Edebiyat Kulübü

orta çağda mimarlık

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #19146 Yanıtla
    tuna
    Katılımcı

    Tezhip, (yaldız ya da renkli boyalarla süsleme sanatı.) çini mürekkebi, çömlekçilik… Bunlar, özellikle 1000 yıllarından başlayarak Avrupa topraklarında yükselen büyük dinsel eserlerin yanında küçük kalan sanatlardır.

    “Katedral”in ortaçağın tipik bir anıtı olması, Kilise’nin güçlülüşünden ve halkları -içtenlikle olsun olmasın- ‘iman’a zorlanmasından ileri geliyordu. Bunun sonucu olarak da herkes katedrallerin yapımına katılmaktaydı: Kimi para yardımı yapıyor, kimi taş çıkarma ya da taşıma gibi angaryalar yükleniyor, kimi sanatıyla katkıda bulunuyor, zanaatçıları evinde barındırıyor ya da vitraylar armağan ediyordu. O dönemdeki teknişin ilkellişi sonucu her çeşit iş insan gücüyle başarılacağından, bir Nötre Dame, bir Chartres, bir Reims katedralinin ne kadar zamanda bitebileceği düşünülebilir. Gerçekten de yapımı yüz yıl sürenlerin sayısı az değildir.

    Ortaçağın başlangıcında kiliseler antik bazilika’ları (ticaret ve sosyal olaylar için toplanma yeri olarak yapılmış, çatıs? dikdörtgen biçiminde sütunlu salonlardan meydana gelmiş Roma yapısı.) örnek tutan dikdörtgen bir nef’ten (kiliselerde kubbe altı bölümü, ?ahın.) yapılmıştı. Buna, zamanla ‘transept’ (bir kilisenin esas yapısına dik inşa edilmiş, yapıya haç şekli veren yan bölümler.), yan netler, bitişik küçük kiliseler, çan kuleleri de eklenmişti. Bu büyüme ortaya çetin bir sorun çıkarıyordu: Damın örtülmesi… Kilise yalnız bir nef’ten oluşmuşken, kirişlere dayanan bir dam inşa etmekle iş çözümleniyordu, ama yapının gelişmesiyle bu yöntem yetersiz kaldı; çünkü putreller belli bir ölçüden uzun yapılınca sağlamlı?ından kaybediyordu. Ayrıca, bütün bu tahta parçalar, her an yangın tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

    Bu yüzden, XI. yüzyılın başından beri adi damın yerine taş tonozlar kullanılmaya başlandı. Bu tonozun iç eğmeci, eksene göre kesilmiş silindir şeklindeydi ve iki yanı da nef’in iki duvarına dayanıyordu. Yapının tonoz anahtarı üzerine dayanarak kendilişinden durabilmesi için, taşları belli biçimlerde kesmek gerekiyordu. Böyle olunca da, duvarlara aşırı aşırlık yüklenmekteydi. Gerçekten de, bu aşırlık duvarların birbirlerini itme tehlikesi yaratıyordu; yani, duvarlar bu itişe karşı gelebilecek kadar aşır, alçak ve tek parçalı olmalıydı. Bu yapım şekli, yeterli büyüklükte pencereler açılmasına elverişli olmayan hantal ve karanlık “Roman” stili kiliseleri meydana getirdi.

    Ama aynı dönemde (1100 yıllarında) birbirlerinden çok uzak yerlerde (sözgelişi, Durham-ıngiltere, Moissac-Fransa) yepyeni bir yapı sanatı yayılmaya başladı. Dörtgen şeklinde yerleğtirilmiş dört sütuna, bu dörtgenin köşegenlerine doğru uzanan ve tonoz anahtarında kırılan dört kemer inşa edilerek meydana getirilen çatı iskeletine, her büyüklükte damı oturtmak imkân? vardı. Burada da çatı, duvarlara büyük bir aşırlık yüklemekte ve bunların birbirini itmesine yol açan bir güç yaratmaktaydı Fakat bu sakınca iki gücün dikey biçimde inişini sağlayacak biçimde yerleğtirilmiş payanda (eğik olarak vurulan destek.) kemerlerinin aşırlıklarıyla rahatça dengelenebilmekteydi. Artık 1100-1500 yılları arasında mimarlığa hâkim olacak “Gotik” sanat doğmuştu.

    Fransa’da, ortaçağ mimarlığının en eski Roman stilinden en gösterişti Gotik’e kadar geçirdişi aŞamaları izleyebileceğimiz bir örnek yapı bulunmaktadır: Saint Michel dağındaki manastır (X. yüzyıl)… Bir yeraltı mezarlığı olarak yapılan bu binanın üstüne, 1017-1144 yılları arasında Roman stili bir kilise inşa edilmişti. Bu kilisenin 1421’de yıkılan koro yeri, 1450-1521 yılları arasında Gotik biçiminde inşa edilmişti. En dikkatsiz bir ziyaretçi bite, hemen göze çarpan bu uyuşmazlığın önünde biraz duraksamadan edemez: O hantal, karanlık nef ve bu zarif aydınlık koro botumu…

    Bu göz kamaştırıcı yapıyı ya da 48 metrelik koro bölümüyle Beauvais katedralini hatta ünlü Ulm katedralini görmek, mimarların cüreti ve teknik bilgileri üzerine yeterli bir kanı verir. Bu ustaların eline yeterli insan gücü ve malzeme vermekle iş bitmiyordu; her şeyden önce yapı teknişinin sorunlarını çözümlemek gerekiyordu. Bu sorunların inanılmaz karmaşıklığına bir an gözümüzün önüne getirelim: Duvarlara verilecek kalınlığın belirlenmesi, pencerelerin ‘azami’ büyüklüğü, payanda kemerlerinin yeri, tonozların yönü, taşların biçimi ve ayrıca bir yIşın geometri, statik ve stereotomi (taşların kesilmesini ve yontulmasın? konu alan bilim dalı.) sorunları, malzemelerin sağlamlığı ve direnci… ında ettikleri yapılardaki sütunların incelişi, bu sorunları Romalılar gibi kaba bir ‘yaklaşık hesap’la değil, bilimsel bir biçimde çözümlemiş olduklarını göstermektedir.

    Öyle ki mimarların yeterli ve kesin matematik, fizik bilgileri bulunduşunu ileri sürmesek bile, etkili deneysel yöntemler uyguladıkları kesindir.

1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
Yanıtla: orta çağda mimarlık
Bilgileriniz: