“atlantis” efsane medeniyet – 2

Atlantis ve Tufan

Tufan
Bir çok eski metinde ve halen eski geleneklerini koruyan toplulukta kadim geçmiş ile ilgili ortak bir efsane vardır. Yıllardır belirli temalar kulaktan ağza dolaşıyor, çeşitli eserlere işleniyordu. Bunlara göre, bir zamanlar dünyada farklı bir düzen varmış. Bilmedişimiz ülkeler, kalabalık şehirler ve farklı kültürler varmış. Bir gün kıyamet kopmuş. Yanar dağlardan fışkıran alevli lavlar gök yüzüne kadar yükselmiş ve külleri güneşi örterek dünyayı karanlıklara bozmuş, sonra küller yeryüzüne yavaş yavaş yapmış. Gökler kararmış, havalar soğumuş, ?imıekler çarpışmış, kasırgalar insanları, ağaçları ve evleri uçurmuş, büyük depremler yerleri sarsmış. Ondan sonra sular basmış, sanki bütün okyanus karaya binmişti, dağları yutacak büyüklükte dalgalar karalara yumruk gibi inmiş. şehirler sular altında kalmış, insanlar toplu halde boğulmuş. Tonlarca su gök yüzünden yapmış. Suların çekilmesi, gök yüzündeki kara lav bulutlarının daşılması ve yağmurun kesilmesi bazı yerlerde bir hafta sürmüş, bazı yerlerde kırk gün. Felaketten kurtulanlar dehşet içinde etraflarına bakmışlar. Kimisi gemilerdeydi, ama bunların pek az?, belki de tek bir gemi ile kurtulmuşlardı. Nuh, Utnapiştem, Manu, Deukalion, Cemıid, Bergelmer, Coxcox, Yao, tek bir ?ahİsa verilen değişik adlar mI, yoksa her biri ayrı kişiler miydiş Bilemeyiz. Yeryüzünde değişik efsanelere göre tufandan kurtulanlar mağaralara inmişlerdi, yüksek dağlara, ağaçlara tırmanmışlardı, suda yüzen odunlara tutunarak kurtulmuşlardı. (1)
Böyle bir felaket gerçekten oldu mış Yoksa anlatılanlar hayal ürünü müş Her şeyden önce unutmamak gerekir ki, yakın zamana kadar Troya (Truva), Pompei, Herkülüm, Knossus, Sodom, Gomorah şehirlerinin sadece efsanelerde yer aldıkları inanılırdı.
1738 de Vesuvius Volkanın lavları kazılarak altında Herkülüm şehri bulundu. 1748 de Herkülüm’ün yanı sıra Pompei şehri on metrelerce lav altında keğfedilmişti. VesuvŞus yanar dağın ani patlaması, bu iki şehri 24 saat içinde sıcak küllerin altında gömüştü. Pompei’de günlük hayatlarını yaşayan Romalılar ebediyen heykelleğmişti. Kimisi mücevherlerini toplarken, kimileri cenaze töreninde veya kaçarken lavlara yakalanmıştı. Bir Roma askeri üstüne karşı sadaklı?ın? göstererek, ölümcül bir inatla nöbet tutarken heykelleğmişti. Devasal yapılı bir adam karısın? ve ön dört ya?ındaki çocuğunu taşırken alevler içinde çökerek ebediyen lavlarla kalıplaşmıştı.
1868’de Heinrich Schliemann Troya’? Batı Anadolu sahilinde Hisarlık tepesinde yaptığı kazıda bulduşunda bütün dünya Şaşırmıştı ve en az 2800 yıllık Homeros destanları masal olmadığı anlaşılmıştır. M.Ö. 14 asırlarda Troyalılar kayıp, zengin ve ileri Anadolu uygarlıklarını Grek istilacılara karşı direnerek korumuşlardı, ancak 11 senelik bir savaştan sonra Grekler hileye başvurarak, şehir surlarının içine girmeye başarmışlardı ve Kral Piram’ın Troya şehri yakılarak yerle bir edilmişti. Dilere destan Helen, Odysseus, Akhilleus, Paris, Hektor ve Kassandra’nın dramları ne denli gerçeşe uydukları bilinmemekte, ancak tarihçiler kabul ederler ki bu savağ Greklerin Anadolu istilasının başlangıcıydı.
1900 senesinde, Arthur Evans’ın Girit adasında yaptığı kazılarda Minoan uygarlığı ortaya çıkarmıştı (2). Son bulgulara göre Girit bir zamanlar büyük bir Minoan uygarlıın merkeziydi, ve Thera (Santorini) adasındaki yanar dağın patlaması ile bu medeniyet tamamen yok olmuştu. Masal sanılıp jeolojik araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir de Sodom (Sedum) ve Gomorra şehirlerini yok eden felaketin buluŞu da vardı. Lut kavimin ani bir felaketle üzerlerine taş yaparak yok oluŞu, Kuran’da ve Tevrat’ta hemen hemen farksız bir şekilde yazılır. Hatta, Kuran’da bu şehrin harabeleri ibret olarak yol üstünde görüldüşünü de belirtir (Hicr: 15/76-77). Haran’ın oğlu ve Hz İbrahim’in yeğeni Hz. Lut yerleğtişi Sodom şehrinde her türlü ters ilişki yaygınmış. Öyle ki, iki melek gelen felaketi haber vermek üzere, Haz. Lut’un evinde misafirlişe geldişinde, halk Hz. Lut’un kapısına dayanarak onların kendilerine, çarpık ilişki de bulunmak için, teslim edilmelerini istemişlerdi ve Hz. Lut onlara karşı direnmiş, onların yerine kızlarını vermeye önermişti. Melekler Hz. Lut’a Sedum ve komŞu şehri Gomorra’nın günahlarından dolayı Tanrı tarafından tamamen yok edileceğini bildirdikten sonra, Hz. Lut karısı ve iki kızın? alıp hızla Sodom’dan kaçmıştı, ancak verilen ikazlara uymayan karısı şehrin akıbetini görmek için arkasına döndüşünde, aniden heykelleğerek bir tuz sütununa dönüşmüştü.
Erich Von Daniken’e göre Hz. Lut’u ziyaret eden melekler aslında uzaylıymış ve bu şehirleri nükleer bir silahla yok etmişler. Hz. Lut’un karısıda patlama anındaki radyasyonlar tarafından yok olmuştu. Ancak, jeolojik incelemeler bu şehirlerin nükleer bir patlama değil, doğal bir afetten yok olduğunu gösteriyor. Ürdün vadisinde ve Ölü Deniz kıyısında bu şehirlerin bulunduğu yerin M.Ö. 1900 civarlarında volkanik patlamalar eğlişinde aniden çöküp suların dibine indişi tespit edildi (3). Gomorra’nın anlamı “su altında kalan toprak”tır. 2. asırda İskenderiyeli Astronom ve coğrafyacı Claudius Ptolemaios, ölü denize “Sodom Denizi” olarak yazmıştı. Ondan önce coğrafyacı Strabo şöyle yazmıştı, “Yerlilerin bu bölgede vaktiyle 13 şehrin bulunduğu konusunda söylediklerini gerçek olarak kabul edebiliriz. Denilir ki, Sodom’un surları halen duruyor. Söylentilere göre, şehirleri büyük bir yer sarsıntıs? ile oynadı, denizden alevler fışkırdı, ve kükürtlü sular öyle şiddetli yazdı ki taşlar bile tutulmuştu. şehirler ya yerin içine gömülmüş, ya da yerlileri dehşet içinde kaçmışlardı” (4).

Atlantis
Plutarkhos (46-126), yazdığı “Hayatlar” eserinde Solon (M.Ö. 640-560)’a yer vermişti. Bu büyük Atina’lı kanun koyucusu, Dair ve gezgin Grek’lerin “Yedi Bilgeler”den biri olarak anıldı ve onun kanunları demokrasinin kurulmasında temel oluşturmuştu. Solon yazlığında etrafındaki fazla ilgi ve kanunların yaratışı yoğun tartışmalardan kaçmak için on sene süren gezilerini Mısır’da başlamıştı. Plutarkhos bu konuda şöyle yazıyor, “Mısırlıların en bilgili rahipleri olan Heliopolis’li Psenophis ve Sais’li Sonchis’in altında eğitim gördü ve felsefe tartıştı. Platon’a göre kayıp kıta Atlantis’i onlardan öğrenip, Greklere bir şiir halinde anlatmaya çalışmıştı, ancak bu girişimden vazgeçmişti. Sebep olarak Platon’un dedişi gibi vakti olmadışından değil, fakat fazla yaşlılıktan dolayı bu girişimin ona fazla geleceğindendi.”
Atina’lı filozof Platon (Eflatun, M.Ö. 429-347) Timaios ve Kritias adındaki diyaloglarında (konuşmalar) efsanevi kayıp uygarlık Artlantis’in öyküsünü dile getirmişti, ancak onu bitirmeden ölmüştü. O zamanlardan bu yana Atlantis tartışma konusu olmuştur. Kimisine göre bu öyküyu Platon uydurmuştu. Oysa, tarihte gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak görülen Platon’un, yazdığı 25 diyalog halinde eserlerinde, Sokrates başta olmak üzere gerçek kişilerin yer aldığı ve konuşmaların ve olayların gerçeşe uygun olarak yazdığı görülmüştür. Atlantis öyküsünde herhangi bir siyasi veya felsefi görü? savunulmuyor, o halde Platon’un böyle fantastik bir hile yapması için hiç bir neden olmadığı gibi, bu dişer yazılarındaki mantık ve gerçekçilişe ters düşerdi. Ayrıca tarihçi Halikarnas’lı Herodotos (M.Ö. 484-420), gezilerinde kendisine Mısırlılar tarafından kadim tarihleri konusunda Solon’a anlatılanlara benzer şeylerin anlatıldı?ın? kaydetmişti.
M.Ö. 421 yılın Ocak ayında, Sokrates’in Atina’daki evinde dört kişi bir araya gelmişti. Bunların başında Platon’un hocası meşhur filozof Sokrates’in kendisi. Tanınmış Atina’lı devlet adamı ve yazar Kritias, Lokris’li zengin ve asil bir filozof ve astronom olan Timaios ve Syrakruz’lu bilgin Hermokrates. Aralarında geçen konuşma Platon tarafından kaleme alınarak Timaios ve Krıitıas
adlı eserlerinde yer almıştı. Bu iki diyalog’dan Atlantis konusundaki bölümleri kısmen aşağıda aktarıyoruz. Bazı metinlerin başlarında görülen sayı ve harfler Platon diyaloglarında kullanılan “Stephanus” ayraçlarıdır, ve yorumlarda ilgili metinleri kolayca bulmaya yarar.
(20e) “KRİTİAS `O halde, Sokrates size anlatacaklarım garip gelebilir, oysa bu öykü, Yedi Bilgeler’in en bilgesi olan Solon’un söyledişi gibi, baştan ba?a gerçektir. Solon, şiirlerinde belirttişi gibi, büyük dedem Dropides’in akrabası ve yakın dostuydu…(21b) Size bir ya?lı adamdan dinlemiş olduğum bu eski öyküyü anlatacaşım. Kritias [Kritias’ın aynı isimde dedesi ve Dropides’in oğlu], o zamanlar, dedişine bakılırsa, doksanına basmak üzereydi, bense on yaşlarında, ya vardım, ya yoktum. Apaturios’lar bayramının Kureotis günündeydik. Geleneklerimize göre, babalarımız, biz çocuklar için, şiir okuma yarışmaları düzenlerdiler. Birçok Şairlerin çeşitli şiirleri okundu; Solon’un şiirleri o zamanlar daha yeni sayıldışından çoğumuz onlardan okuduk. Arkadağlarımdan biri ya gerçekten zevk aldığı için, yahut da Kritias’ın hoşuna gitsin diye, Solon’un, kendisince yalnız insanların en bilgesi olmakla kalmadığını, şiirdeki değeriyle de bütün Şairlerin en asili olduğunu söyledi. (21c) Çok iyi hatırlıyorum, ihtiyar bundan pek hoınut oldu ve gülümseyerek dedi ki: öyledir, Amymandros, Solon sadece vakit geçirmek için şiir yazmıştı, bu işe ötekiler gibi sarılsaydı, Mısırdan getirdişi öyküyü bitirseydi, buraya dönüşünde karşılaştığı zorluklar, ve ülkedeki karşı?klar yüzünden şiiri ihmal etmek zorunda kalmasaydı bence ne Hesiodos, ne Homeros, ne de her hangi başka bir Dair onunla boy ölçü?emezdi. (21d) Amymandros, “Peki ama, Kritias, bu şiirin konusu ne idiş” Kritias’ın yanıtı,”Bu şiirin öyküsü bu ulusun Şimdiye kadar başardığı en büyük, en ünlü olmaya değer işin öyküsü idi; fakat zaman ve kahramanlarının ölümü onun bize kadar gelmesine engel oldu.” Öteki, “Bu öyküyü bize baştan anlatın, Solon bu konuda neler diyordu ve onu gerçek bir olay olarak kabul etmesi için ona bu öyküyü kim aktarmıştı?”, diye sordu.
(21e) “`Solon’un anlattığına göre Mısır’ın deltasında, Nil’i ikiye ayrın yerde Saitikos denilen bir bölge vardı; bu ülkenin en büyük şehri de, kral Amasis’in memleketi olan Sais’ti. Halkına göre şehirlerini kuran bir tanrıçaydı; onun Mısır dillerinde adı Neith’dir, ve o Helenlerin Athena tanrıçası ile aynıdır. Şimdi, bu halk Atinalıları pek severler ve onlarla her nasıla akrabalıkları olduğunu söylerler. Solon onların ülkelerine varınca büyük bir ilgi ile karşılandığını söylemişti. (22a) Onların en bilge rahiplerine geçmiş zamanları sorduğu zaman, ne kendisinin ne de başka bir Helenin bu konuda hemen hemen hiçbir şey bilmedişini anladı. Bir seferinde de, onları eski şeyleri anlatmaya yönlendirirken, bizce bilinen en eski olayları anlatmaya koyulmuştu. Onlara ilk insan olarak anılan Phoroneus’tan, Niobe’den, tufandan kendilerini kurtaran Deukalion ve Pyrrha’dan, onların Doğuşu hakkında anlatılan mytoslardan ve onların soylarından söz etti. (22b) Bu olayların geçtişi tarihleri belirlemeye çalışarak anlatmıştı.
“`Bunun üzerine, aralarında yaşı oldukça ilerlemiş bir rahip ona “Ah Solon, Solon,” demiş, “siz Helenler çocuksunuz, ulusunuzda ya?lı bir Helen yok.” Bunun üzerine Solon:”Bununla ne demek istiyorsunuz?” diye sormuş. Rahip, “Hepinizin ruhları çok genç,” diye yanıt vermiş, “çünkü kafanızda eski bir geleneğe dayanan, öteden beri edinilmiş ne bir bilgi, ne de zamanla pekiştirilmiş bir ilim var. Bunun sebebi sana anlatayım. (22c) insanlar birçok şekilde yok eden felaketler olmuştur, daha da olacaktır. En büyük kıyametler ve tufanlar ateğle ve sudan gelmişti, ama farklı sebeplerle meydana gelen daha küçük felaketler de vardır. Örnek olarak, sizin ulusunuzda da, bir gün babasının koşu arabasın? (gök yüzünde) koşturup onu aynı yoldan süremeyince yeryüzündeki her şeyi yakan, kendisi de yıldırımla vurulup ölen Helios’un oğlu Phaeton’un öyküsünde gerçekten bir (22d) masal gibi anlatılır, ama gerçek Şudur ki, dünyanın etrafında dönen gök cisimleri bazen yollarından saparlar yeryüzüne düşerler, uzun aralıklarla meydana gelen çarpışmalarından kaynaklanan tutulmalar yeryüzündeki her şeyi yakıp yok eder. O zaman dağlarda, yüksek, kuru yerlerde oturanlar, şehirlerde, deniz kenarlarında oturanlara kıyasla daha çok yok olmaya maruzdurlar. Fakat, her zamanki kurtarıcımız olan Nil, taş,arak bizi bu felaketten de kurtarıyor. Bunun aksine tanrılar, bir tufanla dünyayı yıktıkları zaman yalnız dağlardaki sığırtmaçlarla çobanlar kurtuluyor, ama sizin şehirlerin ahalisini nehirler alıp denize sürüklüyor. Halbuki bizde sular hiçbir zaman ovalara yükseklerden gelmiyor, her zaman tabii bir şekilde toprağın altından çıor. İşte bu yüzden mabetlerimizin arıivlerinde korunan kayıtlar dünyanın en eskileridir. Fakat gerçek Şudur ki: kendilerini kaçıracak kadar şiddetli bir soŞuŞu da, yakıcı bir s?caşı da olmayan her yerde, her zaman az veya çok insan vardır. (23a) Hem sizde olsun, bizde olsun, yahut da adını duyduğumuz dünyanın her hangi bir tarafından olsun, asil, büyük, yahut da başka bir bakımdan ilgiye değer bir şey meydana gelmişse bütün bunlar, en eski çağlardan beri burada, mabetlerimizin arıivlerinde duruyor. Böylece de korunmuş oluyor. Oysa, sizlerin ve başka ulusların kayıtları, ve gerçekten bütün uygarlıklarınız gökten bir veba gibi devre devre yapan suların etkisi ile yok olmuştur; içinizden okuyup yazması olmayanlarla cahillerden başkasının bu felaketlerden kurtulamamıştır. (23b) O zamanda, sizler her şeyi yeniden başlamak zorundaydınız, çünkü ne ulusunuzun ne de başka yerlerin geçmişini bilmeyen küçük çocuklar gibi olmuştunuz. Bize demin anlattığın soy kütüklerine gelince, Solon, bunlar çocuk masallarından başka bir şey değildir. Her şeyden önce, siz tek bir tufanı hatırlıyorsunuz, oysa ondan önce birçok tufan olmuştur. (23c) Sonra insanlar arasında görülen en güzel ve en asil soyun bir zamanlar ulusunuzda yer aldığını bilmiyorsunuz. Kentinizi ahalisi ve sizin soyunuz felaketten kurtulan bir kaç kişiden gelmiştir. Sizler bunları bilmiyorsunuz, çünkü felaketten kurtulabilenler, birçok nesiller boyunca, hiçbir yazı bırakmadan ölüp gittiler…”
(23d)”`Solon’un anlattığına göre, bunları duyunca Kalakalmış, rahiplerden eski ataları hakkında bütün bildiklerini anlatmalarını rica etmiş. Bunun üzerine ihtiyar rahip cevap vermiş: “İstedişinizi yerine getireceğim, Solon, bunu senin hatırın için olduğu kadar yurdunuzun hatırı…için yapacaşım…(23e) kutsal kitaplarımıza göre, bizim ilin kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını, onların en Canlı başarılarını kısaca anlatacaşım… (24e) Gerçekten eski kayıtlar, ilinizin, büyük Atlas denizinin ötelerinden gelip Avrupa ve Asya’ya küstahça saldıran koskoca bir devleti durdurduşunu yazıyor. (25a) O zamanlar Atlas okyanusu geçilebiliyordu; çünkü sizin Herakles sütunları dedişiniz [Cebelüttarık boşaz?] o boşazın önünde bir ada vardı. Bu ada Libya ve Asya’nın ikisinden daha büyüktü. O zamanlar oradan başka adalara, ve onların da karşılarında uzanan ve gerçek denizi çevreleyen büyük kıtaya [Amerika?] ulaşılabiliyordu. Çünkü sözünü ettiğimiz boşazın iç taraf? [Akdeniz], girişi dar bir limana benzer, dı? taraf? ise büyüklüğü ile gerçek bir denizdir [Okyanus]. Etrafın? çeviren kara parçası da gerçekten kıta denilebilecek bir topraktır. İşte bu Atlantis adasında, hükümdarlar, hakimiyetini bütün adaya, öteki adalara, hatta kıtanın [Amerika?] bazı parçalarına kadar uzatan büyük, hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bundan başka boşazın iç tarafında, bizim tarafta, Mısır’a kadar Libya’nın, Tyrhenia [Batı İtalya] ya kadar da Avrupa’nın hakimi idiler. (25b) Bir gün bu devlet bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu, bizimkini, boşazın iç tarafındaki bütün ulusları boyunduruŞu altına sokmak istedi. İşte o zaman, Solon, iliniz fazilet ve kuvvetini dünyanın önüne serdi. Cesaretten, savağ bilgilerinden yana öteki illerin hepsinden üstün olduğu için Helenler’in bağına geçti; ama ötekiler bırakıp çekilince tek bağına kalan, (25c) böylece en tehlikeli duruma dü?en iliniz saldırganları yendi ve bir zafer anıtı dikti, Şimdiye kadar hiç kölelik etmeyenleri ve bizim gibi dişerlerini kölelikten kurtararak Herakles sütunlarının iç tarafında oturanları serbestlişe kavuşturdu. Ama bundan sonra korkunç yer sarsıntıları, tufanlar oldu. (25d) Bir korkunç yağmurlu gün ve bir gecenin içinde, bütün savaşç?larınız birden bir vuruşta toprağa gömülüp yutuldular. Atlantis adası da, aynı şekilde, denize gömülerek yok oldu. İşte bunun içindir ki, ada çökerken meydana getirdişi sığ bataklıklar yüzünden o deniz bu gün bile, geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir.”
(25e) “`İşte Sokrates, ihtiyar Kritias’ın Solon’dan duyup bana anlattıkları kısaca bunlardır…(26b) dün buradan çıkar çıkmaz hatırlayabildiklerimi arkadağlarıma anlattım. Alt taraf? da bu gece düşüne düşüne aklıma geldi; çocuklukta öğrendişimiz şeylerin şaşılacak kadar aklımızda kaldığını söylerler. Sahiden çok doğruymuş. Bana gelince, dün duyduklarını anlat deseler, hepsini hatırlayabilir miyim, bilmem. Ama, ta eskiden duyduklarımdan bir şey unutuversem doğrusu buna çok Tasarım. (26c) O zaman ihtiyarı dinlemek çok hoğuma gider, bundan çocukça bir sevinç duyardım; o da ardı arası kesilmeyen sorularıma o kadar iyi yürekle cevap verirdi ki anlattığı şeyler, çıkmaz, silinmez bir yazı gibi kafama yerleğip kalmış. Ayrıca, dostlarımıza da, bu konuda konuŞulup söyleyecek şeyleri olsun diye, bu sabah bütün bunları anlattım…’
“SOKRATES: `…Burada uydurma bir masalı değil, gerçek bir hikayeyi ele almamızın önemi de büyüktür…'(11)
Timaios’de Atlantis konusunu içeren metinler bu kadar. Atlantis konusunun devamı Kritias isimli diyalog’da bulunuyor. Burada konu ikinci gün tekrar aynı Şahısların toplanması ile Kritias tarafından ayrıntılı bir şekilde işleniyor, ancak eser tamamlanmadan ani bir şekilde sona eriyor. Öyküyü Kritias’den devam ediyoruz:
“Kritias: `Her şeyden önce şunu aklımıza getirelim ki, Herakles’in sütunlarının iç tarafında yaşayan kavimlerle dışında yaşayanlar arasında savaşın üzerinden dokuz bin yıl geçtişi söyleniyor. İşte Şimdi size uzun uzadışa bu savaş? anlatacaşım. Bu yanda komutayı elinde tutan, savaşın aşırlığı başından sonuna kadar çeken, bizim şehirmiş. Öte yandan da savaş? idare edenler
Atlantis adasının krallarıymış. O ada ki, söyledişimiz gibi, Libya’dan, Asya’dan daha büyük olduğu halde, yer depremleri sonunda suya gömülerek, burada açık denize çıkmak isteyen gemilerin geçmesine engel bir balçık yIşından ibaret kalmış…[Burada birçok satırlar konunun dışında, eski Yunanistan’ın halini açıkladığı için çıkarılmıştır.] Dokuz bin yıl içinde, o günden bugüne kadar bunca yıl geçti, birçok büyük tufanlar olmuştur. Bütün bu zaman içinde, bütün bu olaylar sırasında yükseklerden kayan topraklar, başka yerlerde olduğu gibi, geçtişi yerlerde söze değer bir parça bırakmayarak, ilin her ucundan denize yuvarlanmışlar, döne döne derinliklerde kaybolup gitmişlerdir. Bugün kalan topraklar, o zamankinin yanında tıpkı küçük adalarda fark edileceği gibi, kadid haline gelmiş bir hasta vücuduna benzer. Yumuşak ve verimli toprakların hepsi çökmüş, geriye ancak ilin bir iskeleti kalmıştır…
“`Ama, meselenin özüne girmeden önce, Helen adlarının barbarlara verildişini görerek şaşırmamanız için, size, anlatacaşım bir nokta daha var. Bunun sebebini Şimdi öğreneceksiniz. Solon bu hikayeden kendi şiirleri için faydalanmaşı düşündüşünden, adların anlamlarını araştırdı, bu adları ilk defa olarak yazmış olan Mısırlıların, onları kendi öz dillerine çevirmiş olduklarını gördü. Bu sefer kendisi de, her adın anlamını ele alarak, onu kendi dilimize çevirdi ve öylece yazdı. Solon’un bu el yazmaları dedemin elinde bulunuyordu, Şimdi de bendedir, onları daha çocukken ezberledim. Onun için bizdeki adlara benzer adlar duyarsanız hiç şaşırmayın: sebebini öğrendiniz.
“`Bakınız bu uzun hikaye ayaşı yukarı nasıl bağlıyordu. Tanrıların kendi aralarındaki toprak seçiminden konuşurken, bütün dünyayı küçük büyük parçalara ayırdıklarını, kendi adlarına tapınaklar kurup kurbanlar kesilmesini adet haline koyduklarını daha önce söylemiştik. İşte Poseidon da, böylece payına dü?en Atlantis adasının Şimdi size söyleyeceğim bir yerine, ölümlü bir kadından olan çocuklarını yerleğtirdi. Denize bakan tarafta, adanın ortasında, boydan boya bir ova uzanıyordu, bu ova bütün ovaların en güzeli, en verimlisi olarak biliniyordu. Ortalarında, ayaşı yukarı elli stadion (200 metre) uzaklıkta, her yanı orta yükseklikte bir dağ görünüyordu. Bu dağda o kökü topraktan gelme adamlardan biri oturuyordu. Adı Euenor’du, Leukippe adında karısıyla yaşıyordu. Bir tek kız çocukları oldu. Kleito gelinlik çağına varınca anasıyla babası öldüler. Poseidon bu kız? çok beğendişinden onunla birleğti, kızın oturduğu tepenin etrafın? bir sıra denizden, bir sıra karadan yapılmış ve en büyükleri en küçüklerini içine alan, halkalardan ikisini denizden, üçünü karadan oluşturdu ve onlara adanın ortasından başlayarak, her taraftan aynı uzaklıkta bir dire şekli verdi; Böylece oralara insanların ayak basmasına olanak bırakmamış oluyordu, çünkü o zamanlarda gemiden de, gemicilikten de kimsenin haberi yoktu. Ortadaki adayı kendi eliyle güzelleğtirdi, bir tanrı olduğu için bunda hiçte zorluk çekmedi. Topraktan biri soğuk, biri sıcak, iki kaynak çıkardı, çeşit çeşit, bol bol yiyecekler yetiştirdi. Beğ kere ikiz erkek çocukları oldu. Onları büyüttü ve Atlantis adasını on parçaya ayırarak ilk ikizlerden önce doğana, anasının eviyle dolaylarındaki toprak payın? verdi; bu pay en geniş, en iyi toprak parçasıydı; Onu bütün kardeğlerinin üstüne kral olarak getirdi. Ötekilere de idare edecek birçok adam, geniş topraklar başı?layarak, birer hükümdarlık verdi. Hepsine birer ad taktı. En yaşlıları, Kral Atlas adını aldı; bütün ada ile Atlantikon denilen deniz, adlarını bu ilk kraldan aldılar. Kendisinden sonra doğan kardeğinin payın? adanın Herakles sütunları tarafından, bugün orada Gadeiros ülkesi denilen yere doğru uzanan ucu düşmüştü. Bu hükümdarın Helen’lerce Eumelos, yerlilerin dilin de Gadiros’tu; bu yere verilen ad da her halde bundan gelmiş olmalı. Poseidon ikinci ikizlerden birine Ampheres, ötekine Evaimon adını verdi. Üçüncü ikizlerden ilk doğan Mneseus, arkasından gelen de Autokhthon adlarını aldılar. Dördüncü ikizlerden ilk dünyaya gelene Elasippos. İkinciye Mesot: beğinci ikizlerden birincisine Azaes, ikincisine de Diaprepes adları verildi. Poseidom’dan bütün bu oğulları ve onların çocukları birçok nesiller boyunca bu memlekette yaşadılar. Daha önce de söyledişim gibi onlar, Okyanusunun daha birçok adaları üzerinde de hüküm sürüyorlar, ayrıca egemenliklerini bu tarafa, boşazın içlerine, Aigyptos [Mısır] ile Tyrhenia’ya kadar yürütüyorlardı.
“`Atlas’ların soyu gitgide çoğaldı ve egemenlişin Şerefini korudu. İçlerinden hep en yaşlıları kıral oluyordu. Krallık her zaman çocukların en büyüşüne kaldışından, krallıkları nesillerce sürdür. Kendilerinden önce hiçbir kral soyunda görülmeyen, kendilerinden sonra da kolay görülmeyecek olan pek büyük zenginlikler topladılar. Kendi şehirlerinin bütün kaynaklarından faydalanıyorlardı. Yayılmış olan kuvvetlerinden ötürü, birçok şeyler dışarıdan alıyorlar, fakat yaşayışları için lüzumlu olan şeylerin çoşunu kendi adalarında elde ediyorlardı. En başta, ocaklardan çıkarılan, eritilebilen yahut eritilmeyen bütün madenler, ve en çok, bugün ancak adı kalan, ama o zamanlar kendi de bilinen bir nevi maden geliyordu. Adananın birçok yerlerinde çıkarılan oreikhalkon adında bu maden, o zaman bilinen madenlerin, altından sonra en değerlisiydi. Bunun gibi ada, dülgerlerin işine yarayan ve ormandan çıkan her şey de bol bol yetişiyordu. Ada hem evcil, hem de yaban hayvanlarının yeterince besliyordu. Hatta fil cinsine bile orada bol rastlanıyordu; çünkü ada ada, yalnız bataklıkların, göllerin ve Irmakların kenarında, yahut dağlarda, ovalarda otlayan bütün öteki hayvanlara değil, yaratılışta hayvanların en büyü, en doymak bilmeyeni file de bol otlaklar sağlıyordu. Bundan başka, Şimdi dünyanın her tarafında çıkan bütün kokulu şeyler, kökler, otlar, ağaçlar, çiçeklerden yahut meyvalardan çıkarılan özler adada pek de güzel yetişiyordu. Ayrıca meyve ağaçlarıyla yemek için kullandığımız, bazılarından un yaptığımız ve çeşitlerine zahire adını verdişimiz bütün toprak ürünleri de yetiştiriliyordu. Bizce içki, yiyecek maddeler ve kokular veren ağaç nevinden meyveleri, zevk ve eğlencemize yarayan o kabuklu, muhafazası güç meyveyi [Hindistan ceviziş], akıam yemeklerinden sonra hazımsızlık çekenlerin mide aşırlıklarını hafifletmek, onlara rahatlık vermek için kullandığımız bütün bu sevilen yenişleri, o zamanlar güneğ gören bu kutsal ada, görülmemiş güzellikte, sayısız denecek kadar bol yetiştiriliyordu. Ada halkı, topraktan elde ettikleri bütün bu zenginlikleri tapınaklar, kral sarayları, limanlar, gemi tezgahları yaptılar. ?lin başka yerlerini de aşağıda anlatacaşım sırayı güderek güzelleğtirdiler. [Platon’un Atlantis öyküsünün devamı ayrı bir bölümde verilecektir] (12)

“…Dünyanın uygar toplulukların hepsi eski çağlardan bazı şeyler öğrenmişlerdir. Aynı bütün yolların Roma’ya çıkması gibi büyük uygarlıklar da Atlantis’i işaret etmektedirler…” Ignatius Donelly

Atlantoloji
Platon’un Atlantis efsanesi tarih boyunca çeşitli yankılar uyandırdıysa, ancak 1882’de Ignatus Donnelly (1831-1902) isminde bir reformcu Amerikan senatörün “Atlantis, Tufan Öncesi Diyar”(13) isminde eserinin baskıs? ile yeni bir boyut kazanmıştı. Daha önce bu konuda bilimsel açıdan kayda değer bir eser yazılmadığı gibi, günümüzde bu konunun başyapıtı olarak yerini korumaktadır. Kitap ilk çıktığında, okyanusun iki tarafında büyük ilgi yarattı. Hatta, Bu eseri okuyan ıngiliz baİbakanı Gladstone, Atlantis’i bulmak için bir keğif seferi düzenlemeye önermişti. Ancak, bu öneriyi meclisten geçiremedi. Donnelly’in eseri gerçekten büyük ve titiz bir araştırmaya dayanıyor, ve Platon’un klasik Atlantis tezini doğrulamaya çalışıyor. Kitabın ilk bölümünde Donelly, ortaya attığı fikirleri şöyle sıralıyor:
“1. Bir zamanlar Akdeniz’in girişi karşısında ve Atlas Okyanusunda Atlantik bir kıtanın kalıntısı olan büyük bir ada vardı. Bu ada kadim dünyada Atlantis olarak bilinirdi.
“2. Platon tarafından bu ada konusunda yazılanlar masal değil, gerçek tarihtir.
“3. Atlantis insanların ilkel bir durumdan uygarlığa eriştişi yurttu.
“4. Zamanla o yüksek nüfuslu ve güçlü bir ülke oldu, Oradan göçen halklar Meksika körfezi, Mississippi nehri, Amazonlar, Güney Amerikanın Büyük Okyanus sahilleri, Avrupa ve Afrika’nın batı sahilleri, Baltık, Karadeniz ve Hazar Denizi civarlarında uygar topluluklar kurdular.
“5. O gerçek tufan öncesi yurttu; Aden (Cennet) Bahçesi; Hesperides bahçeleri; Elysian yaylaları; Mesomphalos; Olympos; Kadim ülkelerin Asgard’?; evrensel olarak belleklerde kalan, ilkel insanlığın barı? ve mutluluk içersinde yaşadığı bir yurttu.
“6. Kadim Grek, Finikeli, Hindu ve ?skandinav tanrı ve tanrıçaları Atlantis’in kralları, kraliçeleri ve kahramanlarıydı. Mitolojide onları içeren olaylar gerçek tarihi olayların belleklerde karşıtırılarak aktarılması idi.
“7. Eski Mısır ve Peru Mitolojisi Atlantis’in esas dini olan Güneğ Dinin kalıntılarıdır.
“8. Atlantis’in en eski kolonisi muhtemelen Mısır’dı. Onun uygarlığı da Atlantis’in kopyasıdır.
“9. Avrupa’da bronz çaşı aletler Atlantis’dendi. Atlantisliler ayrıca demiri ilk işleyenlerdendi.
“10. Bütün Avrupa alfabelerinin anası olan Finike alfabesi Atlantis kökenlidir. Ayrıca bu alfabe Atlantis’den Orta Amerika’daki Maya’lara aktarıldı.
“11. Atlantis, Ari, veya Hint-Avrupalı Irkların yurtları olmakla beraber Sami (Yahudi ve Arap) kavimlerin ve muhtemelen Turanlıların (Türklerin) ana yurduydu.
“12. Atlantis korkunç bir doğal felakette nüfusun çoşunla yok oldu.
“13. Felaketten gemiler ve sallarla kurtulan birkaç kişi dünyanın dört yanına günümüze kadar kalan tufan öykülerini yaydılar.”
Yukarda saydığımız ilkeleri kanıtlamak için Donelly, Congress kütüphanesinde ve Smithsonian Enstitüsünde yaptığı araştırmalara dayanarak 500 sayfalık kitabında eski ve yeni dünya arasındaki etnik, mitolojik, dini, dil, sanat, mimari, tarım, evcil hayvan benzerliklere işaret eden 650 kanıtı toplayarak bunların ortak bir kaynaktan geldişini belirtmişti. Ayrıca, jeoloji, deniz coğrafyası, bitki ve hayvan türlerindeki kanıtlara değindi. 1883’de “Ragnarök, the Age of Fire and Gravel”(14) adındaki eserini yayınladı. Bu kitapta tufandan da önce, bir felakette dünyaya bir kuyruklu yıldızın çarptı?ın? iddia etmekteydi (Platon’un Phaeton’u).
Atlantis konusu 1888’de yayınlanan ve Teosofik Cemiyetinin kurucularından Madame Helena Petrova Blavatsky tarafından kaleme alinan “Gizli Doktrin” (15) adlı eserinde işlenmişti. Blavatsky’nin iddialarına göre Atlantis dördüncü kök Irkın yurduydu. Kök Irk tezine göre, birinci kök Irkın? oluşturan ilk insanlarının yurdu kuzey kutbuymuş; ikinci kök Irkın yurdu Kuzey Asya’daymış; üçüncü kök Irkın yurdu Büyük Okyanus’ta Mu (Lemurya) adında batmış bir kıtada bulunuyormuş; dördüncü kök Irkı Atlantislilermiş; ve beğinci kök Irkı, bizim genel olarak bildişimiz insanlık ve bilinen tarihte yer almaktadır. Her Irk bir kıyamet sonucu yok olmaktadır, bu kıyametten kurtulan birkaç kişi, yeni Irkın prototipini belirlermiş.
Blavatsky’e göre altıncı kök Irkın prototipi Şu anda belirlenmektedir ve yedinci kök Irkı ile devre tamamlanmış olacaktır. Her kök Irkta ayrıca yedi alt-ırk? varmış ve onların her birinde yedi dal Irkı varmış. Atlantisli yedi alt Irkları sırasıyla şunlardır: Mu asıllı Rmoahaller, Tlavatliler, Toltekler, Turanlılar (Türklerin ataları), Samiler, Akkadlılar ve Moğollar. Teosofik görüİle Atlantis konusu 1914 yılında W. Scott-Elliot’, “The Story of Atlantis” adlı eserinde daha ayrıntılı olarak işlendi.
Atlantis birçok kurgu romanının konusu olmuştur. Jules Verne, H.G. Wells ve Conan Doyle gibi tanınmış yazarlar onu romanlarına işlemişlerdi. Bunun dışında medyum kanalı ile Atlantis konusunda türlü fantastik kitaplar kaleme alınmıştır. Bunların haricinde klasik tezden uzaklaşıp Atlantis’in İsveç’te, İsrail’de, Kuzey Kutbu’nda, Spitzbergen adasında, Amerika’da, İspanya’da, Tunus’ta, Kafkasya’da, Almanya’da ve son olarak Thera veya Santorini (16) adasında ve daha nice yerlerde olduğunu iddia eden eserler yazıldı. Bir gözlemciye göre (30 yıl önce) Atlantis konusunda 20,000 kitap yazılmıştır.
Donnelly’nin varisleri arasında İskoçyalı Lewis Spence (1874-1955) önemli bir yer işgal eder. Mitoloji ve folklor konusunda bir uzman olan Spence aynı zamanda birçok dilli ana dili gibi konuşan bir dil uzmanıydı. Eserleri arasında şiir ve mitoloji kitapları, bir okültizm ansiklopedisi; Mısır, Meksika, Peru, Babil, Kelt vs. uygarlıkları üzerinde 40 küsur kitabı vardır. Atlantis konusunda birçok kitap yazdığı gibi, Mu hakkında bir kitap da yazmıştı. Spence, “the History of Atlantis”(17) adında eserinde Atlantis’in tarihini çeşitli folklor, mitoloji ve tarihi kayıtlara dayanarak ortaya çıkarmaya çalışmıştı ve Donnelly’nin gözlemlerine yenilerini eklemişti. “The Occult Sciences in Atlantis” (18) adlı eserinde Atlantisliler’in gizli ilimlerini dişer uygarlıklardaki kalıntılarından belirlemeye çalışmıştı. İkinci Dünya Harbi sırasında yazılan “Will Europe Follow Atlantis”(19) kitabı sübjektif bir açıdan konuyu elle alarak, uygarlığın çöküşü tekrar Atlantis felaketini andıran büyük bir felakette yol açabileceğini ortaya atmıştı. Spence, “The Occult Causes of the War” kitabında aynı konuya deyinerek Nazilerin ?er güçlerle ittifak kurduklarını ileri sürmüştü. Ayrıca, “The Problem of Atlantis” ve “Atlantis in America” kitaplarını da yazdı.
Atlantoloji konusunda önemli bir eser Atlantis’i Maya kültürü açısından inceleyen Stacy-Judd’un “Atlantis-Mother of Empires”(20) aynı dönemlerde yazılmıştı.
Spence’in her ne kadar Nazilerden nefret ettiyse de, Almanya ve Avusturya’da bazı Naziler Spence’in kitaplarına önem veriyorlardı ve Atlantis’in “üstün Ari Irk”ın beğişi olduğu konusunda fikir beyan ediyorlardı. Nazilere karşı olan Antroposofi’nin kurucusu Avusturyalı okültist Rudolf Steiner Atlantis konusunu kitaplarında işlemişti, ancak kaynak olarak kendi duyu-üstü yeteneklerini veriyordu. Avusturyalı Kosmolog Hans Hoerbiger’in tezleri Hitler tarafından benimsenmişti ve Atlantologlardan taraftar toplamıştı. Bunların arasından H.S. Bellamy, “The Atlantis Myth” (21) adlı kitabı yazmıştı. Bellamy, Hoerbiger’in görüİlerine dayanarak ayın aslında dünyanın yer çekimi tarafından yakalanmış bir gezegen olduğunu ileri sürmüştü. Ayın aniden dünya tarafından yakalanması ve yörüngesi dünya?a gittikçe yaklaşması, onun yer çekimi dünyanın ekvatorü etrafında denizin kabarmasına yol açmasına neden veriyormuş. İşte bu su kuşaşı Atlantis’in aniden batmasına ve deniz altında kalmasına sebep olmuş. Otto Muck isminde bir Alman kaşifinin yazdığı “Atlantis Über Alles” (22) bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biridir. Otto Muck’a göre Atlantis felaketinin en akla yatkın izah? 11,000 yıl önce büyük bir göktaşı (asteroid) yeryüzüyle çarpışmasıdır. İkinci bölümde göreceğimiz gibi böyle bir olay için oldukça fazla kanıt var.
