Castel del Monte: II. Friedrich’in Sekizgen Gizemi ve Puglia’nın Taş Tacı
İtalya’da cebinizdeki bozukluklara bir göz atın. 1 sentlik madenî paranın İtalyan yüzünde küçük, sekizgen bir yapı göreceksiniz. Birçok insan onu yıllarca eline alıp harcar ama ne olduğunu hiç merak etmez. O küçük şekil, güney İtalya’nın Puglia bölgesinde, çıplak bir tepenin üzerinde yalnız başına duran, dünyanın en gizemli kalelerinden birinin portresidir: Castel del Monte.
Castel del Monte’ye ilk kez yaklaşan kişi bir şeylerin “fazla düzgün” olduğunu hemen hisseder. Kale sekizgendir. Köşelerindeki kuleler de sekizgendir. İç avlu yine sekizgendir. Her katta sekiz oda vardır. Hendek yok, asma köprü yok, cephanelik yok, mutfak bile yok. Bir kaleden beklenen neredeyse hiçbir şey yok, ama bir kaleden hiç beklenmeyecek bir matematiksel kusursuzluk var. Sekiz yüz yıla yakındır insanlar aynı soruyu soruyor: Bu yapı ne için yapıldı?
Onu yaptıran adam da en az kalesi kadar sıra dışıydı. Kutsal Roma-Germen İmparatoru ve Sicilya Kralı II. Friedrich, çağdaşlarının “stupor mundi”, yani “dünyanın hayreti” diye andığı, altı dil konuşan, şahinlerle avlanmaya dair bir kitap yazan, Arap filozoflarla yazışan, Papa tarafından defalarca aforoz edilen bir hükümdardı. Castel del Monte, bu olağanüstü zihnin taşa dönüşmüş hali gibidir.
Bu yazıda İtalya kaleleri serimize, belki de ülkenin en tuhaf ve en büyüleyici kalesiyle başlıyoruz. Sekizgenin gizeminden kalenin kullanılan malzemelerine, hapishane yıllarından yağmalanışına, UNESCO listesine girişinden bugün nasıl gezileceğine kadar Castel del Monte’yi bütün yönleriyle anlatacağız.

- Murgia’nın ortasında yalnız bir taç
- Dünyanın hayreti: II. Friedrich kimdi?
- 1240 tarihli mektup ve inşaat
- Sekizin gizemi: geometri, gökyüzü, simge
- Üç taş, üç renk: kireçtaşı, mercan breşi, mermer
- On altı oda, sekiz kule: iç mekânın düzeni
- Ortaçağın konforu: sarnıçlar, tuvaletler, şömineler
- Kale mi, av köşkü mü, tapınak mı?
- Friedrich’ten sonra: düğün, hapishane, veba sığınağı
- Unutuluş ve yağma: mermerler nereye gitti?
- 1876’dan UNESCO’ya: kurtuluş
- Friedrich’in kaleler ağı: Puglia’nın Hohenstaufen hattı
- Kaleyi adım adım gezmek
- Çevresinde: Andria, Trani ve Alta Murgia
- Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Murgia’nın ortasında yalnız bir taç
Castel del Monte, Puglia’nın kuzeyinde, Andria şehrinin yaklaşık 18 kilometre güneyinde, deniz seviyesinden 540 metre yükseklikteki bir tepenin üzerinde durur. Çevresi Murgia denen, kireçtaşından oluşan geniş, dalgalı bir platodur. Burada ağaç azdır; yamaçlar taşlı otlaklarla, yabani kekik ve adaçayı çalılarıyla, yer yer kuru taş duvarlarla bölünmüş zeytinliklerle kaplıdır. Tepeye tırmandıkça çevrenizdeki her şey alçalır ve sonunda yalnızca kale ile gökyüzü kalır.
Kalenin konumu ilk bakışta tuhaf görünür. Yakınında bir şehir, önemli bir yol kavşağı, korunacak bir liman ya da nehir geçidi yoktur. Ama tepeden bakınca durum değişir. Kuzeyde Adriyatik kıyısı ve Barletta, Trani gibi liman şehirleri, batıda Ofanto vadisi, güneyde ise Murgia’nın uçsuz bucaksız düzlükleri görülür. Açık havalarda denizin parıltısı bile seçilir. Kale, çevresindeki her şeyi görür ve her yerden görünür. Belki de asıl amacı buydu.
Yerel halk onu yüzyıllardır “Puglia’nın tacı” diye anar. Bu benzetme gerçekten yerindedir. Özellikle uzaktan, sabah sisi platonun üzerinde yavaşça dağılırken bakıldığında, Castel del Monte tepenin başına yerleştirilmiş taştan bir kraliyet tacına benzer. Sekiz köşeli, sekiz kuleli, sade ama heybetli.
Dünyanın hayreti: II. Friedrich kimdi?
Castel del Monte’yi anlamanın yolu, onu yaptıran adamı anlamaktan geçer. II. Friedrich 1194’te, İtalya’nın orta kesimindeki Iesi kasabasında doğdu. Babası Hohenstaufen hanedanından İmparator VI. Heinrich, annesi ise Sicilya’nın Norman krallarının varisi Constance’tı. Yani Friedrich, bir yanıyla Alman imparatorluk geleneğinin, öbür yanıyla Normanların, Arapların ve Bizanslıların iç içe yaşadığı çok kültürlü Sicilya’nın mirasçısıydı.
Çocukluğu Palermo’da geçti. Babası da annesi de o çok küçükken öldü ve genç Friedrich, sarayın entrikaları arasında büyük ölçüde kendi kendini yetiştirdi. Palermo sokaklarında Arapça, Yunanca, Latince ve İtalyan lehçeleri konuşuluyordu. Friedrich bu dillerin çoğunu öğrendi. Ömrü boyunca bilime, felsefeye, matematiğe, astronomiye ve doğa gözlemine olağanüstü bir merak duydu.
1220’de Kutsal Roma-Germen İmparatoru olarak taç giydi. Sicilya Krallığı’nı, yani güney İtalya’yı ve Sicilya adasını, kendi imparatorluğunun kalbi haline getirdi. Napoli’de Avrupa’nın ilk devlet üniversitelerinden birini kurdu. Yönetiminde merkezî, bürokratik ve hukuka dayalı bir devlet modeli oluşturmaya çalıştı. 1231’de ilan ettiği Melfi Anayasası, dönemin en ileri hukuk metinlerinden biri sayılır.
Friedrich’in en tartışmalı yönü, Papalıkla bitmek bilmeyen çatışmasıydı. Defalarca aforoz edildi. Buna rağmen 1228-1229’da Haçlı seferine çıktı ve tek bir büyük savaş yapmadan, Mısır Sultanı el-Kâmil ile yaptığı diplomatik anlaşma sayesinde Kudüs’ü Hristiyanlara geri kazandırdı. Bu, onun hem dâhiyane hem de çağdaşlarının gözünde skandal sayılan tarzının tipik bir örneğiydi. Müslüman bir hükümdarla dostça yazışan, saray muhafızları arasında Müslüman askerler bulunduran, sarayında Arap bilginleri ağırlayan bir Hristiyan imparator.
Friedrich’in en sevdiği uğraşlardan biri şahinle avlanmaktı. Bu konuda yazdığı “De arte venandi cum avibus” (Kuşlarla Avlanma Sanatı Üzerine), yalnızca bir av kitabı değil, kuşların anatomisi, davranışı ve göçü üzerine yapılmış gözlemlere dayanan, zamanının çok ötesinde bir doğa bilimi eseridir. Castel del Monte’nin, Friedrich’in Puglia’daki av sahalarının ortasında durması, birçok tarihçiye göre bu tutkuyla doğrudan ilişkilidir.
1240 tarihli mektup ve inşaat
Castel del Monte hakkında elimizdeki en önemli belge, kısa bir yazışmadır. 29 Ocak 1240’ta Friedrich, bölgedeki yetkilisi Riccardo da Montefuscolo’ya bir emir gönderdi. Emirde, “Sancta Maria de Monte” adıyla anılan yerdeki kale için gerekli malzemelerin, özellikle kireç ve taşın hazırlanmasını istiyordu. Bu belgenin inşaatın başlangıcını mı yoksa zaten başlamış bir işin son aşamasını mı gösterdiği hâlâ tartışılır. Ama tarihçilerin çoğu, kalenin 1240’lı yıllarda yapıldığı ve Friedrich’in 1250’deki ölümünden önce büyük ölçüde tamamlandığı konusunda hemfikirdir.
Kalenin adı da bu belgeden gelir. Tepe üzerinde, daha önce Santa Maria del Monte adında küçük bir manastır ya da kilise bulunuyordu. Zamanla “Santa Maria” kısmı unutuldu ve yapı yalnızca “Dağdaki Kale”, yani Castel del Monte olarak anılmaya başladı. Oysa burası bir dağ değil, Murgia’nın ortasındaki alçak bir tepedir. Ama düz bir platoda 540 metre, “dağ” demeye yetecek kadar yüksek görünür.
Kalenin mimarının kim olduğu bilinmiyor. Hiçbir belgede bir usta adı geçmez. Bazı araştırmacılar, tasarımın bizzat Friedrich’in zihninden çıktığını düşünür. İmparatorun matematiğe ve geometriye olan tutkusu, sarayındaki bilim insanları ve mimarlarla yakın ilişkisi bu fikri destekler. Başkaları ise Fransa’daki gotik katedrallerde çalışmış, Burgonya ya da Şampanya’dan gelmiş ustaların, İtalyan ve Arap zanaatkârlarla birlikte çalıştığını öne sürer. Kalenin kapısındaki klasik antik esinli portal, pencerelerdeki gotik ayrıntılar ve bazı süslemelerdeki İslam etkisi, bu çok katmanlı atölyenin izlerini taşır.

Sekizin gizemi: geometri, gökyüzü, simge
Castel del Monte’yi dünyadaki öteki kalelerden ayıran şey, sekiz sayısına duyduğu takıntılı sadakattir. Ana yapı düzgün bir sekizgendir. Sekizgenin her köşesine yine sekizgen biçimli birer kule yerleştirilmiştir, yani toplam sekiz kule. Ortadaki avlu da sekizgendir. Her iki katta sekizer oda bulunur, toplamda on altı oda. Yapının neredeyse her ölçüsünde sekizin ve onun katlarının izine rastlanır.
Peki neden sekiz? Bu soruya verilen cevaplar, bilimsel analizlerden ezoterik yorumlara kadar geniş bir yelpazeye yayılır. En yaygın açıklamalardan biri sembolik anlamla ilgilidir. Ortaçağ Hristiyan düşüncesinde sekiz, yeniden doğuşun ve sonsuzluğun sayısıydı. Yaradılış altı günde tamamlanmış, yedinci gün dinlenilmişti; sekizinci gün ise Diriliş’in, yeni bir başlangıcın günüydü. Bu yüzden birçok vaftizhane sekizgen planla inşa edilmiştir. Aynı zamanda sekizgen, kareyle daire arasında, yani yeryüzünü simgeleyen biçimle göğü simgeleyen biçim arasında bir geçiş formu olarak görülürdü. Bir imparatorun, yeryüzü ile gök arasında aracı olduğu fikri, bu geometriyle güzel örtüşür.
Bazı araştırmacılar ise kalenin sekizgen planını Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’ya ve Aachen’daki Şarlman’ın sekizgen Palatin Şapeli’ne bağlar. Friedrich, Haçlı seferi sırasında Kudüs’te bulunmuş ve Kubbetü’s-Sahra’yı görmüştü. Aachen ise Alman imparatorlarının taç giydiği şehirdi ve Friedrich de 1215’te orada taç giymişti. Kutsal Topraklar’ın ve imparatorluk geleneğinin iki büyük sekizgen yapısı, Puglia’nın tepesinde birleşmiş olabilir.
Daha da ileri giden yorumlar, kalenin astronomik bir düzeneğe göre yerleştirildiğini ileri sürer. Bu görüşe göre gündönümü ve ekinoks günlerinde güneş ışınları avluya ve belirli odalara özel açılarla düşer, gölgeler belirli duvarları tam olarak takip eder. Bazı ölçümler ilginç çakışmalar gösterse de bunların ne kadarının bilinçli tasarım, ne kadarının sekizgen bir yapının doğal sonucu olduğu tartışmalıdır. Castel del Monte’nin gizemi biraz da budur: Her ölçümde yeni bir anlam bulmak mümkündür, ama hiçbir açıklama bütün soruları kapatmaz.

Üç taş, üç renk: kireçtaşı, mercan breşi, mermer
Kalenin taşları, onun sadece bir savunma yapısı olmadığını anlatan en açık ipuçlarıdır. Ana duvarlar, bölgenin açık renkli, ince taneli kireçtaşından yapılmıştır. Bu taş, güneş ışığında sabahları pembe, öğlen beyaz, akşamüstü altın rengine döner. Kaleyi günün farklı saatlerinde görenler, adeta farklı yapılarla karşılaştıklarını söyler.
İkinci malzeme, “breccia corallina” denen, mercan breşi olarak bilinen kırmızımsı taştır. Kırık taş parçalarının doğal bir çimentoyla birleşmesinden oluşan bu taş, kırmızı, pembe ve krem tonlarının karışımından oluşan benekli bir yüzeye sahiptir. Castel del Monte’de özellikle ana kapıda, pencere çerçevelerinde, iç mekânlardaki sütunlarda ve kapı söğelerinde kullanılmıştır. Kireçtaşının sade beyazlığının yanında, bu kırmızı taş yapıya sıcak ve lüks bir ton kazandırır.
Üçüncü malzeme ise mermerdir. Bir zamanlar kalenin iç duvarları, zeminleri ve sütunları büyük ölçüde beyaz ve renkli mermerlerle kaplanmıştı. Bugün bu kaplamaların büyük bölümü yok; sonraki yüzyıllarda sökülüp götürüldüler. Ama duvarlarda kalan izler, bazı odalarda hâlâ duran sütunlar ve kırıntılar, kalenin ilk halinin ne kadar parlak, ne kadar görkemli olduğunu hayal etmeye yeter. Friedrich’in sarayında bir ziyaretçi, çıplak taş koridorlar değil, ışığı yansıtan mermer yüzeyler, renkli taşlarla bezeli kapılar ve belki de doğu halılarıyla döşenmiş salonlar görürdü.
Ana kapı, bu üç malzemenin en güzel buluştuğu yerdir. Doğu cephesindeki portal, klasik bir tapınak cephesini hatırlatan üçgen bir alınlıkla taçlanır. Kapının iki yanında, mercan breşinden yontulmuş, bugün aşınmış olsa da hâlâ seçilebilen aslan figürleri yer alır. Kapıya iki yandan simetrik olarak yükselen merdivenlerle ulaşılır. Bu portal, Roma antikçağına duyulan hayranlığın, Friedrich’in kendisini Roma imparatorlarının halefi olarak görmesinin taştaki ifadesidir.

On altı oda, sekiz kule: iç mekânın düzeni
Kapıdan içeri girdiğinizde kendinizi yamuk biçimli bir odada bulursunuz. Castel del Monte’nin bütün odaları aynı biçimdedir: Sekizgenin bir kenarı ile iç avlunun bir kenarı arasında kalan, iki yanı eğik bir yamuk. Her oda, dıştan içe doğru daralan bu biçim nedeniyle, tavanında karmaşık bir tonoz çözümü gerektirir. Ustalar odanın ortasındaki kare bölümü kaburgalı çapraz tonozla, yanlardaki üçgen bölümleri ise sivri beşik tonozlarla örttüler. Sonuç, hem mühendislik hem de estetik açısından etkileyici bir tavan ritmidir.
Kaburgaların birleştiği noktalardaki kilit taşları özel bir ilgiyi hak eder. Her biri farklı biçimde işlenmiştir: Bazılarında yapraklar, akantus motifleri ve çiçekler, bazılarında insan yüzleri, bir tanesinde ise faunu andıran bir figür vardır. Bu kilit taşlarının her odada farklı olması, ziyaretçiyi yukarı bakmaya, her odada yeni bir ayrıntı aramaya davet eder.
Zemin kattaki sekiz oda birbirine kapılarla bağlanır, ama bu bağlantı düz bir sıra halinde değil, belli bir düzenle yapılmıştır. Bazı odalar yalnızca avludan, bazıları yalnızca yan odadan girilebilir. Bu dolaşım düzeni, kalenin içinde hareket etmeyi bilinçli olarak yavaşlatır, ziyaretçiyi belirli bir sırayla yönlendirir. Bazı araştırmacılar bunu savunma amaçlı, bazıları ise tören amaçlı bir kurgu olarak yorumlar.
Üst kata çıkmak için kulelerin içindeki dar, sarmal taş merdivenler kullanılır. Sekiz kulenin üçünde bu merdivenler bulunur. Merdivenler saat yönünün tersine döner. Bu, savunma amaçlı ortaçağ merdivenlerinde alışılmış yönün tersidir ve kalenin gerçek bir savaş yapısı olmadığı görüşüne sık sık kanıt olarak gösterilir. Üst kattaki odalar zemin kattakilerden daha zarif, daha aydınlık ve daha özenli süslenmiştir. Burada dış cepheye açılan iki ve üç bölmeli pencereler, yani bifora ve trifora pencereler bulunur. Özellikle kuzeye bakan trifora pencere, kalenin en güzel mimari ayrıntılarından biridir.

İç avlu ise kalenin en gizemli mekânıdır. Sekizgen biçimli, yüksek duvarlarla çevrili bu açık alan, gökyüzüne açılan bir kuyu gibidir. Avlunun ortasında bir zamanlar sekizgen biçimli büyük bir mermer havuz ya da çeşme bulunduğu düşünülür. Duvarların üst kısmında, üst kattaki odalardan avluya açılan kapılar görülür; bu kapıların önünde bir zamanlar ahşap bir galeri ya da balkon olduğu tahmin edilir. Bugün avluda durup yukarı baktığınızda, gökyüzü sekizgen bir çerçeve içinde size bakar.
Ortaçağın konforu: sarnıçlar, tuvaletler, şömineler
Castel del Monte’nin en şaşırtıcı yönlerinden biri, on üçüncü yüzyıl için olağanüstü sayılabilecek konfor düzenekleridir. Kulelerin bazıları merdiven için kullanılırken, diğerlerinde tuvaletler, küçük banyolar ve su depoları bulunur. Kalenin çatısı, yağmur suyunu toplayacak biçimde tasarlanmıştır. Toplanan su, kulelerin tepesindeki depolara, oradan da duvarların içine yerleştirilmiş kanallarla aşağıdaki sarnıçlara ve tuvaletlere iletilirdi.
Bu sistem sayesinde tuvaletler bir tür akarsu düzeneğiyle temizlenebiliyordu. Ortaçağ Avrupası’nda şatoların büyük çoğunluğunda tuvaletler, duvardan dışarı çıkıntı yapan basit deliklerden ibaretti. Castel del Monte’deki sistem ise İslam dünyasının ve antik Roma’nın hamam ve su mühendisliği geleneklerinden etkilenmiş gibidir. Friedrich’in Sicilya’da büyüdüğü, Arap mimarisinin su kullanımına ne kadar önem verdiği düşünülünce bu şaşırtıcı değildir.
Odaların bazılarında büyük şömineler bulunur. Bunların davlumbazları duvarların içinden yükselen bacalara bağlanır. Murgia’nın kışları sanıldığı kadar ılıman değildir; platoda sert rüzgârlar eser, zaman zaman kar yağar. Kalın taş duvarlar, şömineler ve dikkatle yerleştirilmiş pencereler, kalenin kışın da yaşanabilir olmasını sağlıyordu.
Öte yandan kalede bir mutfak, fırın ya da büyük depo alanları bulunmaz. Yani burası kalabalık bir garnizonun ya da uzun süreli bir sarayın barınacağı şekilde tasarlanmamıştı. Konfor var, ama gündelik hayatın ağır işleri için gereken altyapı yok. Bu çelişki, kalenin işlevi üzerine yapılan tartışmaların merkezinde durur.

Kalenin iç mekânlarında bugün mobilya ya da eşya yoktur. Boş odalarda dolaşırken bu çıplaklık başlangıçta hayal kırıklığı yaratabilir. Ama bir süre sonra bu boşluğun kendine özgü bir etkisi olduğunu fark edersiniz. Hiçbir şey dikkatinizi dağıtmadığında, gözünüz ister istemez mimarinin kendisine yönelir: tonozların ritmine, kapıların hizasına, ışığın pencerelerden içeri giriş açısına. Castel del Monte, bir müzeden çok bir geometri dersine benzer.
Kale mi, av köşkü mü, tapınak mı?
Castel del Monte’nin gerçekte ne için yapıldığı sorusu, yüzyıllardır tarihçileri, mimarları ve meraklıları ikiye, hatta üçe dörde bölüyor. En yaygın görüşlerden biri, kalenin Friedrich’in Puglia’daki av sahalarına yakın bir av köşkü ya da dinlenme konutu olduğudur. İmparatorun şahinle avlanma tutkusu, kalenin geniş, açık bir arazinin ortasında durması ve büyük bir garnizon için uygun olmaması bu görüşü destekler.
Başka bir görüş, kalenin askerî bir işlevi olduğunu, Friedrich’in güney İtalya’da kurduğu kaleler ağının bir parçası olduğunu savunur. Gerçekten de belgelerde yapı bir “castrum”, yani kale olarak geçer. Bölgedeki diğer kalelerle görsel iletişim kurabilecek bir konumda olması, işaret ateşleriyle haberleşme ağının bir halkası olabileceğini düşündürür. Ancak hendek, asma köprü ve mazgalların yokluğu, onun gerçek bir savaş kalesi olmadığını gösterir.
Üçüncü görüş ise kaleyi bir tür temsil yapısı olarak görür: İmparatorluk gücünü, bilgisini ve evrensel düzen iddiasını simgeleyen, taştan bir bildiri. Bu yoruma göre Castel del Monte’nin asıl amacı yaşamak ya da savaşmak değil, görülmekti. Tepenin üzerinde kilometrelerce öteden seçilen bu kusursuz sekizgen, Friedrich’in dünya görüşünü, yani aklın, geometrinin ve imparatorluk otoritesinin birliğini herkese ilan ediyordu.
Daha ezoterik yorumlar da eksik değildir. Bazıları kaleyi bir tür bilgelik tapınağı, bir rasathane ya da gizli bir bilgi merkezi olarak görür. Tapınak Şövalyeleri, Kutsal Kâse efsanesi ya da mistik sayı sistemleriyle kurulan bağlantılar popüler kitaplarda sıkça karşımıza çıkar. Bu iddiaların tarihsel belgelerle desteklenmediğini akılda tutmak gerekir. Ama kalenin insan zihnini bu kadar kışkırtması, başlı başına onun büyüsünün bir parçasıdır.
Friedrich’ten sonra: düğün, hapishane, veba sığınağı
II. Friedrich 1250’de, Puglia’daki Castel Fiorentino’da öldü. Castel del Monte’de ne kadar zaman geçirdiği, hatta kalenin tamamlanmış halini görüp görmediği bile kesin değildir. Ama kalenin hikâyesi onunla bitmedi. Geleneğe göre Friedrich’in kızı Violante’nin, Caserta Kontu Riccardo ile düğünü 1249 civarında burada kutlandı. Eğer bu doğruysa, Castel del Monte’nin sekizgen avlusu bir zamanlar bir imparatorluk düğününün müziğiyle, şölenleriyle, renkli kıyafetleriyle dolmuştu.
Friedrich’in ölümüyle ilgili anlatılan bir efsane de kalenin gizemli havasına yakışır. Söylenceye göre bir kâhin, imparatora “çiçeğin altında” öleceğini söylemişti. Friedrich bu yüzden hayatı boyunca Floransa’dan, yani adı “çiçek” anlamına gelen şehirden uzak durdu. Ama ölüm onu Puglia’da, adı yine çiçeği çağrıştıran Castel Fiorentino’da buldu. Bu hikâye büyük ihtimalle sonradan uydurulmuştur, ama ortaçağ insanının Friedrich’i ne kadar olağanüstü, neredeyse efsanevi bir figür olarak gördüğünü gösterir. Ölümünden sonra uzun süre halk arasında imparatorun aslında ölmediği, bir dağın içinde uyuduğu ve bir gün geri döneceği anlatıldı.
Friedrich’in ölümünden sonra Hohenstaufen hanedanı hızla çöktü. Oğlu Manfred, güney İtalya’yı bir süre elinde tuttu, ama 1266’da Benevento Savaşı’nda, Papa’nın desteğiyle gelen Anjou Kontu Charles’a yenilerek öldü. Yeni Anjou yönetimi, Hohenstaufen mirasını tasfiye ederken Castel del Monte’yi bir hapishaneye dönüştürdü. Anlatılana göre Manfred’in küçük oğulları burada, yıllarca, dış dünyadan koparılmış halde tutuldu. Dedelerinin geometri ve güzellik tutkusuyla yaptırdığı saray, torunlarının zindanı olmuştu.
Belgeler, Manfred döneminde de kalenin hapishane olarak kullanıldığını gösterir. Manfred’e karşı isyan eden Marino da Eboli ile oğlu burada tutuldu. Castel del Monte, tıpkı Bellver gibi, saraydan hapishaneye uzanan o tanıdık ortaçağ yolculuğunu yaşadı.

Sonraki yüzyıllarda kale el değiştirmeye devam etti. 1528’de, Fransa ile Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu arasındaki savaşlar sırasında top ateşine maruz kaldı. 1552’de Napoli krallığının yönetimi kaleyi Andria dükleri olan Carafa ailesine verdi. Carafa’lar Castel del Monte’yi bir süre yazlık konut ve av köşkü olarak kullandılar. On yedinci yüzyılda, Puglia’yı kasıp kavuran veba salgını sırasında Andria’nın soylu aileleri şehirden kaçıp burada sığındılar. Friedrich’in tepe üzerindeki yalnız kalesi, bir kez daha dünyanın dertlerinden uzak bir sığınak olmuştu.
Unutuluş ve yağma: mermerler nereye gitti?
On sekizinci yüzyıldan itibaren Castel del Monte uzun bir terk edilmişlik dönemine girdi. Carafa ailesi kaleyi artık kullanmıyor, bakımına da para harcamıyordu. Boş kalan yapı, çevredeki çobanların, eşkıyaların, kaçakların ve kaçak avcıların uğrak yeri oldu. Kışın sürüler odalarda barındırıldı, avluda ateş yakıldı.
Daha kötüsü, kalenin değerli malzemeleri yavaş yavaş söküldü. Duvarları kaplayan mermer levhalar, sütunlar, süslü taşlar, çevredeki köylerde ve şehirlerde yeni binalar yapmak için götürüldü. Bu tür “yağma” ortaçağ ve erken modern dönemde çok yaygındı; eski yapılar, yeni yapılar için birer taş ocağı gibi görülürdü. Castel del Monte’nin bugün iç mekânlarında gördüğümüz çıplak taş duvarlar, bu yağmanın doğrudan sonucudur. Tarihçilerin bir kısmı, kalenin mermerlerinin bir bölümünün yakınlardaki kilise ve saraylarda hâlâ kullanıldığını düşünür.
1686’da kaleyi ziyaret eden bir gözlemci, içini hâlâ “çok zarif” diye tanımlamıştı. Demek ki süslemelerin büyük bölümü bu tarihten sonra kayboldu. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına gelindiğinde kale, çatısı yer yer çökmüş, duvarları çatlamış, iç kaplamaları neredeyse tamamen soyulmuş bir harabeydi. Ama o sekizgen kabuk, bütün bu yağmaya rağmen ayakta kalmayı başarmıştı.
1876’dan UNESCO’ya: kurtuluş
Kurtuluş, İtalya’nın birleşmesinden birkaç yıl sonra geldi. 1876’da İtalyan devleti Castel del Monte’yi Carafa ailesinden 25.000 liret karşılığında satın aldı. Satış belgelerinde kalenin “hiçbir işe yaramaz” durumda olduğundan söz edilmesi, o dönemdeki halini çarpıcı biçimde anlatır. Ama yeni kurulan İtalyan devleti için bu yapı, ülkenin ortaçağ mirasının ve güney İtalya’nın büyük geçmişinin simgesiydi.

Satın almanın hemen ardından, 1879-1885 yılları arasında mühendis Francesco Sarlo’nun yönetiminde ilk ciddi onarım yapıldı. Yapı sağlamlaştırıldı, çatılar su geçirmez hale getirildi. 1928-1933 arasında ikinci büyük restorasyon dönemi yaşandı. 1960’larda ve 1970’lerin sonunda yapılan çalışmalarla kalenin dış duvarları ve kuleleri daha da güçlendirildi. Bu restorasyonlar zaman zaman tartışma yarattı; bazı eleştirmenler, kalenin fazla “yenilendiğini”, ortaçağ patinasının kaybolduğunu öne sürdü. Ama bu çalışmalar olmasaydı, Castel del Monte bugün büyük ihtimalle yıkık bir kabuktan ibaret olurdu.
1996’da UNESCO, Castel del Monte’yi Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Kurul, kaleyi klasik antikçağ, İslam dünyası ve Kuzey Avrupa gotiğinin unsurlarını kusursuz biçimde birleştiren, ortaçağ askerî mimarisinin eşsiz bir başyapıtı olarak tanımladı. 2002’de euro para birimine geçildiğinde, İtalya 1 sentlik madenî paranın arka yüzü için Castel del Monte’yi seçti. Böylece Friedrich’in sekizgeni, her gün milyonlarca insanın cebinde dolaşmaya başladı.
Friedrich’in kaleler ağı: Puglia’nın Hohenstaufen hattı
Castel del Monte yalnız bir yapı gibi görünse de aslında çok daha büyük bir sistemin parçasıydı. II. Friedrich, güney İtalya’da ve Sicilya’da onlarca kale inşa ettirdi ya da eski kaleleri yeniden düzenletti. Bari, Trani, Barletta, Gioia del Colle, Lucera, Melfi, Lagopesole, Siracusa’daki Maniace Kalesi ve Catania’daki Ursino Kalesi bu ağın en tanınmış halkalarıdır. Bu kalelerin büyük bölümü kare ya da dikdörtgen planlıdır, köşelerinde güçlü kuleler bulunur ve belirgin bir askerî işlevleri vardır.
Friedrich’in kale politikası, onun merkezî devlet anlayışının bir parçasıydı. İmparator, yerel baronların kendi kalelerini yapmasını yasakladı ya da sıkı denetim altına aldı. Kaleler artık soyluların değil, doğrudan devletin, yani imparatorun mülküydü. Her birinin bir kale komutanı, bir garnizonu ve düzenli bir bakım bütçesi vardı. Böylece güney İtalya, ortaçağ Avrupası’nda benzeri az görülen bir devlet kaleleri ağıyla örüldü.
Bu ağın içinde Castel del Monte’nin yeri ayrıdır. Öteki kaleler şehirleri, limanları, yolları korurken, Castel del Monte hiçbir şeyi korumaz gibidir. Kare planlı kardeşlerinin arasında sekizgen biçimiyle bir aykırıdır. Belki de Friedrich, bu kalelerin hepsini devletin ihtiyaçları için yaptırırken, yalnızca birini kendisi için, kendi zihninin aynası olarak inşa ettirmişti.
Kaleyi adım adım gezmek
Servis otobüsünden indiğinizde ya da tepeye yürüyerek ulaştığınızda, içeri girmeden önce kalenin çevresini bir kez dolaşın. Dış çevre yolu, sekizgenin sekiz cephesini ve sekiz kulesini tek tek görmenizi sağlar. Her cephenin neredeyse aynı olduğunu, ama güneşin açısına göre her birinin farklı bir renge büründüğünü fark edeceksiniz. Doğu cephesindeki ana portalin önünde durup aslan figürlerini ve alınlığı inceleyin.
İçeri girdikten sonra zemin kattaki odaları sırayla gezin ve her odada başınızı kaldırıp kilit taşlarına bakın. Ardından avluya çıkın, sekizgen gökyüzünün altında birkaç dakika durun. Sonra kulelerden birindeki sarmal merdivenle üst kata tırmanın. Üst katta pencerelerden dışarı bakmayı unutmayın; her pencere, Murgia’nın farklı bir yönüne açılan bir çerçevedir. Kuzeydeki trifora pencereden Andria’ya ve denize doğru bakmak, gezinin en güzel anlarından biridir.
Kulelerin içinde tuvaletlerin ve su kanallarının kalıntılarını aramak da ilginç bir oyun olabilir. Ziyaretçilerin çoğu bu ayrıntıları gözden kaçırır, ama biraz dikkatle bakıldığında duvarların içine gizlenmiş kanal ağızları ve eski depo boşlukları seçilebilir. Gezinin sonunda tekrar dışarı çıkıp kaleye tepenin eteğinden bir kez daha bakın. İçini gördükten sonra dışarıdan bakmak, yapıyı bambaşka bir gözle görmenizi sağlar.
Çevresinde: Andria, Trani ve Alta Murgia
Castel del Monte, Alta Murgia Ulusal Parkı’nın sınırları içinde yer alır. Park, Puglia’nın iç kesimlerindeki geniş kireçtaşı platosunu korur. Burada karstik çukurlar, mağaralar, kuru taş duvarlarla çevrili eski çiftlikler (“masseria”) ve çobanların yüzyıllar boyunca kullandığı taş barınaklar görülür. Bahar aylarında plato yabani orkidelerle, gelinciklerle ve çeşitli yabani çiçeklerle renklenir. Yürüyüş ve bisiklet parkurları, kaleyi çevresindeki manzarayla birlikte keşfetmek isteyenler için harika fırsatlar sunar.
Kaleye en yakın şehir olan Andria, Friedrich’in en sevdiği şehirlerden biriydi. Geleneğe göre imparatorun iki eşi, Kudüs Kraliçesi Isabella (Yolande) ve İngiliz prenses Isabella, Andria Katedrali’nin kriptinde gömülüdür. Şehrin eski merkezi, dar sokakları, barok kiliseleri ve Carafa’ların Palazzo Ducale’si ile yarım günlük bir geziyi hak eder. Andria aynı zamanda burrata peynirinin anavatanı olarak bilinir; Castel del Monte’yi gezdikten sonra taze bir burrata tatmadan bölgeden ayrılmayın.
Kuzeye, Adriyatik kıyısına doğru yarım saatlik bir yolculukla Trani’ye ulaşırsınız. Denizin hemen kenarında yükselen Romanesk Trani Katedrali, İtalya’nın en fotojenik kiliselerinden biridir. Hemen yanında ise yine II. Friedrich tarafından yaptırılan, denize bakan Trani Kalesi (Castello Svevo) durur. Castel del Monte ile Trani Kalesi için birleşik bilet alınabilmesi, iki yapıyı aynı günde gezmek için ideal bir fırsat yaratır. Barletta’daki Hohenstaufen kalesi ve Bari’nin eski şehri de aynı rotaya kolayca eklenebilir.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
Açılış saatleri: Kale 1 Nisan-30 Eylül arasında her gün 10.00-18.45, 1 Ekim-31 Mart arasında her gün 9.00-17.45 saatleri arasında açıktır. Son giriş kapanıştan 45 dakika önce yapılır. Saatler özel günlerde değişebileceği için gitmeden önce resmî biletleme sitesinden kontrol etmekte fayda var.
Bilet: 2026 itibarıyla tam bilet 10 euro, 18-25 yaş arası Avrupa Birliği vatandaşları için indirimli bilet 2 euro civarındadır. 18 yaş altı ziyaretçiler ücretsizdir. Her ayın ilk pazar günü giriş ücretsizdir. Castel del Monte ile Trani’deki Hohenstaufen kalesini kapsayan birleşik bilet de mevcuttur. Biletler resmî satış noktasından ve internetten alınabilir.
Ulaşım: Kaleye özel araçla gitmek en pratik yoldur. Andria’dan SP234 yolu üzerinden yaklaşık 20-25 dakikada ulaşılır. Araçlar doğrudan kalenin önüne çıkamaz; tepenin eteğindeki otoparklara bırakılır. Buradan kaleye servis otobüsleriyle (gidiş-dönüş yaklaşık 2 euro) ya da yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle çıkılır. Toplu taşıma kullanmak isteyenler için Andria’dan kaleye mevsimsel otobüs seferleri düzenlenir; tarifeleri Andria Belediyesi’nin sitesinden takip etmek gerekir.
İpuçları: Kalenin içini gezmek yaklaşık bir saat sürer, ama çevresindeki tepede yürüyüş yapmak ve manzarayı izlemek için ek zaman ayırın. Yaz aylarında plato çok sıcak olur ve gölge azdır; şapka, güneş kremi ve su bulundurun. Fotoğraf için en güzel ışık sabahın erken saatlerinde ve gün batımında yakalanır; o saatlerde kireçtaşı duvarlar pembeye ve altına döner. Kalenin iç merdivenleri dar ve dik olduğundan üst kat, hareket kısıtlılığı olanlar için zorlayıcı olabilir.
Konum: Andria, Barletta-Andria-Trani ili, Puglia, İtalya · Koordinatlar: 41.0848° K, 16.2708° D · Castel del Monte’yi Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Castel del Monte, İtalya kaleleri serimizin ilk durağı. Sırada Roma’da, Tiber kıyısında bir imparator mezarından papalık kalesine dönüşen Castel Sant’Angelo, Milano’da Sforza ailesinin güç merkezi Castello Sforzesco, Ischia adasında denizden yükselen Castello Aragonese, Aosta Vadisi’nde masal kitabından çıkmış gibi duran Fénis Kalesi ve Garda Gölü kıyısındaki Sirmione’de sudan yükselen Scaliger Kalesi var.
Friedrich’in Hohenstaufen mirasını Alpler’in öbür yakasında sürdürmek isteyenler için Almanya serimizden Wartburg ve Heidelberg Kalesi iyi birer başlangıçtır. Güney Avrupa’nın başka bir geometri harikasını görmek isterseniz, Mallorca’daki dairesel Bellver Kalesi, Castel del Monte ile şaşırtıcı bir akrabalık taşır: İkisi de aynı yüzyılda, iki farklı hükümdarın mükemmel bir biçim arayışından doğdu.
Castel del Monte’den ayrılırken tepeden aşağı inen yolda bir kez dönüp bakın. Arkanızda kalan yapı, sabahki kadar büyük görünmeyecek; plato genişledikçe kale küçülecek, sonunda ufukta sekizgen bir nokta olarak kalacak. İşte o anda Friedrich’in ne yapmak istediğini belki bir parça sezersiniz. Bu kale bir savaşı kazanmak için değil, bir fikri ayakta tutmak için yapıldı: dünyanın akılla ölçülebileceği, düzenin güzellikle birleşebileceği fikri. İmparator öldü, hanedanı dağıldı, mermerler söküldü, odalar ahıra döndü. Ama o fikir, Murgia’nın ortasında, sekiz köşeli taştan bir soru olarak hâlâ duruyor. Cebinizdeki 1 sente bir dahaki bakışınızda, o sorunun ne kadar uzun yaşadığını hatırlayacaksınız.
