Polis Yönetimi-Türk Polisinin Yöneticilerinin Kimler Olacağını AİHM’e mi sormalıyız?

Türk Polisinin yöneticiliğini yapacak olan personel, değişik kaynaklardan teşkılata katılmaktadır. En önemli kaynak, polis kolej(ler)inden de önemli miktarda öğrenci alan Polis Akademisidir. Her yıl, yaklaşık 300 mezun veren bu kurum özellikle son 5-6 yıl içinde gerek personel yönetimi, gerek akademik müfredat, ve gerekse organizasyon kültürü çerçevesinde önemli değikliklere uğramış, ve halen de uğramaktadır. Eski yöneticilerinden Tuncay Yılmaz’in anlattıklarına (Bozdağ ve Elgaz, 2009) bakılırsa, bu değişiklikler daha bir süre devam edecektir.

Teşkilatın diğer yönetici kaynağı yüksek öğrenim görmüş fakat en ast rütbede bulunan polis memurlarıdir. Bunlardan bir süre meslekte çalışmış bulunanlar belli dönemlerde sınavlara tabi tutulup seçilmelerinin ardından yarı-akademi statüsü kazandırılmış bazı polis okullarında, akademililerin gördükleri eğitime nispeten çok daha kısa bir eğitimin ardından teşkilata yönetici olmaktadırlar. Bu sürelerdeki nüansın sebebi Polis Akademisinin lisans seviyesi eğitim veren bir kurum olması yüzünden eğitiminin de minimum dört sene sürmesi, buna karşılık yarı-akademi statüsündeki polis okullarının böyle bir bağlayıcı hükümle değil, kurumun takdiriyle oluşturulmuş yasalarla ortaya çıkan şartlarla eğitim vermeleridir.

Problem

Buraya kadar herşey, değişmekte olan bir teşkilat için normal karşılanabilir. Oysa ki emniyet teşkilatındaki amirlik müessesinin de dual bir yapıya sahip olması, çok önemli başka bir problemi ortaya çıkarmaktadır (Akçam ve Güler, 2009). Alt-amirlik olarak görülen komiser yardımcılığı, komiserlik ve başkomiserlik dual amirlik yapısının ilk basamağını oluştururken, bunlardan sonra gelen emniyet amirliği ve emniyet müdürlüğü rütbeleri diğer basamağın üyeleridirler. Bir önceki paragrafta anlatılan iki farklı personel kaynağının biri, dual yapının ikisinde de otomatik olarak ilerleyebilirken, diğeri sadece birinci basamak olarak görülen alt-amirliklerde çalışmaya zorlanmaktadır.

Maalesef iç hukuk yolarının tamamının devreye sokulmasına rağmen çözülemeyen bu problem, en sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kadar gitmiştir. Mahkemenin emniyet teşkilatını haklı bulması ihtimalinde bütün problemler şimdilik çözülmüş olacaktır. Fakat emniyet müdürlüğü rütbesine kabul edilmeyen ve Polis Akademisi mezunu olmayan meslektaşlarımızın davayı kazanması durumunda nerdeyse bütün terfi prensipleri değişecek, ve teşkilat tarihinde yeni bir çığır açılacaktır. Teşkilat büyüklerimizin her iki ihtimali de gözönünde bulundurup şimdiden, olası bir boşluğu engellemek adına planlar yapmış olmalarını ümit ediyoruz.

Önceden yine bu sitede teşkilatın rütbe-terfi probleminin aslında ne kadar önemli olduğunu, ve nasıl çözülebileceğine dair bir takım öneriler dillendirilmişti (Şahin, 2008). Bu önerilerin gerçekliği ve mümkün olabilirliğini tartışmadan evvel, polisin yönetilmesine neden ihtiyaç olduğu, ve bunu kimler yaparsa daha iyi yapabilirler sorularının sorulması gerektiği kanaatindeyim. Tartışmanın iki tarafı da, polisin kendileri tarafından yönetilmesini iddia etmekte, ama bunun neden böyle olması gerektiğine dair mantıklı ve doyurucu açıklamalar getirmemektedirler.

Gelişmiş ülkelere bakıldığında, polis yöneticilerinin genelde eski-polis, yeni-politikacılar olduğunu şaşkınlıkla görüyoruz. ABD’de polis yöneticisi olmak isteyen kişiler genel başkanlık seçiminin olduğu gün seçilirler, dolayısıyla öncesinde kampanya yürütürler. Eğer var ise, rakiplerinin suç önleme politikalarını eleştirip, kendilerinin bu işte ne kadar başarılı olabileceklerini halka anlatırlar. Seçilmeyip belediye başkanları tarafından atanan polis yöneticileri de vardır. Fakat bunlar da esasen yarı-politikacıdırlar çünkü yine seçimle işbaşına gelen başka biri tarafından seçilmek zorundadırlar. Bu sistemin ülkemizde pratik olarak uygulanması mümkün görünmemektedir. Hali hazırdaki sistemi de kendisinden devşirdiğimiz Kıta Avrupası’na bakıldığında ise, yine ABD’ye benzer bir sistemle karşılaşmaktayız. Buna göre hiç kimse normal rütbesiz polislik yapmadan polis yöneticiliği yapamaz; yönetici adayları bu işe istekli ve giriş şartlarını yerine getirebilen memur adaylar arasından sınavla merkezi bir eğitim kurumuna alınır. Kanunda öngörülen yönetici dersleri ağırlıklı bir program uygulanan bu eğitimin ardından başarıyla mezun olanlar polis yöneticisi (=kurmay) olabilirler.

Dolayısıyla merkezi bir eğitim kurumunda yıllarca sadece lise-üniversite eğitimi gören, hayatı boyunca polislik yapmamış, hırsız-uyuşturucu-suç-suçlu-nezaret-ekip görmemiş, sadece okulun poligonunda silah kullanmış, devriye gezmemiş, telsizle konuşmamış, Ankara’nin ve doğduğu yerin ana sokaklarından başka bir yöreyi (en azından orada polislik yapacak kadar) iyi bilmeyen, polisliği pratikten ziyade duyduklarından ve izlediklerinden öğrenmiş bir kişinin mezuniyetinin ardından 10. gününde polis yöneticiliği yapmasını beklemek, dünyada çok örneğini görebileceğimiz bir uygulama değildir. Polis Koleji ve Polis Akademisine alınan öğrencilerin çok üst düzeyde eleyici bir sınavla alınması, ya da o öğrencilerin zeka seviyesi olarak normalın üstünde bir ortalamaya sahip olmaları da bu gerçeği değiştirmez; polislik tecrübeyle öğrenilir ve uygulanır, kuramsal zeka ile değil. Buna mukabil, su ürünleri ya da uzay mühendisliği gibi bir üniversite bölümünü, ya da açık öğretimden bir üniversiteyi 10 senede bitirmiş ve ardından polis memuru olarak polislikle çok ta ilgisi olmayan bir birimde birkaç sene çalışmış birinin de polis yöneticisi olmayı beklemesi, aynı şekilde akıl karı değildir.

Sonuç

Bu sorunu aşmak için önerilen makyaj çözümlerin ciddiye alınabilmesi de çok güçtür. Rütbe isimlerinin, rütbe şekillerinin, kıyafetin vb. değiştirilmesi gibi öneriler çağdışı (bu çağa ait olmayan) oldukları gibi, ayrıca komiktirler. Sadece 2 rütbe de olsa, rütbe sayısı 52’ye de çıkarılsa sorun polisin neden yönetilmesi gerektiği, ve eğer bu yönetici müessesine kesinlikle ihtiyaç duyuluyorsa, bunu kim(ler)in yapması gerektiğidir (Akçam ve Güler, 2009). Maalesef bu yazıda kendilerini andığımız tarafların hiçbirinden bu sorularla ilgili görüş ve öneri duyulmamaktadır. Bu da kısır döngüye ve anlamsız tartışmalara meydan vermektedir. Öncelik, polislik mesleğini tanımlamakta (Şahin, 2009), sonra da polislerin yöneticilerini tanımlamaktadır. Hangi kaynaktan gelenin ne kadar yükselebileceğini tartışmak ta bu sebeble elbise tarzı ya da rütbe ismi tartışmak kadar komik olacaktir. Polis yöneticiliğini tanımlamanın ardından getirilecek olan objektif kıstaslarla (yabancı dil (KPDS-TOEFL), yüksek lisans (ilgili görülecek alanlarda master-doktora), fizik-kondüsyonel yeterlilik, mesleki tecrübe (hangi birimde ne kadar çalışıldığı), gösterdiği mesleki başarılar, kanun-yönetmelik-meslek bilgisi (yazılı sınavlar vasıtasıyla), profesyonel beceriler (dalış, atış, olay yeri inceleme, koordinasyon, istihbarat, narkotik uzmanlığı vs.) vb.) seçilen adayların alacağı kursun ardından yönetici olması, ve ayrıca başka türlü olmasının önüne de geçilmesi bir şarttır. Kısaca, polis yöneticiliği yapacak kişiler, bu işi en iyi yapacak kişiler olmalıdır.
kaynak : isref.com

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir