Loarre Kalesi: Aragon’un Bin Yıllık Romanesk Kalesi ve Cennetin Krallığı’nın Dekoru

Huesca’dan kuzeybatıya doğru giden yol, bir süre buğday tarlalarının, badem bahçelerinin ve yer yer kuru dere yataklarının arasından düz bir çizgi halinde ilerler. Sonra ufukta, Pireneler’in ön sıradağlarının eteğinde, gri kireçtaşının tam ucunda bir şey belirir. İlk bakışta kayanın bir parçası sanırsınız. Yaklaştıkça kulelerin, surların, bir kilise kubbesinin ayrıştığını görürsünüz. Kale, üzerinde durduğu kayadan o kadar kopmaz ki, nerede doğa bitip nerede insan eli başladığını söylemek zordur.

Burası Loarre Kalesi (Castillo de Loarre). Bin yılı aşkın süredir aynı kayanın üzerinde duruyor ve tarihçilerin büyük çoğunluğu onu Avrupa’nın en iyi korunmuş Romanesk kalelerinden biri, hatta çoğu zaman birincisi olarak anıyor. Bu iddianın nedeni basit: Loarre, onu inşa eden dünyanın, yani on birinci yüzyılın Hristiyan-İslam sınırının neredeyse hiç değişmeden bugüne ulaşmış bir fotoğrafı gibidir. Sonraki yüzyıllarda üzerine Rönesans pencereleri, barok eklentiler ya da on dokuzuncu yüzyıl romantizmiyle yapılmış kuleler eklenmedi. Kale, askerî önemini yitirdiği anda donup kaldı.

Belki bu yüzden Ridley Scott, Haçlı seferlerini anlattığı “Kingdom of Heaven” (Cennetin Krallığı) filminde ortaçağ atmosferini arayınca Loarre’ye geldi. İspanyol televizyonunun sevilen dizisi “El Ministerio del Tiempo” da, Barselona’nın ortaçağını anlatan “Arnau” da burada çekim yaptı. Kameralar geldi ve gitti, ama kale değişmedi. Taşlarına dokunduğunuzda film setine değil, bin yıl önce burada nöbet tutan askerlerin, dua eden keşişlerin, sınırdaki savaşları yöneten kralların dünyasına dokunursunuz.

Bu yazıda Loarre’nin nasıl doğduğunu, Aragon Krallığı’nın kuruluşundaki rolünü, kilisesinin ve kulelerinin mimari sırlarını, efsanelerini ve bugün nasıl gezileceğini ayrıntılı biçimde anlatıyoruz. Mallorca’daki yuvarlak Bellver’den sonra, İspanya kaleleri serimizin son durağı Aragon’un bu sarp kayalığı.

Loarre Kalesi genel görünüm, Huesca, Aragon

Kayanın ucunda bir sınır

Loarre’nin nerede durduğunu anlamak, neden var olduğunu anlamanın ilk adımıdır. Kale, Sierra de Loarre adı verilen dağ sırasının güney yamacında, deniz seviyesinden yaklaşık 1.070 metre yükseklikte, dik bir kireçtaşı çıkıntısının üzerine oturur. Arkasında Pireneler’in ön cepheleri, önünde ise ufka kadar uzanan Hoya de Huesca ovası vardır. Açık bir günde surların üzerinden bakınca, güneyde Huesca’yı, daha uzakta Ebro vadisine doğru uzanan düzlükleri görebilirsiniz.

On birinci yüzyılın başında bu ova bir sınırdı. Kuzeyde, Pireneler’in vadilerinde küçük Hristiyan krallıkları ve kontlukları yaşıyordu. Güneyde ise Endülüs’ün kuzey sınır bölgesi, Arapların “es-Sagr el-A’la”, yani “Yukarı Sınır” dedikleri topraklar vardı. Huesca (o zamanki adıyla Vaşka) ve Zaragoza (Sarakusta) gibi şehirler güçlü Müslüman merkezleriydi. İki dünya arasında akınlar, baskınlar, ittifaklar, haraç anlaşmaları ve kısa barışlar birbirini izliyordu.

Loarre’nin oturduğu kaya, bu sınırın en stratejik noktalarından biriydi. Buradan ovadaki her hareket izlenebiliyor, Huesca’dan kuzeye çıkan yollar kontrol edilebiliyordu. Kalenin kuzey tarafı dik yamaçlar ve kayalarla doğal olarak korunuyordu; saldırı ancak güneyden, dar ve dik bir sırt boyunca gelebilirdi. Kısacası doğa, kalenin savunmasının yarısını zaten yapmıştı. Geriye kalan yarısını ise Pamplona’dan gelen bir kral tamamlayacaktı.

Büyük Sancho ve ilk kale

Loarre’nin ilk kurucusu olarak Pamplona Kralı III. Sancho Garcés gösterilir. Tarihte “el Mayor”, yani “Büyük” lakabıyla anılan bu hükümdar, on birinci yüzyılın ilk üçte birinde İber Yarımadası’nın kuzeyindeki en güçlü Hristiyan kralıydı. Navarra’nın çekirdeği olan Pamplona Krallığı’nı yönetiyor, Aragon ve Sobrarbe-Ribagorza kontluklarını kontrol ediyor, evlilik ve diplomasi yoluyla Kastilya’ya kadar nüfuzunu yayıyordu. Bazı kaynaklar ona “İspanyolların imparatoru” unvanını bile yakıştırır.

Büyük Sancho, Müslüman sınırına karşı bir dizi kale inşa ettirdi. Bu kaleler hem savunma hattı hem de ileride güneye doğru yapılacak ilerlemenin sıçrama tahtasıydı. Loarre, bu hattın en önemli halkalarından biri olarak 1020’li ve 1030’lu yıllarda inşa edildi. İlk yapı, bugün gördüğümüz kalenin çekirdeğini oluşturur: sarp kayaya yaslanan duvarlar, küçük bir kraliyet şapeli, bir gözetleme ve savunma kulesi ve sonradan Kraliçe Kulesi adıyla anılacak zarif bir yapı.

Bu ilk dönemin taş işçiliği, sonraki dönemden belirgin biçimde ayrılır. Duvarlar küçük, kabaca düzeltilmiş taşlardan örülmüştür; yüzeylerde “Lombard bantları” denen sığ kemerli süslemeler görülür. Bu üslup, o dönemde Katalonya’dan Pireneler boyunca yayılan ve kuzey İtalya’dan gelen gezici ustalarla ilişkilendirilen erken Romanesk’in tipik özelliğidir. Yani Loarre’nin ilk taşlarını yerleştiren ustalar, büyük olasılıkla Alpler’in öbür yakasından öğrenilmiş bir mimari dil konuşuyordu.

Loarre Kalesi surları ve kuleleri

Büyük Sancho’nun 1035’teki ölümü, bölgenin siyasi haritasını değiştirdi. Kral, topraklarını oğulları arasında paylaştırmıştı. Pamplona asıl varis García’ya, Kastilya Ferdinand’a kaldı. Aragon kontluğu ise Sancho’nun gayrimeşru oğlu Ramiro’ya verildi. Bu küçük, dağlık ve fakir kontluk, çok geçmeden İspanya tarihinin en önemli krallıklarından birinin çekirdeği olacaktı.

Aragon Krallığı’nın doğuşu

Ramiro, babasından aldığı küçük toprak parçasını genişletmek için hayatı boyunca savaştı. Kendisini hiçbir zaman resmî olarak “kral” ilan etmediği söylenir, ama tarih onu Aragon’un ilk kralı I. Ramiro olarak anar. Kardeşlerinin topraklarına, özellikle de Sobrarbe ve Ribagorza’ya el koyarak topraklarını büyüttü, güneydeki Müslüman taifa krallıklarına karşı akınlar düzenledi. 1063’te Graus kuşatması sırasında, Zaragoza taifasının kuvvetleriyle yapılan çarpışmada öldü.

Bu dönemde Loarre, Aragon’un güney sınırındaki en önemli karakollardan biriydi. Kalenin hemen güneyindeki ovada yer alan Bolea gibi Müslüman kaleleri, onun doğrudan karşısındaydı. Loarre’den bakan bir nöbetçi, sınırın öbür yanındaki kalelerin ışıklarını görebilir, duman işaretlerini okuyabilirdi. İki taraf da birbirini sürekli izliyor, en küçük zaafı kollayarak bekliyordu.

Ramiro’nun oğlu ve halefi Sancho Ramírez, babasının başlattığı işi çok daha iddialı bir düzeye taşıdı. 1063’te tahta çıkan Sancho Ramírez, Aragon’u gerçek bir krallığa dönüştüren isimdir. 1068’de Roma’ya giderek krallığını doğrudan Papalığa bağladı. Bu hamle, küçük Aragon’a hem uluslararası meşruiyet hem de Avrupa’nın öbür ucundaki Hristiyan dünyasıyla yeni bağlar kazandırdı. Aragon’a Roma ayininin getirilmesi, Cluny tarikatıyla kurulan ilişkiler ve Fransız şövalyelerinin sınır savaşlarına katılması, hep bu dönemin ürünüdür.

Sancho Ramírez: kaleden manastıra

Sancho Ramírez’in Loarre’de yaptığı değişiklik, kalenin karakterini kökten değiştirdi. Kral, 1070’li yılların başında kaleye Aziz Augustinus kuralına bağlı bir kanonikler topluluğu yerleştirdi. Kanonikler, bir manastırdaki keşişler gibi ortak bir yaşam süren, ama aynı zamanda bir kilisenin hizmetini yürüten din adamlarıydı. Böylece Loarre aynı anda hem bir sınır kalesi, hem bir kraliyet konutu, hem de bir dinî merkez haline geldi.

Loarre Kalesi Kraliçe Kulesi

Bu yeni topluluk için kalenin içine büyük bir kilise yapılması gerekiyordu. Ancak kale dar bir kayalığın üzerindeydi ve düzgün bir zemin neredeyse yoktu. Ortaya çıkan çözüm, ortaçağ mühendisliğinin en cesur örneklerinden biridir: Kilise, kayanın eğimine meydan okuyarak inşa edildi, altına dev bir kript yerleştirildi ve kalenin ana giriş yolu bu kriptin yanından, kilisenin tam altından geçirildi. Böylece Loarre’ye giren herkes, kaleye ulaşmadan önce kilisenin gövdesinin altından yürümek zorundaydı.

Kanoniklerin gelişiyle birlikte kaleye sürekli bir nüfus, bir kütüphane, dinî törenler, kutsal emanetler ve belki de en önemlisi, bir sembolik anlam yerleşti. Artık Loarre yalnızca bir asker karakolu değildi; sınırda Hristiyanlığın ve Aragon krallığının kalıcı olarak var olacağını ilan eden taştan bir bildiriydi.

San Pedro Kilisesi: kayanın içine gömülmüş bir mucize

Loarre’yi ziyaret eden hemen herkes, kaleden çok kiliseden etkilenerek ayrılır. San Pedro (Aziz Petrus) Kilisesi, kalenin tam ortasında, çevresindeki askerî yapılara göre şaşırtıcı derecede büyük ve görkemli bir biçimde yükselir. Tek nefli planı, yüksek apsisi ve apsisle nefin birleştiği noktadaki kubbesiyle, Aragon Romanesk mimarisinin başyapıtlarından biri sayılır. Birçok sanat tarihçisi onu, Pireneler’in iki yanındaki Romanesk kiliselerin en özgünleri arasında sayar.

İçeri girdiğinizde ilk fark ettiğiniz şey yüksekliktir. Dışarıdan bakınca kaleye sıkıştırılmış gibi görünen kilise, içeride şaşırtıcı bir ferahlık sunar. Apsisin yarım kubbesi ve onun üstündeki kubbe, taşın ağırlığını adeta havaya kaldırır. Dar pencerelerden süzülen ışık, taş yüzeylerde yumuşak bir altın rengine dönüşür. Kalın duvarlar, sessizlik ve bu süzülmüş ışık bir araya geldiğinde, kilisenin neden yüzyıllar boyunca bir dua yeri olarak bu kadar güçlü bir etki bıraktığını anlarsınız.

Kilisenin en değerli hazinesi ise sütun başlıklarıdır. Apsisin iç kısmında, pencerelerin iki yanında ve portallerde yer alan başlıklarda insan figürleri, hayvanlar, fantastik yaratıklar ve bitkisel motifler bir arada görülür. Bazılarının İncil’den sahneler anlattığı, bazılarının ise günah, erdem ve kurtuluş gibi kavramları simgelediği düşünülür. Bu başlıkları yapan ustaların, Jaca Katedrali’nde ve Hac Yolu üzerindeki diğer büyük Romanesk yapılarda çalışan atölyelerle bağlantılı olduğu kabul edilir. Loarre, Avrupa’nın dört bir yanından gelen hacıların Santiago de Compostela’ya yürüdüğü bu büyük kültür koridorunun bir parçasıydı.

Loarre Kalesi giriş kapısı sütun başlığı

Kilisenin dış cephesindeki ana portal da dikkat çekicidir. Kapının üstündeki alınlıkta, zamanla aşınmış olsa da, İsa’nın haşmet içindeki tasvirini ve çevresindeki figürleri seçmek mümkündür. Portalin iki yanındaki sütunların başlıkları da kilisenin içindekiler kadar zengin bir anlatım taşır. Bu cephe, kaleye tırmanan ziyaretçinin karşılaştığı ilk büyük sanat eseridir ve bir bakıma kalenin kimliğini özetler: Savunma duvarlarının ortasında, taşa işlenmiş bir inanç.

Kilisenin inşası, Sancho Ramírez döneminde başladı ve büyük olasılıkla oğlu I. Pedro döneminde, on birinci yüzyılın sonlarında tamamlandı. Yapının farklı bölümlerinde farklı ustaların elinin izlerini görmek mümkündür. Alt kısımlarda daha sade, üst kısımlarda ve apsiste daha rafine bir işçilik vardır. Bu da inşaatın birkaç on yıla yayıldığını, bu süre içinde üslubun geliştiğini gösterir.

Kript, merdiven ve Aziz Demetrius’un kalıntıları

Loarre’nin en unutulmaz deneyimlerinden biri, kaleye girişin kendisidir. Dış surlardan geçtikten sonra dik bir taş merdivene ulaşırsınız. Bu merdiven, kayaya oyulmuş gibi yükselerek kilisenin altından geçer. Bir yanınızda kriptin kapısı açılır, başınızın üstünde ise kilisenin tüm ağırlığı durur. Merdivenin sonunda gün ışığına çıktığınızda, kendinizi kilisenin kapısının önünde, kalenin iç avlusunda bulursunuz. Bu tasarım hem savunma hem de sembolizm açısından dahiyanedir: Kaleye giren, önce kilisenin altından geçmek zorundadır.

Kript, kilisenin apsisinin tam altında yer alır ve eğimli arazinin yarattığı yükseklik farkını dengelemek için inşa edilmiştir. Beşik tonozla örtülü, yarı karanlık bir mekândır. Duvarlarda yer yer sütun başlıkları ve basit süslemeler görülür. Burada bir zamanlar kalenin en değerli kutsal emaneti, Aziz Demetrius’un (İspanyolca San Demetrio) kalıntıları saklanıyordu. Bu kalıntılar yüzyıllar boyunca hacıları ve inananları Loarre’ye çeken bir mıknatıs gibiydi. Daha sonraki dönemlerde, kale boşaldıkça, emanetler aşağıdaki Loarre kasabasının kilisesine taşındı.

Loarre Kalesi kraliyet şapelinin apsisi

Kriptin yanında, kalenin ilk döneminden kalma Santa María de Valverde adıyla da anılan küçük kraliyet şapeli bulunur. Tek nefli, yarım daire apsisli, taş tonozlu bu şapel, Büyük Sancho döneminin sade üslubunu korur. San Pedro Kilisesi’nin görkemiyle yan yana konduğunda, iki kuşak arasındaki farkı, yani sınır karakolundan manastır kalesine geçişi taşın diliyle görmek mümkün olur.

Kraliçe Kulesi, Homenaje Kulesi ve surlar

Kalenin askerî yapıları arasında en zarif olanı, Kraliçe Kulesi (Torre de la Reina) adıyla bilinen yapıdır. Büyük Sancho döneminden kalan bu kule, ikiz kemerli pencereleriyle dikkat çeker. Bu tür pencerelere İspanyolcada “ajimez” denir ve ince bir sütunla ikiye bölünmüş iki küçük kemerden oluşur. Pencerelerdeki işçilik, Lombard ustalarının üslubunu, Endülüs mimarisinden gelen bazı etkilerle birleştirir. Kulenin adının nereden geldiği kesin olarak bilinmez; yüzyıllar içinde halkın hafızasında bir kraliçenin ya da soylu bir kadının burada yaşadığı hikâyeleriyle anılmış olabilir.

Kalenin en yüksek yapısı ise Homenaje Kulesi’dir. Beş katlı bu kule, kalenin geri kalanından ayrı, bağımsız bir savunma birimi olarak tasarlanmıştı. Başlangıçta ana yapıyla bağlantısı yalnızca ahşap bir köprüyle sağlanıyordu; tehlike anında köprü kaldırılır, kule tek başına direnirdi. En alt katında tonozlu bir mahzen, üst katlarında ise yaşama ve savunma alanları bulunuyordu. Kulenin tepesinden bakıldığında, Huesca ovası bir harita gibi ayaklarınızın altına serilir.

Loarre Kalesi Romanesk sütun başlığı

Kalenin iç çekirdeğini çevreleyen dış sur ise daha sonraki bir döneme, on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllara aittir. Yaklaşık 200 metre uzunluğundaki bu sur, yedi yarım daire ve bir kare kule ile güçlendirilmiştir. Surların kayanın biçimini izleyerek kıvrılması, kalenin doğayla nasıl kaynaştığının en güzel örneklerinden biridir. Bu dış surlar, kalenin önündeki geniş, eğimli alanı çevreleyerek hem ek bir savunma hattı hem de kalenin çevresindeki köylüler için tehlike anında sığınılacak bir alan oluşturuyordu.

Sınırda gündelik hayat: kalede yaşamak

Loarre’yi yalnızca krallar, savaşlar ve kiliselerle anlatmak, hikâyenin en kalabalık kısmını dışarıda bırakmak olur. On birinci yüzyılda burada yaşayanların büyük çoğunluğu ne kraldı ne de şövalye. Nöbetçiler, okçular, seyisler, demirciler, aşçılar, su taşıyanlar, kanoniklerin hizmetkârları ve kalenin çevresindeki toprakları işleyen köylüler, Loarre’nin gerçek sakinleriydi. Onların hayatı, taşların arasında bıraktıkları küçük izlerle ancak tahmin edilebilir.

Bir sınır kalesinde hayatın en temel meselesi suydu. Kayanın üzerinde kaynak yoktu; yağmur suyu çatılardan ve teraslardan toplanarak kayaya oyulmuş sarnıçlarda depolanırdı. Kuşatma zamanında bu sarnıçlar kalenin yaşam damarıydı. Yiyecekler ise aşağıdaki ovadan ve yamaçlardaki köylerden taşınırdı: tahıl, zeytinyağı, şarap, tuzlanmış et, kuru meyve. Kalenin mahzenleri, uzun bir kuşatmaya dayanacak kadar erzakla doldurulmaya çalışılırdı.

Kışlar sert geçerdi. Bin metreyi aşan yükseklikte, Pireneler’den inen soğuk rüzgârlar kalın taş duvarların arasından bile hissedilirdi. Ocaklar sürekli yanar, pencereler ahşap kepenklerle ya da derilerle kapatılırdı. Yazın ise ova kavrulurken kale, yüksekliği sayesinde nispeten serin kalırdı. Nöbetçiler için en uzun saatler, ovayı saran sisin görüşü kapattığı sabahlardı; o anlarda her ses, her kıpırtı bir baskının habercisi olabilirdi.

Kanoniklerin gelişi, kalenin gündelik ritmine yeni bir düzen getirdi. Günün belirli saatlerinde çalan çanlar, kilisede okunan dualar ve ilahiler, askerî hayatın sert düzenine dinî bir takvim ekledi. Bayram günlerinde çevre köylerden gelen halk kiliseye tırmanır, Aziz Demetrius’un emanetleri önünde dua ederdi. Böylece Loarre, yalnızca savaşanların değil, çevresindeki bütün topluluğun manevi merkezi haline geldi. Kalenin taşları, bu karışık, yorucu ama canlı hayatın sessiz tanıklarıdır.

Huesca’nın fethinden sonra: sessizleşen kale

Loarre’nin askerî altın çağı, aslında amacına ulaştığı anda sona erdi. Sancho Ramírez, hayatının son yıllarını güneydeki büyük Müslüman şehri Huesca’yı almaya adadı. 1094’te şehrin kuşatması sırasında, anlatılana göre surları incelerken bir okla yaralanarak öldü. Kuşatmayı oğlu I. Pedro sürdürdü. 1096’da Alcoraz Muharebesi’nde Zaragoza taifasının ordusunu yenen Pedro, Huesca’ya girdi. Aragon’un sınırı bir anda ovanın öbür ucuna, güneye kaydı.

Alcoraz Muharebesi, Aragon’un kolektif hafızasında özel bir yer tutar ve kendi efsanesini de doğurmuştur. Geleneksel anlatıya göre savaşın en zor anında Aziz Georgios (İspanyolca San Jorge) beyaz bir at üzerinde Hristiyan ordusunun önünde belirmiş ve zaferi getirmişti. Bu hikâye, Aziz Georgios’un zamanla Aragon’un koruyucu azizi olmasında önemli rol oynadı. Aragon armasında yer alan, beyaz zemin üzerinde kırmızı bir haç ve dört köşesinde dört baş bulunan “Alcoraz haçı” da geleneksel olarak bu savaşla ilişkilendirilir. Bugün 23 Nisan, Aziz Georgios günü, Aragon’un resmî bayramıdır.

Bu efsanenin Loarre açısından anlamı büyüktür. Kalenin yaklaşık yetmiş yıl boyunca bekçiliğini yaptığı sınır, Alcoraz’da nihayet aşılmıştı. Loarre’nin kayasından bakan nöbetçilerin kuşaklar boyunca izlediği ova artık Aragon’undu. Bir kalenin başarısı, bazen artık gerekli olmadığı güne ulaşmasıyla ölçülür.

Bu zafer, Loarre’nin kaderini de belirledi. Sınır artık kalenin önünden değil, çok daha güneyden geçiyordu. 1097’de Pedro, kanonikleri Huesca’nın hemen yakınındaki yeni Montearagón manastırına taşıdı ve Loarre’nin gelirlerinin bir bölümünü de oraya bağladı. Kale bir sınır karakolu olmaktan çıktı; dinî önemi sürmekle birlikte giderek küçülen bir topluluğa ev sahipliği yapan, uzak ve sakin bir yer haline geldi.

Sonraki yüzyıllarda Loarre zaman zaman yeniden sahneye çıktı. On üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda kaleye yeni dış surlar eklendi; bu, bölgedeki soylu kavgalarının ve Aragon ile Kastilya arasındaki gerginliklerin bir yansımasıydı. 1413’te, Aragon tahtını kimin alacağına dair büyük krizin ardından, Urgell Kontu’nun taraftarlarından Antón de Luna kaleye sığındı ve yeni kral I. Fernando’ya karşı bir süre direndi. Bu, Loarre’nin son ciddi askerî anlarından biriydi.

Loarre Kalesi sarnıcı

On altıncı yüzyılda kale büyük ölçüde terk edildi. Aşağıdaki Loarre kasabası büyüyüp gelişirken, kayanın üzerindeki eski yapı sessizce rüzgâra ve zamana bırakıldı. Paradoks şudur: Bu terk ediliş, Loarre’yi kurtaran şey oldu. Sürekli kullanılan kaleler her yüzyılda yeniden düzenlenir, yıkılır, eklenir, değişir. Loarre ise kimse onu değiştirmeye uğraşmadığı için on birinci yüzyıldaki özünü korudu. 1906’da Ulusal Anıt ilan edildi; yirminci yüzyılın başında ve 1970’lerde yapılan restorasyonlar, çöken çatıları ve duvarları sağlamlaştırarak kaleyi bugünkü haline getirdi.

Efsaneler: altın kadeh ve hapsedilen soylu kadın

Bin yıllık bir kale, efsanelerini de kendi taşları kadar sağlam taşır. Loarre’yle ilgili en sık anlatılan hikâyelerden biri gizli bir hazineyle ilgilidir. Rivayete göre kalenin kutsal emanetleri ve değerli eşyaları arasında altın bir kadeh vardı. Kale tehlikeye düştüğünde ya da kanonikler ayrılırken, bu kadeh ve başka değerli nesneler kilisenin ya da şapelin altında bir yere gömüldü. Yüzyıllar boyunca defineciler kalenin çevresini kazıp durdu, ama anlatılana göre kadeh hâlâ bulunamadı.

İkinci efsane, Kraliçe Kulesi’ne adını veren gizemle bağlantılıdır. Hikâyenin farklı versiyonlarında, siyasi nedenlerle bu kuleye kapatılan soylu bir kadından söz edilir. Bazı anlatımlarda sevdiği adamla evlenmesine izin verilmediği için, bazılarında ise ailesinin taht mücadelesinde bir rehine olarak burada tutulur. İkiz kemerli pencerelerden ovaya bakarak günlerini geçirdiği, geceleri kulenin odalarında hâlâ ayak seslerinin duyulduğu anlatılır. Tarihî belgelerle doğrulanmış bir olay değil, ama kuleye bakarken bu hikâyeyi düşünmemek zordur.

Efsanelerin bir kısmı ise doğrudan kutsal emanetlerle ilgilidir. Ortaçağ insanı için bir azizin kalıntıları, bulunduğu yeri koruyan somut bir güçtü. Aziz Demetrius’un kalıntılarının kaleden aşağıdaki kasabaya taşınması, bu yüzden yalnızca bir eşya nakli değil, koruyucu gücün kayadan yaşayanların arasına inmesi olarak da okunabilir. Kalenin terk edilişiyle kasabanın büyüyüşü aynı hikâyenin iki yüzüdür.

Loarre ve sinema: Cennetin Krallığı

2005’te gösterime giren “Kingdom of Heaven”, Ridley Scott’ın Haçlı seferleri dönemini anlatan büyük bütçeli filmiydi. Orlando Bloom, Eva Green, Liam Neeson ve Jeremy Irons gibi oyuncuların rol aldığı yapımın bazı sahneleri Loarre’de çekildi. Yapım ekibi, on ikinci yüzyıl Avrupası’nı yansıtacak, üzerinde fazla modern müdahale bulunmayan, gerçek bir ortaçağ kalesi arıyordu. Loarre, bu arayışın doğal cevabıydı.

Loarre Kalesi gün batımında

Filmin gösterime girmesinden sonra Loarre, uluslararası seyircinin de tanıdığı bir mekâna dönüştü. Kalenin sarp kayalık üzerindeki silueti, dar geçitleri ve taş merdivenleri, perdede ortaçağın sert ve dramatik atmosferini yansıtmak için biçilmiş kaftandı. Bugün kaleyi ziyaret edenlerin bir kısmı, filmde gördüğü görüntüleri akılda tutarak surların arasında dolaşır.

Loarre’nin sinemayla ilişkisi bununla sınırlı kalmadı. İspanya’nın zaman yolculuğu temalı popüler dizisi “El Ministerio del Tiempo” ve ortaçağ Barselona’sında geçen “Arnau” gibi yapımlar da kaleyi mekân olarak kullandı. Ama asıl dikkat çekici olan şudur: Bütün bu yapımlar Loarre’yi “rol yapması” için değil, olduğu gibi kullandı. Kale, ortaçağı canlandırmak için makyaja ihtiyaç duymayan nadir yerlerden biridir.

Romanesk nedir? Loarre’yi okumak için küçük bir rehber

Loarre’nin neden bu kadar önemli sayıldığını anlamak için Romanesk mimarinin ne olduğuna kısaca bakmak gerekir. Romanesk, yaklaşık 1000 ile 1200 yılları arasında Batı Avrupa’ya yayılan mimari üsluptur. Adını, Roma mimarisinden devraldığı yuvarlak kemerlerden ve tonozlardan alır. Gotik mimarinin sivri kemerlerinden, uçan payandalarından ve dev vitraylı pencerelerinden önce gelir. Kalın duvarlar, küçük pencereler, yarım daire kemerler, beşik tonozlar ve zengin figürlü sütun başlıkları bu üslubun en belirgin özellikleridir.

Romanesk yapılar ağırdır, çünkü o dönemin inşaat tekniği yükü duvarların kalınlığıyla taşımaya dayanıyordu. Pencereler küçüktür, çünkü büyük bir açıklık duvarı zayıflatırdı. Bu teknik zorunluluk, zamanla bir estetiğe dönüştü: loş, serin, içe dönük, ağırbaşlı mekânlar. Romanesk bir kilisede ışık bir sel gibi değil, dar bir yarıktan süzülen ince bir ışın gibi girer. Bu da mekâna gizemli, neredeyse mağara gibi bir hava verir.

Loarre, bu üslubun hem askerî hem de dinî yüzünü aynı yerde gösterdiği için benzersizdir. Avrupa’da çok sayıda Romanesk kilise ayakta kalmıştır, ama aynı dönemden kalma, bu kadar eksiksiz korunmuş bir kale bulmak çok daha zordur. Çoğu ortaçağ kalesi sonraki yüzyıllarda ateşli silahlara uyum sağlamak için yeniden inşa edildi, genişletildi ya da yıkıldı. Loarre’de ise Romanesk kilise ile Romanesk sur, aynı dilin iki lehçesi gibi yan yana durur.

Kaleyi gezerken bu dili okumaya çalışın. Kemerlerin biçimine, duvar taşlarının boyutlarına, pencerelerin genişliğine bakın. Büyük Sancho döneminin küçük, düzensiz taşlarıyla Sancho Ramírez döneminin düzgün kesilmiş büyük bloklarını ayırt etmeye çalışın. Kısa sürede, taşların size hangi yüzyıldan geldiklerini fısıldadığını fark edeceksiniz.

Kaleyi adım adım gezmek: bir rota önerisi

Loarre’yi rastgele dolaşmak da keyiflidir, ama kalenin mantığını anlamak için belli bir sırayı izlemek işe yarar. Otoparktan kaleye yürürken önce dış surları görürsünüz. Acele etmeyin; surların kayanın kıvrımlarını nasıl izlediğine, kulelerin aralarındaki mesafeye ve mazgalların yönüne dikkat edin. Bu dış halka, kalenin en geç dönemine aittir ve sizi yavaş yavaş en eski çekirdeğe doğru götürür.

Ana kapıdan geçtikten sonra karşınıza çıkan büyük merdiven, kalenin en dramatik anıdır. Burada biraz durun ve başınızı kaldırın; kilisenin kütlesi tam üstünüzdedir. Merdivenin ortasında sağda ya da solda açılan kript kapısından içeri girip bu yarı karanlık mekânda birkaç dakika geçirin. Sonra merdivenin geri kalanını çıkın ve San Pedro Kilisesi’nin kapısında durun. Portalin başlıklarına ve alınlığa bakmadan içeri girmeyin.

Kilisenin içinde, apsisin önünde durup kubbeye bakın. Ardından yan duvarlar boyunca yürüyerek sütun başlıklarını tek tek inceleyin. Burada bir dürbün ya da telefonunuzun yakınlaştırma özelliği işinize yarar; en ilginç ayrıntılar genellikle yüksekte, gözden kaçacak yerlerdedir. Kiliseden çıktıktan sonra kraliyet şapeline geçin ve iki yapıyı karşılaştırın. Aradaki elli yıllık fark, taşın dilinde şaşırtıcı biçimde okunur.

Ardından kalenin en eski bölümlerine, Kraliçe Kulesi’ne ve Homenaje Kulesi’ne yönelin. Kraliçe Kulesi’nin ikiz pencerelerini içeriden ve dışarıdan görmeye çalışın. Homenaje Kulesi’nin açık olan katlarına çıkabiliyorsanız, yukarıdan ovaya ve arkadaki dağlara bakın. Burada kalenin neden bu kayaya kurulduğunu bir kez daha anlarsınız. Son olarak sarnıca ve eski yaşam alanlarının kalıntılarına göz atın; su, depo ve mutfak gibi gündelik ihtiyaçların bu dar alana nasıl sığdırıldığı, kalenin bir yaşam alanı olarak nasıl işlediğini gösterir.

Bütün bu rotayı tamamladıktan sonra aşağıya, dış surların önündeki açık alana inin ve kaleye bir kez daha dışarıdan bakın. Şimdi gördüğünüz şey artık bir yığın taş değil; bir kralın savunma planı, bir başka kralın inanç projesi, yüzyıllar boyunca burada yaşayan askerlerin, keşişlerin, köylülerin ortak hikâyesidir.

Çevresinde neler var: Riglos, Ayerbe, Huesca

Loarre’yi tek başına bir gezi hedefi yapmak mümkün, ama çevresi de en az kale kadar etkileyicidir. Kaleden batıya doğru yarım saatlik bir sürüşle Mallos de Riglos’a ulaşırsınız. Burada, küçük Riglos köyünün hemen arkasında, kırmızımsı konglomera kayalardan oluşan dev kuleler yükselir. Yer yer 300 metreyi aşan bu dikey kayalar, dünyanın dört bir yanından tırmanıcıları çeker. Tepelerinde ise kızıl akbabalar süzülür. Kayaların eteğindeki yürüyüş parkurları, tırmanıcı olmayanlara da bu doğal katedrali yakından görme şansı verir.

Kaleye en yakın büyük yerleşim, birkaç kilometre güneydeki Ayerbe kasabasıdır. Rönesans dönemi sarayı, iki meydanı ve sakin sokaklarıyla Ayerbe, kaleyi gezdikten sonra öğle yemeği için iyi bir duraktır. Bölgenin mutfağı dağ ve ova arasında bir yerde durur: kuzu eti, “migas” denen kızarmış ekmek kırıntısı yemeği, dağ peynirleri ve Somontano bölgesinin şarapları sofraların vazgeçilmezidir.

Huesca şehri ise kaleye yaklaşık 35 kilometre uzaklıktadır. Gotik katedrali, eski Aragon krallarının sarayının kalıntıları ve Romanesk San Pedro el Viejo Manastırı ile Huesca, Loarre’nin tarihinin öbür yarısını anlatır. Sancho Ramírez’in almak için hayatını verdiği şehir burasıdır. Şehrin hemen dışındaki tepede ise kanoniklerin Loarre’den taşındığı Montearagón manastır-kalesinin etkileyici kalıntıları durur. Vaktiniz varsa kuzeye, Jaca’ya ve dağların içindeki San Juan de la Peña manastırına uzanmak, Aragon’un doğuş hikâyesini tamamlamanın en güzel yoludur.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale genellikle pazartesi günleri kapalıdır. Kış aylarında yaklaşık 11.00-17.30, ilkbahar ve sonbaharda 10.00-19.00, yaz aylarında ise 10.00-20.00 saatleri arasında açıktır. Saatler mevsime ve özel günlere göre değişebildiği için gitmeden önce kalenin resmî sayfasından kontrol etmek en doğrusudur.

Bilet: Rehberli ziyaret dahil tam bilet yaklaşık 7 euro, öğrenci ve yaşlılar için indirimli bilet 6 euro civarındadır. Küçük çocuklar ücretsizdir. Rehberli turlar kalenin tarihini ve mimarisini çok daha anlaşılır kıldığı için, İspanyolca biliyorsanız ya da yabancı dilde tur saatine denk gelirseniz mutlaka katılın.

En iyi mevsim: Loarre her mevsim ayrı bir güzellik sunar, ama ilkbahar ve sonbahar en keyifli dönemlerdir. Nisan ve mayısta ova yemyeşil olur, badem ağaçları çiçek açar, yamaçlarda kekik ve lavanta kokusu yükselir. Ekim ve kasımda ise tarlalar sürülmüş, toprak kızıl-kahverengiye dönmüş, dağların üzerindeki ilk kar beyazı görünmeye başlamıştır. Yaz ortasında öğle saatleri çok sıcak olabilir; bu mevsimde kaleyi sabah erkenden ya da akşamüstü gezmek en iyisidir. Kış aylarında ise sisli sabahlarda kalenin bulutların üzerinde yüzüyormuş gibi göründüğü anlar yaşanır; fotoğraf tutkunları için bu, yılın en büyüleyici zamanıdır.

Ulaşım: Kaleye en kolay ulaşım yolu arabadır. Huesca’dan A-132 ve A-1206 yollarını izleyerek yaklaşık 30-40 dakikada varılır. Kalenin hemen altında bir otopark vardır. Toplu taşımayla gelmek isteyenler Huesca’dan Ayerbe’ye otobüsle gidebilir, ancak Ayerbe’den kaleye ulaşım için taksi ya da uzun bir yürüyüş gerekir. Yürüyüşü sevenler için Loarre kasabasından kaleye çıkan eski patika, yaklaşık bir-bir buçuk saatlik güzel bir tırmanıştır.

İpuçları: Kaleyi gezmek için en az 1,5-2 saat ayırın. Taş zeminler, dik merdivenler ve kayalık bölümler nedeniyle rahat, kaymayan ayakkabılar giyin. Yüksekte olduğu için yazın bile rüzgârlı olabilir, yanınızda ince bir hırka bulundurun. En güzel ışık sabahın erken saatlerinde ve gün batımına yakın yakalanır; özellikle akşamüstü ova altın rengine bürünürken surlardan görünen manzara unutulmazdır. Kalenin bazı bölümleri engebeli olduğu için hareket kısıtlılığı olan ziyaretçiler için erişim sınırlıdır.

Loarre Kalesi ve Huesca ovası

Konum: Loarre, Huesca, Aragon, İspanya · Koordinatlar: 42.3257° K, 0.6125° B · Loarre Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Loarre, İspanya kaleleri serimizin kapanışı, ama yolculuğun sonu değil. Kuzeyde Hristiyan krallıkların doğduğu dağlardan güneydeki Endülüs saraylarına inmek isterseniz, rotanız Granada’daki Elhamra Sarayı ve Sevilla’daki Real Alcázar olmalı. Kastilya’da, iki nehrin birleştiği kayanın üzerindeki Segovia Alcázar’ı ve tuğla işçiliğiyle büyüleyen Coca Kalesi Loarre’nin sert Romanesk dünyasına güzel bir karşıtlık oluşturur. Akdeniz’de ise Mallorca’nın başkentine yukarıdan bakan, yuvarlak planıyla eşsiz Bellver Kalesi sizi bekliyor.

Loarre’den ayrılırken son bir kez surlara çıkın. Rüzgâr kayanın kenarından yukarı doğru eser, aşağıdaki ova bir kumaş gibi dalgalanır. Bin yıl önce burada nöbet tutan biri, ufukta düşman atlılarının tozunu arardı. Şimdi aynı ufukta sadece traktörler, sulama kanallarının parıltısı ve uzakta bir kasabanın çan kulesi var. Taşlar aynı, manzara aynı, değişen yalnızca bakanın korkusu. Loarre’nin insana söylediği belki de budur: Sınırlar kalıcı değildir, ama onları korumak için yapılan şeyler bazen sınırlardan çok daha uzun yaşar.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir