Gök saatinin donuk sevinci, co?kusundaki haykırığı diyor ki:
“Bütün ???klar söndü,
Karanlığa tekrar hoşgeldin…”
Hoİbulduk körlüğe. Girişi bile korkutucu, elimi sokmak istemedişim karanlık bir delik gibi, düşüncesi bile kabusane, vazgeçiriri varlığı hükmeder izleyicilerine. Bir de havasız bu karanlığın koca bir sis bulutu ile dolu olduğunu hatırlıyordum tekrar girmeye yakın. Girmeden oluşan bir daha dönemeyeceğim endişesi ve kendimi gördüğüm yeri hatırlamıştım. Daha da yakınlaşıyor, yaklaştıkça bitiyor anlamlar, tükeniyor herşeyin değeri, siliniyor yılların izi yollarımdan, çabalıyor ama yapamıyorum yaklaştıkça ben de istiyorum içeri girmeyi. Kendi sonumu ister oluyordum.
Birıeyler kollarımdan, bileklerimden, ayaklarımdan, boynumdan, belimden sarılıyordu zaptedercesine. Güvende, beğişinde bir bebek gibi giderek uyuyordum ben, sakince kapanıyordu gözlerim, kaslarım gevşiyor, olmayan aşırlık Doğuyordu bedenimde, Şekerin suda eridişi gibi eriyordu yorgunluğum. Sesler sigara dumanı gibi uzaklaşıyordu kulaklarımdan, her yere yavağlayarak karşı?yordu ses dalgaları dumanlı bir oda gibi. Sonra duruyordu, o durunca herşey durdu, zaman durdu, akarsular durdu, hareket dondu. Tüm acılarımın donaca?ın? hissettiriyordu. Titreğmiyordu enerji, durgun bir bulut gibi, bir portakalın çürüyüşünü izleyebilecek sabrımla olacakları bekliyordum sadece…
Sonra ruhuma kadar soydular, önce derilerimi sonra etimi ayırdılar kemiklerimden. Daha sonra kemiklerimi de soydular, dokularımdan, onları da soydular, çıplak bir ruh beklercesine. Ustaca ve saygıyla değil, acemice ve ruhsuzca yapıyorlardı bunu, üstün körü ve dikkatsiz darbelerle. Öyle acıyordu ki, ses tellerim ağzımdan çıordu haykırı?larımla, göz kapaklarım üst üste çıkmış, dişlerim birbirlerini parçalamıştı. Birden oldukça fazlaydılar. Görsel dünyamda benden hiçbir parça bırakmadılar, daha sonra da bilincimi çözerek bildişim herşeyi yok ettiler, anılarımı katlettiler suratıma karşı. An sızın doğan bir kaza gibi değil, kazadan kurtulan bir yaralı gibi geçiyordu zaman ama yara açacak bir parçamı bile bırakmamışlardı.
Sonra sadece 3 nota çan sesi ard arda duyuluyordu derinlerden, yaklaşan bir ayak sesi gibi, sesi açılan bir piyano dinletisi sanki…
Ertesi gün gene yataş,a düşmüştüm hastalıktan. Halbuki beni bekleyen ve benim bekledişim onca programım vardı. Direniyordum, kendime hasta olmadığımı kabullendirmeye çalışmama rağmen yeniyordu beni lanet olası. Adımlarımı sanki başımla atıyordum, böbreklerim sızlıyor, terliyordum, terledikçe üşüyor üşüdükçe daha da kaplıyordu yalnızlık her taraf?.
İkinci günün sabahı saat 6 gibi gene uyandım, hep uyanıyordum mIrıldana mIrıldana. Geçen gün ateğim kırk dereceye kadar çıkmıştı. Bunu yaşayanlar bilirler, insan olmayan şeyleri hayal eder, saçma cümleler kurar ve söylenmeye başlar. Sabahın bu erken saatinde olumsuz cümleleri tekrarlayarak uyandım. Koca bir kabustu, bitmişti ama hastalığımın kabusu hala vücudumdaydı. Halsizlik ve isteksizlik karamsarlığa itiyordu insanı. Hiç bu kadar hasta olmamıştım, bu yüzden artık fazla ümidim kalmamıştı. Gerçekten eriyordum, direncim bitiyordu. Pencereden dışarı baktım. Renker öylesine güzeldi ki, hava oldukça güzel ve canlıydı, bir bahar görüntüsü hastalık perdeli gözlerimi cezbetmişti. Halbuki ben yürümeyi bile zor beceriyordum. Birkaç arkadaşım aramıştı, hastayken ilgi bekledişimi öğrendim. Sonra kendi kendime, bundan sonra hasta bir arkadaşım olursa ona ilgi göstermeliyim dedim. Tekrar yataşıma dönerken, yatmaktan ağrıyan tarafım aklıma geldi. Çabuk uyumalıydım, uyuyunca hissedilmiyordu ağrılar. Fakat uyumak çok zordu kimi zaman, uyutulmak istiyordu insan…
Güzel bir rüya kuvvetli bir ayrı kesiciden çok daha etkiliydi. Çok güzeldi düİlerde oynayan filmler. Tükenen ümitler kurak toprağa yağmur ya?ar gibi canlanıyordu.