Bellver Kalesi: Mallorca’nın Yuvarlak Gotik Sarayı ve Palma’nın Balkonu

Palma’ya denizden yaklaşan her gemi, katedralin sivri kulelerini görmeden önce batıdaki çam kaplı tepenin üstünde oturan tuhaf, yuvarlak bir taş kütlesini fark eder. Uzaktan bakınca bir kaleden çok, ormanın ortasına bırakılmış dev bir taş davula benzer. Burçları köşeli değil, duvarları düz değil; her şey kıvrılıyor, dönüyor, kendi etrafında kapanıyor. Bu yapı Bellver Kalesi’dir (Castell de Bellver) ve yedi yüz yılı aşkın süredir Mallorca’nın başkentine yukarıdan bakıyor.

Avrupa’da dairesel planlı kale sayısı bir elin parmaklarını geçmez. İngiltere’de Restormel, Avusturya’da Michelstetten gibi birkaç örnek dışında bu biçimi bu kadar kararlı, bu kadar geometrik bir disiplinle uygulayan başka bir ortaçağ yapısı bulmak zordur. İspanya’da ise Bellver’in bir benzeri yok. Ülkenin yüzlerce kalesi arasında tam anlamıyla yuvarlak olan tek kale burasıdır.

Ama Bellver’i yalnızca biçimi yüzünden sevmek, bir romanı kapağı yüzünden sevmeye benzer. Bu duvarlar bir kralın yazlık sarayı oldu, sonra kuşatmalara göğüs gerdi, vebadan kaçan bir hükümdarı sakladı, tahtını kaybetmiş bir kraliçeyi ve çocuklarını hapsetti. Aydınlanma çağının en parlak İspanyol düşünürlerinden biri altı yılını burada geçirdi, Fransız bir bilim insanı dünyanın boyunu ölçmeye çalışırken casus sanılıp buraya kapatıldı, bir general ise hendekte kurşuna dizildi. İç savaşta yüzlerce siyasi tutuklu bu avluda nefes almaya çalıştı.

Bugün aynı avluda çocuklar koşuyor, yaz akşamları klasik müzik konserleri veriliyor, terastan Palma Körfezi’ne gün batımı izleniyor. Kalenin içinde kentin iki bin yıllık hikâyesini anlatan Palma Tarih Müzesi var, çevresinde ise şehrin akciğeri sayılan geniş bir çam ormanı. Bu yazıda Bellver’in adından mimarisine, mahkûmlarından efsanelerine, bugün nasıl gezileceğine kadar ne varsa ayrıntısıyla anlatacağız.

Bellver Kalesi genel görünüm, Palma de Mallorca

Adı bir manzara: “güzel görüş” tepesi

Bellver adı Katalanca “bell veure” ifadesinden gelir; kabaca “güzel görmek”, “güzel manzara” anlamına gelir. Ortaçağ belgelerinde tepe bazen “Bellveer”, bazen “Bellveher” diye yazılır, ama anlam hep aynıdır. Adı koyanlar abartmamış. Kalenin oturduğu tepe deniz seviyesinden yaklaşık 112 metre yüksekte. Bu, dağ sayılmayacak kadar alçak ama bütün körfezi, limanı, eski şehri ve arkadaki Tramuntana dağlarını aynı anda kucaklayacak kadar yüksek bir nokta.

Tepenin seçilmesinin nedeni yalnızca manzara değildi elbette. Palma’nın batısında yükselen bu sırt, denizden gelen her gemiyi uzaktan görmeye, limana yaklaşan tehlikeyi erkenden fark etmeye elverişliydi. Aynı zamanda şehrin surlarına yeterince yakın, ama şehrin gürültüsünden, salgınlarından ve kalabalığından uzaktı. Ortaçağ hükümdarları için bu denge çok değerliydi: hem göz önünde hem kontrol altında, hem de gerektiğinde çekilip kapanabileceğin bir sığınak.

Bugün tepeye çıkan yolun iki yanında Halep çamları, yabani zeytinler, mersin ve katırtırnağı çalıları var. Ağaçların arasından ilk kez kaleyi gördüğünüzde onu bir askerî yapı olarak algılamak zor. Pürüzsüz, altın sarısı kum taşı duvarlar güneşte bal rengine döner, gölgede griye çalar. Kale sanki bir hükümdarın zevkine göre değil, tepenin kendi biçimine göre yontulmuş gibidir.

Kısa ömürlü bir krallık ve II. Jaume’nin hayali

Bellver’i anlamak için önce onu yaptıran krallığı anlamak gerekir. 1229’da Aragon Kralı I. Jaume, “Fatih” lakabıyla tanınan hükümdar, Mallorca’yı Müslüman yönetiminden aldı. Ada o güne dek yaklaşık üç yüz yıl boyunca Endülüs dünyasının bir parçasıydı; Palma’nın o zamanki adı Medina Mayurka idi. Fetihten sonra şehir hızla Katalan göçmenlerle doldu, camiler kiliseye, saraylar Hristiyan kraliyet konutlarına dönüştü.

I. Jaume ölmeden önce topraklarını oğulları arasında paylaştırdı. Büyük oğul Pere, Aragon’u, Katalonya’yı ve Valensiya’yı aldı. Küçük oğul II. Jaume’ye ise Balear Adaları, Pireneler’in kuzeyindeki Roussillon ve Cerdanya ile Fransa’nın güneyindeki Montpellier düştü. Böylece 1276’da, Akdeniz’in ortasında, parçaları denizle birbirinden ayrılmış tuhaf bir devlet doğdu: Mayorka Krallığı.

Bu krallık ilk günden itibaren büyük komşusunun gölgesinde yaşadı. Aragon, kardeş krallığı bağımsız bir devletten çok kendi vasalı olarak görmek istiyordu. II. Jaume ise bir krallığın yalnızca kâğıt üzerinde değil, taşla, törenle, saraylarla da var olması gerektiğine inanan bir hükümdardı. Palma’da Almudaina Sarayı’nı yeniden düzenletti, Perpignan’da görkemli bir kraliyet sarayı yaptırdı, adanın iç kesimlerinde yeni kasabalar kurdurdu. Bellver, bu iddialı inşa programının en özgün parçası olacaktı.

Kalenin kesin başlangıç tarihi tartışmalıdır, ama inşaatın 1300 civarında başladığı ve 1311 dolaylarında büyük ölçüde tamamlandığı kabul edilir. II. Jaume burayı hem bir yazlık konut, hem şehir tehlikeye düştüğünde çekilecek güvenli bir mevzi, hem de krallığının gücünü denizden gelenlere gösteren bir vitrin olarak tasarlattı. Kısacası Bellver bir savunma yapısı olduğu kadar bir mesajdı: Burada küçük ama kendinden emin bir krallık var.

Pere Salvà ve on bir yıllık inşaat

Bellver’in mimarı olarak adı geçen kişi Pere Salvà’dır. Bu usta, aynı dönemde Palma’daki Almudaina Sarayı’nın yenilenmesinde de çalışmıştı. Hakkında bildiklerimiz sınırlı; ortaçağ ustalarının çoğu gibi o da adını kitabelere değil, yaptığı taşlara bırakmış. Ama belgelerde krala düzenli rapor veren, işçilerin ücretlerini ödeyen, taş siparişlerini takip eden bir yönetici olarak görünüyor. Yani yalnızca bir çizim yapan değil, şantiyenin başında duran biriydi.

Kalenin taşları büyük ölçüde uzaklardan getirilmedi. Tepenin kendisi bir kum taşı ocağı gibi kullanıldı; kaleyi çevreleyen hendek kazılırken çıkan bloklar doğrudan duvarlara örüldü. Bu hem taşıma maliyetini düşürdü hem de hendeğin derinleşmesini kendiliğinden sağladı. Daha ince işçilik gerektiren bazı parçalar için adanın başka noktalarından, Portals Vells ve Santanyí gibi taş ocaklarından malzeme getirildi. Santanyí taşı, ince taneli ve altın rengi yapısıyla Mallorca mimarisinin en sevilen malzemelerinden biridir; Palma Katedrali’nin bazı bölümlerinde de aynı taş kullanılmıştır.

Tarihçiler, şantiyede fetihten sonra adada kalan Müslüman kökenli işçilerin ve ustaların da çalıştığını düşünür. Fetihten henüz birkaç kuşak geçmişti ve adada taş işçiliği, su yapıları ve ahşap tavan yapımı konusunda Endülüs geleneğini sürdüren ustalar hâlâ çalışıyordu. Bu yüzden Bellver, katıksız bir Katalan gotik yapısı olarak başlasa da bazı detaylarında İslam mimarisinin sessiz yankılarını taşır.

İnşaatın hızı da dikkat çekicidir. On yıl kadar kısa bir sürede, üstelik bu kadar karmaşık bir geometriye sahip bir yapının bitirilmesi, sarayın bol kaynak ayırdığını ve işin kesintisiz sürdüğünü gösterir. Bir tepe, bir hendek, bir iç avlu, üç yan kule, bağımsız bir ana kule ve iki katlı bir saray: Hepsi aynı merkez etrafında, tek bir pergel darbesiyle çizilmiş gibi.

Bellver Kalesi dairesel planı

Neden yuvarlak? Dairesel planın sırrı

Bellver’i havadan gören herkesin aklına ilk gelen soru aynıdır: Neden daire? Ortaçağ kaleleri genellikle kare, dikdörtgen ya da arazinin biçimine uyan düzensiz planlara sahiptir. Dairesel plan hem yapılması zor hem de iç mekânı bölmek açısından kullanışsız görünür. Buna rağmen Salvà ve II. Jaume bu zor biçimi seçtiler.

Savunma açısından bakıldığında dairenin bazı avantajları vardır. Köşesi olmayan bir duvar, kuşatma makinelerinin taşlarını daha kolay sektirir; köşeler bir kalenin en zayıf noktalarıdır, çünkü oradan yapılan gedikler iki duvarı birden tehlikeye sokar. Dairede ise böyle bir zayıf nokta yoktur. Ayrıca yuvarlak bir yapının her noktası merkeze eşit uzaklıktadır, bu da savunmacıların bir taraftan diğerine hızla geçmesini kolaylaştırır.

Ama pek çok tarihçi, Bellver’in biçiminin yalnızca askerî hesaplarla açıklanamayacağını düşünür. Bir teoriye göre II. Jaume ve mimarı, Kudüs yakınlarındaki Herodion’dan, yani Kral Herodes’in tepe üzerindeki dairesel saray-kalesinden esinlenmişti. Haçlı seferleri döneminde Kutsal Topraklar’a giden hacıların ve şövalyelerin anlattıkları, ortaçağ Avrupası’nda bu tür yapıların hayalini canlı tutuyordu. Kesin bir kanıt yok, ama bir tepe üzerinde yükselen, yuvarlak planlı, bağımsız kulesi olan bir kraliyet sığınağı fikri iki yapıyı şaşırtıcı biçimde birbirine yaklaştırır.

Başka bir yorum ise daireyi sembolik okur. Ortaçağ düşüncesinde daire mükemmelliğin, sonsuzluğun ve kozmik düzenin simgesiydi. Bir krallığın merkezine yerleştirilen dairesel bir yapı, hükümdarın evrenin düzenine uygun, adil ve kalıcı bir otorite olduğunu ima ediyordu. Aynı dönemde Avrupa’nın başka yerlerinde de kraliyet mimarisi giderek daha “düşünülmüş”, daha geometrik bir dil kazanıyordu. Bellver bu eğilimin en uç, en saf örneklerinden biridir.

Planın ayrıntılarına bakınca geometrinin ne kadar titiz uygulandığını görürsünüz. Ana gövde tam bir silindirdir. Bu silindire kuzeyde, doğuda ve batıda üç büyük yarım daire kule eklenmiştir. Ana gövdenin dışında, dördüncü yönde ise en yüksek yapı, Homenaje Kulesi bağımsız olarak durur. Aralarda daha küçük, çıkma biçiminde gözetleme noktaları vardır. Bütün bunları kuru, derin bir hendek sarar. Yukarıdan bakıldığında yapı, merkezinden dalgalar yayılan bir su damlası gibidir.

İki katlı avlu: yuvarlak kemerler, sivri kemerler

Kalenin kalbi, tam ortadaki dairesel avludur. İçeri adım attığınızda dış duvarların sert görüntüsü birden yumuşar. Avlu iki kat boyunca kemerli galerilerle çevrilidir ve bu iki kat birbirine hiç benzemez. Alt katta geniş, yuvarlak kemerler kalın sekizgen sütunların üzerine oturur. Ağır, sağlam, neredeyse Romanesk bir hava vardır. Üst katta ise kemerler sivrileşir, sütunlar incelir, galeri hafifler. Gotik mimarinin zarafeti burada kendini tam anlamıyla gösterir.

Bu ikilik rastlantı değildir. Alt kat daha çok hizmet alanlarına, depolara, mutfaklara, muhafız odalarına ayrılmıştı. Kraliyet ailesi ve saray erkânı ise üst katta yaşıyordu. Mimari, işlevi doğrudan yansıtır: Aşağıda taşıyan, dayanan, iş gören bir kat; yukarıda ışığa açılan, havadar, törensel bir kat. Aynı avluda durup başınızı kaldırdığınızda ortaçağ toplumunun hiyerarşisini taşın diliyle okuyabilirsiniz.

Bellver Kalesi dairesel avlusu

Avlunun ortasında bir sarnıç ağzı bulunur. Bellver’in su sistemi, onu kuşatmalara dayanıklı kılan en önemli unsurlardan biridir. Kalenin düz teras çatısı hafif eğimlerle yağmur suyunu toplar ve kanallar aracılığıyla avlunun altındaki büyük sarnıca iletir. Mallorca gibi yazları kurak geçen bir adada, bir tepe üzerindeki kalenin su sorununu bu kadar zekice çözmesi, Endülüs ustalarının su mühendisliği geleneğinin izlerini taşır.

Üst kattaki salonlardan bazıları bugün müze salonu olarak kullanılıyor. Kraliyet dairesinin bir parçası olan küçük şapel ise hâlâ yerinde. Burada Mudéjar tarzı seramik süslemeler ve ince taş işçiliği görmek mümkün. Duvarlarda eski ocakların, pencere nişlerinin, pencere kenarlarındaki taş oturma sekilerinin izlerini fark edebilirsiniz. Ortaçağ insanları pencere önünde, kalın duvarın içine oyulmuş bu taş sekilerde oturur, ışıkta okur, dikiş diker, sohbet ederdi.

Homenaje Kulesi ve “Tencere” zindanı

Bellver’in en yüksek ve en ürkütücü parçası, ana gövdeden ayrı duran Homenaje Kulesi’dir. İspanyolca “torre del homenaje”, Katalanca “torre de l’homenatge” diye anılan bu tür kuleler, ortaçağ kalelerinin son savunma hattıydı. Bir kalenin geri kalanı düşse bile, lord ve en yakın adamları buraya çekilip direnmeye devam edebilirdi. Adındaki “homenaje”, yani “biat” kelimesi de buradan gelir: Vasallar efendilerine bağlılık yeminlerini genellikle bu kulede ederdi.

Bellver’deki kule yaklaşık 25 metre yüksekliğindedir ve ana yapıya yalnızca yüksek bir taş köprüyle bağlanır. Ortaçağda bu köprünün bir bölümü kaldırılabilir ahşaptan yapılmıştı; tehlike anında bağlantı kesilir, kule tamamen bağımsız bir kaleye dönüşürdü. Bu tasarım, kalenin içine girmeyi başaran bir düşmanın bile son sığınağa ulaşmasını neredeyse imkânsız kılıyordu.

Kulenin tepesine çıkmak bugün her zaman mümkün olmasa da, ana yapının terasından bakıldığında bile kulenin ne kadar etkileyici olduğunu görürsünüz. Dış yüzeyinde yer yer mazgallar, dar ok delikleri ve eski konsolların izleri var. Mallorca’nın rüzgârları yüzyıllar boyunca taşın yüzeyini aşındırmış, bazı yerlerde kum taşı adeta bal peteği gibi delik deşik olmuştur.

Bellver Kalesi Homenaje kulesi

Kulenin en karanlık sırrı ise tabanındadır. Burada, halk arasında “La Olla”, yani “Tencere” diye anılan dairesel bir zindan bulunur. Adı biçiminden gelir: Dar bir ağızdan içeri açılan, altı genişleyen, ışık almayan, taştan bir çukur. Mahkûmlar buraya merdivenle değil, iple sarkıtılarak indirilirdi. İçeri bir kez indirilen kişi, yukarıdan biri ip uzatmadıkça dışarı çıkamazdı.

Tencere’nin duvarlarında yüzyıllar içinde mahkûmların kazıdığı işaretler, isimler, çizimler olduğu anlatılır. Kimisi günleri saymış, kimisi bir haç, bir gemi ya da bir yüz çizmiş. Bu kazıntıların bir kısmı aslında sonraki dönemlere, kalenin askerî hapishane olarak kullanıldığı 18. ve 19. yüzyıllara aittir. Ama hangi yüzyıldan olursa olsun, taşa bırakılmış bu küçük insan izleri Bellver’in görkemli yüzünün arkasındaki acıyı hatırlatır.

Kuşatmalar, veba ve saklanan bir kral

II. Jaume’nin kurduğu krallık, onun ölümünden sonra fazla yaşamadı. Torunu III. Jaume döneminde Aragon Kralı IV. Pere, “Törenci” lakabıyla bilinen hırslı hükümdar, Mayorka Krallığı’nı yeniden Aragon tacına bağlamaya karar verdi. 1343’te Mallorca’ya çıktı ve adayı hızla ele geçirdi. Bellver de bu sırada kuşatıldı ve sonunda teslim oldu. Kale, inşa edilişinden henüz otuz yıl sonra ilk kez sahibini değiştirmişti.

III. Jaume adasını geri almak için son bir girişimde bulundu. 1349’da Mallorca’ya çıkan ordusu Llucmajor yakınlarında Aragon kuvvetleriyle karşılaştı. Savaş bir felaketle bitti: Kral savaş alanında öldü, oğlu yaralanarak esir düştü. Kraliçe Violant ile çocukları Jaume ve Isabel, bir zamanlar ailenin yazlık sarayı olan Bellver’e kapatıldılar. Kendi büyükbabalarının yaptırdığı duvarlar, şimdi onların hapishanesiydi.

Genç Jaume daha sonra Barselona’ya götürüldü ve anlatılanlara göre yıllarca sıkı gözetim altında, hatta geceleri demir bir kafeste tutuldu. 1362’de cesur bir kaçışla özgürlüğüne kavuştu, ama babasının krallığını hiçbir zaman geri alamadı. Mayorka Krallığı böylece tarihe karıştı; Bellver ise bir kraliyet sarayından Aragon tacının uzak bir mülküne dönüştü.

Bellver Kalesi iç mekân

Kalenin en ilginç konuklarından biri, 1394’te buraya gelen Aragon Kralı I. Joan’dır. Anakarada veba salgını kol gezerken kral, ailesi ve sarayıyla birlikte Mallorca’ya geçti ve bir süre Bellver’de kaldı. Ortaçağda salgınlardan korunmanın en etkili yolu uzaklaşmaktı; tepe üzerindeki, rüzgâra açık, şehirden ayrı bu kale, o dönemin anlayışıyla ideal bir karantina yeriydi. Bellver böylece hem bir savaş kalesi hem de bir tür ortaçağ sanatoryumu olarak hizmet vermiş oldu.

Kale, 1391’de de sarsıntılı günler yaşadı. O yıl İberya’nın pek çok şehrinde olduğu gibi Palma’da da Yahudi mahallesine yönelik şiddetli saldırılar oldu. Kargaşa sırasında kaleye yönelik bir kuşatma girişimi de yaşandı, ama Bellver’in duvarları yine dayandı. 1408’de kalenin yönetimi bir süreliğine Valldemossa Kartuzyen Manastırı’na bırakıldı; bu, kalenin askerî öneminin giderek azaldığının bir işaretiydi.

Son büyük kuşatma 1521’de, “Germanies” adı verilen isyan sırasında yaşandı. Zanaatkâr loncalarının ve köylülerin soylulara karşı başlattığı bu ayaklanmada, Palma’daki pek çok soylu aile Bellver’e sığındı. İsyancılar kaleyi kuşattı ve bir süre sonra ele geçirmeyi başardı. Bu olaydan sonra ateşli silahların gelişmesiyle birlikte Bellver gibi ortaçağ kaleleri askerî açıdan eskimeye başladı. Tepe üzerindeki yuvarlak saray, yeni bir kimliğe bürünmeye hazırlanıyordu.

Saraydan hapishaneye: Jovellanos, Arago ve Lacy

On sekizinci yüzyıla gelindiğinde Bellver artık kraliyet konutu olmaktan tamamen çıkmış, bir askerî hapishaneye dönüşmüştü. Bu işlev yaklaşık yüz elli yıl sürecekti. İspanya Veraset Savaşı sırasında Habsburg taraftarı esirler burada tutuldu. Napolyon savaşlarında, 1808’deki Bailén Muharebesi’nden sonra esir alınan Fransız askerlerinin bir bölümü de Bellver’e getirildi. Kalenin avlusu, bir zamanlar kraliyet şölenlerinin yapıldığı yer, şimdi yorgun, hasta, umutsuz askerlerle doluydu.

Bellver’in en tanınmış mahkûmu ise bir asker değil, bir düşünürdü. Gaspar Melchor de Jovellanos, İspanyol Aydınlanması’nın en önemli isimlerinden biriydi. Hukukçu, ekonomist, yazar ve reformcuydu; eğitimin yaygınlaşması, tarımın modernleşmesi ve devletin akılcı bir düzene kavuşması için ömrünü harcamıştı. Bir dönem Adalet Bakanlığı görevine kadar yükseldi, ama güçlü düşmanlar edindi. Engizisyonun ve saraydaki muhafazakâr çevrelerin baskısıyla gözden düştü ve Mallorca’ya sürgün edildi.

Jovellanos önce Valldemossa’daki Kartuzyen manastırında tutuldu, ardından 1802’de Bellver’e nakledildi. Burada yaklaşık altı yıl kaldı. Hapishane koşulları başlangıçta sertti; ancak zamanla bekçileriyle iyi ilişkiler kurdu, kitap ve yazı malzemesi edinebildi. Bu yıllarda boş durmadı. Kaleyi, mimarisini, tarihini ve çevresini ayrıntılı biçimde anlatan bir eser yazdı. Bellver hakkındaki ilk kapsamlı tarihsel ve mimari tanım, bu hapsedilmiş bakanın kaleminden çıkmıştır.

Düşünün: Sevdiği şehirden, çalışmalarından, dostlarından koparılmış bir adam, kendisini tutan duvarların tarihini sabırla araştırıyor, avlunun kemerlerini ölçüyor, pencereden körfeze bakıp ağaçları, kuşları, tepenin bitki örtüsünü not ediyor. Jovellanos’un Bellver yazıları, hapishanenin insanı nasıl hem ezip hem de bazen en derin gözlemlere zorlayabildiğinin güzel bir örneğidir. Bugün kalede onun adıyla anılan oda hâlâ ziyaret edilebiliyor.

Bellver Kalesi barbakanı

1808’de Fransa ile İspanya arasında savaş patlak verdiğinde Jovellanos serbest bırakıldı. Aynı yıl kalenin kapısından içeri bu kez beklenmedik bir mahkûm girdi: Fransız astronom ve fizikçi François Arago. Genç Arago, Paris Rasathanesi adına Balear Adaları’nda meridyen ölçümü yapıyordu. Amaç, dünyanın boyutlarını daha doğru hesaplamak ve yeni metre biriminin tanımını kesinleştirmekti. Mallorca’daki dağ tepelerinde sinyal ateşleri yakıp açı ölçen bu yabancı, savaşın başladığı haberi adaya ulaşınca halkın gözünde bir anda casusa dönüştü.

Öfkeli kalabalıktan kurtarılmak için Bellver’e kapatılan Arago, burada birkaç hafta kaldı. Ardından cesur bir kaçışla adadan ayrıldı, Cezayir’e geçti ve uzun, maceralı bir yolculuğun sonunda ölçüm defterlerini Fransa’ya ulaştırmayı başardı. Arago sonraki yıllarda Fransa’nın en ünlü bilim insanlarından biri oldu. Bellver’in duvarları, modern metre sisteminin hikâyesinde küçük ama gerçek bir yer tutar.

Kalenin en trajik anlarından biri 1817’de yaşandı. General Luis Lacy, İspanya Kralı VII. Fernando’nun mutlakiyetçi yönetimine karşı liberal bir ayaklanma girişiminde bulunmuş, yakalanıp ölüme mahkûm edilmişti. Halkın tepkisinden çekinen yönetim onu gizlice Mallorca’ya getirdi ve Bellver’in hendeğinde kurşuna dizdirdi. Lacy, sonraki kuşaklar tarafından İspanyol liberalizminin şehitlerinden biri olarak anıldı.

Yirminci yüzyıl: iç savaş ve kamusal mülk

Bellver’in yirminci yüzyıldaki hikâyesi de hafif değildir. 1931’de kale “Ulusal Tarihî-Sanatsal Anıt” ilan edildi ve mülkiyeti Palma şehrine devredildi. Bu, yapının askerî bir tesis olmaktan çıkıp halka ait bir kültür mirası olarak görülmeye başlamasının ilk adımıydı. Ama tarih, kalenin karanlık dönemini henüz kapatmamıştı.

1936’da İspanya İç Savaşı başladığında Mallorca kısa sürede Franco’yu destekleyen kuvvetlerin kontrolüne geçti. Bellver yeniden bir hapishane oldu. Farklı kaynaklara göre savaş yıllarında burada yüzlerce, bazı dönemlerde yaklaşık 800 Cumhuriyetçi tutuklu kaldı. Aralarında Palma’nın Cumhuriyet dönemi belediye başkanı Emili Darder ve milletvekili Alexandre Jaume gibi isimler de vardı; ikisi de 1937’de idam edildi. Kalenin avlusunda bugün sessizce yürüyen ziyaretçilerin çoğu, bu yakın geçmişin farkında değildir.

Bellver Kalesi terası

Savaştan sonra kale uzun süre bakımsız kaldı. 1940’ların sonunda başlayan restorasyon çalışmaları, yapıyı hem korumayı hem de yeni bir işleve kavuşturmayı hedefliyordu. Çatılar onarıldı, avlu temizlendi, eski hapishane eklentilerinin bir kısmı kaldırıldı. 1976’da Bellver’in içinde Palma Tarih Müzesi açıldı. Yedi yüz yıllık bir döngü tamamlanıyordu: Bir kralın gösteriş için yaptırdığı saray, önce bir hapishaneye, sonra da herkesin girip çıkabildiği bir müzeye dönüşmüştü.

Teras: Palma’nın en güzel balkonu

Kalenin çatısı, düz ve geniş bir teras olarak tasarlanmıştır. Ziyaretçilerin çoğu için Bellver deneyiminin doruğu burasıdır. Dar bir merdivenle yukarı çıktığınızda önce rüzgârı hissedersiniz, sonra manzara birden önünüze serilir. Doğuda Palma Körfezi’nin geniş yayı, limanda sıralanan yatlar ve kruvaziyer gemileri, eski şehrin kiremit çatıları ve hepsinin üstünde, deniz kenarında dev bir gemi gibi duran La Seu Katedrali. Batıda Cala Major’un koyları, Porto Pi’nin eski deniz feneri, arkada ise Tramuntana dağlarının yumuşak sırtları.

Terasın kenarında dururken kalenin neden burada yapıldığını kendiliğinden anlarsınız. Buradan denize açılan her geminin rotası izlenebilir, şehre yaklaşan her tehlike saatler öncesinden görülebilirdi. Ortaçağda terasta nöbet tutan askerler, geceleri limandaki fenerlerin ışığını, gündüzleri ufukta beliren yelkenleri takip ederdi. Aynı teras, barış zamanlarında kraliyet ailesinin serin akşam havasını soluduğu, müzik dinlediği bir mekândı.

Terasın bir işlevi daha vardır ve bu işlev en az manzara kadar önemlidir. Zemini, yağmur suyunu toplayacak şekilde hafif eğimlerle döşenmiştir. Kenarlardaki oluklar suyu içerideki kanallara, oradan da avlunun altındaki sarnıca taşır. Yani ayağınızın altındaki taşlar, yüzyıllar boyunca kaledeki herkesi hayatta tutan suyun ilk durağıdır. Bu küçük mühendislik detayı, Bellver’in yalnızca güzel değil, son derece akıllıca tasarlanmış bir yapı olduğunu gösterir.

Dünyanın öteki yuvarlak kaleleri ve bir efsane

Bellver sık sık Avrupa’nın sayılı dairesel kalelerinden biri olarak anılır. Kardeşleri arasında İngiltere’nin Cornwall bölgesindeki Restormel Kalesi ve Avusturya’daki Michelstetten gibi yapılar sayılır. Restormel, bir tepe üzerindeki dairesel bir kabuk kale olarak Bellver’e en çok benzeyen örnektir, ama ondan daha eski ve çok daha sade bir yapıdır. Bellver’i ötekilerden ayıran şey, dairesel planı bu kadar eksiksiz bir saray programıyla birleştirmesidir: iki katlı avlu, kraliyet daireleri, şapel, bağımsız kule ve hendek, hepsi tek bir geometrik fikrin parçası olarak.

Bu kadar gizemli görünen bir kalenin efsanesiz kalması düşünülemezdi. Pek çok eski kalede olduğu gibi Bellver için de tepenin altından denize ya da şehre uzanan gizli bir tünel olduğu söylentisi yüzyıllardır dolaşır. Anlatılana göre kuşatma zamanlarında kraliyet ailesi bu yoldan kaçabilecek, erzak içeri gizlice taşınabilecekti. Bu tünelin varlığını doğrulayan bir arkeolojik bulgu yok. Ama tepenin kum taşı yapısı, hendek kazılırken açılan taş ocağı boşlukları ve kalenin altındaki sarnıç, bu hikâyenin neden bu kadar kolay inanılır olduğunu açıklar.

Daha somut bir hikâye ise hapishane döneminden gelir. Kalenin bekçileri ve askerleri kuşaklar boyunca burada yaşadı, bazıları ailesiyle birlikte. On dokuzuncu yüzyıldan kalma fotoğraflarda ve portrelerde, kalenin muhafızları avlunun önünde gururla poz verir. Onlar için Bellver bir anıt değil, bir iş yeri, bir mahalle, bir evdi. Kalenin bugün taşıdığı sakin atmosferin bir parçası da, belki bu sıradan hayatların bıraktığı sessiz izlerdir.

Palma Tarih Müzesi ve Kardinal Despuig’in heykelleri

Bugün Bellver’i ziyaret edenlerin büyük bölümü, kalenin iki katına yayılan Palma Tarih Müzesi’ni de gezer. Müze, şehrin hikâyesini tarih öncesi dönemden başlayarak Roma, Bizans, İslam ve Hristiyan dönemlerine, oradan da modern çağa kadar izler. Salonlarda Roma döneminden kalma mozaikler, amforalar, sikkeler, İslam döneminden kalma seramikler, ortaçağ yazıtları ve günlük yaşam eşyaları sergilenir. Palma’nın bir Roma kolonisi olan Palmaria’dan, Endülüs’ün Medina Mayurka’sına, oradan da Katalan ticaret şehrine dönüşümü, vitrin vitrin okunabilir.

Müzenin en değerli bölümlerinden biri, Kardinal Antoni Despuig i Dameto’nun koleksiyonundan gelen klasik heykellerdir. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bu Mallorcalı din adamı, Roma’da uzun yıllar geçirmiş, dönemin antik çağ tutkusundan derinden etkilenmişti. İtalya’da, özellikle Roma yakınlarındaki Ariccia’da yaptırdığı kazılarda bulunan Roma heykellerini ve kabartmalarını Mallorca’ya getirdi. Koleksiyon uzun süre ailenin Raixa’daki malikânesinde durdu, daha sonra bir bölümü Bellver’e taşındı.

Bu heykellerin kalenin ortaçağ salonlarında durması tuhaf ama güzel bir karşılaşma yaratır. Mermer imparatorlar, tanrıçalar ve filozoflar, gotik pencerelerden süzülen ışıkta sessizce durur. Bir yanda Roma’nın klasik düzeni, öbür yanda Katalan gotiğinin sert taşları: Bellver’de iki farklı Avrupa aynı odada nefes alır.

Bellver Kalesi Palma Tarih Müzesi

Müzenin bir bölümü doğrudan kalenin kendi tarihine ayrılmıştır. Burada inşaat evreleri, kuşatmalar, hapishane dönemi ve restorasyon çalışmaları maketler, belgeler ve fotoğraflarla anlatılır. Görme engelli ziyaretçiler için hazırlanmış dokunsal kale maketi, yapının dairesel planını elle kavramayı sağlayan güzel bir ayrıntıdır. Kısa ama iyi kurgulanmış bu bölüm, kaleyi gezmeye başlamadan önce görülürse, sonraki her salon çok daha anlamlı hale gelir.

Bellver Ormanı: kaleye yürüyerek çıkmak

Bellver’e arabayla ya da taksiyle çıkmak mümkün, ama kaleyi gerçekten hissetmenin yolu yürüyerek gitmektir. Kaleyi saran Bellver Ormanı (Bosc de Bellver), Palma’nın şehir içindeki en büyük yeşil alanlarından biridir. Halep çamlarının egemen olduğu bu orman, yazın serin bir gölge, kışın reçine kokulu bir sessizlik sunar. İçinden geçen işaretli patikalar, kısa ama tatlı bir tırmanışla sizi kalenin kapısına ulaştırır.

En popüler başlangıç noktası, El Terreno mahallesindeki Plaça Gomila civarıdır. Buradan başlayan merdivenli yollar ve patikalar, yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle kaleye çıkar. Eski şehirden yürümek isterseniz, deniz kenarındaki Passeig Marítim boyunca ilerleyip ardından ormana tırmanabilirsiniz; bu rota toplamda 40 dakika kadar sürer. Patikalarda koşu yapanlar, köpeğini gezdirenler, piknik yapan aileler görürsünüz. Orman, turistlerden çok Palmalıların kendi bahçesi gibidir.

Kuş gözlemcileri için de ilginç bir yerdir. Ormanda ibibikler, Sardinya ötleğenleri, kerkenezler ve çeşitli ispinoz türleri görülebilir. Bahar aylarında orman tabanı yabani çiçeklerle renklenir. Kaleye çıkarken acele etmeyin; ağaçların arasından ilk kez görünen yuvarlak siluet, yolun en güzel anıdır.

Ormanın bir başka güzelliği de kaleyle şehir arasında bir geçiş alanı yaratmasıdır. Aşağıda Palma’nın trafiği, kruvaziyer kalabalığı ve sahil yolunun gürültüsü sürerken, birkaç yüz metre yukarıda çam iğnelerinin üzerinde yürüyen ayak seslerinden başka bir şey duyulmaz. Kaleye bu sessizlikten geçerek varmak, onu bir turistik durak olmaktan çıkarır, bir yolculuğun sonu haline getirir. Dönüşte aynı patikaları kullanmak yerine El Terreno’nun dik, dar sokaklarından inmeyi deneyin. Bir zamanlar sanatçıların ve yazarların sevdiği bu eski mahallenin bahçeli evleri, eski villaları ve deniz manzaralı merdivenleri, Bellver gezisini güzel bir şekilde tamamlar.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale pazartesi günleri kapalıdır. Nisan-eylül arasında salı-cumartesi 10.00-19.00, ekim-mart arasında salı-cumartesi 10.00-18.00 saatleri arasında açıktır. Pazar günleri ve resmî tatillerde 10.00-15.00 arası ziyaret edilebilir. Son giriş kapanıştan yarım saat önce yapılır. 1 Ocak, 1 Mayıs, 25 Aralık ve Paskalya pazarı kapalıdır. Resmî etkinlik ve konser günlerinde saatler değişebilir.

Bilet: Tam bilet 4 euro, öğrenci ve yaşlılar için indirimli bilet 2 euro civarındadır. 14 yaş altı çocuklar ücretsizdir. En önemli ipucu: Pazar günleri giriş herkese ücretsizdir, ama bu yüzden kalabalık da olur. Güncel fiyat ve saatleri gitmeden önce kalenin resmî sitesinden kontrol etmekte fayda var.

Ulaşım: Şehir otobüsleriyle Plaça Gomila’ya gelip ormandan yürüyebilirsiniz. Yaz aylarında turistik hop-on hop-off otobüsleri kalenin önünde durur. Arabayla gelenler için kale girişinde sınırlı sayıda ücretsiz park yeri vardır. Şehir merkezinden taksiyle yaklaşık 10 dakikada ulaşılır.

İpuçları: Gezi için 1,5-2 saat ayırın. En güzel ışık öğleden sonra, güneş körfezin üzerine eğilmeye başladığında yakalanır. Terasın sıcağında şapka ve su yanınızda olsun. Haziran-ağustos arasında akşamları avluda konserler, caz geceleri ve açık hava sinema gösterimleri düzenlenir; biletler hızla tükendiği için önceden bakmak gerekir. Kalenin zemin katı ve avlusu tekerlekli sandalye ile gezilebilir, ancak teras ve kule erişilebilir değildir.

Bellver Kalesi'nden Palma ve koy manzarası

Konum: Carrer de Camilo José Cela, Palma, Mallorca, Balear Adaları, İspanya · Koordinatlar: 39.5637° K, 2.6190° D · Bellver Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Bellver bir adada, ama İspanya’nın kale haritasında yalnız değil. Anakaraya geçtiğinizde, Bellver’le aynı yüzyıllarda Hristiyan ve İslam dünyalarının iç içe geçtiği yapıları görmek için Granada’daki Elhamra Sarayı ve Sevilla’daki Real Alcázar ilk duraklar olmalı. Kastilya’da ise gemi pruvası gibi bir kayanın ucunda yükselen Segovia Alcázar’ı ve tuğladan örülmüş Mudéjar mücevheri Coca Kalesi sizi bekliyor. Aragon dağlarında, Avrupa’nın en iyi korunmuş Romanesk kalelerinden biri sayılan Loarre Kalesi ise İspanya rotasının kuzeydeki unutulmaz durağı.

Belki en iyisi Bellver’e akşamüstü çıkmak. Kapılar kapanmadan önce terasa tırmanın, taşın hâlâ gündüzün sıcaklığını tuttuğu o saatte körfeze doğru dönün. Aşağıda limandaki tekneler, katedralin ışığa kesilmiş cephesi, uzakta dağların mavi çizgisi. Arkanızda ise yedi yüz yıldır aynı daireyi çizen duvarlar: bir kralın hayali, bir kraliçenin hapsi, bir bakanın sürgünü, bir bilim insanının kaçışı. Hepsi aynı yuvarlak avlunun içinde, hepsi aynı güzel manzaraya bakarak. Bellver adını boşuna almamış; buradan dünya gerçekten güzel görünüyor, ama bu güzelliğin bedelini kimlerin ödediğini hatırlamak da ziyaretin bir parçası.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir