Hohenschwangau: Masal Kralı Ludwig’in Çocukluk Şatosu ve Neuschwanstein’ın Doğduğu Yer
Almanya’nın güneyinde, Bavyera Alpleri’nin eteğinde, Alpsee ve Schwansee göllerinin arasındaki bir tepenin üzerinde, sıcak sarı (oker) renkli duvarlarıyla göze çarpan zarif bir şato vardır: Hohenschwangau. Dünyaca ünlü komşusu Neuschwanstein’ın gölgesinde kalsa da, bu şato aslında bütün o masalın başladığı yerdir. Çünkü Hohenschwangau, Neuschwanstein’ı hayal edip inşa eden Masal Kralı II. Ludwig’in çocukluğunun geçtiği evdir.
Neuschwanstein’ı gördükten sonra “bu peri masalı nereden çıktı?” diye merak edenler için cevap, tam da bu sarı şatonun içindedir. Genç Ludwig, bu şatonun duvarlarını kaplayan, ortaçağ Alman efsanelerini ve özellikle “kuğu şövalyesi” Lohengrin’i anlatan yüzden fazla duvar resminin arasında büyüdü. İşte o duvarlar, onun hayal gücünü, mitlere olan tutkusunu ve kuğuya olan sevgisini şekillendirdi; ve yıllar sonra o, tam karşıdaki tepeye bakıp kendi rüya şatosunu, Neuschwanstein’ı kurdu.
Ama Hohenschwangau’nun hikâyesi Ludwig’den de eskidir. Bu tepe, yüzyıllar önce ortaçağ Schwangau şövalyelerinin kalesiydi; sonra harabeye döndü ve on dokuzuncu yüzyılda, Ludwig’in babası Kral II. Maximilian tarafından bugünkü romantik Neo-Gotik şatoya dönüştürüldü. Yani Hohenschwangau, hem bir ortaçağ kalesinin dirilişi hem de bir masalın doğduğu beşiktir.
Bu yazıda sizi Hohenschwangau’nun hem taşlarına hem de hikâyesine götüreceğiz: göller arasındaki konumundan ortaçağ Schwangau şövalyelerine; Kral Maximilian’ın Neo-Gotik yeniden inşasından, Ludwig’i şekillendiren kuğu ve Lohengrin duvar resimlerine, Wagner’in ziyaretinden bugünkü hâline kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- İki göl arasındaki sarı şato
- Schwangau şövalyelerinin kalesi
- Kral Maximilian ve Neo-Gotik diriliş
- Duvarları saran efsaneler ve kuğu
- Bir masalın doğduğu yer: Ludwig’in çocukluğu
- Wagner, Kraliçe Marie ve Marienbrücke
- Bugün Hohenschwangau’da bir gün
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
İki göl arasındaki sarı şato
Hohenschwangau, Almanya’nın güneyindeki Bavyera’da, Avusturya sınırına yakın, Füssen kasabasının yakınındaki Hohenschwangau köyünün üzerinde yer alır. Şato, berrak Alpsee ve Schwansee göllerinin arasındaki bir tepeye kurulmuştur; arkasında Alpler’in zirveleri, önünde ise göllerin ve köyün manzarası uzanır. Sıcak sarı cephesi, çevredeki koyu yeşil ormanlar ve mavi göllerle muhteşem bir kontrast oluşturur.

Bu bölge, iki dünyaca ünlü şatoya birden ev sahipliği yapar. Aşağıdaki tepede sarı Hohenschwangau, tam karşısındaki daha yüksek sırtta ise beyaz Neuschwanstein yükselir; ikisi arasındaki mesafe yalnızca iki kilometre kadardır. Milyonlarca turist her yıl bu “kuğu köyüne” (Schwangau) akın eder; çoğu önce dünyaca ünlü Neuschwanstein’a koşsa da, işin sırrını bilenler, o masalın başladığı bu sarı şatoyu asla atlamaz. Şatonun bulunduğu tepeden ve çevredeki seyir noktalarından, hem Alpsee’nin hem de karşıdaki Neuschwanstein’ın eşsiz manzarası görülür.
Schwangau şövalyelerinin kalesi
Hohenschwangau’nun tarihi, on dokuzuncu yüzyıldaki sarı şatodan çok daha eskiye uzanır. Bu tepede, ortaçağda “Schwanstein” adında bir kale vardı; bu kalenin kökeni on ikinci yüzyıla, hatta daha eskiye dayanır. Burası, bölgeyi yöneten Schwangau şövalyelerinin (Ritter von Schwangau) yuvasıydı.

Bu şövalyeler, güçlü Welf (Guelph) hanedanının hizmetindeki soylulardı ve bölgedeki önemli Alp geçitlerini koruyorlardı. İlginç bir ayrıntı: bu ailenin bir üyesi olan Hiltbolt von Schwangau, on üçüncü yüzyılda tanınmış bir ozandı (Minnesänger); yani şiir ve müzik geleneği, bu tepeye çok eskiden beri işlemişti. Ailenin armasında yer alan kuğu ise, yüzyıllar sonra bütün bu hikâyenin sembolü olacaktı. Ne var ki Schwangau soyu on altıncı yüzyılda tükendi ve kale, yüzyıllar içinde savaşların ve ihmalin etkisiyle yavaş yavaş bir harabeye dönüştü. Napolyon dönemine gelindiğinde, bu bir zamanların gururlu şövalye kalesinden geriye yalnızca yıkıntılar kalmıştı. Ama bu harabe, bir gün genç bir prensin gözünde yeniden hayat bulacaktı.
Kral Maximilian ve Neo-Gotik diriliş
Hohenschwangau’nun yeniden doğuşu, 1829 yılında, Bavyera Veliaht Prensi Maximilian’ın (geleceğin Kralı II. Maximilian) bir dağ yürüyüşü sırasında bu harap kaleyi keşfetmesiyle başladı. Henüz on sekiz yaşındaki genç prens, hem harabenin hem de çevresindeki muhteşem doğanın güzelliğine hayran kaldı ve oracıkta bu mülkü satın almaya karar verdi. 1832’de harap Schwanstein’ı satın aldı.

1833’ten 1837’ye kadar süren bir çalışmayla Maximilian, bu ortaçağ harabesini, dönemin romantik ruhunu yansıtan zarif bir Neo-Gotik (Gotik canlanma) şatoya dönüştürdü. Projeyi, aynı zamanda bir sahne tasarımcısı ve ressam olan sanat hocası Domenico Quaglio yönetti; Quaglio, tam işlevsel bir binayı adeta teatral bir masal dekoruna çevirmeyi başardı. (Yıllar sonra Ludwig’in Neuschwanstein’ı, çok daha görkemli ama neredeyse yaşanamaz bir hayal olarak kalırken, Hohenschwangau hem güzel hem de gerçekten yaşanabilir bir ev oldu.) Kaleye “Hohenschwangau”, yani “Yüksek Kuğu Bölgesi” adı verildi ve şato, Kral Maximilian, eşi Prusyalı Marie ve iki oğlu Ludwig ile Otto’nun yaz ikametgâhı ve av köşkü hâline geldi. Böylece bir harabe, kraliyet ailesinin en sevdiği sığınağına dönüştü.
Duvarları saran efsaneler ve kuğu
Hohenschwangau’yu içeriden bu kadar özel kılan şey, duvarlarıdır. Şatonun içindeki doksandan fazla oda ve salon, ortaçağ Alman efsanelerini, kahramanlık destanlarını ve Schwangau bölgesinin tarihini anlatan görkemli duvar resimleriyle (fresk) kaplıdır. Nibelungen destanından çeşitli kahramanlık öykülerine kadar, bir romantik hayal dünyası bu duvarlarda hayat bulur.

Bu resimlerin en önemlisi ve en çok tekrarlananı, “kuğu şövalyesi” Lohengrin’in efsanesidir. Bir kuğunun çektiği kayıkla gelen bu gizemli şövalyenin hikâyesi, şatonun ruhunu belirler. Şatonun her yerinde kuğu motifi vardır; çünkü kuğu, hem bir zamanlar buraya hâkim olan Schwangau şövalyelerinin arması hem de Lohengrin efsanesinin simgesiydi. Odalar, bu temalara göre adlandırılmış ve bezenmiştir. Şato, Neuschwanstein’ın aksine, gerçekten içinde yaşanmış bir evdir; bu yüzden odalar, on dokuzuncu yüzyıldan kalma özgün, zengin Biedermeier mobilyaları ve eşyalarıyla döşenmiştir. Özellikle Ludwig’in odasındaki, ışıklandırılabilen yıldızlı tavan gibi ayrıntılar, bu şatonun romantik ruhunu gözler önüne serer. İşte bu büyülü ortam, küçük bir çocuğun hayal gücünü sonsuza dek şekillendirecekti.
Bir masalın doğduğu yer: Ludwig’in çocukluğu
Hohenschwangau’nun dünya kültürüne en büyük armağanı, bir bina değil, bir hayal gücüdür. Geleceğin “Masal Kralı” II. Ludwig, çocukluğunun ve gençliğinin büyük bölümünü, kardeşi Otto ile birlikte tam da bu şatoda geçirdi. Kraliyet ailesi, yazları ve tatilleri bu göller diyarındaki şatoda geçirmeyi çok seviyordu.

Ve genç Ludwig, tam da bu duvarların arasında, Lohengrin ve ortaçağ efsaneleriyle iç içe büyüdü. Babasının bu şatoya işlettiği kuğu ve şövalye temalı resimler, çocuk Ludwig’in zihnine derinlemesine kazındı; onu içine kapanık, hayalperest ve ortaçağın romantik dünyasına tutkuyla bağlı bir gence dönüştürdü. Şatonun penceresinden, karşı tepedeki eski Schwanstein harabelerine bakıp durur, o yıkıntıların yerinde nasıl bir kale hayal ettiğini düşünürdü. Yıllar sonra kral olduğunda, işte tam da o karşı tepeye, çocukluğunun bütün masallarını taşa döktüğü kendi rüya şatosunu, Neuschwanstein’ı inşa ettirdi. Bu yüzden denir ki: Hohenschwangau’yu önce görürseniz, Neuschwanstein artık gökten inmiş bir peri masalı olmaktan çıkar; tam da bu sarı şatoda, bu göllerin kıyısında başlayan bir hikâyenin son bölümü hâline gelir. Kısacası, Hohenschwangau Ludwig’i yarattı; Ludwig de Neuschwanstein’ı.
Wagner, Kraliçe Marie ve Marienbrücke
Hohenschwangau, Ludwig’in yalnızca hayal dünyasını değil, gerçek hayatındaki tutkularını da besledi. Kral olduktan sonra Ludwig, en büyük idolü olan besteci Richard Wagner’i bu şatoya davet etti; Wagner burada kalıp müzik çaldı ve iki büyük hayalperest, ortaçağ ve müzik üzerine konuştu. Bugün de şatoda, Wagner’in çaldığı piyano korunur.

Şatonun çevresi de bir aşkın ve doğa tutkusunun izlerini taşır. Ludwig’in babası Kral Maximilian, doğa yürüyüşlerine tutkun bir insandı ve çevredeki tepelere yürüyüş yolları ile seyir noktaları yaptırdı; kraliyet ailesinin en sevdiği patikalar bugün de yürünebilir. Kraliçe Marie ise, döneminin ilk kadın dağcılarından biriydi. Kral Maximilian, eşi Marie’ye bir doğum günü armağanı olarak, Pöllat Geçidi’nin üzerine yüksek bir köprü yaptırdı ve ona eşinin adını verdi: “Marienbrücke” (Meryem/Marie Köprüsü). İşte bugün Neuschwanstein’ın o meşhur kartpostal manzarasının çekildiği bu ünlü köprü, aslında bir kralın eşine olan sevgisinin bir armağanıdır. Böylece Hohenschwangau’nun hikâyesi, hem sanata hem de aşka dokunur.
Bugün Hohenschwangau’da bir gün
Bugün Hohenschwangau, hâlâ Ludwig’in ailesi olan Wittelsbach hanedanının vakfının mülkiyetinde ve ziyarete açık. Dünyaca ünlü komşusu Neuschwanstein kadar kalabalık olmasa da, çok sayıda ziyaretçiyi ağırlar; işin sırrını bilenler için burası, Neuschwanstein deneyimini tamamlayan vazgeçilmez bir duraktır.

Şatonun içi yalnızca rehberli turlarla (yaklaşık kırk beş dakika süren) gezilebilir ve içeride fotoğraf çekmek yasaktır. Turda, kuğu ve efsane temalı duvar resimleriyle bezeli salonları, Kraliçe Marie’nin odalarını, genç Ludwig’in odasını ve o meşhur yıldızlı tavanı görürsünüz; bu odalar, Neuschwanstein’ın aksine, gerçekten yaşanmış bir kraliyet evinin sıcaklığını taşır. Şatonun dış avlusundan aşağıya, Alpsee’ye ve köye bakan manzara ise nefes kesicidir. Hemen yakındaki “Bavyera Kralları Müzesi” (Museum der Bayerischen Könige) ise, Wittelsbach hanedanının ve Ludwig’in hikâyesini daha yakından tanımak isteyenler için ideal bir duraktır. Şatoyu gezdikten sonra, Alpsee kıyısındaki bankalarda oturup, göle yansıyan iki şatoyu ve Alpler’i seyretmek, bu ziyareti unutulmaz kılar.
Kapısını çaldığınızda
Hohenschwangau Şatosu, Almanya’nın güneyindeki Bavyera’da, Füssen’e yakın Hohenschwangau köyünde, dünyaca ünlü Neuschwanstein’ın hemen karşısında yer alıyor. Münih’ten arabayla ya da trenle yaklaşık iki saat mesafededir ve genellikle Neuschwanstein ile birlikte, aynı günde gezilir. İki şatonun biletleri de, köydeki ortak Bilet Merkezi’nden (Ticket Center Hohenschwangau) alınır.

Birkaç önemli ipucu: En büyük tavsiyemiz, buraya geldiğinizde yalnızca Neuschwanstein’ı görüp Hohenschwangau’yu atlamamanızdır; masalın başladığı bu sarı şatoyu görmek, Neuschwanstein’ı çok daha anlamlı kılar. İki şatoyu da gezmeyi planlıyorsanız, biletlerinizi mutlaka önceden internetten alın ve tur saatlerini dikkatli seçin; iki tur arasına yürüme ve sıra bekleme için yeterli zaman bırakın, çünkü turlara geç kalanlar içeri alınmaz. Köydeki bilet merkezinden şatoya, ağaçların arasından yaklaşık yirmi dakikalık, basamaklı ama manzaralı bir yürüyüşle çıkarsınız (yol boyunca arkanıza dönüp Neuschwanstein’ı görebilirsiniz). Şatoda asansör olmadığını ve içeride fotoğraf çekmenin yasak olduğunu unutmayın. Ziyaretinizi mutlaka Alpsee gölü kenarında bir molayla ve karşıdaki Neuschwanstein turuyla birleştirin. Güncel bilet ve saat bilgileri için resmî siteyi kontrol edin.
Konum: Alpseestraße, Hohenschwangau, Schwangau, Bavyera, Almanya · Koordinatlar: 47.5570° K, 10.7370° D · Hohenschwangau’yu Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Hohenschwangau’yu gezdiyseniz, hikâyenin devamını görmek için hemen karşıdaki tepeye, genç Ludwig’in bu şatoda büyüttüğü hayalin taşa dökülmüş hâline, yani dünyaca ünlü Neuschwanstein‘a mutlaka geçin; ikisi birlikte bir bütünün iki yarısıdır. Almanya’nın diğer görkemli kalelerini de kaçırmayın: Neckar üzerindeki kırmızı harabesiyle Heidelberg Kalesi, Mosel ormanlarında saklı, hiç yıkılmamış Burg Eltz, Martin Luther’in İncil’i çevirdiği Wartburg ve Ren’in hiç yıkılmamış tek kalesi Marksburg, bu seride sizi bekliyor.
Hohenschwangau, taşa kazınmış bir çocukluk ve hayal gücü hikâyesi. Ortaçağ şövalyelerinin kalesi olarak doğdu, harabeye döndü ve bir kralın romantik rüyasıyla sarı bir Neo-Gotik şato olarak yeniden dirildi; sonra da duvarlarındaki kuğu ve efsanelerle, dünyanın en ünlü şatosunu hayal edecek olan bir çocuğu besledi. Bir gün Alpsee’nin kıyısında durup göle yansıyan bu sarı şatoyu ve karşıdaki beyaz Neuschwanstein’ı aynı anda gördüğünüzde, bir masalın nerede başlayıp nereye vardığını bütün berraklığıyla anlayacaksınız. Ve büyük ihtimalle, en görkemli hayallerin bile küçük bir çocuğun bir duvar resmine bakışıyla başlayabileceğini düşüneceksiniz.