Atlantis konusunda yazılan klasik eserler titizlikle, mantıkla ve büyük araştırmalara dayanarak hazırlanmıştır. Atlantis’in kanıtları ortadadır, bunları incelemeden inkar etmek bilime ters düşer. Ne yazık ki, mitoloji, etnoloji, antropoloji, jeoloji, deniz coğrafyası, astronomi gibi nice konuları bilmeyenler, bu konuları içeren kanıtlara karşı alayc? bir şekilde inkar etmektedirler, inkar ederken de verdikleri nedenler hayret edilecek derecede gelişi güzel, ve bilimsel düşünceden yoksun olmaktadır. Batıda, bazı çevrelerde bilimsel ideolojide bu keyfi “akademik” zihniyeti sürerken, Soviyet bilim adamları Atlantis konusunda daha sıcak bakmışlardır. Bu Rus bilim adamları arasında V.A. Obrutchev, N. Lednev ve E. Hagemeister, ya doğrudan Atlantisi kabul ediyorlar, ya da en azından varlığının bilimsel olaşanın? onaylıyorlar. (23)
“Bermuda şeytan Üçgeni”in (24) yazarı Charles Berlitz, Amerika’da meşhur Berlitz lisan okullarını açan Pahasın torunudur. Herhalde bu sebepten olacak ki, 37 dilli bilmektedir. Dalgİçlık ve deniz altı araştırmalarında uzman olan Charles Berlitz, Atlantoloji konusuna iki önemli eser bırakmıştır. “The Mystery of Atlantis” (25) ve kısmen “Mysteries from forgotten Worlds” (26), ayrıca Bermuda şeytan Üçgeni konusunda dişer kitaplarında Atlantis konusunu kısmen işlemiştir (27). Berlitz’in Atlantoloji’ye katkıs? konunun güncellişini koruyarak, bu konuda çok ilginç denizaltı bulguları açıklamasından kaynaklanır.

Kaynakça
(1) Tufan konusunda daha ayrıntılı bilgi isteyenlere birkaç Türkçe kitap önermek mümkün. Orhan Hançerlioğlu’nun,”İslam inançları Sözlüşü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984 (s. 660); Orhan Hançerlioğlu’nun, “inanç Sözlüşü”, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1975, (s. 649); Arza Erhat,”Mitoloji Sözlüşü”, Remzi Kitabevi, 1972, 1978 (s. 315); Charles Berlitz, “Kıyamet Günü”, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1981; Peygamberler Tarihi, M. Asım Köksal, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1990
(2) Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler, C.W. Ceram, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986, Gods, Graves and Scholars, C. W. Ceram, Victor Gollancz ltd., London, 1949, 1955
(3) The Bible as History, Werner Keller, William Morrow and Co., New York, 1956,
(4) Vanıshed Cities, Hermann ve Georg Schreiber, Weidenfeld and Nicholson, London, 1955, 1958
(5) Marco Polo’nun Geziler Kitabı, Çev. Ömer Güngören, Yol Yayınları, İstanbul, 1985, The Travels of Marco Polo, Signet, Chicago, 1961
(6) Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler (2)
(7) Gılgamış Destanı, Sanders’in ıngilizcesinden çeviren Sevin Kutlu ve Teoman Duralı, Hürriyet Yayınları, l973. Ayrıca Muzaffer Ramazanoğlu tarafından çevrilen Gilgames Destanı, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1989. The Epic of Gilgamesh, Çev. P. K. Sanders, Penguin Classics, 1960, 1966
(8) Çarpışan Dünyalar, Dr. Immanuel Velıkovsky, çev. Suav? Eyice ve Dr. Hasan Külünk, Çağlayan Basımevi 1985. (Bu eser orijinalinin sadece birinci cildini [Venüs bölümü] kapsar.)
(9) Broca’s Brain, Carl Sagan, Coronet Books, 1974, 1980, (sayfa 100-160, Venus and Velikovsky), The Stars in their Courses, Isaac Asimov, Panther, 1975,1979, (sayfa 48-62, Worlds in Confusion)
(10) Worlds in Collision, İmmanuel Velikovsky, Doubleday & Co., New York, 1950. Bu kısım Suavi Eyice’nin çevirisinde olmadığı için yeni bir çeviridir.
(11) Timaios’dan alinan bu bölüm sadeleğtirilmiş yeni bir çeviridir. Hem Türkçe çevirisine, hem de çeşitli ıngilizce çevirilerine başvurulmuştur. Zaman zaman, önceki Türk çevirisine benzer ifadeler görülürse şaşırmamak gerekir. M.E.B. tarafından yayınlanan bu çeviri iyi bir çeviridir. Ancak yabancı dillerdeki aslı ile hafif nüans farkları görüldüşü yerde, yabancı dildeki anlamı esas alınmıştır. Timaios, Eflatun (Platon),Çev. Erol Güney ve Lütfi Ay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1989.
(12) Kritias, Eflatun, Çev. Erol Güney ve Lütfi Ay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 1988. Ruh ve Madde Yayınları 1973, Eylül sayılarından itibaren kısım “Eflaun’a göre Atlantis” başlıklı “Kritias”ın bu çevirsini yayınladılar, ancak Timaios diyalog’undaki önemli kısımları atladılar.
(13) Atlantis, the Antediluvian World, Ignatius Donnelly, Dover publications, New York, 1976
(14) The Destruction of Atlantis, Ragnarök: The Age of Fire and Gravel, Ignatius Donnelly, Steiner Books, New York,1972
(15) The Secret Doctrine, H. P. Blavatsky, Theosophical University Press, Pasedena, California, 1963
(16) Voyage to Atlantis, James W. Mavor, Fortana, London, 1969, 1977
(17) The History of Atlantis, Lewis Spence, Rider & Co., London, 1926
(18) The Occult Sciences in Atlantis, Lewis Spence, The Aquarıan Press, 1970
(19) Will Europe Follow Atlantis, Lewis Spence, Rider & Co., London, 1942
(20) Atlantis, Mother of Empires, Robert B. Stacy-Judd, Devorse & Co., Santa Monica, California, 1939, 1972
(21) The Atlantis Myth, H.S. Bellamy, Faber and Faber, London.
(22) The Secret of Atlantis, Otto Muck, Almanca’dan ıngilizce’ye çeviren Fred Bradley, Book Club Associates, London, 1978
(23) Atlantis from Legend to Discovery, Andrew Tomas, Sphere Books, London, 1972, 1974
(24) The Bermuda Triangle, Charles Berlitz, Doubleday & Co., 1974, Bermuda şeytan Üçgeni, Charles Berlitz, Çev. Belkıs Çorakçı, Karacan Yayınları, 1981
(25) The Mystery of Atlantis, Charles Belitz, Panther, Herts, 1969, 1977. Atlantis’in Esrarı, Charles Berlitz, Çev. Belkıs Çorakçı, Milliyet Yayınları, 1976
(26) Myterıes from Forgotten Worlds, Charles Berlitz, Souvenir Press, London, 1972
(27) Without a Trace, Charles Berlitz, Souvenir Press, London, 1977

Buradan alınmıştır.

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir