Hohensalzburg Kalesi: Salzburg’un Beyaz Tacı ve Prens-Başpiskoposların Kalesi

Salzburg’un barok eski şehrinde, Mozart’ın doğduğu sarı evin önünde durup başınızı kaldırdığınızda, şehrin üzerinde yükselen beyaz, uzun ve heybetli bir kale görürsünüz. Kilise kubbelerinin, çan kulelerinin ve çatıların hepsinin üzerinde, Festungsberg tepesinin zirvesinde oturan bu kale, şehrin her köşesinden görünür ve her fotoğrafın arka planında belirir. Salzburglular ona kısaca “Festung”, yani “Kale” derler; çünkü başka bir kaleden söz etmeye gerek yoktur.

Hohensalzburg Kalesi (Festung Hohensalzburg), Orta Avrupa’nın tamamen korunmuş en büyük kalelerinden biridir. Dokuz yüzyılı aşkın bir süredir aynı tepede duran kale, Salzburg’un prens-başpiskoposlarının, yani hem dinî hem de dünyevi iktidarı elinde tutan güçlü din adamlarının kalesiydi. Tarihi boyunca yalnızca bir kez gerçek bir kuşatmayla karşılaştı ve hiçbir zaman savaşla ele geçirilemedi.

Kalenin içinde, beş yüz yıldır neredeyse hiç değişmemiş gotik saray odaları, altın yıldızlarla süslü bir tavan, dünyanın en eski çalışan org mekanizmalarından biri olan “Salzburg Boğası”, bir kukla müzesi ve bütün Salzburg’u, Alpleri ve Bavyera ovalarını kucaklayan bir manzara vardır. Kaleye, 1892’den beri çalışan küçük bir füniküler trenle ya da ormanlık bir patikadan yürüyerek çıkılır.

Orta Avrupa kaleleri serimizin dördüncü durağında, Avusturya’ya geçerek Salzburg’un simgesi Hohensalzburg Kalesi’ni, prens-başpiskoposların dünyasını, şalgamlı armayı, kuşatmayı ve bugün nasıl gezileceğini ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

Hohensalzburg Kalesi ve Salzburg
İçindekiler

Tuz şehri Salzburg

Salzburg’un adı, “Tuz Kalesi” anlamına gelir. Bu isim, şehrin zenginliğinin ve gücünün kaynağını doğrudan anlatır. Salzburg’un güneyindeki dağlarda, özellikle Hallein yakınlarındaki Dürrnberg’de, binlerce yıldır tuz çıkarılır. Tuz, ortaçağda ve erken modern dönemde, yiyecekleri korumanın neredeyse tek yolu olduğu için son derece değerliydi; bu yüzden “beyaz altın” olarak anılırdı.

Tuz madenleri, Salzach Nehri üzerinden yapılan tuz ticareti ve bu ticaretten alınan vergiler, Salzburg’u Alplerin en zengin devletlerinden biri yaptı. Salzach Nehri’nin adı da tuzdan gelir. Bölgedeki tuz madenciliği, Kelt dönemine kadar uzanır; Dürrnberg’de bulunan Kelt mezarları ve eserleri, bu kadim geçmişin tanıklarıdır. Romalılar döneminde burada Iuvavum adlı bir şehir kuruldu.

Hohensalzburg Kalesi, bu tuz zenginliğinin koruyucusu ve simgesiydi. Kalenin tepeden bakan heybeti, Salzburg’un hükümdarlarının gücünü ve servetini hem halkına hem de komşularına gösteriyordu. Kalenin genişletilmesi ve güçlendirilmesi, yüzyıllar boyunca tuzdan elde edilen gelirlerle finanse edildi.

Beyaz altının izinde: Hallein tuz madeni

Salzburg’un zenginliğinin kaynağını görmek isteyenler için, şehrin yaklaşık 15 kilometre güneyindeki Hallein kasabası yakınlarındaki Dürrnberg tuz madeni, mükemmel bir gezi noktasıdır. Maden, dünyanın en eski tuz madenlerinden biridir; burada tuz, en az iki bin beş yüz yıldır çıkarılmaktadır. Kelt döneminde, bu bölgede tuz ticaretiyle zenginleşen güçlü bir topluluk yaşıyordu.

Bugün madenin bir bölümü, ziyaretçilere açık bir müze madenine dönüştürülmüştür. Ziyaretçiler, madenci kıyafetleri giyerek küçük bir madenci treniyle dağın içine girer, madencilerin kullandığı ahşap kaydıraklardan aşağı kayar, bir yeraltı tuz gölünün üzerinde sal ile geçer ve hatta Avusturya ile Almanya arasındaki sınırı dağın içinde yürüyerek aşar. Madenin çıkışında, bölgenin Kelt geçmişini canlandıran bir açık hava müzesi bulunur. Salzburg’un kalesini ve tuz madenini aynı gezide görmek, şehrin gücünün kaynağıyla bu gücün simgesini bir arada anlamanızı sağlar.

Prens-başpiskoposlar: kılıç ve haç

Salzburg, yüzyıllar boyunca Avrupa’nın en ilginç siyasi yapılarından birine sahipti. Şehir ve çevresindeki topraklar, bir kral ya da dük tarafından değil, bir başpiskopos tarafından yönetiliyordu. Salzburg başpiskoposu, aynı zamanda Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun bir prensiydi; yani hem Kilise’nin yüksek bir din adamı hem de bağımsız bir devletin hükümdarıydı. Bu yüzden onlara “prens-başpiskopos” denirdi.

Prens-başpiskoposlar, kendi ordularına, mahkemelerine, vergi sistemlerine ve saraylarına sahipti. Evlenemedikleri için hanedan kuramıyorlardı; her başpiskopos, Salzburg katedralinin kanonikleri tarafından seçilirdi. Bu sistem, Salzburg’un yaklaşık bin yıl boyunca, 1803’e kadar, bağımsız bir kilise devleti olarak varlığını sürdürmesini sağladı. Hohensalzburg Kalesi, bu dinî-dünyevi iktidarın askerî kalesiydi; şehrin merkezindeki Rezidans Sarayı ise başpiskoposların gündelik yaşam ve yönetim merkeziydi.

Surlar, burçlar ve avlular

Hohensalzburg’a ilk kez girenler, kalenin iç düzeninin karmaşıklığı karşısında şaşırır. Kale, tek bir yapı değil, yüzyıllar içinde eklenen onlarca binanın, surun, kulenin ve avlunun bir araya gelmesiyle oluşmuş küçük bir şehir gibidir. Kalenin ana girişinden geçtikten sonra, dar, eğimli ve dolambaçlı yollar, birbiri ardına gelen kapılar ve avlular boyunca yukarıya doğru tırmanırsınız. Bu dolambaçlı düzen, bilinçli bir savunma tasarımıdır: Kaleye girmeyi başaran bir düşman, her adımda yeni bir kapıyla, yeni bir surla ve yukarıdan ateş eden savunucularla karşılaşırdı.

Kalenin kalbinde, geniş bir iç avlu bulunur. Avlunun ortasında, kalenin sakinlerine su sağlayan büyük bir sarnıç ağzı, bir kenarında ise Leonhard von Keutschach’ın yeniden inşa ettirdiği Aziz Georg Kilisesi yer alır. Kilisenin dış duvarında, Leonhard’ın mermer bir kabartma portresi ve tabii ki şalgamlı arması görülür. Avluyu çevreleyen binalar, bir zamanlar askerlerin kışlaları, depolar, fırınlar, demirci ve marangoz atölyeleri, ahırlar ve bir bira imalathanesiydi. Kale, kuşatma altında aylarca kendi kendine yetebilecek şekilde tasarlanmıştı.

Kalenin dış surları, on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda, top ateşine karşı dayanıklı olacak şekilde güçlendirildi. Surların köşelerinde, topların yerleştirildiği alçak ve kalın burçlar bulunur. Bu burçların bazıları, bugün seyir terasları olarak kullanılır; buralardan Salzburg’un, Salzach vadisinin ve Alplerin muhteşem manzaraları görülür.

1077: Gebhard ve Yatırım Tartışması

Hohensalzburg Kalesi’nin inşası, ortaçağ Avrupası’nın en büyük siyasi krizlerinden biriyle başladı. On birinci yüzyılın ikinci yarısında, Papa VII. Gregorius ile Kutsal Roma-Germen İmparatoru IV. Heinrich arasında, piskoposları kimin atayacağı konusunda derin bir anlaşmazlık patlak verdi. Tarihe “Yatırım Tartışması” olarak geçen bu çatışma, Avrupa’yı papayı destekleyenler ve imparatoru destekleyenler olarak ikiye böldü.

Salzburg Başpiskoposu Gebhard, papanın yanında yer aldı. Bu, imparatorun ve onu destekleyen güney Alman prenslerinin öfkesini çekti. Gebhard, olası bir saldırıya karşı kendini ve başpiskoposluğunu korumak için 1077’de Salzburg’un üzerindeki Festungsberg tepesine bir kale inşa ettirmeye başladı. Aynı dönemde, Salzburg’a giden yolları kontrol eden iki kale daha, Hohenwerfen ve Friesach kalelerini de yaptırdı.

Gebhard’ın korkuları haklı çıktı. 1085’te imparatorun baskısıyla Salzburg’dan sürgün edilmek zorunda kaldı ve dokuz yıl sürgünde yaşadı. Ancak onun temelini attığı kale, halefleri tarafından büyütülmeye devam etti. İlk kale, büyük olasılıkla tepenin zirvesindeki basit bir Romanesk ev ve onu çevreleyen ahşap bir surdan oluşuyordu.

Hohensalzburg Kalesi havadan

Dört yüzyılda büyüyen kale

Sonraki dört yüzyıl boyunca, Salzburg’un başpiskoposları kaleyi kademeli olarak genişletti ve güçlendirdi. On ikinci yüzyılda, Başpiskopos Konrad I döneminde, ilk kalenin yerine taştan bir Romanesk saray ve güçlü surlar inşa edildi. On üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda, kalenin çevresine yeni kuleler ve surlar eklendi. On beşinci yüzyılda ise, Osmanlı akınlarının Orta Avrupa’yı tehdit etmeye başladığı ve Macaristan ile Bohemya’daki savaşların Alpleri sarstığı bir dönemde, kalenin savunması yeniden elden geçirildi; yeni burçlar, kuleler ve top platformları eklendi.

Kalenin bu uzun büyüme süreci, onu bugün bir labirente benzeyen karmaşık bir yapıya dönüştürdü. Farklı dönemlerden kalan surlar, avlular, geçitler, kuleler ve binalar, tepenin engebeli zirvesine uyacak şekilde iç içe yerleştirilmiştir. Kalenin toplam uzunluğu yaklaşık 250 metre, genişliği ise yaklaşık 150 metredir; kalenin içinde dolaşırken, bu büyüklüğü ancak farklı avlulardan geçtikçe fark edersiniz. Bu boyutlar, Hohensalzburg’u Avrupa’nın en büyük ortaçağ kalelerinden biri yapar.

Leonhard von Keutschach ve şalgam

Hohensalzburg’un bugünkü görünümünü veren kişi, 1495-1519 yılları arasında Salzburg’u yöneten Başpiskopos Leonhard von Keutschach’tır. Karintiya’lı bir soylu ailenin oğlu olan Leonhard, hırslı, enerjik ve son derece zengin bir hükümdardı. Salzburg’un tuz ve maden gelirlerini akıllıca yöneterek büyük bir servet biriktirdi ve bu serveti büyük ölçüde kalenin genişletilmesine ve süslenmesine harcadı.

Leonhard’ın döneminde, kalenin ana binası olan “Hoher Stock”, görkemli bir saraya dönüştürüldü. Kalenin kuleleri yükseltildi, yeni sarnıçlar yapıldı, iç avlu düzenlendi. Kale, askerî bir yapı olmanın ötesinde, bir Rönesans prensinin ihtişamını yansıtan bir saraya kavuştu. Kalenin avlusundaki Aziz Georg Kilisesi de bu dönemde yeniden inşa edildi.

Hohensalzburg Kalesi kuzeydoğudan

Leonhard’ın kaleye bıraktığı en ilginç iz, onun armasıdır. Keutschach ailesinin armasında bir şalgam vardı. Leonhard, bu şalgamı kalenin her yerine işletti: duvarlara, kapılara, sütunlara, tavanlara. Kalede elliyi aşkın şalgam kabartması bulunduğu söylenir. Ziyaretçiler için kalede gezinirken bu şalgamları bulmaya çalışmak, eğlenceli bir oyuna dönüşür.

Şalgamın kökeni hakkında bir efsane de anlatılır. Anlatılana göre, genç Leonhard, bir gün şalgam tarlasında çalışırken amcası tarafından azarlandı ve öfkeyle bir şalgamı ona fırlattı. Bu saygısızlık yüzünden cezalandırılan genç, ailesinden uzaklaştırıldı ve kilise hizmetine girdi; sonunda Salzburg’un başpiskoposu oldu. Böylece şalgam, onun alçakgönüllü başlangıcının ve inanılmaz yükselişinin simgesi haline geldi. Bu efsanenin gerçekliği şüphelidir; şalgam, büyük olasılıkla ailenin armasında Leonhard’dan çok önce de bulunuyordu.

Osmanlı akınları ve Alplerin kaleleri

On beşinci yüzyılın ikinci yarısında, Orta Avrupa’nın Alp bölgeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun genişlemesinin etkilerini doğrudan hissetmeye başladı. 1470’lerden itibaren, Osmanlı akıncı birlikleri, Balkanlar üzerinden kuzeye doğru ilerleyerek, bugünkü Slovenya, Karintiya ve Steiermark bölgelerine akınlar düzenledi. Bu hızlı ve hareketli süvari birlikleri, köyleri ve kasabaları yağmalayarak, bölgenin halkı arasında büyük bir korku yarattı.

Bu akınlar, Alplerin kale mimarisini derinden etkiledi. Bölgenin soyluları ve din adamları, kalelerini güçlendirdi; köylüler ise kiliselerin çevresine surlar örerek “Tabor” adı verilen müstahkem sığınaklar inşa etti. Karintiya ve Steiermark’ta bugün hâlâ görülebilen pek çok surlu kilise, bu dönemin tanıklarıdır. Salzburg’un kendisi akınlardan doğrudan etkilenmese de, Salzburg başpiskoposluğunun güneydeki toprakları, özellikle Karintiya’daki mülkleri, bu tehdit altındaydı.

Leonhard von Keutschach’ın Hohensalzburg’u güçlendirme çalışmaları da bu gergin atmosferde yapıldı. On altıncı yüzyılda, 1529’daki ilk Viyana kuşatması, Osmanlı tehdidinin Orta Avrupa’nın kalbine ne kadar yaklaştığını gösterdi. Bu dönemde Avusturya’nın ve Alplerin pek çok kalesi, top ateşine dayanıklı yeni burçlarla donatıldı. Serimizin sıradaki durağı olan Karintiya’daki Hochosterwitz Kalesi de, tam olarak bu tehdit karşısında, on dört kapılı olağanüstü savunma sistemiyle güçlendirilmişti.

Prens odaları ve Altın Oda

Hohensalzburg’un en değerli hazinesi, Leonhard von Keutschach’ın 1501-1502 yıllarında süslettiği Prens Odaları’dır. Bu odalar, geç gotik laik mimarinin Orta Avrupa’da kalan en önemli örneklerinden biri kabul edilir. Beş yüz yılı aşkın bir süre boyunca neredeyse hiç değişmeden korunan odalar, bir ortaçağ hükümdarının yaşam alanlarının nasıl göründüğünü anlamak için eşsiz bir penceredir.

Odaların en ünlüsü, “Altın Salon” ve “Altın Oda”dır. Altın Salon’un ahşap tavanı, koyu mavi bir zemin üzerine yerleştirilmiş, altın yaldızlı yuvarlak düğmelerle süslüdür; bu düğmeler, yıldızlı bir gökyüzünü andırır. Salonun tavanını taşıyan kalın, bükümlü mermer sütun ve duvarlardaki armalar, odanın ağırbaşlı görkemini tamamlar. Altın Oda ise, duvarlarını kaplayan oymalı ve yaldızlı ahşap panellerle, gotik ağaç işçiliğinin bir başyapıtıdır. Odanın bir köşesinde, renkli sırlı çinilerle kaplı, gotik kuleye benzeyen görkemli bir soba durur; bu soba, 1501 tarihlidir ve dünyanın en güzel gotik sobalarından biri kabul edilir.

Prens Odaları’nın içinde, başpiskoposun yatak odası, kabul salonu ve bir tuvalet odası da bulunur. Bu mekânlar, kalenin askerî sertliğinin ardında, konforlu ve zengin bir saray hayatının varlığını gösterir. Odaların pencerelerinden, Salzburg’un çatılarına ve Alplerin karlı zirvelerine bakmak, prens-başpiskoposların dünyaya nasıl yukarıdan baktıklarını hissettirir.

Hohensalzburg Kalesi alacakaranlıkta

Salzburg Boğası

Kalenin en ilginç ve en tuhaf eserlerinden biri, “Salzburger Stier”, yani “Salzburg Boğası” adıyla bilinen dev bir mekanik orgdur. 1502’de Leonhard von Keutschach tarafından yaptırılan bu org, kalenin bir kulesinin içine yerleştirilmiştir ve 130’dan fazla borudan oluşur. Org, bir müzik aleti olmaktan çok, bir tür şehir alarmı ve saat işlevi görüyordu.

Org, sabah ve akşam belirli saatlerde çalınarak şehrin günlük ritmini belirliyordu. Organın başlangıçta yalnızca tek bir, son derece yüksek ve kaba bir akor çaldığı anlatılır; bu akorun sesi, bir boğanın böğürmesine benzediği için orga “Boğa” adı verildi. Salzburglular, bu sesi bütün şehir boyunca duyabiliyordu. Daha sonra orga, bir silindir mekanizması eklendi ve org, belirli melodileri otomatik olarak çalmaya başladı. Bu melodiler arasında, Mozart’ın babası Leopold Mozart’ın ve Joseph Haydn’ın kardeşi Michael Haydn’ın bestelediği parçalar da vardır.

Salzburg Boğası, dünyanın hâlâ çalışan en eski büyük mekanik orglarından biri kabul edilir. Bugün de org, yaz aylarında günde birkaç kez çalınır; kalenin avlusunda ya da Salzburg’un eski şehrinde bu tuhaf ve güçlü sesi duymak, beş yüz yıl önceki Salzburgluların kulaklarına ulaşan aynı sesi duymak demektir.

Prens Odaları’nın en ilginç ayrıntılarından biri de, Altın Salon’un yanındaki küçük tuvalet odasıdır. Ortaçağ kalelerinde tuvaletler genellikle duvardan dışarı taşan küçük çıkıntılardı ve atıklar doğrudan surların dışına düşerdi. Hohensalzburg’daki bu tuvalet de aynı prensiple çalışıyordu; ama bir prens-başpiskoposun odasına yakışır şekilde, özenle süslenmiş bir mekân olarak tasarlanmıştı. Bu küçük ayrıntı, ziyaretçilere ortaçağ saray hayatının gündelik ve insani yüzünü gösterir. Odalarda gezerken, kapı çerçevelerindeki, pencere kenarlarındaki ve tavan kirişlerindeki oymalara ve boyalı süslemelere dikkat edin; bunların çoğu, beş yüzyıldır ilk yapıldıkları gibi yerlerinde duruyor.

1525: Köylüler Savaşı ve tek kuşatma

Hohensalzburg Kalesi, bin yıla yakın tarihinde yalnızca bir kez gerçek bir kuşatmayla karşılaştı. 1525’te, Almanya’nın ve Avusturya’nın büyük bölümünü saran Köylüler Savaşı, Salzburg’a da ulaştı. Salzburg’un madencileri, köylüleri ve kasabalıları, başpiskoposun ağır vergilerine, soyluların ayrıcalıklarına ve Kilise’nin baskısına karşı ayaklandı. O dönemin başpiskoposu Matthäus Lang, sert ve otoriter bir hükümdardı ve halk tarafından hiç sevilmiyordu.

İsyancılar Salzburg şehrini ele geçirdi ve başpiskopos ile sarayı, kalenin surlarının arkasına sığınmak zorunda kaldı. Kale, yaklaşık üç ay boyunca kuşatma altında kaldı. İsyancıların elinde güçlü topçu olmadığı için kaleyi ele geçiremediler; ancak başpiskopos ve adamları da dışarı çıkamıyordu. Kuşatma, sonunda imparatorluk ordusunun ve Bavyera’nın müdahalesiyle yapılan bir anlaşmayla sona erdi.

Kuşatmayla ilgili ilginç bir efsane anlatılır. Anlatılana göre, kaledeki yiyecekler tükenmek üzereyken, savunucuların elinde yalnızca tek bir boğa kalmıştı. Savunucular, isyancıları kalede hâlâ bol yiyecek olduğuna inandırmak için, bu boğayı her gün farklı bir renge boyayarak surların üzerinde dolaştırdılar. İsyancılar, kalede çok sayıda hayvan olduğunu sanarak moral kaybına uğradılar. Salzburglulara bugün hâlâ şakayla karışık “Stierwascher”, yani “boğa yıkayıcılar” lakabının takıldığı, bu hikâyeden gelir. Tarihçiler, bu hikâyenin büyük olasılıkla bir efsane olduğunu belirtse de, Salzburglular onu anlatmayı çok sever.

Hohensalzburg Kalesi iç avlusu

Wolf Dietrich ve barok Salzburg

On altıncı yüzyılın sonunda, Salzburg’un kaderini değiştiren bir başka başpiskopos tahta çıktı: Wolf Dietrich von Raitenau. 1587’de, henüz yirmi sekiz yaşındayken başpiskopos seçilen Wolf Dietrich, Roma’da eğitim görmüş, İtalyan Rönesansı’nın ve barok mimarinin büyük bir hayranıydı. Salzburg’u, Alplerin kuzeyinde bir “Kuzeyin Roması”na dönüştürmek istiyordu.

Wolf Dietrich, Salzburg’un ortaçağ dokusunun önemli bir bölümünü yıktırarak, yerine geniş meydanlar, görkemli saraylar ve kiliseler inşa ettirdi. 1598’de büyük bir yangında hasar gören ortaçağ katedralini yıktırdı ve yerine yeni bir barok katedral planlattı. Ancak Wolf Dietrich’in kişisel hayatı, bir başpiskopos için son derece tartışmalıydı: Salome Alt adlı güzel bir kadınla uzun süreli bir ilişki yaşadı ve ondan on beş çocuğu oldu. Onun için bugün Mirabell Sarayı olarak bilinen sarayı yaptırdı.

Wolf Dietrich’in sonu, kendi kalesinde geldi. Tuz ticareti yüzünden komşu Bavyera ile girdiği bir çatışmada yenildi ve 1611’de tahttan indirildi. Halefi ve yeğeni Markus Sittikus, onu Hohensalzburg Kalesi’nde hapsettirdi. Bir zamanlar Salzburg’u yeniden tasarlayan bu hırslı başpiskopos, hayatının son altı yılını, kendi şehrine yukarıdan bakan kalenin bir odasında, bir mahkûm olarak geçirdi ve 1617’de orada öldü.

Napolyon, kışla ve hapishane

Otuz Yıl Savaşları sırasında, Başpiskopos Paris Lodron, Salzburg’u savaşın dışında tutmayı başardı ve bu dönemde kalenin surlarını yeni burçlarla güçlendirdi. Kale, sonraki yüzyıllarda askerî önemini korudu, ama hiçbir zaman ciddi bir saldırıyla karşılaşmadı.

1800’de, Napolyon savaşları sırasında, Fransız ordusu Salzburg’a yaklaştığında, kale savaşmadan teslim edildi. 1803’te prens-başpiskoposluk kaldırıldı ve Salzburg, bin yıllık bağımsız kilise devleti statüsünü yitirdi. Birkaç kez el değiştirdikten sonra, 1816’da kesin olarak Avusturya İmparatorluğu’na bağlandı.

On dokuzuncu yüzyılda kale, bir kışla, bir cephanelik ve bir hapishane olarak kullanıldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, İtalyan savaş esirleri kalede tutuldu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren kale, askerî işlevlerinden kademeli olarak arındırıldı ve yavaş yavaş bir turistik mekâna dönüştürüldü. Bugün kale, Salzburg’un en çok ziyaret edilen anıtıdır ve her yıl bir milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlar.

FestungsBahn füniküleri

Yirminci yüzyılda kale, Salzburg’un kültürel hayatının da bir parçası oldu. 1920’de kurulan Salzburg Festivali’nin bazı etkinlikleri, zaman zaman kalenin salonlarında ve avlusunda düzenlendi. Kalenin Prens Odaları’nda, özellikle Altın Salon’da, bugün yıl boyunca “Kale Konserleri” adı verilen oda müziği konserleri verilir. Bu konserlerde, Mozart’ın, Haydn’ın, Schubert’in ve diğer Avusturyalı bestecilerin eserleri, kalenin beş yüz yıllık gotik salonlarının yıldızlı tavanı altında seslendirilir. Konser biletleri, genellikle kalede bir akşam yemeği ile birlikte satılır ve pek çok ziyaretçi için Salzburg’daki en özel akşamlardan birini oluşturur. Konser akşamlarında füniküler, gece geç saatlere kadar çalışır; konserden sonra ışıklandırılmış Salzburg’a doğru inen trenle yapılan kısa yolculuk, gecenin güzel bir kapanışıdır.

FestungsBahn: Avusturya’nın en eski füniküleri

Kaleye ulaşmanın en kolay ve en keyifli yolu, “FestungsBahn” adı verilen füniküler trendir. 1892’de açılan bu tren, Avusturya’nın hâlâ çalışan en eski füniküleridir. Başlangıçta su ağırlığıyla çalışan bir sistemle işleyen tren, bugün elektrikle çalışır. Tren, eski şehrin Festungsgasse sokağındaki alt istasyondan, dik bir yamaç boyunca yaklaşık bir dakikada kalenin yanındaki üst istasyona ulaşır.

Yolculuk kısa olsa da, trenin cam duvarlarından eski şehrin çatılarının ve kilise kubbelerinin giderek alçaldığını görmek, keyifli bir deneyimdir. Trenin kendisi aslında çok daha eski bir sistemin devamıdır: Kalenin ortaçağdan beri, erzak ve malzemeleri yukarı taşımak için kullandığı ahşap bir yük asansörü, “Reißzug”, hâlâ yerinde durur ve dünyanın en eski demiryolu sistemlerinden biri olarak kabul edilir.

Fünikülere binmek istemeyenler, eski şehirden kalenin kapısına yürüyerek de çıkabilir. Festungsgasse’den başlayan dik patika, yaklaşık 20 dakikada kaleye ulaşır. Yürüyüş yorucu olabilir, ama yol boyunca Salzburg’un değişen manzaraları, bu çabaya değer.

Müzeler: kuklalar, silahlar ve alay tarihi

Kalenin içinde birkaç küçük müze bulunur. Kale Müzesi, prens-başpiskoposların saray hayatını, kalenin tarihini, silahlarını ve günlük yaşamını anlatan eserleri sergiler. Müzede, ortaçağ işkence aletlerinin sergilendiği küçük bir bölüm de vardır. Rainer Alayı Müzesi, 1682’de kurulan ve Salzburg’un “ev alayı” olarak bilinen bu askerî birliğin tarihini, üniformalarını ve silahlarını anlatır.

Kalenin en sevimli müzesi ise Kukla Müzesi’dir. Salzburg, dünyaca ünlü Salzburg Kukla Tiyatrosu’nun, yani Salzburger Marionettentheater’in evidir. 1913’te kurulan bu tiyatro, Mozart’ın operalarını, masalları ve klasik eserleri ipli kuklalarla sahneler. Kaledeki müzede, tiyatronun tarihinden kuklalar, sahne dekorları ve kukla yapımına dair eserler sergilenir. Ayrıca kalenin bir bölümünde, interaktif bir silah ve zırh sergisi ile kalenin savunma tarihini anlatan bir panorama gezisi bulunur.

Salzburg eski şehir panoraması

Kalenin eteğinde: Salzburg eski şehri

Hohensalzburg’u gezdikten sonra, eteğindeki eski şehri keşfetmeye zaman ayırın. Salzburg’un tarihi merkezi, 1996’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Dar ortaçağ sokakları, barok meydanlar, kiliseler, saraylar ve bahçeler, yürüme mesafesinde bir araya gelir. Kaleye çıkan füniküler istasyonunun hemen yanında, Salzburg’un en eski yapılarından biri olan Aziz Petrus Manastırı yer alır. Yedinci yüzyılda kurulan bu Benedikten manastırı, Almanca konuşulan dünyada hâlâ faaliyette olan en eski manastırlardan biridir. Manastırın mezarlığı, kayalara oyulmuş mağara şapelleri ve demir parmaklıklı mezarlarıyla, şehrin en huzurlu köşelerinden biridir.

Manastırın hemen yanında, Salzburg Katedrali yükselir. Wolf Dietrich’in yıktırdığı ortaçağ katedralinin yerine, on yedinci yüzyılın başında İtalyan mimarlar tarafından inşa edilen bu barok katedral, Alplerin kuzeyindeki ilk büyük barok kiliselerden biridir. Mozart, burada vaftiz edildi ve bir süre katedralin orgcusu olarak çalıştı. Katedralin önündeki Domplatz ve yanındaki Residenzplatz, şehrin kalbini oluşturur. Residenz Sarayı’nda, prens-başpiskoposların görkemli devlet salonları ve Avrupa’nın önemli ressamlarının eserlerini sergileyen bir galeri bulunur.

Eski şehrin ana caddesi Getreidegasse, dar, uzun ve kalabalık bir alışveriş sokağıdır. Sokağın en ilginç özelliği, dükkânların üzerinde asılı duran, demirden yapılmış, zarif süslemeli tabelalardır. Okuma yazma bilmeyen insanların dükkânları tanıyabilmesi için yapılan bu tabelalar, bugün de sokağın karakteristik görüntüsünü oluşturur. Mozart’ın doğduğu ev de bu sokaktadır.

Mozart’ın şehri ve Sound of Music

Hohensalzburg’un eteğindeki Salzburg, dünyanın en ünlü bestecilerinden biri olan Wolfgang Amadeus Mozart’ın doğduğu şehirdir. Mozart, 27 Ocak 1756’da, eski şehrin ana caddesi Getreidegasse’deki sarı bir evde doğdu. Babası Leopold Mozart, prens-başpiskoposun saray orkestrasında bir müzisyendi. Genç Mozart da, yirmili yaşlarının ortasına kadar başpiskoposun hizmetinde çalıştı. Ancak Başpiskopos Hieronymus Colloredo ile yaşadığı gerginlikler sonucunda, 1781’de Salzburg’dan ayrılarak Viyana’ya yerleşti.

Mozart’ın doğduğu ev ve ailesinin daha sonra taşındığı Makartplatz’daki ev, bugün müze olarak ziyaretçilere açıktır. Her yaz düzenlenen Salzburg Festivali, dünyanın en prestijli klasik müzik ve opera festivallerinden biridir. Hohensalzburg Kalesi’nin salonlarında da yıl boyunca Mozart konserleri düzenlenir; Altın Salon’da mum ışığında dinlenen bir Mozart konseri, Salzburg’un en unutulmaz deneyimlerinden biridir.

Salzburg, aynı zamanda 1965 yapımı ünlü müzikal film “The Sound of Music”in (Neşeli Günler) çekildiği şehirdir. Filmin pek çok sahnesi, Salzburg’un sokaklarında, Mirabell Bahçeleri’nde ve çevredeki göllerde çekildi. Hohensalzburg Kalesi, filmin açılış bölümünde ve “Do-Re-Mi” şarkısının söylendiği sahnelerde, arka planda görünür. Film, Avusturya’da uzun süre az bilinse de, dünyanın dört bir yanından her yıl binlerce hayranı Salzburg’a çeker.

Salzburg ve kale gece

Kalede bir gezi rotası

Füniküler trenin üst istasyonundan indikten sonra, önce kalenin panorama terasına çıkın ve Salzburg’un manzarasını izleyin. Ardından, kalenin iç avlusuna doğru yürüyerek Aziz Georg Kilisesi’ni ve sarnıcı görün. Kilisenin duvarında Leonhard’ın portresini ve ilk şalgamınızı bulmaya çalışın.

Avludan sonra, Prens Odaları’na yönelin. Odaları gezerken, Altın Salon’un yıldızlı tavanına, Altın Oda’nın oymalı duvarlarına ve çinili sobasına dikkat edin. Prens Odaları’ndan çıktıktan sonra, Kale Müzesi’ni, Rainer Alayı Müzesi’ni ve Kukla Müzesi’ni gezin. Panorama turuna katılarak, Salzburg Boğası’nın bulunduğu kuleye ve kalenin en yüksek seyir noktasına çıkın.

Gezinin sonunda, kalenin restoranında ya da kafesinde, Salzburg’un manzarasına karşı bir kahve ve geleneksel Avusturya tatlısı, belki bir dilim sıcak elmalı strudel ya da Salzburg’un ünlü köpüklü tatlısı “Salzburger Nockerl” eşliğinde dinlenin. Bu tatlının üç tepesi, efsaneye göre Salzburg’u çevreleyen üç dağı, Mönchsberg, Kapuzinerberg ve Gaisberg’i temsil eder. Rota, yaklaşık iki ila üç saat sürer.

Salzburg’un kaleler ağı: Hohenwerfen

Hohensalzburg, Başpiskopos Gebhard’ın 1077’de inşa ettirdiği tek kale değildi. Aynı dönemde, Salzburg’un güneyindeki Salzach vadisinde, Alplerin geçitlerini kontrol eden Hohenwerfen Kalesi de inşa edildi. Salzburg’un yaklaşık 40 kilometre güneyinde, vadinin ortasında yükselen bir kayalığın tepesinde duran Hohenwerfen, Hohensalzburg’un “küçük kardeşi” olarak anılır.

Hohenwerfen, yüzyıllar boyunca bir kale, bir hapishane ve bir av köşkü olarak kullanıldı. Bugün kale, bir şahin ve kartal gösteri merkezine ev sahipliği yapar; kalenin surlarının üzerinde, doğancılar tarafından eğitilmiş kartalların, şahinlerin ve akbabaların vadinin üzerinde süzüldüğü gösteriler, ziyaretçileri büyüler. Kale, aynı zamanda 1968 yapımı ünlü savaş filmi “Where Eagles Dare”de (Kartalların Kalesi) çekim yeri olarak kullanılmıştır. Hohensalzburg’u ziyaret edenler için Hohenwerfen, trenle ya da arabayla kolayca ulaşılabilen, günübirlik bir gezi için mükemmel bir duraktır.

Kışın ve Advent’te Hohensalzburg

Salzburg’u ziyaret etmek için en büyüleyici dönemlerden biri, kış ve özellikle Noel öncesi Advent dönemidir. Aralık ayında, eski şehrin meydanlarında Avrupa’nın en eski ve en güzel Noel pazarlarından biri kurulur. Katedralin önündeki ve Residenzplatz’daki ahşap tezgâhlarda el yapımı süsler, mumlar, oyuncaklar, sıcak baharatlı şarap, kavrulmuş kestane ve Noel kurabiyeleri satılır. Hohensalzburg Kalesi’nin avlusunda da, Advent hafta sonlarında, küçük ve samimi bir Noel pazarı düzenlenir.

Karla kaplı kale, akşamları ışıklandırıldığında, Salzburg’un üzerinde adeta bir masal şatosu gibi parlar. Dünyaca ünlü Noel ilahisi “Sessiz Gece”nin (Stille Nacht) de Salzburg bölgesinde, 1818’de Oberndorf kasabasında ilk kez söylendiğini bilmek, bu dönemdeki ziyarete ayrı bir anlam katar. Kış aylarında kale, yaz aylarına göre çok daha sakindir; soğuk ama berrak bir kış gününde kalenin terasından görülen karlı Alpler manzarası, unutulmaz bir deneyimdir.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale yıl boyunca her gün açıktır. Mayıs-eylül arasında 8.30-20.00, ocak-nisan ve ekim-aralık arasında ise 9.30-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Noel arifesinde saatler kısalır. Kalenin panorama turu ve Prens Odaları, belirli aralıklarla gruplar halinde gezilir.

Bilet: Kalenin bütün bölümlerini kapsayan “hepsi dahil” bilet, füniküler dahil yaklaşık 19-20 euro civarındadır; yürüyerek çıkanlar için bilet fiyatı biraz daha uygundur. Temel bilet, Prens Odaları’nı içermez; bu yüzden hepsi dahil bileti almanız önerilir. Salzburg Card sahipleri, kaleye ve fünikülere ücretsiz girebilir. Salzburg Card, şehirdeki müzelerin, toplu taşımanın ve pek çok turistik mekânın büyük bölümünü kapsar; birkaç gün kalacaksanız oldukça avantajlıdır. Güncel fiyatları kalenin resmî sitesinden kontrol edin.

Ulaşım: Salzburg, Münih’e yaklaşık bir buçuk saatlik, Viyana’ya ise yaklaşık iki buçuk saatlik tren yolculuğu mesafesindedir. Salzburg Hauptbahnhof istasyonundan eski şehre otobüsle ya da yaklaşık yirmi dakikalık bir yürüyüşle ulaşılır. FestungsBahn’ın alt istasyonu, eski şehrin kalbinde, Salzburg Katedrali’nin arkasındaki Festungsgasse’dedir.

İpuçları: Kaleyi gezmek için en az 2-3 saat ayırın. Yaz aylarında füniküler istasyonunda uzun kuyruklar oluşabilir; sabah erken saatlerde gitmek en iyisidir. Kalenin teraslarından Salzburg’un ve Alplerin manzarasını gün batımında izlemek, ziyaretin en güzel anıdır. Yaz akşamları kaledeki konserler ve kalenin restoranında akşam yemeği, geceyi özel kılar. Kaleden inerken, fünikülere binmek yerine, Mönchsberg tepesi boyunca uzanan yürüyüş yolunu izleyerek, şehrin farklı açılardan manzaralarını görebilirsiniz.

Hohensalzburg Kalesi batı cephesi

Konum: Mönchsberg 34, Salzburg, Avusturya · Koordinatlar: 47.7949° K, 13.0476° D · Hohensalzburg Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Salzburg’dan Çek Cumhuriyeti’ne doğru giderseniz, sınırın hemen öbür yakasında, Vltava’nın kıvrımındaki masalsı Český Krumlov Kalesi, daha kuzeyde ise IV. Karl’ın hazine kalesi Karlštejn ve Bohemya’nın kalbi Prag Kalesi sizi bekliyor. Avusturya’da ise serimizin sonraki durakları, Karintiya’da bir kayalığın tepesinde on dört kapıyla korunan Hochosterwitz Kalesi ve Viyana’nın kuzeyindeki Kreuzenstein Kalesi. Salzburg’dan Bavyera’ya geçmek isterseniz, Almanya serimizden Neuschwanstein‘ı da okuyabilirsiniz.

Hohensalzburg’dan ayrılmadan önce, kalenin en yüksek terasında akşamın son ışıklarını bekleyin. Aşağıda Salzburg’un barok kubbeleri ve kuleleri turuncuya bürünür, Salzach Nehri’nin suları gümüş bir şerit gibi parlar, güneyde Alplerin zirveleri pembeleşir. Dokuz yüz yıl önce bir başpiskopos, bu tepeye korkuyla bir kale yaptırdı. Sonra başka başpiskoposlar geldi; kimi şalgamlarla süsledi, kimi burada tutsak kaldı, kimi kuşatmada boğasını boyattı. Kale hiçbir zaman savaşla düşmedi, ama bütün bu hikâyeleri sessizce içinde sakladı. Bugün ona bakan binlerce ziyaretçi için Hohensalzburg, yalnızca bir kale değil, Salzburg’un kendisidir: şehrin üzerinde, zamanın ötesinde duran beyaz bir taç.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir