Castello Sforzesco: Milano’nun Kalbindeki Sforza Sarayı ve Leonardo’nun Ormanı

Milano’da sabahın erken saatlerinde Cairoli metro durağından çıkıp Filarete Kulesi’nin altından geçen insanlara bakın. Takım elbiseli bir adam elinde kahvesiyle hızlı adımlarla avluyu kat ediyor, bir bisikletli kaldırım taşlarının üzerinde sallanarak ilerliyor, bir anne çocuğunu okula yetiştiriyor. Çoğu için Castello Sforzesco, Parco Sempione’ye ya da Brera’ya giden en kısa yoldur. Gündelik bir geçit, şehrin bir kestirmesi. Oysa ayaklarının altındaki taşlar, altı yüzyıllık bir iktidar, sanat ve savaş hikâyesi taşıyor.

Castello Sforzesco, İtalya’nın en büyük kalelerinden biridir. Bir zamanlar Milano’yu yöneten Visconti ve Sforza düklerinin sarayıydı. Leonardo da Vinci burada tavanları boyadı, Bramante burada çalıştı, Rönesans’ın en parlak saraylarından biri burada kuruldu. Sonra kale yabancı orduların eline geçti; Fransızlar, İspanyollar ve Avusturyalılar burada garnizon kurdu. Napolyon yıkılmasını istedi, on dokuzuncu yüzyılın Milanolu şehir planlamacıları da. Ama kale her seferinde ayakta kaldı ve sonunda bir şehir müzesine, Milano halkının ortak evine dönüştü.

Bugün kalenin içinde birbirinden değerli müzeler var: Michelangelo’nun hayatının son günlerine kadar üzerinde çalıştığı Rondanini Pietà’sı, Mantegna’nın tabloları, Mısır eserleri, ortaçağ heykelleri, müzik aletleri, silahlar ve Leonardo’nun sırlarla dolu Sala delle Asse’si. Ama müzelere girmeseniz bile, kalenin avlularında dolaşmak, surlarının altından geçmek ve arkasındaki parkta oturmak, Milano’nun ruhunu anlamak için yeterlidir.

İtalya kaleleri serimizin üçüncü durağında, Castello Sforzesco’nun Visconti yılanından Sforza arması altındaki altın çağa, Leonardo’nun ağaçlarla kaplı tavanından Luca Beltrami’nin kurtarıcı restorasyonuna kadar uzanan hikâyesini anlatıyoruz.

Castello Sforzesco, Filarete Kulesi ve önündeki çeşme

Visconti yılanı ve Porta Giovia kalesi

Castello Sforzesco’nun hikâyesi, adını taşıdığı Sforzalar’dan önce, Visconti ailesiyle başlar. On üçüncü yüzyılın sonundan itibaren Milano’yu yöneten Visconti’ler, İtalya’nın en güçlü ve en hırslı hanedanlarından biriydi. Armalarında, ağzından bir insanı yutan ya da çıkaran kıvrımlı bir yılan, “biscione” vardı. Bu tuhaf ve ürkütücü sembol bugün hâlâ Milano’nun her yerinde karşınıza çıkar; ünlü bir İtalyan otomobil markasının ambleminde, eski binaların cephelerinde, kalenin kapılarında.

Bu yılanın kökeni hakkında çeşitli efsaneler anlatılır. En yaygın olanına göre, Visconti ailesinin atalarından Ottone Visconti, Birinci Haçlı Seferi sırasında kalkanında yılan figürü taşıyan bir Sarazen savaşçıyla teke tek dövüşmüş, onu yenmiş ve bu sembolü kendi arması olarak benimsemişti. Başka bir hikâyeye göre ise Milano çevresindeki bataklıklarda yaşayan ve çocukları yutan korkunç bir ejderhayı ailenin bir atası öldürmüştü. Hangisi doğru olursa olsun, yılan, Visconti’lerin gücünün, kurnazlığının ve korkutuculuğunun simgesi haline geldi. Sforzalar iktidara geldiğinde bu sembolü atmadılar; aksine Visconti mirasının meşru varisleri olduklarını göstermek için kendi armalarına eklediler.

1360’lı yıllarda Galeazzo II Visconti, şehrin kuzeybatı surlarında, Porta Giovia adlı kapının yanında bir kale inşa ettirdi. Bu yapı, hem şehri dışarıdan gelecek saldırılara karşı koruyacak hem de gerektiğinde şehrin kendisini, yani Visconti yönetimine başkaldırabilecek Milano halkını kontrol altında tutacaktı. Ortaçağ İtalya’sında şehir kaleleri çoğu zaman bu çift yönlü işlevi taşırdı: Hem düşmana hem de kendi halkına karşı bir kalkan.

Visconti’lerin en büyüğü sayılan Gian Galeazzo, 1395’te İmparator’dan dük unvanı satın alarak Milano Dükalığı’nı kurdu. Onun döneminde Milano, kuzey İtalya’nın büyük bir bölümüne hükmeden bir güce dönüştü. Gian Galeazzo, Milano Katedrali’nin (Duomo) ve Pavia’daki muhteşem Certosa manastırının inşaatını başlattı. Oğlu Filippo Maria Visconti ise Porta Giovia kalesini genişletti ve onu kendi ikametgâhı haline getirdi. Şüpheci, kapalı ve kuşkulu bir hükümdar olan Filippo Maria, hayatının büyük bölümünü bu kalenin duvarları arasında, dış dünyadan uzak geçirdi.

Ambrosiana Cumhuriyeti ve yıkılan kale

1447’de Filippo Maria Visconti erkek varis bırakmadan öldü. Milano halkı, yıllardır süren baskıcı yönetimden bıktığı için bu fırsatı değerlendirdi ve şehrin koruyucu azizi Ambrosius’un adını taşıyan bir cumhuriyet ilan etti: Aurea Repubblica Ambrosiana, yani Altın Ambrosiana Cumhuriyeti. Cumhuriyetin ilk işlerinden biri, Visconti tiranlığının simgesi olan Porta Giovia kalesini yıkmak oldu. Halk kalenin duvarlarına saldırdı, taşlarını söküp götürdü.

Ancak cumhuriyet uzun ömürlü olmadı. İç çekişmeler, dış tehditler ve Venedik’le süren savaş, genç cumhuriyeti hızla zayıflattı. Milano, kendini savunmak için dönemin en ünlü paralı asker komutanlarından birini, yani bir “condottiero”yu işe aldı. Bu komutanın adı Francesco Sforza’ydı. Ve Sforza, kısa süre sonra işvereni olan cumhuriyetin kendisine döndü.

Francesco Sforza: bir paralı asker komutanının sarayı

Francesco Sforza, 1401’de doğdu ve babası Muzio Attendolo’dan savaş sanatını öğrendi. “Sforza” lakabı, yani “zorlayan, güç kullanan” anlamındaki bu isim, babasına savaş alanındaki gücü nedeniyle verilmişti ve aile adına dönüştü. Francesco, İtalya’nın bitmek bilmeyen şehir devletleri savaşlarında kah Milano, kah Venedik, kah Floransa, kah Papa için savaştı. Hangi tarafın daha iyi ödediğine göre saf değiştiren bu komutanlar, Rönesans İtalya’sının hem en tehlikeli hem de en vazgeçilmez aktörleriydi.

Ama Francesco’nun elinde paralı asker komutanlarının çoğunda olmayan bir koz vardı: Filippo Maria Visconti’nin tek ve gayrimeşru kızı Bianca Maria ile evliydi. Bu evlilik ona Milano tahtı üzerinde bir hak iddia etme imkânı veriyordu. Ambrosiana Cumhuriyeti zayıfladıkça, Sforza şehri kuşattı ve 1450’nin şubat ayında, açlıkla bitkin düşmüş Milano’ya bir kurtarıcı gibi girdi. Halk onu dük olarak kabul etti. Bir paralı asker, İtalya’nın en zengin şehirlerinden birinin hükümdarı olmuştu.

Francesco Sforza’nın ilk kararlarından biri, halkın yıktığı kaleyi yeniden inşa etmek oldu. Bu, Milanoluların hoşuna gitmedi; birkaç yıl önce tiranlığın simgesi diye yıktıkları yapının yeniden yükselmesini istemiyorlardı. Sforza ise kaleyi, şehrin güzelliğine ve savunmasına katkı sağlayacak bir yapı olarak tanıttı. İnşaata 1450’de başlandı. Mühendis Bartolomeo Gadio gibi ustalar çalışmaları yönetti. Kale bu kez eskisinden çok daha büyük, çok daha güçlü ve çok daha görkemliydi.

Yeni kalenin planı, neredeyse kare biçimli, köşelerinde yuvarlak kuleler bulunan dev bir dikdörtgendi. Şehre bakan cephenin iki köşesinde, taş kaplı iki büyük silindirik kule yükselir. Bu kuleler bugün de kalenin en belirgin öğelerindendir. Kalenin ortasında geniş bir silah avlusu, arkasında ise dükün ailesinin yaşadığı iç bölümler yer alıyordu.

Castello Sforzesco Filarete Kulesi

Sforzalar döneminde kalede yaşam, tam anlamıyla bir saray yaşamıydı. Yüzlerce hizmetkâr, aşçı, seyis, muhafız, müzisyen, sekreter ve sanatçı, dükün ailesiyle birlikte kalenin içinde ya da hemen yakınında yaşıyordu. Dükalık kayıtları, sarayın mutfakları için alınan baharatlardan, av köpeklerinin bakımına, şenlikler için dikilen elbiselerden, kalenin bahçelerinde yetiştirilen egzotik hayvanlara kadar her şeyi titizlikle belgelemiştir. Castello Sforzesco, bir kale olduğu kadar, kalabalık ve karmaşık bir küçük şehirdi.

Filarete Kulesi: yıkılan ve yeniden doğan simge

Castello Sforzesco’nun en tanınmış yüzü, şehre bakan ana cephenin ortasında yükselen yüksek kuledir. Filarete Kulesi adıyla bilinen bu yapı, Floransalı mimar ve heykeltıraş Antonio Averlino tarafından tasarlandı. Averlino, Yunanca “erdemi seven” anlamına gelen “Filarete” takma adını kullanıyordu. Francesco Sforza onu 1450’lerde Milano’ya çağırmıştı. Filarete, kale kulesinin yanı sıra, Milano’nun büyük hastanesi Ospedale Maggiore’nin de mimarıydı ve ideal bir şehir tasarımı üzerine yazdığı risalesiyle ünlüydü.

Kulenin kaderi dramatik oldu. 1521’de, kale yabancı orduların eline geçmişken, kulenin içinde depolanan barut infilak etti. Patlama, kuleyi ve çevresindeki yapıların bir bölümünü yerle bir etti. Sonraki yaklaşık dört yüzyıl boyunca kale, bu merkezî kulesi olmadan kaldı. Eski gravürlerde ve resimlerde Castello Sforzesco, bugünkünden çok farklı, alçak ve ağırbaşlı bir görünüme sahiptir.

Bugün gördüğümüz Filarete Kulesi, 1900-1905 yılları arasında mimar Luca Beltrami tarafından yeniden inşa edildi. Beltrami, kulenin orijinal görünümünü eski resimlerden, çizimlerden ve dönemin başka yapılarından yola çıkarak yeniden kurguladı. Kule, 1900’de suikaste kurban giden İtalya Kralı I. Umberto’nun anısına adandı. Kulenin cephesinde Milano’nun koruyucu azizi Ambrosius’un heykeli yer alır. Pek çok ziyaretçi bu kulenin Rönesans’tan kaldığını sanır, ama aslında yirminci yüzyılın başında yapılmış bir “yeniden doğuş”tur.

Rocchetta ve Dükalık Avlusu: kalenin kalbi

Filarete Kulesi’nin altından geçtiğinizde, kendinizi kalenin en büyük avlusunda, Piazza d’Armi’de, yani Silah Meydanı’nda bulursunuz. Burası bir zamanlar askerlerin talim yaptığı, atların ve arabaların dolaştığı geniş bir alandı. Bugün ise Milanoluların ve turistlerin yürüdüğü, konserlerin ve etkinliklerin düzenlendiği bir açık alandır. Avlunun kenarlarında, sonraki yüzyıllarda eklenen yapılar ve kalenin eski duvarları yer alır.

Silah Meydanı’nın arkasında, kalenin en korunaklı iki bölümü bulunur. Sol tarafta Rocchetta, yani “küçük kale” yer alır. Burası, kalenin içinde bir kale, son savunma noktasıydı. Dük ve ailesi tehlike anında buraya çekilirdi. Rocchetta’nın avlusu, üç tarafı revaklarla çevrili, ağırbaşlı ve sade bir mekândır. Burada dükalığın hazinesi, silahları ve en önemli belgeleri saklanırdı. Bona di Savoia Kulesi olarak bilinen yüksek kule de Rocchetta’nın bir parçasıdır.

Castello Sforzesco Rocchetta avlusu

Sağ tarafta ise Corte Ducale, yani Dükalık Avlusu bulunur. Burası sarayın resmî ve törensel bölümüydü. Dükün kabul salonları, özel daireleri, şapeli ve tören odaları bu avlunun çevresinde yer alıyordu. Avlunun bir kenarında, zarif kemerli bir revak olan “Portico dell’Elefante” bulunur; adını, duvarlarından birindeki fil freskinden alır. Dükalık Avlusu’nun ince sütunları, geniş kemerleri ve açık, aydınlık düzeni, Rocchetta’nın kapalı ve savunmacı havasıyla güzel bir karşıtlık oluşturur. Biri sarayın yüzü, öteki ise zırhıdır.

Castello Sforzesco Dükalık Avlusu (Corte Ducale)

Ludovico il Moro ve Rönesans’ın altın çağı

Francesco Sforza 1466’da öldü. Oğlu Galeazzo Maria Sforza, babasının yarattığı zenginliği gösterişli bir saray hayatına dönüştürdü. Müziğe ve törenlere düşkün, ama aynı zamanda zalim ve kaprisli bir hükümdardı. 1476’da, Noel’den bir gün sonra, Milano’daki Santo Stefano Kilisesi’nde üç soylu genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Tahta henüz yedi yaşındaki oğlu Gian Galeazzo çıktı.

Çocuk dükün adına yönetimi kısa süre sonra amcası, Francesco Sforza’nın küçük oğlu Ludovico ele geçirdi. Esmer teni nedeniyle ya da armasındaki dut ağacı (İtalyanca “moro”) yüzünden “il Moro” lakabıyla anılan Ludovico, önce naip, 1494’te yeğeninin şüpheli ölümünden sonra da resmen dük oldu. Tarihçiler onun hakkında ikiye bölünür: Kimine göre hırslı ve güvenilmez bir entrikacıydı, kimine göre Rönesans’ın en büyük sanat hamilerinden biri. Belki de ikisi birden.

Ludovico döneminde Castello Sforzesco, Avrupa’nın en parlak saraylarından birine dönüştü. Genç ve canlı eşi Beatrice d’Este ile birlikte, kaleyi şenliklerin, tiyatro gösterilerinin, müziğin ve şiirin merkezi haline getirdi. Saraya dönemin en büyük sanatçıları, mimarları, müzisyenleri ve bilginleri geldi. Mimar Donato Bramante, kalenin bazı bölümlerinin düzenlenmesinde çalıştı. Matematikçi Luca Pacioli, burada “İlahi Oran” üzerine çalışmalarını sürdürdü.

Ama Ludovico’nun sarayının en parlak yıldızı, hiç kuşkusuz Leonardo da Vinci’ydi. Leonardo, 1482 civarında Milano’ya geldi. Ludovico’ya yazdığı ünlü mektupta kendisini öncelikle bir askerî mühendis olarak tanıtmış, köprüler, toplar, zırhlı araçlar tasarlayabileceğini anlatmış, ancak mektubun sonunda resim ve heykelde de herkes kadar iyi olduğunu eklemişti. Milano’da geçirdiği yaklaşık on yedi yıl boyunca Leonardo, sarayın şenlikleri için sahne dekorları ve kostümler tasarladı, kanallar ve savunma sistemleri üzerine çalıştı, Francesco Sforza’nın anısına devasa bir atlı heykel için kilden bir model hazırladı ve Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhanesine “Son Akşam Yemeği”ni resmetti.

Leonardo’nun atı: yarım kalmış bir rüya

Leonardo’nun Milano’daki en büyük projesi, Francesco Sforza’nın anısına yapılacak devasa bir bronz atlı heykeldi. Ludovico, babasını ölümsüzleştirecek, dünyanın en büyük atlı heykelini istiyordu. Leonardo yıllarca atların anatomisini inceledi, sayısız çizim yaptı ve sonunda yaklaşık yedi metre yüksekliğinde kilden bir model hazırladı. Model 1493’te, Ludovico’nun yeğeninin düğün kutlamaları sırasında sergilendiğinde, Milano halkı hayranlıkla izledi.

Heykeli dökmek için yaklaşık 70 ton bronz ayrılmıştı. Ancak 1494’te, Fransa’nın İtalya’yı işgal tehdidi karşısında Ludovico bu bronzu top dökümü için kayınpederi Ferrara Dükü’ne gönderdi. Leonardo’nun atı hiçbir zaman dökülemedi. Birkaç yıl sonra kilden model de Fransız askerlerinin elinde parçalandı. Yüzyıllar sonra, 1999’da, Leonardo’nun çizimlerinden esinlenerek yapılan büyük bir bronz at heykeli Milano’daki San Siro hipodromunda açıldı. Beş yüz yıl gecikmeyle de olsa, Leonardo’nun atı sonunda Milano’ya kavuşmuştu.

Sala delle Asse: Leonardo’nun ağaçtan tavanı

Leonardo’nun Castello Sforzesco’daki en önemli izi, kalenin kuzeydoğu kulesindeki büyük salonda bulunur. Sala delle Asse, yani “Tahtalar Salonu” adını, bir zamanlar duvarlarını kaplayan ahşap panellerden alır. 1498’de Leonardo, Ludovico’nun isteği üzerine bu salonun duvarlarını ve tavanını boyadı. Sonuç, sanat tarihinde eşi benzeri olmayan bir eserdi.

Leonardo, salonu bir ormana dönüştürdü. Duvarların dibinden yükselen on altı dut ağacının gövdeleri, tavana doğru uzanarak dallarını birbirine dolar. Dallar ve yapraklar, altın rengi bir iple örülmüş karmaşık düğümlerle birbirine bağlanır. Tavanın ortasında, bu yeşil kubbenin arasında, Sforza ve Este ailelerinin armaları görülür. Dut ağacının seçilmesi tesadüf değildi; hem Ludovico’nun “il Moro” lakabına hem de Milano’nun ipek ekonomisinin temelini oluşturan ipekböceği yetiştiriciliğine gönderme yapıyordu.

Leonardo da Vinci'nin Sala delle Asse tavanı

Salonun duvarlarının alt kısmında ise Leonardo’nun yalnızca siyah-beyaz, monokrom bir teknikle çizdiği ağaç kökleri ve kayalar bulunur. Bu çizimler, ağaçların toprağa tutunduğu, köklerin taşları yardığı sahneleri gösterir. Bir sanatçının doğayı, bir bilim insanının gözüyle incelediği Leonardo’nun defterlerindeki bitki çizimlerini hatırlatan bu bölüm, onun elinden çıkan en özgün çalışmalardan biri kabul edilir.

Leonardo’nun ormanı, yüzyıllar içinde unutuldu. Kale askerî bir tesise dönüştüğünde salon ahır olarak bile kullanıldı, duvarları kireçle badanalandı. 1893-1902 yılları arasında, Luca Beltrami’nin restorasyon çalışmaları sırasında kireç katmanlarının altından Leonardo’nun eseri yeniden gün ışığına çıktı. Ancak ilk restorasyon, eserin üzerine ağır boyalar eklenerek yapıldı ve orijinal dokunun bir bölümü gizlendi. 2010’lardan beri süren uzun ve titiz bir restorasyon, bu sonradan eklenen katmanları temizleyerek Leonardo’nun gerçek fırça izlerini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Salon, restorasyonun farklı aşamalarında zaman zaman ziyarete kapanıyor ya da kısmen açılıyor.

Sala delle Asse tavanındaki dal ve düğüm detayları

Ludovico’nun ihtişamlı sarayı ise uzun sürmedi. 1497’de, henüz 21 yaşındaki Beatrice d’Este doğum sırasında öldü. Ludovico derin bir yasa gömüldü. İki yıl sonra, 1499’da Fransa Kralı XII. Louis, Milano Dükalığı üzerinde hak iddia ederek İtalya’ya girdi. Ludovico kaçmak zorunda kaldı. Bir yıl sonra geri dönmeye çalıştı, ama Novara’da ihanete uğrayarak Fransızların eline düştü. Hayatının son sekiz yılını Fransa’da, Loches Kalesi’nde bir mahkûm olarak geçirdi ve 1508’de orada öldü. Leonardo’nun kilden atlı heykel modelinin, Milano’ya giren Fransız okçular tarafından hedef tahtası olarak kullanılarak tahrip edildiği anlatılır.

Sforza kadınları: Bianca Maria, Bona ve Caterina

Castello Sforzesco’nun hikâyesi çoğunlukla dükler, savaşlar ve sanatçılar üzerinden anlatılır. Oysa kalenin duvarları arasında İtalyan Rönesansı’nın en güçlü kadınlarından bazıları da yaşadı. Bunların ilki, Francesco Sforza’nın eşi Bianca Maria Visconti’ydi. Visconti hanedanının son temsilcisi olarak Sforzalar’ın Milano üzerindeki meşruiyetinin kaynağıydı. Kocasının sık sık savaşta olduğu yıllarda devlet işlerini yönetti, kocasının ölümünden sonra da oğlu Galeazzo Maria’nın yönetiminde etkili olmaya çalıştı. Cremona’da ve Milano’da hayır kurumlarını destekledi, Ospedale Maggiore’nin kuruluşunda rol oynadı.

Galeazzo Maria’nın eşi Bona di Savoia ise kocasının 1476’daki suikastından sonra, küçük oğlu adına naip olarak Milano’yu yönetti. Rocchetta’daki yüksek kule bugün hâlâ onun adıyla, Bona di Savoia Kulesi olarak anılır. Bona’nın naipliği, Ludovico il Moro’nun iktidarı ele geçirmesiyle sona erdi ve Bona, Milano’dan uzaklaşmak zorunda kaldı.

Sforza kadınlarının en efsanevisi ise Galeazzo Maria’nın gayrimeşru kızı Caterina Sforza’dır. Kalede büyüyen Caterina, gençliğinde Forlì ve Imola’nın hükümdarı Girolamo Riario ile evlendirildi. Kocası öldürüldükten sonra şehirlerini tek başına yönetti ve savundu. Hakkında anlatılan en ünlü hikâyelerden birine göre, düşmanları çocuklarını rehin alıp onu teslim olmaya zorladığında, kalenin surlarından onlara meydan okudu. Caterina sonunda Cesare Borgia’nın ordusuna yenildi ve bir süre Roma’daki Castel Sant’Angelo‘da hapsedildi. Onun cesareti ve inadı, “Forlì’nin kaplanı” lakabıyla anılmasına yol açtı. Oğlu Giovanni dalle Bande Nere, Rönesans’ın son büyük paralı asker komutanlarından biri oldu; torunu ise Toskana Büyük Dükü I. Cosimo de’ Medici’ydi.

Fransızlar, İspanyollar ve yıldız biçimli kale

Ludovico’nun düşüşüyle birlikte Castello Sforzesco, bir saray olmaktan çıkıp yabancı orduların kalesine dönüştü. Sonraki otuz yıl boyunca Milano, Fransızlar, İsviçreliler, İspanyollar ve kısa süreler için Sforza ailesinin son üyeleri arasında el değiştirdi. Ludovico’nun oğulları Massimiliano ve Francesco II Sforza, birkaç kez tahta geri döndü, ama gerçek güç artık büyük Avrupa devletlerinin elindeydi. 1535’te son Sforza dükü Francesco II öldüğünde, Milano Dükalığı İmparator V. Karl’ın, yani İspanyol Habsburglarının yönetimine geçti.

İspanyollar, kaleyi tamamen askerî bir üsse dönüştürdü. On altıncı yüzyılın ortasından itibaren kalenin çevresine, dönemin en modern savunma tekniklerine göre, yıldız biçimli dev bir tahkimat sistemi inşa ettiler. Köşelerinde sivri burçlar bulunan bu altı köşeli yıldız, kaleyi Avrupa’nın en büyük ve en güçlü askerî yapılarından biri haline getirdi. İçeride binlerce askerin yaşadığı kışlalar, cephanelikler, depolar, bir hastane ve bir kilise vardı. Kale, bir sarayın zarafetini kaybetmiş, ama ağır bir askerî şehrin sertliğini kazanmıştı.

Bu dönemde kalenin Rönesans odaları kışlaya, depoya ve ahıra dönüştürüldü. Freskler badana altında kaldı, ahşap tavanlar söküldü, zarif revaklar tuğlayla kapatıldı. İspanyol yönetimi yaklaşık iki yüzyıl sürdü. 1706’da, İspanya Veraset Savaşı sırasında Milano Avusturya Habsburglarının eline geçti ve kale bu kez Avusturya garnizonunun üssü oldu. Kalenin askerî karakteri değişmedi; yalnızca bayrakları değişti.

Castello Sforzesco'daki Sforza arması

Napolyon, yıkım planları ve Luca Beltrami

1796’da Napolyon Bonapart’ın ordusu Milano’ya girdiğinde, kale yeni bir dönemin eşiğindeydi. Milano halkının bir bölümü için Castello Sforzesco, yüzyıllardır süren yabancı işgalin ve baskının simgesiydi. 1800’de Napolyon, kalenin İspanyol dönemine ait yıldız biçimli tahkimatlarının yıkılmasını emretti. Burçlar ve dış surlar ortadan kaldırıldı. Kalenin çevresinde, mimar Giovanni Antonio Antolini’nin tasarladığı “Foro Bonaparte” adlı görkemli bir neoklasik meydan ve kamu binaları kompleksi planlandı. Bu plan hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı, ama kalenin çevresindeki kentsel düzen bu dönemde şekillenmeye başladı.

Napolyon döneminde kalenin arkasında, antik Roma amfitiyatrolarını hatırlatan Arena Civica inşa edildi ve Simplon Geçidi’ne giden yolun başlangıcını simgeleyen bir zafer takı olan Arco della Pace’nin yapımına başlandı. Napolyon’un düşüşünden sonra Milano yeniden Avusturya yönetimine geçti ve kale bir kez daha kışla oldu. 1848’deki “Beş Gün” ayaklanmasında Milano halkı Avusturyalılara karşı ayaklandı; Avusturya garnizonu kaleden şehri bombaladı. Bu olay, kaleye karşı hissedilen öfkeyi daha da artırdı.

İtalya’nın birleşmesinden sonra, 1880’lerde, kalenin tamamen yıkılması ciddi olarak tartışıldı. Birçok Milanolu için kale, geçmişin baskıcı yönetimlerinin çirkin bir kalıntısıydı; onun yerine modern konut blokları, geniş bulvarlar yapılabilirdi. Bu noktada genç mimar Luca Beltrami devreye girdi. Beltrami, kalenin Rönesans ve Sforza mirasının ne kadar değerli olduğunu savunan kampanyayı yönetti ve sonunda şehir yönetimini kaleyi korumaya ikna etti.

1893’ten itibaren Beltrami, kalenin kapsamlı bir restorasyonunu yönetti. Kışla eklerini temizledi, kapatılmış revakları açtı, badanaların altındaki freskleri gün ışığına çıkardı, Filarete Kulesi’ni yeniden inşa etti ve kaleyi şehrin müzelerine ev sahipliği yapacak şekilde düzenledi. Beltrami’nin çalışmaları, bazı ayrıntılarında fazla “yaratıcı” bulunarak eleştirilse de, onun sayesinde Milano bugün hâlâ kalesine sahip. Kalenin arkasındaki eski askerî talim alanı ise geniş bir halk parkına, Parco Sempione’ye dönüştürüldü.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943’teki Müttefik bombardımanları kaleye ciddi zarar verdi. Savaştan sonra kale yeniden onarıldı ve 1950’lerde, Milanolu mimarlık grubu BBPR, kalenin müzelerini modern bir anlayışla yeniden düzenledi. BBPR’nin tasarladığı sergi düzeni, İtalyan müzecilik tarihinin önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Müzeler: Rondanini Pietà’sından Mısır’a

Bugün Castello Sforzesco, Milano Belediyesi’ne bağlı birçok müzeyi ve koleksiyonu barındırır. Tek bir biletle bu müzelerin çoğunu gezmek mümkündür. Müzelerin en değerli eseri, hiç kuşkusuz Michelangelo’nun Rondanini Pietà’sıdır. Bu heykel, Michelangelo’nun üzerinde çalıştığı son eserdir. Usta, 1564’teki ölümünden birkaç gün öncesine kadar bu mermer blokla uğraştı. Bitmemiş heykel, Meryem’in ölü İsa’yı tuttuğu bir anı gösterir; ama iki figür o kadar incelmiş, o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kimi taşıdığı belirsizleşir. Bazı sanat tarihçilerine göre bu eser, modern heykelin habercisidir.

Rondanini Pietà’sı, 1952’de Milano şehri tarafından satın alındı ve 2015’ten beri kalenin içindeki eski İspanyol hastanesi binasında, “Ospedale Spagnolo”da, kendisi için özel olarak düzenlenmiş bir mekânda sergileniyor. Heykelin önünde durmak, bir sanatçının yaşamının son anlarındaki arayışına tanıklık etmek gibidir.

Parco Sempione'den Castello Sforzesco

Antik Sanat Müzesi, ortaçağ ve Rönesans heykellerini, Visconti ve Sforza dönemine ait mezar anıtlarını ve kalenin eski süslemelerini sergiler. Burada ayrıca Bernabò Visconti’nin atlı heykeli ve Gaston de Foix’nın mezar anıtının parçaları gibi önemli eserler bulunur. Sala delle Asse de bu müzenin bir parçası olarak ziyaret edilir.

Resim Galerisi (Pinacoteca), Andrea Mantegna, Giovanni Bellini, Correggio, Canaletto ve Tiziano gibi ustaların eserlerini içerir. Mantegna’nın “Trivulzio Madonnası” koleksiyonun en değerli tablolarından biridir. Dekoratif Sanatlar Müzesi, seramikleri, kuyumculuk eserlerini, mobilyaları ve Bramantino’nun tasarımlarına göre dokunmuş, yılın on iki ayını anlatan ünlü Trivulzio halılarını sergiler. Müzik Aletleri Müzesi ise Rönesans’tan yirminci yüzyıla kadar yüzlerce çalgıyı ve Milano radyosunun eski elektronik müzik stüdyosunu barındırır.

Kalenin alt katlarında bulunan Mısır Eserleri Galerisi ve Tarih Öncesi Müzesi, Milano’nun arkeoloji koleksiyonlarının önemli bir bölümünü içerir. Kalenin içindeki Trivulziana Kütüphanesi ise Leonardo da Vinci’nin elinden çıkan bir defteri, “Codex Trivulzianus”u saklar. Bu defterde Leonardo’nun Latince kelime listeleri, mimari çizimleri ve karikatür benzeri yüz çalışmaları yer alır.

Gizli geçitler ve Ghirlanda

Bu kadar uzun ve karışık bir tarihe sahip bir kalenin, gizli geçitlerle ilgili efsanelerle çevrili olması şaşırtıcı değil. Milano’da kuşaklar boyunca, Castello Sforzesco’nun altından şehrin farklı noktalarına, hatta Santa Maria delle Grazie’ye ya da Duomo’ya uzanan tüneller olduğu anlatılır. Bir hikâyeye göre Ludovico il Moro, her gün gizli bir yoldan Santa Maria delle Grazie’ye giderek eşi Beatrice’nin mezarını ziyaret ederdi. Bu tünellerin büyük bölümünün varlığı kanıtlanmamıştır.

Ama kalenin altında gerçekten de gizemli bir dünya vardır. Kalenin savunma sisteminin bir parçası olan “Ghirlanda”, yani “çelenk”, kalenin dış çevresinde uzanan bir sur ve koridor sistemidir. Bu surun içindeki kapalı koridorlar, “Strada Coperta della Ghirlanda”, askerlerin düşman ateşine maruz kalmadan kalenin çevresinde hareket etmesini sağlıyordu. Bugün bu koridorların bir bölümü, rehberli turlarla ziyaret edilebilir. Loş, taş tonozlu, dar koridorlarda yürümek, kalenin savunma mantığını anlamak için etkileyici bir deneyimdir.

Kalenin surlarının üzerindeki yürüyüş yolları da, “Merlate” adıyla bilinen mazgallı bölümler, zaman zaman rehberli turlarla ziyarete açılır. Buradan Parco Sempione’ye, Arco della Pace’ye ve Milano’nun modern gökdelenlerine bakmak, şehrin geçmişiyle bugününü aynı karede görmenizi sağlar.

Parco Sempione ve kalenin çevresi

Castello Sforzesco’nun arkasında uzanan Parco Sempione, Milano’nun en büyük ve en sevilen parklarından biridir. Bir zamanlar Sforza düklerinin av bahçesi, sonra da İspanyol ve Avusturya garnizonlarının talim alanı olan bu geniş arazi, on dokuzuncu yüzyılın sonunda İngiliz bahçe tarzında bir halk parkına dönüştürüldü. Kıvrımlı yürüyüş yolları, küçük bir göl, köprüler, dev ağaçlar ve geniş çimenlikler, parkı Milanoluların hafta sonu kaçış noktası yapar.

Parkın öbür ucunda, Napolyon döneminde başlanıp Avusturya döneminde tamamlanan Arco della Pace, yani Barış Takı yükselir. Tak, Paris’e kadar uzanan Simplon yolunun Milano’daki başlangıç noktasını simgeler. Parkın içinde ayrıca 1933’te yapılan, Milano’yu yukarıdan görmek için çıkılabilen Torre Branca ve İtalyan tasarımının ve mimarisinin önemli merkezlerinden Triennale Milano binası bulunur.

Castello Sforzesco surlarından Parco Sempione manzarası

Kalenin önündeki geniş meydan, Piazza Castello, ve buradan Duomo’ya uzanan Via Dante, Milano’nun en canlı yürüyüş güzergâhlarından biridir. Kaleden yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşle Milano Katedrali’ne, Vittorio Emanuele II Galerisi’ne ve La Scala Opera Binası’na ulaşabilirsiniz. Kalenin kuzeydoğusunda ise sanat galerileri, dar sokakları ve kafeleriyle Brera mahallesi ve ünlü Pinacoteca di Brera müzesi yer alır. Santa Maria delle Grazie’deki “Son Akşam Yemeği”ni görmek isteyenler, önceden rezervasyon yaptırmak şartıyla, kaleden yürüyerek yaklaşık 20 dakikada oraya ulaşabilir.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kalenin avluları her gün sabahtan akşama kadar ücretsiz olarak ziyarete açıktır. Müzeler genellikle salı-pazar günleri 10.00-17.30 saatleri arasında açıktır; pazartesi günleri kapalıdır. Son giriş kapanıştan yarım saat önce yapılır. Özel günlerde ve sergi dönemlerinde saatler değişebilir.

Bilet: Müzelerin tamamını kapsayan tek bilet, belediye müzelerinin genel tarifesine göre uygun fiyatlıdır ve birkaç euro ile 10 euro arasında değişir. 18 yaş altı ziyaretçiler ve bazı gruplar için indirimli ya da ücretsiz giriş vardır. Belirli günlerde, örneğin ayın ilk pazar günlerinde ve bazı salı öğleden sonralarında belediye müzeleri ücretsiz olabilir. Ghirlanda koridorları ve surlar üzerindeki yürüyüş yolları ayrı biletli rehberli turlarla gezilir. Güncel fiyatları ve Sala delle Asse’nin durumunu gitmeden önce kalenin resmî sitesinden kontrol edin.

Ulaşım: Kale, Milano’nun merkezindedir ve ulaşımı çok kolaydır. Kırmızı M1 metro hattındaki Cairoli durağı kalenin tam önündedir. Yeşil M2 hattındaki Lanza durağı da yürüme mesafesindedir. Milano Cadorna tren istasyonu, Malpensa Havalimanı’ndan gelen Malpensa Express trenlerinin son durağıdır ve kaleye birkaç dakikalık yürüme mesafesindedir. Duomo’dan Via Dante boyunca yürüyerek 15 dakikada kaleye ulaşabilirsiniz.

İpuçları: Müzeleri gezmek için en az 2-3 saat ayırın; yalnızca Rondanini Pietà’sı ve Sala delle Asse için bile bir saat yetmeyebilir. Kalenin avlularını ve Parco Sempione’yi gezmek için ek zaman planlayın. Yaz aylarında kalenin avlularında konserler, açık hava sinema gösterimleri ve festivaller düzenlenir. Akşamüstü kalenin arkasından parka geçip Arco della Pace’ye kadar yürümek ve güneşin batışını parkın göl kenarında izlemek, günü kapatmanın en güzel yoludur.

Erişilebilirlik: Kalenin avluları büyük ölçüde düz zeminlidir ve tekerlekli sandalyeyle gezilebilir. Müzelerin çoğunda asansör bulunur; ancak surlar üzerindeki yürüyüş yolları ve Ghirlanda koridorları merdivenli ve dar olduğu için hareket kısıtlılığı olan ziyaretçiler için uygun değildir. Kalenin girişlerinde güvenlik kontrolü yapıldığını, büyük çantaların müzelere alınmayabileceğini de unutmayın. Avluların ücretsiz olması, Milano’da kısa bir mola verip yalnızca kalenin atmosferini solumak isteyenler için de Castello Sforzesco’yu ideal bir durak yapar.

Konum: Piazza Castello, Milano, Lombardiya, İtalya · Koordinatlar: 45.4705° K, 9.1793° D · Castello Sforzesco’yu Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Castello Sforzesco’yu gördükten sonra İtalya’nın öteki kalelerine yönelebilirsiniz. Güneyde, Roma’da, Hadrianus’un anıt mezarından papaların sığınağına dönüşen Castel Sant’Angelo, Puglia’da ise II. Friedrich’in gizemli sekizgeni Castel del Monte sizi bekliyor. Milano’dan kolayca ulaşabileceğiniz kuzey rotasında Garda Gölü kıyısındaki Sirmione’de sudan yükselen Scaliger Kalesi ve Aosta Vadisi’nde masalsı kuleleriyle Fénis Kalesi yer alıyor. Napoli körfezine inerseniz, Ischia adasındaki Castello Aragonese de listenize eklenmeli.

Castello Sforzesco’dan ayrılırken Filarete Kulesi’nin altından bir kez daha geçin ve kaleye arkanızı dönmeden önce kulenin saatine bakın. Kulenin kendisi yüz yirmi yıllık, ama taşıdığı hikâye altı yüzyıllık. Bir paralı asker komutanının hırsı, bir dükün şatafatı, bir dehanın ormanı, bir heykeltıraşın son soluğu, yabancı orduların postal sesleri, yıkılmak istenen ve kurtarılan duvarlar. Milano, bu kaleyi yüzyıllar boyunca hem sevdi hem nefret etti. Sonunda onu yıkmak yerine içine müzelerini, konserlerini ve sabah koşuşturmasını yerleştirdi. Belki de bir şehrin geçmişiyle barışmasının en güzel yolu budur: Onu korumak, ama içinde yaşamaya devam etmek.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir