Carcassonne: Avrupa’nın En Büyük Surlu Şehri ve Katharların Trajik Kalesi

Fransa’nın güneyinde, Occitanie bölgesinde, Aude Nehri’nin ovasına tepeden bakan bir tepenin üzerinde, sivri külahlı kuleleri ve çift sıra suruyla adeta bir peri masalından fırlamış bir şehir yükselir: Carcassonne. Daha doğrusu, “Cité de Carcassonne”; çünkü burası tek bir kale değil, baştan sona surlarla çevrili, içinde bir şatosu, bir bazilikası, sokakları ve hâlâ yaşayan sakinleri olan koca bir ortaçağ şehridir. Avrupa’nın en büyük ve en iyi korunmuş surlu şehri olan Carcassonne, üç kilometreyi bulan çift sırlı surları ve elli ikiden fazla kulesiyle, bir zamanlar aşılmaz sayılan bir kaleydi.

Ama Carcassonne’un büyüsü, yalnızca görüntüsünde değil, taşıdığı olağanüstü tarihte gizlidir. Bu tepe, tam iki bin altı yüz yıldır bir yerleşim yeri; Roma surları, ortaçağ şatoları ve bir Haçlı Seferi’nin kanlı izleri, hepsi tek bir siluetin altında iç içe geçmiştir. Carcassonne, bir çağın değil, üst üste binmiş yüzyılların eseridir.

Bu surların ardında, tarihin en dokunaklı direniş hikâyelerinden biri saklıdır: on üçüncü yüzyılda, Katolik Kilisesi’nin “sapkın” ilan ettiği Katharlara kucak açan genç bir vikont ve onun trajik sonu. Bir de, on dokuzuncu yüzyılda neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş bu şehri kurtaran, ama bunu yaparken tarihçileri hâlâ tartıştıran bir mimarın hikâyesi vardır. Carcassonne, tarih ile efsanenin, yıkım ile dirilişin buluştuğu ender yerlerden biridir.

Bu yazıda sizi Carcassonne’un hem surlarına hem de hikâyesine götüreceğiz: iki bin altı yüz yıllık Roma temellerinden Trencavel hanedanına; Katharların trajedisinden 1209 kuşatmasına, çift surların yükselişinden Viollet-le-Duc’ün tartışmalı restorasyonuna kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

Carcassonne kalesi havadan görünüm

Aude Ovası’na bakan surlu şehir

Carcassonne, Fransa’nın güneyindeki Occitanie (eski adıyla Languedoc) bölgesinde, Akdeniz ile Atlantik’i, Fransa ile İspanya’yı birbirine bağlayan tarihî ticaret ve istila yollarının kesiştiği stratejik bir noktada yer alır. Aude Nehri’nin ovasına tepeden bakan bu konum, tepeyi binlerce yıldır savunulması kolay, kontrolü değerli bir mevki hâline getirmiştir.

Carcassonne surları ve kuleleri

Şehri asıl efsanevi kılan, o çift sıra surlardır. Dış ve iç olmak üzere iki ayrı sur hattı, aralarında “lices” denen bir savunma boşluğu bırakacak şekilde iç içe geçmiştir. Bir saldırgan dış suru aşsa bile, kendini iki duvar arasındaki bu ölümcül alanda, içteki daha yüksek surdan gelen okların hedefi olarak bulurdu. Toplamda üç kilometreyi bulan bu surlar üzerinde elli ikiden fazla kule yükselir. Bu devasa savunma sistemi, Carcassonne’a yüzyıllarca “aşılmaz” ününü kazandırdı. Bugün Carcassonne, hem UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan hem de içinde hâlâ insanların yaşadığı, Avrupa’nın en büyük surlu şehridir; yılda milyonlarca ziyaretçiyi ağırlar.

İki bin altı yüz yıllık tepe ve Roma surları

Carcassonne’un hikâyesi, ortaçağdan çok daha eskiye, neredeyse iki bin altı yüz yıl öncesine uzanır. Bu tepede, Romalılardan bile önce, demir çağına ait bir yerleşim vardı. Ama tepeye ilk kalıcı ve güçlü surları örenler Romalılar oldu. Milattan sonra üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda Romalılar, burayı “Carcaso” adıyla önemli bir garnizon şehrine dönüştürdü ve tepeyi güçlü taş surlarla çevirdi.

Carcassonne surlu şehir genel görünüm

İşte Carcassonne’un en şaşırtıcı yanı burada gizlidir: bugün gördüğünüz çift surun iç halkasının önemli bir bölümü, hâlâ o özgün Roma surlarının üzerine oturur. Dikkatli bakan bir göz, surların bazı bölümlerinde Roma dönemine ait tuğla sıralarını ve at nalı biçimli kuleleri fark edebilir. Yani Carcassonne’da yürürken, aslında on yedi yüzyıllık bir savunmanın üzerinde yürüyorsunuz demektir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra tepe, önce Vizigotların, sonra da kısa bir süre Müslüman Endülüs’ün eline geçti; her medeniyet, bu stratejik surlara kendi izini bıraktı. Ama şehri gerçek anlamda büyütüp güzelleştiren, ortaçağın güçlü bir hanedanı olacaktı.

Trencavel hanedanı ve Comtal Şatosu

On birinci ve on ikinci yüzyıllarda Carcassonne, güçlü Trencavel ailesinin, yani Carcassonne ve Béziers vikontlarının merkezi oldu. Trencavel’ler döneminde şehir, hem zenginleşti hem de büyüdü; nüfusu birkaç bine ulaştı ve surların dibinde yeni mahalleler kuruldu.

Carcassonne Comtal Şatosu

Bu dönemin en önemli eseri, surların içindeki surlar olan Comtal Şatosu’dur (Château Comtal). Vikontların sarayı ve son savunma noktası olan bu şato, âdeta şehrin içindeki bir kaledir; kendi hendeği ve savunma kuleleriyle, gerektiğinde bağımsız olarak savunulabiliyordu. Trencavel’ler bu şatoyu inşa ettirdi, Roma surlarını onarıp güçlendirdi ve Carcassonne’u güney Fransa’nın en önemli kalelerinden birine dönüştürdü. Bu, aynı zamanda Occitan kültürünün, ozanların (troubadour) ve o bölgeye özgü özgür bir yaşam biçiminin de altın çağıydı. Ama bu parlak dönem, kanlı bir dinî çatışmayla trajik bir sona yaklaşıyordu.

Katharlar: “sapkın” ilan edilen bir halk

Carcassonne’un en dramatik tarihi, doğrudan bir din meselesiyle ilgilidir. On ikinci yüzyılda güney Fransa’da, “Katharlar” (ya da “Albililer”) adı verilen bir Hristiyan mezhebi hızla yayılmıştı. Katharlar, dönemin Katolik Kilisesi’ni yozlaşmış ve fazla dünyevi buluyor, daha sade ve ruhani bir inancı savunuyordu. Occitan bölgesi, bu inancın en güçlü olduğu yerlerden biriydi ve Carcassonne da onun önemli merkezlerinden biriydi.

Roma Kilisesi için bu, kabul edilemez bir “sapkınlık”tı. Papa III. Innocentius, bu inancı kökünden kazımak için 1208’de kuzeyli soyluları bir Haçlı Seferi’ne çağırdı; tarihe “Albi Haçlı Seferi” (Albigensian Crusade) olarak geçen bu sefer, aslında Hristiyanların Hristiyanlara karşı açtığı kanlı bir savaştı. Amaç yalnızca bir inancı yok etmek değil, aynı zamanda zengin ve bağımsız güney topraklarını kuzeyli Fransız krallığının denetimine sokmaktı. Ve bu seferin ilk büyük hedeflerinden biri, Katharlara kucak açan Carcassonne oldu.

1209: bir vikontun trajik direnişi

1209 yazında, Haçlı ordusu Carcassonne’un kapılarına dayandı. Şehri, henüz yirmili yaşlarındaki genç vikont Raymond-Roger Trencavel savunuyordu. Trencavel’e, tebaası olan Katharları düşmana teslim etmesi hâlinde canının bağışlanacağı söylendi; ama o, kendi halkını ele vermeyi reddetti ve direnişi seçti.

Carcassonne Narbonne Kapısı

Kuşatma, ağustos sıcağında başladı. Haçlılar, şehrin en büyük zayıflığını hedef aldı: su kaynağını kestiler. Surların içine sığınan binlerce insan, kavurucu sıcakta susuzlukla boğuşmaya başladı. Bu koşullar altında, yaklaşık iki hafta süren kuşatmanın sonunda, 15 Ağustos 1209’da genç Trencavel, şehir halkının canını kurtarmak karşılığında teslim olmayı kabul etti. Ama verilen söz tutulmadı; Trencavel, bir görüşme sırasında tutuklandı ve kendi şatosunun zindanına atıldı. Üç ay sonra, 10 Kasım 1209’da, bu zindanda esrarengiz bir biçimde (muhtemelen dizanteriden) hayatını kaybetti. Şehir halkı ise her şeylerini geride bırakarak, üzerlerindeki gömlekle şehirden sürüldü. Genç vikontun bu trajik sonu, güney Fransa’nın bağımsızlığının da sonu oldu. Şehir ve toprakları, Haçlı seferinin acımasız komutanı Simon de Montfort’a verildi; o da surları daha da güçlendirdi.

Çift surlar ve Aziz Louis

Trencavel’in ölümünden sonra Carcassonne, 1226’da doğrudan Fransız Krallığı’nın yönetimine geçti ve bir kraliyet kalesine dönüştü. 1240’ta, sürgündeki son Trencavel’in şehri geri alma girişimi başarısız olunca, Fransız Kralı bu kaleyi bir daha asla ele geçirilemeyecek hâle getirmeye karar verdi ve işte o meşhur ikinci, dıştaki sur hattının inşasına başlandı. Böylece Carcassonne, bugün bizi büyüleyen o eşsiz “çift sur” düzenine kavuştu.

Carcassonne ve eski köprü Pont Vieux

1247’de Kral IX. Louis (Aziz Louis), bir zamanlar surlardan sürülen halkın torunları için, Aude Nehri’nin karşı kıyısında yeni bir kasaba (Bastide Saint-Louis ya da Aşağı Şehir) kurdurdu; böylece Carcassonne, yukarıdaki surlu “Cité” ve aşağıdaki ticaret kasabası olmak üzere ikiye ayrıldı. Güçlendirilmiş Cité, artık İspanya’daki Aragon Krallığı’na karşı Fransa’nın güney sınırını koruyan, aşılmaz bir sınır kalesiydi. Bu ünü, 1355’te sınandı: Yüz Yıl Savaşları sırasında, ünlü İngiliz komutanı Kara Prens (Edward the Black Prince) bölgeye geldi; aşağıdaki kasabayı yakıp yıktı, ama yukarıdaki o güçlü Cité’ye saldırmayı bile göze alamadan çekildi. Carcassonne, aşılmazlığını bir kez daha kanıtlamıştı.

Surlar, kapılar, şato ve bazilika

Carcassonne’u gezmek, ortaçağ savunma mimarisinin bir açık hava müzesinde dolaşmak gibidir. Şehre, görkemli ana kapı olan Narbonne Kapısı’ndan (Porte Narbonnaise) girilir; iki devasa kuleyle korunan bu kapı, kendi başına bir savunma şaheseridir. İçeri girdiğinizde, iki sur arasındaki o meşhur “lices” boşluğunda yürüyebilir ve savunmanın nasıl katman katman tasarlandığını yerinde görebilirsiniz.

Carcassonne bazilikası

Şehrin kalbinde, daha önce sözünü ettiğimiz Comtal Şatosu yükselir; bugün burası, surların tarihini anlatan bir müze olarak gezilebilir ve şato surlarından şehrin ve ovanın manzarası seyredilebilir. Cité’nin bir başka mücevheri ise, hem Romanesk hem de Gotik öğeleri bir arada taşıyan, olağanüstü vitraylarıyla ünlü Aziz Nazarius ve Celsus Bazilikası’dır (Basilique Saints-Nazaire-et-Celse). Dar, taş döşeli sokaklar, meydanlar ve bu görkemli yapılar, Cité’yi gerçek anlamda yaşayan bir ortaçağ şehri hissi verir. Ne var ki bugün hayran olduğumuz bu görüntü, aslında yüzyıllar süren bir ihmalin ardından, tek bir adamın vizyonuyla küllerinden yeniden doğmuştur.

Yıkımdan dirilişe: Viollet-le-Duc

Carcassonne’un “aşılmaz” ününü sona erdiren şey, bir ordu değil, bir antlaşma oldu. 1659’da imzalanan Pireneler Antlaşması ile Fransa’nın sınırı güneye kaydı; İspanya artık doğrudan bir tehdit olmaktan çıkınca, güney sınırını koruyan Carcassonne da bir anda bütün askerî önemini yitirdi. Sonraki yüzyıllarda kale terk edildi, bakımsız kaldı ve yavaş yavaş bir harabeye dönüştü. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde durum o kadar kötüydü ki, devlet bu köhne surları yıkıp taşlarını satmayı bile ciddi ciddi düşünüyordu.

Carcassonne cité manzara

İşte bu noktada, Carcassonne’un kaderini değiştiren isim ortaya çıktı: mimar Eugène Viollet-le-Duc. On dokuzuncu yüzyılın ortasında, yazar Prosper Mérimée gibi isimlerin de desteğiyle başlatılan devasa bir restorasyon projesinin başına geçen Viollet-le-Duc, ölmekte olan bu şehri adım adım yeniden ayağa kaldırdı. Surları onardı, çöken kuleleri yeniden inşa etti ve Carcassonne’u bugünkü görkemli hâline kavuşturdu. Ama onun çalışması, bir tartışmayı da beraberinde getirdi: Viollet-le-Duc, kulelerin tepesine, güney Fransa’nın özgün üslubuna pek de uymayan, kuzey Fransa tarzında sivri, konik arduvaz külahlar ekledi. Bazı tarihçiler bugün bile bu külahların “otantik” olmadığını, mimarın kendi hayalindeki ideal bir ortaçağı yarattığını savunur. Ne var ki bu tartışmalı dokunuşlar olmasaydı, belki de Carcassonne bugün hiç var olmayacaktı. Üstelik Viollet-le-Duc, bu çalışmasıyla modern koruma biliminin de kurucularından biri sayılır; projeyi 1879’daki ölümüne kadar sürdürdü, çalışma öğrencileri tarafından yirminci yüzyılın başında tamamlandı.

Bugün Carcassonne’da bir gün

Bugün Carcassonne, 1997’den beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor ve Fransa’nın en çok ziyaret edilen mekânlarından biri; yılda milyonlarca turist bu masalsı şehri görmeye geliyor. En etkileyici yanı ise, Cité’nin hâlâ yaşayan bir yer olmasıdır; surların içinde bugün de az sayıda insan yaşar, dükkânlar ve restoranlar işler. Yani Carcassonne, dondurulmuş bir müze değil, nefes alan bir şehirdir.

Ziyaretçiler, surların üzerinde ve iki sur arasındaki “lices” boşluğunda saatlerce yürüyebilir, Comtal Şatosu’nu ve bazilikayı gezebilir, dar ortaçağ sokaklarında kaybolabilir. Özellikle gün batımında, taşlar altın rengine büründüğünde ve akşam ışıklandırması başladığında, Cité gerçek bir peri masalına dönüşür. Her yıl 14 Temmuz’da surların üzerinden yapılan görkemli havai fişek gösterisi, adeta şehrin bir kez daha “yanışını” temsil eden efsanevi bir etkinliktir; yazın düzenlenen Carcassonne Festivali de bu tarihî surları bir konser ve tiyatro sahnesine dönüştürür.

Kapısını çaldığınızda

Carcassonne, Fransa’nın güneyindeki Occitanie bölgesinde, Toulouse’un yaklaşık seksen beş kilometre güneydoğusunda yer alıyor. Ulaşımı çok kolay: Toulouse’dan trenle ya da arabayla yaklaşık bir saatte ulaşabilir, hatta şehrin kendi küçük havalimanını kullanabilirsiniz. Şehir ikiye ayrıldığı için şunu unutmayın: asıl görmek istediğiniz surlu ortaçağ şehri “La Cité”dir; tren istasyonunun bulunduğu modern aşağı şehirden (Ville Basse) Cité’ye yürüyerek (yaklaşık yarım saat, güzel bir yürüyüş) ya da otobüsle geçebilirsiniz.

Carcassonne ve Canal du Midi

Cité’ye giriş ve surlu sokaklarda dolaşmak ücretsizdir; yalnızca Comtal Şatosu ve sur yürüyüşü için bilet almanız gerekir. Şehri hakkıyla gezmek ve kalabalıktan kaçmak için ya sabah erken ya da akşamüstü gitmenizi öneririz; öğle saatlerinde, özellikle yaz aylarında Cité çok kalabalık olabilir. Taş döşeli, engebeli sokaklar ve sur merdivenleri için rahat, sağlam ayakkabılar şart. Carcassonne’un bir başka güzelliği de, şehrin yanından geçen ve kendisi de UNESCO mirası olan tarihî Canal du Midi’dir; kanal kıyısında yürüyebilir ya da tekne turu yapabilirsiniz. Mümkünse akşamı da orada geçirin: gece ışıklandırılan surlar, gündüzünden bambaşka, unutulmaz bir manzara sunar. Güncel bilet ve açılış bilgileri için mekânın resmî sitesini kontrol edin.

Konum: Cité de Carcassonne, Occitanie, Fransa · Koordinatlar: 43.2061° K, 2.3639° D · Carcassonne’u Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Carcassonne’u gezdiyseniz, Fransa’nın eşsiz kale ve şato zenginliğini yeni keşfetmeye başladınız demektir. Bu ülke, dünyanın en görkemli kalelerine ve şatolarına ev sahipliği yapar. Aynı seride keşfedilmeyi bekleyenler arasında; gelgit sularının ortasında yükselen, bir ada-manastır-kale olan büyüleyici Mont-Saint-Michel, Loire Vadisi’nin en görkemli Rönesans şatosu ve çift sarmal merdiveniyle ünlü Chambord, nehrin üzerine kurulu zarif “Kadınlar Şatosu” Chenonceau, Kral XIV. Louis’nin göz kamaştırıcı sarayı Versailles ve Jeanne d’Arc’ın tarihe geçtiği Chinon yer alıyor. Bu Fransız kalelerini seri içinde tek tek ele alacağız; yayımlandıkça bağlantılarını buraya ekleyeceğiz.

Carcassonne, taşa kazınmış iki bin altı yüz yıllık bir hikâye. Bir Roma garnizonu olarak yükseldi, Trencavel’lerin altın çağını yaşadı, bir halkın inancı uğruna verdiği trajik direnişe tanıklık etti; aşılmaz çift surlarıyla imparatorlukları durdurdu, sonra unutulup neredeyse yok oldu ve nihayet bir mimarın vizyonuyla küllerinden yeniden doğdu. Bir gün o çift surun arasındaki “lices”te yürüyüp sivri kulelere ve aşağıdaki ovaya baktığınızda, ayaklarınızın altında Romalıların, ozanların, Katharların ve restoratörlerin izlerinin bir arada uzandığını hissedeceksiniz. Ve büyük ihtimalle, onun neden “gerçek bir peri masalı şehri” olarak anıldığını bütün benliğinizle anlayacaksınız.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir