek için dışarı çıkıyorum. İstanbul’daki bekleyenlere hediye
almak için biraz dolaştım.
Yarın şehir müzesinde Zeugma mozaiklerini gezeceğim. Saat 14:20 ‘de tren İstanbul’a hareket edecek,
yani dönüş yolculuğu yarın başlıyor.

12.gün 04 Ekim Perşembe

Sabah filmleri banyoya verip müzeyi gezmek için yürümeye başladım, müzeye yaklaşınca hemen
yanındaki inşaat gözüme ilişti, mozaikler için yapılan yeni müze inşaatı. Kazıdan çıkartılan mozaiklerden
6 veya 7 tanesi sergilenmekte, diğerleri müze deposunda yeni yapılacak binayı bekliyor.
Mozaikler büyüleyici ve oldukça büyük, uzaktan bakınca yağlıboya tabloyu andırmakta, yani o kadar
ince işlenmiş, insanı düşündürtmüyor değil, evinin tabanını bu muhteşem mozaiklerle döşetmek nasıl
bir zevk.
Tren hareket saatine daha çok var, müzeden çıkıp merkeze doğru yürüyorum, meydandaki havuz
kenarında parkta 1,5 saat kadar oturdum. Resimleri alıp gara doğru yürümeye başladım daha bir saat
var tren hala gelmemiş.5 no lu vagon 5nolu kompartımana yerleştim, tren kalabalık değil ve dönüş
yolculuğu başladı. Akşama doğru yemekli vagona geçtim ve bir bira söyledim, yavaş yavaş geriye doğru
düşünmelere dalıyorum,aslında kısa bir yolculuk oldu imkanlar, el verseydi en doğuya kadar çıkmak
isterdim. Van ,Ağrı, Kars, Erzurum ve diğer iller ,umarım seneye de buralara gelebilirim. Ne zaman
söylediğimi bilmiyorum ama şöyle bir laf etmiştim ” Gördüğün yer senindir ” evet tekrar söylüyorum
gördüğüm yerler artık benim. Biraları içtikten sonra erkenden yatmayı düşünüyorum.

13.gün 05 Ekim Cuma

Haydar Paşa’ya yaklaşıyoruz. Sirkeci tarafına geçmek için trene veda edip vapura biniyorum, yaşamın
hızlı, acımasız, çoğulcu, üst üstte, bencil, çıkarcı, ama bir o kadar da renkli, heyecanlı, düşündürücü,
mistik olan İSTANBUL’ dayım.

AKILDA KALANLAR

* Yesemek’ deki tahta kazlı, yeşil gözlü çocuk.
* Malatya’daki uzun saçlı kız.
* Trendeki biralar.
* Diyarbakır’daki silah sesleri.
* Zeugma mozaikleri.
* Harran’da yediğim çiğköfteler.
* Jivjin ve meyan kökü şerbeti.
* Urfa’ daki kuş pazarı.
* Tunceli’deki çay molası.
* Gaziantep’deki otel.
* Siirt’deki ekmek arası yumurta.
* Mardin’nin sokakları.
* Bingöl’ün sessizliği.
* Yol karakolları.
* Kahta çayını yürüyerek geçmem.
* Kahraman Maraş’ daki semer ustaları.
* Para hesapları, kilometre hesapları.
* Aldığım topaç, at boyun kolyesi.
* Kürt’çe kasetler.
* Kahta’daki otel.
* Ciğer yahni.
* Nizip’deki motosikletli gençler.
* Keban barajını gezememem.
* Birecik’ de kalamamam.
* Adıyaman’da boş yere kalmam
* Hatay’a gidememem.
* Şırnak yolunun kapalı olması.
* Nasırlarımın azması, belimin ağrıması.
* Ozanı özlemem, çok sigara içmem.
* Hasan Keyfin güzelliği.
* Son 3 gün yıkanmamam.
* Bulduğum 250 bin lira.
* Bir yudumluk mırra, bir sarımlık tütün.
* Bazı geceler geçmişe gitmem.


tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir