Castel Sant’Angelo: Hadrianus’un Mezarından Papaların Kalesine Roma’nın Melek Kalesi
Roma’da Vatikan’dan Tiber’e doğru yürürken, karşınıza çıkan dev silindir biçimli yapının ne olduğunu bilmeseniz bile bir şey hissedersiniz: Bu bina çok eski ve çok fazla şey görmüş. Tepesinde kanatlarını açmış, kılıcını kınına sokan bronz bir melek; eteklerinde ise suyun üzerinde beyaz mermer heykellerle süslü zarif bir köprü. Turistler köprüde fotoğraf çekerken, sokak müzisyenleri akordeon çalarken, yapı iki bin yıldır olduğu gibi sessizce durur.
Castel Sant’Angelo, yani Kutsal Melek Kalesi, aslında bir kale olarak doğmadı. MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus’un kendisi ve ailesi için yaptırdığı anıt mezardı. Sonraki on sekiz yüzyıl boyunca bu mezar sırasıyla bir sur burcuna, bir kaleye, papaların sığınağına, lüks bir saraya, korkunç bir hapishaneye, bir kışlaya ve sonunda bir müzeye dönüştü. Roma’nın hiçbir yapısı şehrin tarihini bu kadar katman katman, bu kadar dramatik biçimde taşımaz.
Duvarları arasında Gotlar’a heykel fırlatan askerler, veba salgınında gökyüzünde melek gören bir papa, Roma yağmalanırken gizli bir geçitten kaçan başka bir papa, kendi otobiyografisinde çarşaflardan ip yapıp kaçtığını anlatan bir heykeltıraş, idam edilmeden önce burada tutulan genç bir kadın ve bir operanın trajik kahramanı var. Hepsi aynı yuvarlak kulenin içinde, aynı dönen rampanın etrafında.
İtalya kaleleri serimizin ikinci durağı olan bu yazıda, Castel Sant’Angelo’nun Hadrianus’tan günümüze uzanan hikâyesini, katlarını, sırlarını ve bugün nasıl gezileceğini ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

- Bir imparatorun mezarı: Hadrianus ve anıt mezar
- Kare taban, dev silindir, dönen rampa
- Mezardan kaleye: Gotlar’a atılan heykeller
- 590 yılının vebası ve kılıcını kınına sokan melek
- Karanlık yüzyıllar: soylular, papalar ve bir kule
- Passetto di Borgo: papanın gizli kaçış yolu
- 1527: Roma’nın yağmalanması ve İsviçreli Muhafızlar
- Rönesans sarayı: III. Paulus ve Sala Paolina
- Burçlar, toplar ve Pantheon’un bronzu
- Hapishane: Cellini, Beatrice Cenci ve Cagliostro
- Tosca’nın son sahnesi ve Girandola havai fişekleri
- Sant’Angelo Köprüsü ve Bernini’nin melekleri
- Bugünkü müze: yedi kat, bir teras
- Kalenin çevresi: Borgo, Conciliazione ve Tiber kıyısı
- Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Bir imparatorun mezarı: Hadrianus ve anıt mezar
Hadrianus, MS 117-138 yılları arasında Roma İmparatorluğu’nu yöneten, belki de en çok seyahat eden, en meraklı ve en kültürlü imparatorlardan biriydi. Britanya’dan Mısır’a kadar imparatorluğun neredeyse bütün eyaletlerini dolaştı. Britanya’da onun adını taşıyan dev bir sur yaptırdı, Atina’yı yeni tapınaklar ve kütüphanelerle süsledi, Roma’da Pantheon’u bugünkü haliyle yeniden inşa ettirdi. Yunan kültürüne duyduğu hayranlık o kadar büyüktü ki, çağdaşları ona “Graeculus”, yani “Küçük Yunanlı” lakabını takmıştı.
Hadrianus mimariye yalnızca bir hami olarak değil, bir amatör mimar olarak da ilgi duyuyordu. Tivoli’deki devasa villası, kendi zevkine göre tasarlanmış bir dünya haritası gibidir. Kendi mezarını planlarken de aynı özeni gösterdi. Augustus’un Mars Tarlası’ndaki anıt mezarı artık dolmuştu; Hadrianus, kendisi ve halefleri için yeni ve daha görkemli bir mezar istiyordu.
Seçtiği yer, Tiber’in sağ kıyısında, o zamanlar şehrin dışında kalan ve imparatorluk bahçelerinin bulunduğu bir alandı. İnşaat 120’li yılların ortasında başladı. Mezara ulaşmak için nehrin üzerine yeni bir köprü, “Pons Aelius” yapıldı ve 134’te tamamlandı. Köprünün adı, Hadrianus’un aile adı olan Aelius’tan geliyordu. Hadrianus 138’de öldüğünde mezar henüz bitmemişti. Onu halefi Antoninus Pius 139’da tamamladı ve imparatorun külleri, eşi Sabina’nın ve evlatlığı Aelius Caesar’ın külleriyle birlikte buraya yerleştirildi.
Sonraki yaklaşık seksen yıl boyunca anıt mezar, imparatorluk ailesinin resmî defin yeri oldu. Antoninus Pius, Marcus Aurelius, Commodus, Septimius Severus ve 217’de Caracalla burada gömüldü. Bugün bu küllerden ve onları taşıyan urnalardan neredeyse hiçbir şey kalmadı. Sonraki yüzyılların savaşları, yağmaları ve dönüşümleri, mezarın asıl işlevine dair izlerin büyük bölümünü sildi. Ama yapının kendisi, Roma mühendisliğinin sağlamlığı sayesinde ayakta kaldı.
Hadrianus’un son yılları ağır bir hastalık ve derin bir yalnızlık içinde geçti. Yıllar önce, 130’da, çok sevdiği genç yol arkadaşı Antinous Nil Nehri’nde boğularak ölmüştü. İmparator bu kaybı hiçbir zaman atlatamadı; onun adına Mısır’da bir şehir kurdurdu, imparatorluğun dört bir yanında heykellerini diktirdi. Ölüm döşeğinde ise, geleneğe göre, kendi ruhuna seslenen kısa bir Latince şiir yazdı. “Animula vagula blandula” diye başlayan bu dizelerde imparator, bedenin konuğu ve arkadaşı olan küçük, gezgin ruhuna, şimdi hangi soluk, soğuk, çıplak yerlere gideceğini sorar. Dünyanın en güçlü adamının son sözlerinin bir zafer marşı değil, böyle kırılgan bir soru olması, Castel Sant’Angelo’nun temellerine karışmış en insani ayrıntıdır.
Kare taban, dev silindir, dönen rampa
Hadrianus’un anıt mezarı, bugünkü kaleden oldukça farklı görünüyordu. Yapı, kenarları yaklaşık 89 metre olan kare bir kaide üzerine oturuyordu. Bu kaidenin üzerinde çapı 60 metreyi aşan dev bir silindir yükseliyordu. Silindirin üstü toprakla örtülmüş, ağaçlarla bezeli bir höyük biçimindeydi. En tepede ise büyük olasılıkla imparatorun ya da bir savaş arabasının heykelinin yer aldığı bir kaide bulunuyordu. Bütün dış yüzey, parlak beyaz mermerle kaplanmış, köşelerde ve kornişlerde heykeller ve kabartmalarla süslenmişti.
Bu biçim tesadüf değildi. Etrüsklerden beri İtalya’da yaygın olan tümülüs, yani toprak höyüklü mezar geleneği, Augustus’un anıt mezarında görkemli bir biçim kazanmıştı. Hadrianus aynı geleneği sürdürdü, ama ölçüleri büyüttü ve yapıyı daha sağlam, daha yüksek bir mimari kütleye dönüştürdü. Tiber’in öbür yakasından bakan bir Romalı, beyaz mermerle kaplı, tepesi yeşil, en üstünde bronz bir heykel parlayan bu yapıyı imparatorluğun sonsuzluğunun simgesi olarak görürdü.
Anıtın içinde, bugün de ziyaretçilerin yürüdüğü olağanüstü bir yapı vardır: sarmal rampa. Girişten başlayan bu geniş, eğimli koridor, silindirin içinde bir tam tur atarak yükselir ve yapının merkezindeki mezar odasına ulaşır. Rampanın zemininde bir zamanlar mozaik vardı; duvarları mermerle kaplıydı; tavanda ise ışık almak için dikey bacalar bulunuyordu. Bugün mermer kaplamalar gitmiş olsa da, bu karanlık, hafif nemli koridorda yürürken iki bin yıl önce imparatorun cenaze alayının aynı yolu izlediğini düşünmek ürperticidir.
Rampanın sonunda ulaşılan mezar odası, “Urnalar Salonu” olarak da anılır. Kare planlı, kalın duvarlı, loş bir mekândır. İmparatorların küllerini taşıyan urnalar burada, duvarlardaki nişlerde dururdu. Bugün oda boştur, ama tavanındaki ışık bacası ve kalın duvarları, burasının yapının kalbi olduğunu hâlâ hissettirir. Sonraki yüzyıllarda kaleye eklenen bütün katlar, köprüler ve odalar, bu küçük, sessiz odanın etrafında ve üzerinde yükseldi.

Anıt mezarın ne kadar büyük olduğunu anlamak için bir karşılaştırma yapmak yeterli: Silindirin çapı, bugün Roma’daki pek çok meydandan daha geniştir ve yapı, Tiber kıyısındaki en yüksek binalardan biri olarak yüzyıllar boyunca şehrin siluetine hâkim olmuştur. Roma mühendisleri, bu devasa kütleyi nehrin hemen kenarındaki yumuşak zemine oturtmak için derin ve sağlam temeller inşa ettiler. Duvarların iç kısmı, Roma betonu ve tüf taşı katmanlarından oluşuyordu; dış yüzey ise traverten ve mermerle kaplanmıştı. Bu karma yapım tekniği, yapının iki bin yıl boyunca depremlere, sellere, kuşatmalara ve sayısız tadilata dayanmasını sağladı. Bugün kalenin içinde dolaşırken, farklı dönemlerin duvar örgülerini yan yana görebilirsiniz: Roma dönemine ait düzgün taş sıraları, ortaçağın kaba onarımları ve Rönesans’ın özenli tuğla işçiliği aynı duvarda bir arada durur.
Mezardan kaleye: Gotlar’a atılan heykeller
Roma İmparatorluğu üçüncü yüzyılda derin bir krize girdiğinde, şehrin savunması ilk kez ciddi bir sorun haline geldi. İmparator Aurelianus 270’lerde Roma’nın çevresine yeni ve güçlü surlar yaptırdı. Geç Roma döneminde, özellikle beşinci yüzyılın başında, Hadrianus’un anıt mezarı bu sur sistemine dahil edilerek Tiber’in sağ kıyısındaki bir ileri savunma burcuna dönüştürüldü. İmparatorların mezarı, artık bir kaleydi.
Bu yeni işlevin ilk büyük sınavı 537’de geldi. Doğu Roma (Bizans) generali Belisarius, Gotlar’ın kuşattığı Roma’yı savunuyordu. Bizanslı tarihçi Prokopios’un anlattığına göre Gotlar anıt mezara saldırıp duvarlara merdiven dayadığında, savunmacıların okları ve taşları tükenmek üzereydi. Çaresiz kalan askerler, yapıyı süsleyen mermer heykelleri kırıp parçalarını aşağıdaki saldırganların üzerine fırlattılar. Saldırı püskürtüldü. Hadrianus’un sanat hazinesi, onun mezarını kurtarmak için feda edilmişti.
Bu hikâye, yapının sonraki yüzyıllardaki kaderini de özetler. Castel Sant’Angelo, var olmaya devam edebilmek için sürekli kendi geçmişinden bir şeyler kaybetti. Mermer kaplamalar söküldü, heykeller kırıldı ya da başka yerlere taşındı, mezar odaları depoya, zindana, cephaneliğe dönüştü. Ama her kayıp, yapının bir sonraki çağa uyum sağlamasına yardım etti.
590 yılının vebası ve kılıcını kınına sokan melek
Castel Sant’Angelo’ya adını veren olay, 590 yılında yaşandı. O yıl Roma, korkunç bir veba salgınıyla sarsılıyordu. Salgın, Papa II. Pelagius’u da alıp götürmüştü. Yeni seçilen Papa I. Gregorius, sonradan “Büyük” lakabıyla anılacak olan bu güçlü din adamı, halkı tövbe ve dua için büyük bir yürüyüşe çağırdı. Yedi farklı noktadan yola çıkan kalabalık alaylar, şehrin sokaklarında dualar okuyarak Santa Maria Maggiore Bazilikası’na doğru ilerledi.
Anlatılana göre alaylardan biri Hadrianus’un anıt mezarının önünden geçerken, Gregorius başını kaldırdı ve yapının tepesinde Başmelek Mikail’i gördü. Melek, elindeki kanlı kılıcı yavaşça kınına sokuyordu. Gregorius bunu, Tanrı’nın gazabının dindiği ve vebanın sona ereceği yönünde bir işaret olarak yorumladı. Gerçekten de kısa süre sonra salgın hafifledi. O günden sonra yapı “Kutsal Meleğin Kalesi”, yani Castel Sant’Angelo adıyla anılmaya başladı.

Bu olayın anısına, yapının tepesine yüzyıllar boyunca bir melek heykeli yerleştirildi. İlk heykeller ahşaptı ve zamanla çürüdü, yıldırımla ya da barut patlamalarıyla yok oldu. 1544’te Raffaello da Montelupo, mermerden bir melek yaptı; kanatları bronzdu. Bu heykel bugün kalenin içindeki “Meleğin Avlusu”nda (Cortile dell’Angelo) görülebilir. Bugün kalenin tepesinde duran bronz melek ise 1753’te Flaman heykeltıraş Peter Anton von Verschaffelt tarafından yapıldı. Melek, tıpkı efsanedeki gibi, kılıcını kınına sokarken tasvir edilmiştir.
Karanlık yüzyıllar: soylular, papalar ve bir kule
Ortaçağ boyunca Castel Sant’Angelo, Roma’yı kontrol etmek isteyen herkesin ele geçirmeye çalıştığı bir anahtar oldu. Tiber’in üzerindeki köprüyü, Vatikan’a giden yolu ve şehrin kuzeybatı girişini kontrol eden kale, onu elinde tutana büyük bir güç veriyordu. Onuncu yüzyılda Roma’nın güçlü soylu aileleri, özellikle Theophylactus ailesi ve onun hırslı kızı Marozia, kaleyi kendi iktidarlarının merkezi olarak kullandı. Marozia döneminde papalar bile bu kaleden yönetilen entrikaların oyuncağı haline geldi.
Aynı yüzyılın sonunda Crescentius ailesi kaleyi ele geçirdi ve burada Alman imparatorlarına karşı direndi. 998’de İmparator III. Otto kaleyi kuşatıp aldı ve Crescentius’u idam ettirdi. Bu olaydan sonra kale bir süre “Crescentius Kulesi” diye de anıldı. Sonraki yüzyıllarda kale sık sık el değiştirdi; bazen Roma’nın soylu aileleri, bazen imparatorlar, bazen de papalar tarafından kullanıldı. On dördüncü yüzyılın sonlarından itibaren ise kesin olarak papaların elinde kaldı.
Passetto di Borgo: papanın gizli kaçış yolu
Castel Sant’Angelo’nun en ünlü eklerinden biri, kaleyi Vatikan’a bağlayan uzun, yüksek duvarın içindeki geçittir. “Passetto di Borgo” ya da kısaca “Passetto” adıyla bilinen bu yol, yaklaşık 800 metre uzunluğundadır ve Borgo mahallesinin evlerinin üzerinden, eski bir sur duvarının tepesinde ilerler. Duvarın içinde kapalı bir koridor, üstünde ise açık bir yürüyüş yolu bulunur.
Duvarın kendisi daha eskidir, ama onu papaların kaçış yoluna dönüştüren ilk kişinin 1277’de Papa III. Nicolaus olduğu kabul edilir. Fikir basitti: Vatikan’daki papa sarayı saldırıya uğrarsa, papa ve maiyeti bu geçitten koşarak kısa sürede kalenin güvenli duvarlarına ulaşabilirdi. Yüzyıllar içinde geçit birkaç kez onarıldı, güçlendirildi ve papaların hayatını gerçekten kurtardı.
1494’te Fransa Kralı VIII. Charles ordusuyla Roma’ya girdiğinde, Borgia ailesinden Papa VI. Alexander bu geçitten kaleye sığındı. Alexander, kalenin savunmasını güçlendirmek için yeni burçlar ve surlar yaptırdı; kale, ateşli silahlar çağına uyum sağlamaya başladı. Ama Passetto’nun en dramatik anı, otuz üç yıl sonra, Roma tarihinin en karanlık günlerinden birinde yaşanacaktı.

1527: Roma’nın yağmalanması ve İsviçreli Muhafızlar
6 Mayıs 1527 sabahı, Kutsal Roma-Germen İmparatoru V. Karl’ın maaşları ödenmemiş, açlıktan ve öfkeden kudurmuş ordusu Roma surlarına saldırdı. Ordunun içinde Alman paralı askerler, yani Landsknecht’ler, İspanyol piyadeler ve İtalyan birlikler vardı. Komutanları Bourbon Dükü Charles, saldırının ilk dakikalarında surlara tırmanırken vurularak öldü. Komutansız kalan ordu, hiçbir disipline tabi olmadan şehre daldı.
O sabah Papa VII. Clemens, Vatikan’daki Aziz Petrus Bazilikası’nda dua ediyordu. Düşmanın şehre girdiği haberi gelince, papanın muhafızları onu apar topar Passetto’ya yönlendirdi. Clemens, beyaz cüppesi uzaktan fark edilmesin diye üzerine koyu renkli bir pelerin atarak, dar geçitten kaleye koştu. Bu sırada Aziz Petrus Meydanı’nda ve bazilikanın çevresinde İsviçreli Muhafızlar, papanın kaçışını korumak için son nefeslerine kadar savaştı. 189 muhafızdan 147’si o gün öldü. İsviçreli Muhafızlar’ın yeni askerleri bugün hâlâ 6 Mayıs’ta yemin eder; bu tarih, o günün anısına seçilmiştir.
Clemens ve yanındaki yüzlerce kişi aylarca Castel Sant’Angelo’da kuşatma altında kaldı. Bu sırada şehir akla hayale sığmayacak bir yağmaya maruz kaldı. Kiliseler soyuldu, sanat eserleri parçalandı, halk katledildi, rehineler fidye için işkenceye maruz kaldı. Kaleyi savunanlar arasında Floransalı kuyumcu ve heykeltıraş Benvenuto Cellini de vardı. Cellini, ünlü otobiyografisinde kalenin burçlarından topçu olarak savaştığını, hatta Bourbon Dükü’nü vuran kurşunun kendi silahından çıktığını iddia eder. Bu iddianın doğruluğu tartışmalıdır, ama Cellini’nin kendine olan hayranlığını çok iyi yansıtır.
Clemens sonunda ağır bir fidye ödeyerek ve birçok toprak tavizi vererek kuşatmadan kurtuldu. Anlatılanlara göre papa, kaleden kaçarken kılık değiştirerek bir tüccar gibi giyinmişti. 1527 yağması, Rönesans Roma’sının altın çağının sonu olarak kabul edilir. Castel Sant’Angelo ise, o korkunç günlerde papalığın kendisini kurtaran son sığınak olarak tarihe geçti.

Rönesans sarayı: III. Paulus ve Sala Paolina
Yağmanın yaralarını saran papalar, kaleyi yalnızca bir sığınak değil, aynı zamanda yaşanabilir, hatta görkemli bir saray haline getirmeye karar verdiler. Bu dönüşümün en önemli ismi, 1534-1549 yılları arasında papalık yapan III. Paulus’tur. Farnese ailesinden gelen bu papa, sanata ve mimariye büyük bir tutkuyla bağlıydı. Michelangelo’ya Sistina Şapeli’ndeki Kıyamet Günü freskini yaptıran ve Farnese Sarayı’nı inşa ettiren de odur.
III. Paulus, kalenin üst katlarında lüks bir papalık dairesi yaptırdı. Bu dairenin kalbi, bugün “Sala Paolina” olarak bilinen büyük tören salonudur. 1545-1547 yılları arasında ressam Perino del Vaga ve atölyesi tarafından yapılan freskler, salonun duvarlarını ve tavanını tamamen kaplar. Freskler, Büyük İskender’in hayatından sahneleri ve Başmelek Mikail’in hikâyesini anlatır. Papanın asıl adının Alessandro Farnese olduğu düşünülünce, bu seçim tesadüf değildir: İskender ile papa arasında bilinçli bir özdeşlik kurulur ve papa, kendisini antik dünyanın büyük fatihine benzetir.

Sala Paolina’nın en ilginç ayrıntılarından biri, duvarlardan birinde resmedilmiş bir kapının aralığından içeri giren bir adam figürüdür. Trompe-l’œil, yani göz yanılsaması tekniğiyle yapılmış bu figür, gerçek bir ziyaretçinin odaya girdiği hissini verir. Yüzyıllardır ziyaretçileri şaşırtan bu şakacı ayrıntı, Rönesans sanatçılarının oyunbaz zekâsının güzel bir örneğidir.
Papa dairesindeki diğer odalar da en az bu salon kadar zengindir. Perseus Odası, Psyche Odası, Kütüphane ve Hazine Odası, fresklerle, ahşap tavanlarla ve dönemin mobilyalarıyla süslüdür. Hazine Odası’nda, papalığın en değerli eşyalarının ve belgelerinin saklandığı büyük ahşap sandıklar hâlâ durur. Kalenin bu bölümü, uzun süre papalığın önemli arşivlerinin de saklandığı, en iyi korunan yerlerden biriydi.
Burçlar, toplar ve Pantheon’un bronzu
Ateşli silahların yayılmasıyla birlikte, Castel Sant’Angelo’nun savunma sistemi de değişmek zorunda kaldı. On beşinci yüzyılın ortasında Papa V. Nicolaus, silindirin çevresine köşe kuleleri yaptırdı. VI. Alexander, 1490’larda bu kuleleri güçlendirdi ve kalenin girişini yeniden düzenledi. On altıncı yüzyılda ise Rönesans askerî mimarlarının geliştirdiği yeni tekniklerle, top ateşine dayanabilecek alçak ve kalın burçlar eklendi.
Dönüşümün son büyük aşaması, 1620’ler ve 1630’larda Papa VIII. Urbanus döneminde yaşandı. Barberini ailesinden gelen bu papa, kalenin çevresine beşgen biçimli modern bir tahkimat sistemi yaptırdı. Kaleyi toplarla donatmak için büyük miktarda bronza ihtiyaç vardı. Anlatılana göre bu bronzun bir bölümü, Pantheon’un giriş revağının tavanını taşıyan antik bronz kirişlerden söküldü. Bu olay Roma halkı arasında büyük tepki yarattı ve şehirde bugün hâlâ tekrarlanan ünlü bir söz doğdu: “Barbarların yapmadığını Barberiniler yaptı.” Böylece Hadrianus’un mezarı, yine Hadrianus’un yeniden inşa ettirdiği Pantheon’un bronzuyla silahlandırılmış oldu. Tarihin ironisi, Roma’da bazen tam bir daire çizer.
Bugün kalenin çevresindeki park, Parco Adriano, bu burçların ve hendeklerin bir bölümünü çevreler. Surların eteğinde yürürken, yıldız biçimli tahkimatın köşelerini, top mazgallarını ve eski hendeklerin izlerini görebilirsiniz. Kalenin içinden dışarıya bakıldığında ise, papaların savunmayı ne kadar ciddiye aldığını, kalenin her yönden şehri kontrol edecek biçimde düzenlendiğini fark edersiniz.
Hapishane: Cellini, Beatrice Cenci ve Cagliostro
Saray katlarının hemen altında, kalenin çok daha karanlık bir yüzü vardı. Castel Sant’Angelo, yüzyıllar boyunca papalık devletinin en önemli hapishanesi olarak kullanıldı. Siyasi rakipler, sapkınlıkla suçlananlar, isyancılar ve papaların gözünden düşen soylular burada, eski Roma mezarının kalın duvarları arasındaki hücrelere kapatıldı. Bazı hücreler, doğrudan anıt mezarın eski odalarına ve depolarına yerleştirilmişti; ışık almayan, nemli, dar mekânlardı.
Kalenin en renkli mahkûmu, 1527’de onu savunan Benvenuto Cellini’nin ta kendisiydi. 1538’de Cellini, papalık hazinesinden mücevher çalmakla suçlanarak kaleye kapatıldı. Kendi anlatımına göre, bir gece yatak çarşaflarını birbirine bağlayarak ip yaptı ve kalenin duvarlarından aşağı sarktı. Ama iniş sırasında düşerek bacağını kırdı. Sürünerek kaçmaya çalışırken yakalandı ve bu kez daha kötü bir hücreye kapatıldı. Cellini, bu hikâyeyi otobiyografisinde büyük bir tutkuyla anlatır. Sonunda güçlü dostlarının araya girmesiyle serbest bırakıldı ve hayatının en ünlü eserlerinden birini, Floransa’daki Perseus heykelini yapmaya devam etti.
Castel Sant’Angelo’nun en trajik mahkûmlarından biri ise Beatrice Cenci’dir. Roma’nın zengin ve zalim soylularından Francesco Cenci’nin kızı olan Beatrice, babasının yıllarca süren şiddetine maruz kaldıktan sonra, ailesiyle birlikte onun ölümünü planlamakla suçlandı. Yargılama sırasında halkın büyük bölümü Beatrice’nin yanındaydı; birçok kişi onun bir kurban olduğunu düşünüyordu. Ama Papa VIII. Clemens affetmedi. Beatrice, kalede tutulduktan sonra 11 Eylül 1599’da, kalenin hemen karşısındaki Sant’Angelo Köprüsü’nün önündeki meydanda idam edildi.
Beatrice Cenci’nin hikâyesi, sonraki yüzyıllarda sanatçıların ve yazarların sık sık döndüğü bir tema oldu. İngiliz şair Percy Bysshe Shelley onun hikâyesini “The Cenci” adlı oyununda işledi, Stendhal onun hakkında yazdı. Roma halkı arasında ise her yıl idamının yıldönümünde, Beatrice’nin hayaletinin başını elinde taşıyarak köprünün üzerinde dolaştığı anlatılır.

On sekizinci yüzyılın sonunda kale, Avrupa’nın en ünlü maceracılarından birini de ağırladı: kendisine Kont Cagliostro adını veren Sicilyalı Giuseppe Balsamo. Simyacı, şifacı, mason ve dolandırıcı olarak Avrupa saraylarında büyük ün kazanan Cagliostro, 1789’da Roma’da Engizisyon tarafından tutuklandı ve Castel Sant’Angelo’ya kapatıldı. Burada yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı; ceza daha sonra ömür boyu hapse çevrildi. Cagliostro, hayatının geri kalanını Apenin dağlarındaki San Leo Kalesi’nde, penceresiz bir hücrede geçirdi.
Tosca’nın son sahnesi ve Girandola havai fişekleri
Castel Sant’Angelo’nun en ünlü “mahkûmu” belki de hiç var olmamış biridir. Giacomo Puccini’nin 1900’de Roma’da ilk kez sahnelenen “Tosca” operasının üçüncü perdesi, kalenin terasında geçer. Ressam Mario Cavaradossi, 1800 yılında Napolyon döneminin karışık siyasi ortamında siyasi bir mahkûm olarak kalede tutulmaktadır ve şafakta kurşuna dizilecektir. Operanın en ünlü aryalarından biri olan “E lucevan le stelle” (Ve yıldızlar parlıyordu), Cavaradossi’nin bu son saatlerinde, kalenin terasında söylenir.
Operanın sonunda sevgilisinin öldüğünü anlayan Floria Tosca, kalenin terasından kendini boşluğa bırakır. Bu sahne, opera tarihinin en ünlü finallerinden biridir. Bugün kalenin terasına çıkan pek çok ziyaretçi, Tosca’nın atladığı noktayı arar. Rehberler genellikle terasın Tiber’e bakan kenarını gösterir, ama operanın kurmaca olduğunu hatırlatmayı da unutmazlar.
Kalenin Roma’nın şenlikli hayatındaki rolü de az değildi. Yüzyıllar boyunca özel günlerde, özellikle Roma’nın koruyucu azizleri Petrus ve Paulus’un bayramı olan 29 Haziran’da, kalenin tepesinden “Girandola” adı verilen görkemli havai fişek gösterileri yapıldı. Bu gösterilerin tasarımında Michelangelo ve Bernini gibi büyük sanatçıların da adı geçer. Gökyüzünü aydınlatan havai fişekler, Tiber’e yansıyarak Roma halkını büyülerdi. Girandola geleneği günümüzde de zaman zaman canlandırılmaktadır.
Sant’Angelo Köprüsü ve Bernini’nin melekleri
Castel Sant’Angelo’ya ulaşmanın en güzel yolu, Hadrianus’un yaptırdığı köprüden, bugünkü adıyla Ponte Sant’Angelo’dan yürümektir. Köprünün temel yapısı hâlâ Roma dönemine aittir; ortadaki üç kemer, 134’te tamamlanan Pons Aelius’un kemerleridir. Yüzyıllar boyunca köprü, Avrupa’nın dört bir yanından Aziz Petrus Bazilikası’na gelen hacıların geçtiği ana yol oldu.
Köprünün bugünkü görünümünü ise büyük ölçüde Barok dönemin en büyük heykeltıraşı Gian Lorenzo Bernini’ye borçluyuz. 1669-1671 yılları arasında Papa IX. Clemens, köprüyü İsa’nın çilesini anlatan on melek heykeliyle süslemesini Bernini’ye verdi. Her melek, çarmıh, dikenli taç, çiviler, mızrak, sünger gibi çilenin sembollerinden birini taşır. Heykellerin çoğu Bernini’nin tasarımına göre atölyesindeki heykeltıraşlar tarafından yapıldı. Bernini’nin bizzat yaptığı iki melek ise papa tarafından o kadar beğenildi ki, hava koşullarına maruz kalmasınlar diye köprüye konmadı. Bu iki orijinal heykel bugün Roma’daki Sant’Andrea delle Fratte Kilisesi’nde bulunur; köprüdekiler ise onların kopyalarıdır.

Köprünün girişinde ise iki büyük heykel daha durur: Aziz Petrus ve Aziz Paulus. Böylece hacılar, Vatikan’a doğru ilerlerken önce iki büyük azizin, sonra İsa’nın çilesini anlatan meleklerin arasından geçer, ardından kalenin tepesindeki başmeleğin altından Aziz Petrus Bazilikası’na doğru yürürdü. Bu, taştan ve heykelden yapılmış bir hac yolu, bir ibadet koreografisiydi. Bugün de köprüde gün batımında yürümek, Roma’nın en unutulmaz deneyimlerinden biridir. Meleklerin her birinin kaidesinde, taşıdığı sembolle ilgili kısa bir Latince yazı bulunur; köprüyü yavaşça yürüyüp bu yazıları okumak, heykelleri bir hikâyenin sırayla açılan sayfaları gibi izlemenizi sağlar.
Bugünkü müze: yedi kat, bir teras
On dokuzuncu yüzyılın sonunda, İtalya’nın birleşmesinden sonra, Castel Sant’Angelo bir süre askerî kışla ve hapishane olarak kullanılmaya devam etti. Yirminci yüzyılın başında ise askerî işlevleri sona erdi ve kapsamlı restorasyonların ardından bir müzeye dönüştürüldü. Bugün Museo Nazionale di Castel Sant’Angelo adıyla İtalya Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak hizmet veriyor.
Müzenin en büyük özelliği, ziyaretçinin kalenin kendisini, yani iki bin yıllık tarihini katman katman okuyarak yukarı çıkmasıdır. Gezi, Hadrianus’un sarmal rampasıyla başlar. Rampa sizi Urnalar Salonu’na, oradan da papaların sonradan eklediği merdivenlerle yukarıya, askerî avlulara çıkarır. Meleğin Avlusu’nda Raffaello da Montelupo’nun mermer meleğini görürsünüz. Çevredeki salonlarda silahlar, zırhlar, top gülleleri ve kalenin askerî tarihine ait objeler sergilenir.
Bir üst katta, Alexander VI Avlusu’nun çevresinde eski hapishane hücreleri ve depolar yer alır. Burada kalenin su kuyusunu, eski zeytinyağı depolarını ve mahkûmların tutulduğu dar odaları görebilirsiniz. Daha yukarıda III. Paulus’un papalık dairesi, Sala Paolina ve Hazine Odası bulunur. Bu katlarda sergilenen resimler, heykeller, seramikler ve mobilyalar, Rönesans ve Barok dönemin sanat zenginliğini yansıtır.
Gezi, kalenin en üst noktasında, bronz meleğin hemen altındaki terasta sona erer. Buradaki manzara, Roma’nın en iyi panoramalarından biridir. Bir tarafta Aziz Petrus Bazilikası’nın kubbesi ve Passetto’nun Vatikan’a uzanan duvarı, diğer tarafta Tiber boyunca uzanan köprüler, Roma’nın kubbeleri, çan kuleleri ve uzakta Kapitol tepesi. Güneşli bir günde burada durup şehrin üzerine bakmak, kaleyi gezmenin en güzel ödülüdür.
Terasın hemen altında küçük bir kafe bulunur. Kalenin yüksek duvarları üzerinde, Roma’nın çatılarına bakarak bir kahve içmek, ziyaretin keyifli bir molasıdır. Özellikle yaz aylarında, akşamüstü güneşi kalenin taşlarını turuncuya boyarken burada oturmak, şehrin kalabalığından birkaç yüz metre uzakta ama çok yukarıda olmanın ayrıcalığını yaşatır.

Kalenin çevresi: Borgo, Conciliazione ve Tiber kıyısı
Castel Sant’Angelo’yu gezdikten sonra çevresinde keşfedilecek çok şey var. Kaleyle Vatikan arasında uzanan Borgo mahallesi, ortaçağdan beri hacıların konakladığı, hanların, kiliselerin ve dükkânların iç içe geçtiği bir bölgedir. Passetto’nun duvarı bu mahallenin tam ortasından geçer ve bugün de dar sokakların üzerinde, evlerin arasında yükselen taş bir çizgi olarak görülür. Borgo Pio sokağı, küçük lokantaları, kafeleri ve hediyelik eşya dükkânlarıyla Vatikan’a giden kalabalıktan kaçmak için güzel bir alternatiftir.
Kalenin hemen yanından başlayıp Aziz Petrus Meydanı’na uzanan geniş cadde ise Via della Conciliazione’dir. Bu cadde, 1930’larda ve 1940’larda Borgo’nun eski evlerinin bir bölümü yıkılarak açıldı ve 1950’de tamamlandı. Adını, İtalya ile Vatikan arasında 1929’da imzalanan Laterano Antlaşması’nı simgeleyen “uzlaşma” kavramından alır. Caddenin sonunda, bazilikanın kubbesi giderek büyüyerek karşınızda yükselir. Castel Sant’Angelo’dan Aziz Petrus’a yürümek, Roma’nın en etkileyici yürüyüşlerinden biridir.
Kalenin doğusunda, Tiber’in kıyısında ise Prati mahallesi ve devasa Adalet Sarayı yer alır. On dokuzuncu yüzyılın sonunda yapılan bu görkemli bina, Romalılar arasında büyüklüğü ve süslemelerinin ağırlığı nedeniyle “Palazzaccio”, yani “Kocaman Kötü Saray” diye alaycı bir lakapla anılır. Köprüyü geçip karşı kıyıya geçtiğinizde ise tarihi merkeze, Navona Meydanı’na, Pantheon’a ve Campo de’ Fiori’ye birkaç dakikada ulaşırsınız.
Tiber’in kıyı yolları, yani “lungotevere”ler, yaz akşamlarında ayrı bir canlılık kazanır. Kalenin altındaki nehir kıyısında kurulan pazarlar, açık hava barları ve etkinlikler, Castel Sant’Angelo’yu Roma’nın gece hayatının bir parçası haline getirir. Işıklandırılmış kaleye ve meleklere aşağıdan, nehrin kenarından bakmak, günün en huzurlu anlarından birini yaşatır.
Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
Açılış saatleri: Müze salı-pazar günleri 9.00-19.30 saatleri arasında açıktır. Son giriş 18.30’dadır. Pazartesi günleri, 25 Aralık ve 1 Ocak kapalıdır.
Bilet: Tam bilet fiyatı sergiye göre değişmekle birlikte yaklaşık 16-18 euro civarındadır. 18-25 yaş arası Avrupa Birliği vatandaşları için indirimli bilet yaklaşık 2 euro, 18 yaş altı ziyaretçiler için ücretsizdir. Her ayın ilk pazar günü giriş herkese ücretsizdir. Biletler kişiye özeldir ve girişte kimlik kontrolü yapılabilir. Özellikle yaz aylarında uzun kuyrukları önlemek için biletinizi önceden internetten almanız önerilir.
Passetto di Borgo: Kaleyi Vatikan’a bağlayan geçit, yalnızca belirli dönemlerde ve özel rehberli turlarla ziyarete açılır. Restorasyon çalışmaları nedeniyle kapalı olduğu dönemler de olur. Passetto’yu görmek istiyorsanız, gitmeden önce müzenin resmî sitesinden güncel durumu kontrol edin.
Ulaşım: Kale, Roma’nın merkezinde, Vatikan’a yürüme mesafesindedir. En yakın metro durağı A hattındaki Lepanto ya da Ottaviano’dur; buradan yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılır. Pek çok otobüs hattı Lungotevere boyunca kalenin yakınından geçer. Tarihi merkezdeki Navona Meydanı’ndan yürüyerek 10 dakikada Sant’Angelo Köprüsü’ne varabilirsiniz.
İpuçları: Kaleyi gezmek için en az 2 saat ayırın. Vatikan Müzeleri ile aynı güne sıkıştırmak mümkün, ama yorucu olabilir. Terasa çıkmak için birçok merdiven tırmanılacağını unutmayın. En güzel fotoğraflar için sabah erken saatlerde ya da gün batımında Ponte Umberto I’den kaleye ve köprüye bakın. Akşamları kale ve köprü aydınlatılır; gece Tiber kıyısında yürüyüş, Castel Sant’Angelo’yu bambaşka bir atmosferde görmenizi sağlar.
Konum: Lungotevere Castello 50, Roma, İtalya · Koordinatlar: 41.9031° K, 12.4663° D · Castel Sant’Angelo’yu Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
İtalya’yı güneyden kuzeye kat eden bir kale rotası planlıyorsanız, Roma’dan önce Puglia’da, II. Friedrich’in gizemli sekizgeni Castel del Monte‘ye uğrayın. Roma’dan kuzeye devam ettiğinizde Milano’da Sforza ailesinin görkemli sarayı Castello Sforzesco, Aosta Vadisi’nde masalsı Fénis Kalesi ve Garda Gölü’nde sudan yükselen Scaliger Kalesi sizi bekliyor. Güneye, Napoli körfezine inmek isterseniz de Ischia adasındaki Castello Aragonese, denizin ortasındaki kayalık adacığıyla unutulmaz bir durak olacak.
Castel Sant’Angelo’dan ayrılırken köprünün ortasında durun ve arkanıza bakın. Tepedeki melek, kılıcını kınına sokmak üzere, hareketsiz bekliyor. Onun altında bir imparatorun külleri, bir papanın korkusu, bir heykeltıraşın kırık bacağı, genç bir kadının son gecesi, bir operanın son çığlığı. Roma’nın bütün hikâyeleri burada üst üste binmiş, birbirine yaslanmış. Belki de şehrin en dürüst yapısı budur: Hiçbir çağını saklamaz, hiçbirini de tam olarak unutmaz. Sadece katlarını çoğaltır ve tepesinde, iki bin yıldır, vebanın bittiğini haber veren bir melek taşır.
