Edebiyat Kulübü
Kısa hikayeler, yazılar, cümleler, kehanetler, yazı yazmak isteyenler.
Duygular
Etiket: aşk
- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son 5 yıl 4 ay önce
wolverine tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
tunaKatılımcımakina
Bazen çalışıyo, bazen çalışmıyo, bozuk bu makina.
Balığın suya doyduğu an. Okyanusun karayı özledişi uzaklık. Sağlıksız doğan bir çocuğun verdişi hüzün ve bu karmaşık sorgulayIşın aciz kalığı kadar öksüz bir rüzgar. Dalgalar bunun itiraf? mektuplar gibi gönderilir anlamak isteyene. Karmaşa içinde çaldıran rüzgarın çığlıkları ölmemek için daha ne yapabilir ki. Ayaklarımıza kadar gelmekten başka.
Tükenen uzaklıklar, yaklaşan bulanıklık, açık bırakılan kapılar, sabahları terli kalkan rüyalar, geçilmemesi gereken çizgiler, dikenli tellere bakan umut, aynada kalan silik görüntüler, kumağların yırtılabileceğini unutmak, bir duvarda otururken kendini yumurta gibi hissetmek, dik durma çabaları, herkes bana baorsa sen kimsin?, toprak kokusunun sırrı, sabah 5’te öten kuşlar. Güneşi perdeyle s?vayabilirsin.
Burda sabahları ağlayan bir kız çocuğuna hep yalvarıyorum. Senin baban ben değilim, ve artık Şu saçma sesleri çıkarmayı bırak. Sen bir hayalin peğindesin ama ben tıpkı önceki ufaklığa söyledişim gibi, sandığın gibi değil. Kes şunu artık. Bunun sonu nereye varacak hağ Daha ne kadar ağlayacaksın!
Sonra ????? kapatıyorum. Kollarımda büyüyo bir yastık. Yattığım yer farklı artık. Aklım öylesine fışkırıyo ve gözlerim kapanıyo. Kendi kendine sönen mumlar gibi sönü?e geçiyorum. Ateğ kısaldıkça duman gibi hayaller yükseliyo bilinçli halimden. Bazen beynimdeki bir damardan çatırtılar duyuyorum sanki, çok acı veriyo ve gelirken hissediyorum, acının olası miktarı korkutuyo. Ben hep söylerim, benim makina bozuk, kurcalarken bozdum. Tamirciler de hep kazık attılar saf halime.
Mum sönüyo, etraf? bir sis gibi kaplıyo duman. O an, Fransa’dan, belki de daha yakından korkularım beni çaşırıyo. Ko???, ama sessizce değil, çekinmeyen çığlıklarla ko?. Seni Mars’tan izleyenler için haykır gökyüzüne bakarak anla imkansızın sürekli imkanlı bir hal aldığını. Kurtulabilirsin kendi gömleğinden. İstemedişin kitabı okuma, düşmekse amacın ilk sen atla, öldürmekse kurtuluşun, senin için ölmeye hazırlar, fakat onlara ölecekleri bir neden ver. Ya da yalan söyledişini itiraf et geleceğine, aynanın karşısında. Önce dokun ona, sonra son kez arkanı döndüşünü söyle.
Bozuk makina. Çıngıraklı bir sesle merdivenlerden düşer gibi bir antika. Çevredeki tüm makinalar tıkır tıkır işliyor bu bozuk makina sürekli arıza yapıyor.
Mumun fitili yanıyo, sonra en üstten bir çiçek gibi açılıyo, ama kara çiçek olmaz ki. Hemde alevler içinde bir çiçek bu kara çiçek. Sağından solundan her yerden yanıyo. Altı sıcaktan sap sarı olmuş bir türlü kurtulup dü?emiyo sıcak sıvıya. Böyle yanmak daha mI iyi hağ Dü?sene artık dü?. Üflesem sönecek ama düşmeyecek biliyorum. Bunu söylemek istemezdim ama bu halinle bir çiçekten daha çok bir böceğe benziyorsun. Ateğ böceğisin sen o zaman. Hiç böyle bir ateğ böceği görmüİler midir. Seni ilk yaktığımdan beri giderek büyüyorsun ve belki de olgunlaşıyorsun. Büyüdükçe küçük böceğimi özlüyorum ben. Söndürmeli miyim bu ateği, yoksa benim gibi kendi kendine mi sönmeli, ve belki de uyumalı, ya da uyutulmalı.
Bozuk diyorum ve suçlusu ben değilim, sadece kurcaladım ve kucakladım birazcık. Ve belki de biraz suçluyum bu yüzden. Bozuk makina. Bozuk dedim.
tunaKatılımcıbenzemez
Kaçmak için misinaya sarılan balık. Dünya akvaryumunda. Bu kalabalık suları kabul edemeyenler için pek seçenek yok. Hep yakına atılacak bir misinayı bekleyip son kez tutunmayı hayal etmekten başka.
Biz birbirimize de tutunabilirdik ama yapamadık. Yeni doğmuş yıldızlar gibiydik gökyüzünde, milyorlarcası vardı aramızda. Sonra parlak gökyüzü ve cehennem birleşir gibi oldu. Korkularım uyanınca yıldızlar boğuldu ve birden her yerim soğudu. Bembeyaz elleriyle uzandı bana doğru, kapkara bir çocuğa, sihir vardı nazik parmaklarda. Bir katilin öldürmeyi sevmesi gibi, tanrının bir deneyi daha. “Şu gökyüzünde gördüşün mavi ay, adımın yarısıdır” dedim. Bu bir yarı intihar olacak, ve bunun farkında olan tek yıldız ben mi olacaşım. İçimde koruduğum aydınlığın sahibine mahçup kalamam. Sonsuz evren, suskun güneşer, ellerine ağlamadan öldürme beni. Sonsuza kadar soğuk kalacaşım bu düşüİle.
Papatya mezarlığında tehlikeli arzulardan bir çelenk. Yokluşunun rengi siyah saçlarımda. İçimi yere döktüm bir umutla. Yalnızdım ve yazmaya başladım sonra. Sesimdeki şarkılar susmuştu sen gidince. O uzun yollar bitmeseydi keğke. Bitmeye yuvarlanan tekerler, dönmeseydi bu araba geriye. buruşturuyorum bu yalancı gerçeşi üzerime geldikçe. Çünkü senin duygularından biriydim, terkedilmeden uyandığım hissi sendin. Batıyordum güzel bir denize, dalgalanıyordum mavide. Benzemiyordu hiçbir şeye, aksini söyleyen yıllar yalancıydı hep. Tıpkı bir çiviyi duvara çakmaya benziyor, çıkartmak için. Çıplak eller buluşamıyor, gölgeler asla çakışmıyor. Hep bana bakan bir göz var ama asla konuşmuyor. Siyah pencerede çocukluğumu görüyorum, önce yıllar uçuŞuyor hayallerimden, sonra kuş olup uçuyorum sana doğru, kocaman kanatlarımdan tüyler kopuyor, rüzgar esiyor dudaklarından, giderek uzaklaşıyor bulutlar. Sana gelicem güneğ, içim umutların en büyüşüyle dolu, yak beni, buharla?tır bedenimi son damlasına kadar. Baorsun uzaktan, gözlerim yanıyor yaklaştıkça sana, ateğler yükseliyor sanki yanmak isteyişime. Duygular sarıyor yüreğimi, aç yırtıcılar, pençeler coŞuyor, kemiriliyorlar kızgınlıklarımı. Yorulmadım asla, yaralandım da diyemem, fakat yetişemem biliyorum. Batıyorsun gene içime, kızarıyor etrafımda renkler, yarı dolu, bensiz bu ay, ortaya çıor, o yükseldikçe sen gülümsüyorsun, sonra da kaybediyorum seni, düşüyorum yer yüzüne. Önce ben düşüyorum sonra düşlerim meteor yağmuru gibi tepeme. Yıldızları yerleğtiren amca, böyle mi olmalı her gün? Her uçuş bir düşüş, her düşüş bir yara. Ama batarken her zamanki gibi gülümsedin bana. Ölene kadar düşebilir bu adam, ölümsüzce sevebilir düİleri, göz baor, benim çivilerim çıkmıyor bedenimden, sözlerimde bir hastalık var ve giderek kısılıyor nefeslerimdeki sensizlik. Boğuluyorum biçimsiz saatlerde akan müzişe giderse aklım. Ne alıyor, ne de veriyor. Bu gün sadece dünden kalan bir gülümseme uyutuyor beni. Uyuyorum, koca bir güneğ içimde.
Yaşadığımız şeyin gerçeklişi bazen yeterince net değildir. Anlıyorum. Bazen sözler anlamlı gelir ama işe yaramaz. Gizli bir gezintiye izin verdim içimde sadece. Saklanmaya çalışan bir rüyayı kovalamak gibi. Şimdiden öncesine dokunamaz parmaklarım. Hangi deniz mavi kalabildi kiş Kollarımız sarılmayı unutmuşken, hangimiz özgürce yüzebiliriz. Değer verilmiyor bu günlerde tutunduğumuz şeylere. Olsun, zaman adımı hatırlasın diye herşey belki de.
tunaKatılımcısevilen kitapmı yoksa kitapta farkında olmadan aradığımız mI
merak ettim insanı bu kadar okuma ve yazma isteğine iten ne olabilir dedim. düşünüyorum da insanın içinde böyle bir enerjinin oluşması ne ile ilgili olabilir. ne okuyoruz ya da yazıyoruz, insan doğasında merak denen bir güdü var ama merak için de bizi bir şeyin teğvik etmesi gerek. peki sayın kitap okuyucuları biliyor muyuz bizi okumaya sevk eden şey neğ bence Şu kabul edilebilir; “öylesine okuyorum, zaman geçirmek için”. yoksa nedensiz hiç bir şey yoktur. neden kitaplara aşıksın? aşık olduğun kitaplarmı gerçekten…
tunaKatılımcıfethedilemeyen kale
Hepimiz çocukluk yıllarımızda birçok güzel masal okumuş veya dinlemişizdir. Bu masalların bağlıca kahramanları karşı cinsten iki insan olduğunda karşımıza maalesef hep aynı tablo çıkar: “Erkek kız? kurtarır ve sonsuza dek mutlu yaparlar.”
Daha çocukluk yıllarında aklımıza kurtarıc? ve kahraman cinsiyetin hep erkek olduğu düşüncesi yerleşir. Pamuk Prenses’i prens uyandırarak hayatın? kurtarır. Rapunzel hapsolduğu Şatodan yine bir prensin sayesinde kurtulur. Bu masallar ve daha niceleri küçük yağlardan itibaren zihnimize öyle bir kazınmıştır ki, bütün genç kızlar hayatlarının önemli bir kısmın? “beyaz atlı prens”i beklemekle geçirirler.
Peki niçin kurtarıcılar hiç kadın olamazları Gerçekten de erkekler tarafından kurtarıldıktan sonra sonsuza dek mutlu mu ya?arları Cevabın “evet” olduğunu düşünüyorsanız, ya umutsuz bir romantiksiniz ya da henüz kadın-erkek ilişkileri hakkında pek fazla bilgiye sahip değilsiniz. Pamuk Prenses ve Rapunzel’i kurtaran birer erkektir. Amerika’yı bir erkek keğfetmiştir. Elektrişi icat eden ya da İstanbul’u fetheden de birer erkektir. Ancak ne var ki bir erkek asla ve asla bir kadını fethedemez; onu hiçbir zaman tam olarak anlayamaz ve onun kalesindeki karanlık zindanlarda esir olmaktan kurtulamaz.
Peki bunca icat ve keğfi yapabilecek zekaya sahip olan erkekler nasıl olur da kadın gibi basit gözüken bir varlığı çözemezlerı Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bir kadını anlayabilmek için zekâdan çok daha fazla ihtiyaç duyacağınız özellikler duyarlılık ve duygusallıktır.
Kadınlar için en büyük ihtiyaçlardan bir tanesi takdir edilmektir. Hayatımız? hep sonunda bir “aferin” duyabileceğimiz işler yaparak yaşamaya çalışırız. Hayırlı bir evlat, iyi bir eğ, kusursuz bir anne veya başarılı bir iş kadını olmayı arzular; bu uŞurda birçok fedakârlık yaparak hayatımızı sürdürürüz. Tüm bunların karşılığını alabilmemiz ise ancak takdir edilmekle olabilir.
Peki bir kadın başka ne isterı Belki “çirkin ya?lı cadı” ile ilgili masalı da duymuşsunuzdur. Bir Şövalye mecbur olduğu için çok çirkin, ya?lı bir cadıyla evlenmek zorunda kalır. İlk gece cadı odasında yalnızken, Şövalye hiç istemeyerek odaya girer ve karşısında çok güzel genç bir kadın bulur. Şaşkınlıktan konuşacak hali bile olmayan genç adam, güzel kadına cadının nerede olduğunu sorar. Kadınsa “Cadı benim” diye yanıtlar. “Ben günün sadece yarısında çok genç ve güzel bir kadın olurum, ama dişer yarısında mutlaka çirkin ve ya?lı olmak zorundayım. Gece mi yoksa gündüz mü güzel olacaşıma sen karar vereceksin.” Şövalye seçimi kadına bırakır; neyi seçerse seçsin onun kararına saygı duyaca?ın? söyler. Genç kadın ise sevinçle Şu şekilde yanıtlar: “Sen bana kendi irademle seçme hakkını verdin ve kararıma saygı duyaca?ın? söyledin. Böylece üzerimdeki lanet kalkmış oldu, bundan sonra sonsuza dek genç ve güzel bir kadın olarak kalacaşım.”
Bu masaldan çıkartabileceğimiz sonuç ise, bir kadının takdir edilmenin yanı sıra özgür iradesiyle hareket edebilmeye ve karşı taraftan saygı görmeye ihtiyacı olduğudur. Günümüzde Amerika’ya gidebilmek için haritalar kullanılıyor. Elektrik ve tüm elektrikli aletler için ise kullanma kılavuzları var. Ancak, bazen binlerce sayfalık bir kitap, bazen tek hecelik bir kelime olabilen kadınları okumak için bakmanın yanı sıra görmek de gerekiyor. İşte erkekler bunu başaramadıkları için zindanlardaki esaretlerine bir türlü son veremiyorlar.
tunaKatılımcısonbahar
Sonbahar, yaz ile kış mevsimleri arasındaki mevsimdir. Kuzey yarım kürede Eylül, Ekim ve Kasım; güney yarım kürede ise, Mart, Nisan ve Mayıs aylarına denk gelir. Gündüzler kısalır, geceler uzar. Güneş , erken batar. Daha az ısı ve ışık verir. Serin, yağmurlu ve rüzgarlı günlerin sayısı artar. Kış mevsiminin habercisidir. Ağaçların yaprakları sararmaya ve dökülmeye başlar. İğne yapraklı ağaçlar (Çam, ardıç, zeytin vb.) yapraklarını dökerler. Çiçeklerdeki çiçek sayısı azalır. Etraftaki otlar ve çimenler kurur. Soğuklar başladığı için kışlık giysiler çıkarılır, kalın ve kapalı giysiler (Yağmurluk, bot, şapka, ceket, şemsiye, kazak vb.) giyilir.Sonbaharda, ağaçlar sarıyı renk değistiryorlar ve yaprakları kaybediyorlar
adım sonbahar
nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşıroysa ben akıam olmuğum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbaharatilla ilhan
benim adım sonbahar
kolay değil gitmek
öyle kolay değil
ağlayamamak
bir avluda
seni düşünmek öyle kolay değil
bu şehir sonbahar
sen sonbahar
kolay değil öyle yaşamak
seni beklemek kolay değil
sabahları erken kalkmak akıamaları geç yatmak
öyle kolay değil
bu kente yağmur yaİsa
gözlerim ağlayacak
ağzımda kalıyor kelimeler
bu şehirde
sabahçı kahveleri var
ışıkları da var bu şehrin
her mevsim sonbahardır
asıl mevsimlerdir
sonbahar
senin için bahanedir
ben sonbaharım
benim adım sonbahar
ben bahaneyim
Şimdi seni yaksam bu kağıtta
ben birazda ağlarım
burası sonbahar
her mevsim sonbahar
kolay değil öyle beklemek
sonbahardayken özlemek
kolay değil
bu akıam
bu sabahçı kahvesinde
geri dönmek bir şehre
öyle kolay değil
unutmak seni düşünmekten daha kolay değil
bu mevsim sonbahar
benim adım sonbaharhüseyin cayıklı
tunaKatılımcı
tunaKatılımcıSevgili marguerite duras
Can Yayınları / Çağdaş Dünya Edebiyatı
Marguerite Duras’ın 1984 Goncourt Ödülünü alan ve 34 dile çevrilen ünlü Sevgili (L’Amant) romanının yeni basımını sunuyoruz. Modern romanın en önemli yaratıcılanndan biri sayılan Marguerite Duras’ın yetmiş yaşındayken yazdığı bu roman, dünyanın dört bir yanında firtınalar koparmıştı. Kolay anlaşılan, yoğunlukla yalınlığı ustaca birleştirdiği bu romanıyla, Duras, büyük okur kitlelerine ulaşmayı da başarmış oldu. Roman, on beş yaşındaki yoksul beyaz bir kızın, Vietnam’da, bir nehir üzerinde yaptığı vapur yolculuğu sırasında, kendinden iki kat yaşlı, zengin bir Çinliyle tanışmasının, o adamda cinsel aşkı keşfetmesinin öyküsü. Yazarın kendisi de, on yedi yaşına kadar, bir Fransız sömürgesi olan Vietnam’da kalmıştı. Romanı yayımlandıktan sonra, bu romanın, kendi yaşamından alıntılarla dolu olduğunu saklamadı. Kimi eleştirmenlerin, bugüne kadar yazılmış en güzel romanlardan biri saydıkları Sevgiliyi, ünlü Fransız yönetmen Jean Jacques Annaud, filme çekti. Bu romanı severseniz, Duras’ın bundan sonra kaleme aldığı ve Can Yayınları arasında bulabileceğiniz Kuzey Çinli Sevgili’yi severek okuyacaksınız.
Çeviren: Tahsin Yücel – 104 sayfa, 2. hamur, ISBN: 975510396; Boyut: 13,5×19,5 cm; Baskı Tarihi: 1985
Özgün Dili: Fransızca
tunaKatılımcılove or not love
Aşkı ölçmek, sınamak, denemek ve kurtarmak için aşka yönelttiğimiz bütün sorular belki de her şeyin yanı sıra aşkı kısaltmaya da yarıyor. Belki de sevemememizin nedeni çok sevmek istememiz. Yani karşımızdaki kişiden hiçbir istekte bulunmaksızın ondan onunla birlikte olmaktan başka bir şey istemeksizin kendimizi ona verecek yerde ondan bir şey (aşk) talep etmemizdendir…
Milan Kundera – Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
tunaKatılımcıay ışığı
Yerinde duramıyordu Ahmet. Ona gitme arzusuna engel olamıyordu. “Özlem iki sokak ötede ve ben hala buradayım. Neyi bekliyorum ki? Hemen şimdi gidip aşkımı ilan etmeliyim. Mutluluğa bu denli yaklaşmışken durulur mu? Hayallerim gerçekleşmeli artık.” Ve koşarcasına çıktı evden. Yolda hiç bir şey düşünemedi. Sadece duygular vardı, “o” vardı. Aşk gelince akıl giderdi zaten. Onu sevdiğini söyleyecek, aşkına karşılık alırsa aradığı gerçek mutluluğu bulacaktı.
17 yaşındaydı. Daha ilkokul son sınıfta tanımış ve sevmişti Özlem’i. O yaşta neyinden etkilenmişti tam bilemiyordu ama çocukça aşık olmuştu işte.
Pıt pıt atan yüreği birini sevmek istemiş ve ona yapışmıştı. Bu aşkın, yedi yılını geçirdiği şehirden ayrılıp o Ege kasabasına taşınmalarının hemen ardından başlamış olması da ilginçti. Yaşadığı ayrılık ve yalnızlık gerçeğini, “özel biri” ile avunup görmezden gelme arzusu gibiydi. Çünkü zordu ayrılık, ölümü andırıyordu. Alıştığı, sevdiği insanların otobüsün peşinden ağlayışları gözünün önünden gitmemişti uzun zaman. Sonsuzu isteyen bir kalp, bir anlık bir ayrılıktan bile sonsuz yara alırdı; çünkü sonsuz ayrılıkları hatırlatırdı. İşte bu yaraya çare olarak bulduğu ise, Özlem’e kalbini bağlamak, o sevgiyle avunmak olmuştu belli ki.
Ortaokulda farklı sınıflarda okumak ve görüşmemek ise bu duyguyu unutturmak şöyle dursun, iyice arttırmıştı. Erişilemeyen, gözde, hayalde, kalpte büyürdü zaten. Ve hiç bir yerde bulunamayan mutluluk hep gerçekleşmemiş hayallere bağlanırdı. Artık çocukça bir sevgi değil basbayağı ateşli bir gençlik aşkıydı bu. Şarkılar dinleten, yollar gözleten, hayaller kurduran, rüyalar gördüren cinsten. Çiçekler onunla gülüyor, yağmur onunla ağlıyor, güneş onunla ışıyordu sanki. Onsuz bir hiç gibi hissediyordu kendini, her şeyi.
Lise yıllarında kısmen vuslat gerçekleşmiş, aynı sınıflara düşmüşlerdi sonunda. Ama o, aşkını belli etmemiş, edememişti. Gurur da denilebilirdi buna, utangaçlık da. Hoşlandığı kıza duygularını açamayanların başka şekillerde, mesela tam tersine o kişiyi kızdırarak ilgilerini belli ettiklerini fark ettiği için, bu tür davranışlardan bile kaçınıyordu.
Yakınında olmak, ufak bir dokunuş, göz ucuyla bir bakış bile yetiyordu ona.
İleride ona kavuşmak, onunla mutlu bir hayat sürmek ise en büyük hayaliydi ve hayaller büyüyordu hep, bunalımlarla, hüzünlerle, arzularla beslenerek.
Liseyi bitirip üniversiteyi kazandığında içi cız etmişti. Ondan kopuyor muydu yoksa? Ama hayır, Özlem de kendisi gibi Ankara’daki bir okulu kazanmıştı. O kadar sevinmişti ki bunu duyunca. Zaten bugüne dek ne istediyse vermişti Allah. Onu da verecekti, emindi bundan artık. Ve sonra gerçek mutluluğu bulacaktı mutlaka. Yoksa?
Açıkçası düşünmek bile istemiyordu ama, bu aşkın da onu mutlu edemeyeceğinden şüpheleniyordu bazen. Zira mutlu, gerçekten mutlu olmak için şart olarak gördüğü hemen her şeyi elde etmişti son birkaç yılda. Okulda başarılı olmak, ailesini gururlandırmak, çok iyi bir üniversite kazanmak, geniş bir arkadaş çevresi, kültürel faaliyetler, lüks bir ev, güzel bir araba, yeni bir müzik seti, sevdiği sanatçıların tüm kasetleri vs. vs. “O” hariç, istediği ne varsa elde etmişti. Ama bunların hiç biri kısa bir sevinme dönemi sonrasında tatmin etmemişti ruhunu. “Gerçek mutluluğu” bulma ümidini sadece aşkına bağlamıştı artık. Özlem’e kavuşacak ve mutlu olacaktı.
Özlem’in evine vardığında kapıyı çalmadan birkaç dakika bekledi. Kalbi fırlayacak gibiydi. Kapıyı “o” açtı ve film koptu. Heyecandan abuk sabuk konuşmuş, evelemiş, gevelemiş ama “o sözü” bir türlü söyleyememişti. Yine de mesaj yerine varmıştı. Ne de olsa bu kadar saçma sapan konuşmayı ancak aklı iptal eden o duygu yaptırabilirdi: Aşk. Özlem de bunu anlamış ve… ve duygularına karşılık da vermişti. O da Ahmet’i seviyordu işte, yaşasın!
Aşkına kavuşmuş, mutluluk kapıları ardına kadar açılmıştı artık. Yedi yıllık hasret bitiyordu sonunda.
Ama hiç ummadığı bir şey oldu. Eve dönerken içindeki heyecanın söndüğünü ve beklediği gibi çok çok da mutlu olmadığını hayretle fark etti. Onca sevgi duyduğu, hayallerle büyüttüğü Özlem işte öylesine biriydi. Ayşe gibi, Fatma gibi, kendisi gibi, herhangi biri gibi. Etten kemiktendi o da. Zaafları, hataları vardı mutlaka. Ayda bir hasta olurdu, baş ağrısı tutardı. Bazen tartışacak, belki birbirlerini yeterince anlayamayacaklardı. Sonunda da çevrede gördüğü diğer insanlar gibi öylesine bir beraberlikle hayatları geçecek ve belki de aşkları bir gün bitecekti. Kafasından uzaklaştırdı bu düşünceleri hemen. Nankörlük yapmamalıydı, mutlu olması gerekiyordu. “Çok mutlu bir aşık gibi” yaşamaya çalıştı sonraki bir yıl boyunca.
Mektuplar döşendi, şiirler yazdı, dostlarına sevgisini ve sevgilisini anlattı, her fırsatta Özlem’le oldu, onu övdü, ne kadar çok sevdiğini, ne kadar mutlu olacaklarını söyledi defalarca, defalarca. İçten içe şüphe duyulan şeyler çok sık söylenir, gereksiz yere vurgulanırdı zaten. Kendini ikna etmeye çalışmaktı bu aslında. Söylediklerine Özlem inanıyordu ama kendisi inanmakta zorlanıyordu bazen.
“Ayışığı” ismini takmıştı ona. Duru güzelliği, kibarlığı ve sakinliği bu ismi çağrıştırmıştı ama bu isim de başka şeyleri çağrıştırıyordu fena halde.
Evet ay güzeldi ama doğar, sonra da batardı. Faniydi yani. Kâh bir bulut perde olur ışığını keser, kâh incelir görünmez olurdu. Üstelik ışığı kendinden de değildi. Bir güneşin ışığının çok az bir kısmını yarım yamalak aksettirirdi o kadar. Eksikti ve acizdi. İçinden bir ses “faniyim, fani olanı istemem; acizim, aciz olanı istemem” demeye başlamıştı artık.
Dünyaları dolduracak bir sevgi vardı kalbinde ve Özlem bu sevgiyi kaldıramıyordu, belliydi. Değmiyordu tüm zerrelerinde hissettiği aşka. Onu olduğundan mükemmel görmeye çalıştıkça da eksikler daha bir gözüne batıyordu. En dayanamadığı şey ise “sonlu” olmaktı. “Bir gün mutlaka öleceğiz. Ne kadar sevsem ve mutlu olsam da bu beraberlik bir gün bitecek ve ebediyen ayrılacağız. Sonsuzluk isteyen bir kalp nasıl taşır bu yükü? Bir gün ayrılacağını bile bile insan kalbini nasıl bağlar bir sevgiliye? Nasıl kandırır kendini “sonsuza dek beraber olacağız” diye?” Kaybedeceğini bile bile sevmek. Bu acıların en dayanılmazıydı. Üstelik tam da o sıralarda bir arkadaşından duyduğu bir söz zihnine kazınmıştı fena halde. “İdama mahkum birisi, sehpanın süslenmesinden zevk alabilir mi?” Ne anlama geldiği açıktı bu sözün: Hepimiz ölümlüydük. Bir gün gelip öleceğimizi bile bile yaşıyorduk. Her şey, saatin tik-takları, takvim yaprakları, dökülen saçlar, doğum günleri, hepsi, hepsi, içten içe ölümü hatırlatıyordu aslında. Ne kadar güzel olursa olsun, bu hayat bitmeye mahkumdu. İdam mahkumlarıydık hepimiz. Sadece tarihi belli değildi idamın. Ve zindan eğlenceleri, darağacı süslemeleri ile avutuyorduk kendimizi. Ya da bir başka idam mahkumuyla. Çıldıracak gibi oluyordu bunları düşündükçe. Ama ne yapacağını da bilemiyordu. Yarayı görmezden gelmek de doğru değildi, olgunlaşmamış yaraya neşter vurmak da. Okuyor, düşünüyor ve bekliyordu. “Her derdin devası, her sorunun çözümü var. Bir gün bulacağım çözümü” diyordu.
Özlem’e de kısmen açmıştı bu duygularını. “Seni çok seviyorum ama bu sevgi kalbimdeki o muazzam aşkı karşılamıyor sanki” demişti. “Kusursuz ve sonsuz olanı sevmek istiyor kalbim. Ama nasıl olur bu, bilemiyorum. Senden bir şikayetim yok aslında. Şikayetim, senin de benim gibi, herkes gibi hataları, eksikleri olan, geçici, ölümlü bir insan oluşundan.” Özlem’i çok üzüyordu bu konuşmalar, farkındaydı. “Galiba sen beni artık sevmiyorsun” demişti bir gün. Derdini anlatamadığını anladı ve sustu ondan sonra. Sonun yaklaştığını hissetti. Başını kuma soktu.
Ve o gün, kasvetli bir sonbahar günü, sabah okul kantininde görüşmek istedi Özlem. Kısa bir konuşmadan sonra da “senden ayrılmak istiyorum artık” dedi Ahmet’e. Kafasının içinde sanki bir şimşek çaktı o an. Beynini titreten elektrik tüm hücrelerine “her şey fani” gerçeğini kazıdı. Rüzgar durdu, sesler sustu, kantin yıkıldı, dünya boşaldı. Bitmişti işte. Dışarı çıktığında sarhoş gibiydi. Yağmur çiseliyordu dökülmüş yaprakların üstüne.
Ağlayamadı bile.
Eve dönüşte ailesini çarşıya götürmesi gerekti. Alışveriş merkezinde müzik yayını yapılıyordu. Şıkıdım bir parça eşliğinde neşeyle çığlık atıyordu vokalistler. İnanamadı buna, nasıl mutlu olabiliyordu ki bu insanlar? Ne varsa onları mutlu eden, geçici değil miydi? Bilmiyorlar mıydı her şeyin fani olduğunu, bir gün er-geç öleceklerini? Nasıl gülebilirdi, neşeli olabilirdi bir insan bu halde? Aklı almadı. Sonraları, hayatının en önemli ve hayırlı günü olduğunu anlayacaktı o günün. Neyin onu mutlu edeceğini arıyordu yıllardır ve en azından neyin mutlu edemeyeceği belli olmuştu artık. Kim ki, fanidir ve ölümlüdür, bizzat sevilmeye layık değildir. Ne ki, geçicidir ve elden çıkmaya mahkumdur, kalbi bağlamaya değmez.
Evet, ay batmıştı, “ayışığı” yoktu artık ve her yer karanlıktı ama, güneşin doğuşu da yakındı.s
Yazar : Dr. Yusuf Karaçay
tunaKatılımcıDuygular Adasında…
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.
Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman,
Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk,
“Zenginlik, beni de yanına alır mısın?” diye sormuş.
Zenginlik,
“Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın
ve gümüş var, senin için yer yok.” demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki
Kibir’den yardım istemiş.
“Kibir, lütfen bana yardım et!”
“Sana yardım edemem Aşk.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin.”
diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış
ve Aşk, yardım istemiş:
“Üzüntü, seninle geleyim…”
“Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.”
Mutluluk da Aşk’ın yanından geçmiş
ama o kadar mutluymuş ki,
Aşk’ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş:
“Gel Aşk! Seni yanıma alacağım…”
Bu Aşk’tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini
onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk’a yardım eden, yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi’ye sormuş:
“Bana yardım eden kimdi?”
“O, Zaman’dı” diye cevap vermiş Bilgi.
“Zaman mı?
Neden bana yardım etti ki?” diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
“Çünkü sadece Zaman Aşk’ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…”
tunaKatılımcıAşk
AŞK, iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır
BEKLENTİDİR.
AŞK, zaaflarınızın olduğunu ortaya çıkarır
KABULLENMEKTİR.
AŞK, şimdi zamanı değil diye beklemeyi bilmektir
SABIRDIR.
AŞK, bağlandığını sandığında, karşındakine “hayır” deme şansını tanımaktır
İNCELİKTİR.
AŞK, korumaktır
SORUMLULUKTUR.
AŞK, ciddi bir tokalaşmayı tebessüme dönüştürmektir
MİZAHTIR.
AŞK, evinizdeki her şeyin yerinin değiştirilmesini kabullenmektir
TESLİMİYETTİR.
AŞK, saatin kaç olduğunu bilip aldırmamaktır
NEŞEDİR.
AŞK, sizi kucaklayan kolların gittikçe daha çok sarılmasıdır
MUTLULUKTUR.
AŞK, tanıdığınızı zannettiğiniz insanın yeni yanlarını keşfetmektir
TAZELİKTİR.
AŞK, uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır
DÜŞLERİN GERÇEK OLMASIDIR.
AŞK, kocaman yatağın üçte birine sığışmaktır
YAKINLIKTIR.
AŞK, evin anahtarlarından bir kopya daha yaptırmaktır
GÜVENDİR.
AŞK, pencereden dışarı baktığında kiminle olduğunu hatırlamaktır
DÜŞÜNCEDİR.
AŞK, asla anlatılmayacak hikâyelerdir
ÖZELDİR.
tunaKatılımcıÇiçek ve suyun hikayesi
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
“Sırf senin hatırın için ey su” diye…
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
“Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni
seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der.
Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben,
gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye…Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.”
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
“Seni seviyorum” demek yetmemektedir…
tunaKatılımcıAşk ve ışık
Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı. Pervanenin mumla konuşmasını dinledim. Şöyle diyordu pervane, ateşten sevgilisine; ‘aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım. Peki sen niçin ağlıyorsun?’
Mum, ‘benim zavallı sevgilim’ dedi pervaneye, ‘tatlı balımdan ayırdılar beni, haksızlıkla elimden alınınca Şirin’im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur.’
Hem konuşuyor, hem de yanağından ateşten süzülen damlalar dökülüyordu mum:
‘Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak. Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de tahammül. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun. Ben yanıp eriyinceye kadar dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.’
Söz sultanı Sadi mum gibidir. Görünüşü gösterişli ve parlak, içyüzü ateşli ve yanıktır. Şemle pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve ‘püff’ diye üfleyip söndürdü onu.
Zavallı mumun dumanı başından çıkarken, ‘aşkın sonu budur’ dedi ve canını verdi.
Aşk ölerek kurtulmaktır geçici dünyadan.
Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama.
‘Ne mutluluk!’ diye gıpta et, sevdiği onu öldürmeyi öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir, diye düşün.
Eğer aşıksan bu kemendden kurtulmaya çalışma.
Sadi gibi korkusuz ve özgür bir aşık ol.
Büyük denizlere açıl, demiyorum, lakin bir kez açılmışsan tufandan korkma.(Bostan- Şeyh Sadi-i Sirazi)
tunaKatılımcıSeni sevmek
Seni seviyorum,
Cunku,
Her sabah kalktigimda
Yasamak için tek neden,sen varsin
Fakat seni sevmek için binlerce nedenim var.Seni seviyorum,
Cunku,
Bu siyah beyaz dunyada tek renk sensin,
Bir ressamin fircasindan cikmis gibi.
Ama alalade bir renk degil,
Gokkusaginin her tonunu gölgede birakan bir renk.Seni seviyorum,
Cunku,
Bu soguk gunde icimi isitan bir esinti gibisin.
Hafiften esiyorsun,
Iliklerimi isleyerek.
Sonra da kaybolup gidiyorsun,
Daha nereden geldigini anlayamadan.Seni seviyorum,
Cunku,
Seni sevmekten baska bir sey gelmiyor icimden.
O kadar dogalki bu duygu
Ruhumun derinliklerinde,
Sanki dogdugumdan beri var.
Sadece ortaya cikmak icin seni bekliyordu.Seni seviyorum,
Cunku,
Sensiz bir yasami artik dusunemiyorum.
Sensiz bu kuru dunyada yasamaktansa,
Olumun soguk nefesini opmeyi
Bir daha hic seni gormemektense
Hayata arkami donmeyi tercih ederim.Seni seviyorum,
Cunku,
Ne zaman bir ask siiri duysam,
Misralardan sen akiyorsun.
Ne zaman eski bir sarki gelse kulagima,
Gitar telleri arasindan suzulen notalar,
Seni getiriyor bana.Seni seviyorum,
Cunku,
Sen hep benimlesin.
Gozumu kapatmam yeterli seni gormem icin.
Tatli narin tenini…Seni seviyorum,
Cunku,
Belki de ilk defa bir kadinin kokusu beni cilgina ceviriyor
Icimden Odyseus a turku soyleyen deniz kizlari da
Onu ayni kokuyla bastan cikarmaya mi calistilar acaba diyorum.Seni seviyorum,
Cunku,
Gozlerinin icindeki binlerce yildiz,
Gecenin karanligini delip geciyor.
Bana bakaraken kendimi yildizlara tepeden bakiyor gibi
hissediyorum
Seni seviyorum,
Cunku,
Benligim sana ait.
Sen onu burusturup cope de atabilirsin,
Kalbine yakin bir yere de koyabilirsin.
Tanrim!
O kalbine yakin sicak yerde olmak istiyorum.Seni seviyorum,
Cunku,
Sen sensin.
Ama sen beni
Ben oldugum icin seviyor musun?
Onu kim bilir.Seni seviyorum
Cunku,
Seni sevmeyi seviyorum.
Seni koklamayi seviyorum.
Sana dokunmayi seviyorum.Seni seviyorum,
Cunku,
Saclarin ellerimin arasindan kayip giderken,
Dunyadaki cenneti bulmus gibiyim.
Bir an elimde tutuyorum o cenneti.
Bir an sonra belki de
Tamamen ellerimden kayip gitmis olacak.Seni seviyorum,
Cunku,
Ben hic bir kadin icin siir yazmadim,
Bu hep tuhaf gelmisti.
Ama simdi
Senin icin siir yazmamak tuhaf geliyor.Seni seviyorum,
Cunku,
Icimde bir umut var.
Bu siiri belki basucuna koyarsin.
Kimbilir belki yanina da kirmizi bir gul…Seni seviyorum,
Cunku,
Tanri cicekleri yaratirken
Seni de onlarla beraber yaratmis
Papatyadan guzel,
Zambaktan asil,
Manolyadan tatli,
Gulden daha guzel kokulu.Seni seviyorum,
Cunku,
Guzelligine melekler imreniyorlar.
Dunyada ise,
Olumluler arasinda
Galiba bir tek benim gibi bir iki sansli
Onu farkedebiliyor.Seni seviyorum,
Cunku,
Olene kadar
Yokolana kadar
Seninle olsam,
Bu herhalde bir ceza gibi gelir,
Daha cok senle olamadigim icin.Seni seviyorum,
Cunku,
Senin tarafinan sevilme fikri bile
Bir insani hayati boyunca mutlu edebilecek kadar guzel ve asil.Seni seviyorum,
Cunku,
Seni anlatmak icin misralar yetmiyor.
Dusunuyorum bir kis gecesi bunu yazarken,
Acaba kac sair onun guzelligini anlatmak icin
Binlerce misra yazdi.Seni seviyorum,
Cunku,
Senin gulumsemen gunesin dogusu gibi,
Insana herseyi unutturuyor,
Sadece seyredip tadina varma hissi uyandiriyor.Seni seviyorum,
Cunku,
Bu kadar nedenden sonra bile
Seni ne kadar sevdigimi anlatamadim…Utku Erdogdu
-
YazarYazılar
