Prens Adaları Gezi Rehberi

Buna yüksek binaların inşaatını engelleyen kontrolleri,eski ve geleneksel Türk evlerini ve yüzyıl başının zengin ‘Stamboul’ tüccar ve bankerlerinin malikanelerini eklerseniz, oluşturdukları benzersiz atmosferi de tahmin edebilirsiniz. Ancak adalar, vapur iskelelerinin çevresine toplaşmış küçük yerleşimler olmanın fazlasıyla ötesindedirler. iniş noktasının biraz ötesinde, evlerin, lokantaların ve küçük dükkanların hemen bitiminde, kendinizi büyük oranda bozulmadan kalmış bir doğa ve sahil bölgesinde bulmanın beklenmedik mutluluğunu yaşarsınız. Uçurumlar denize doğru dik inmekte; kumlu plajlar, körfezler ve ıssız koylar her köşe dönüşünde önünüze serilmekte; çam ormanları her adanın kıyılarından merkez tepelerine ve sırtlarına doğru uzanmaktadır.

Aslında adaların kendileri 8000 yıl kadar önce, son buzul çağının sonunda suya batmış olan küçük bir dağ silsilesinin zirvelerinden oluşmaktadır. Gezegen ısı kazanırken Avrupa’nın yarısını kaplayan geniş buz tabakalarından salınan su, dünyanın nehir ve denizlerini iyice şişirerek patlama noktasına getirmiştir.

Sonunda kalıbından taşan Akdeniz, Çanakkale kapıları üzerinden geçerek ardındaki geniş tatlı su havzasını Marmara Denizini oluşturacak biçimde doldurmuş, dağların eteklerini sular altına alarak geriye adaları bırakmıştır. Yoluna devam eden sular İstanbul Boğazını oluşturan vadiyi aşıp, ikiyüz adet Niagara şelalesininkine eşdeğer bir güçle dökülerek Karadeniz’i meydana getirmiştir. Adalarda bugün hüküm süren sükunete bakıldığında, bu coşkun ve gürültülü doğa olaylarını hayal etmek bile oldukça güçtür.

Grubu oluşturan dokuz adanın yalnızca en büyükleri olan dördünde kalıcı meskenler mevcuttur. Vapurlar adalara sırayla uğrayarak ziyaretçilere her birinin tadına varma fırsatı verir; onlara kaliteli atmosferi tanıyan birer uzman misali, o günü hangi deneyimin keyfini çıkararak geçireceklerine karar verme şansı tanır. Vapurların adalara uğrama sırası şöyledir: En küçükleri olan Kınalı ada, biraz daha büyük ve birbirine aşağı yukarı eşit olan Burgaz ve Heybeli adaları, son olarak da en genişleri olan Büyükada.

Bizans döneminde Büyükada, Prinkipo veya Prenslerin Adası olarak anılmaktaydı. Bu isim, MS 509 yılında ll.Justin tarafından buraya kurdurulan krallık sarayından gelmektedir. ‘Prenslerin Adaları1 tamlaması daha sonra tüm ada grubu için kullanılan bir isme dönüşmüştür. Adaların merkez tepelerinin yüksek bölümlerinde hâlâ Rum Ortodoks kiliseleri, papaz okulları ve manastırları bulunmaktadır.

Zamanında hatalar yapan veya fazla hırslı hareket eden Bizans asillerinin ve tahttan indirilen imparatorların sürgüne gönderildiği yerler işte bu manastırlardır.

Bizans imparatorluğunun MS 1071 yılındaki Malazgirt savaşıyla yaşadığı en büyük yenilgiden sonra imparator IV .Romanus, Selçuklu Sultanı Alp Arslan tarafından tutsak alınmış ve iadesi için fidye istenmişti. Bu sırada Romanus evinde, en hatırı sayılır Bizans gelenekleri uyarınca üvey oğlu tarafından tahttan indirildi, kör edildi ve Kınalıada’ya sürgüne gönderildi.

Adalarda sürgün hayatı yaşayan önemli kişilerin sonuncusu, 1929-1933 tarihleri arasında 55 Çankaya Caddesi, Büyükada adresinde ikamet eden Leon Troçki idi. Yaygın söylentiye göre, kendisine yaklaşan herkes için tehlike teşkil eden birisiydi. Deniz kenarındaki bahçesinin fazla yakınına sürüklenme şanssızlığına uğrayan balıkçılar, adamın tabancasından çıkan kurşunlarla karşı karşıya kalmaktaydılar. Bir suikastçının günlük dehşetinin işkencesini yaşayan ve Josef Stalin’in elinin nerelere uzanabileceğini gayet iyi bilen bu kişi, sonunda kaçarak önce Norveç’e, oradan da Meksika’ya gitmişti.

Bu sürgün teması bir dizi inciyi bağlayan ip misali tüm adaların öykülerinde yer alarak işlenmekte, üstelik hâlâ devam da etmektedir. Ancak günümüzde söz konusu olabilecek sürgünler, insanların kendi kararlarıyla uyguladıkları türdendir. Peki böyle bir şeyin çekiciliği nerede yatıyor? Her şeyden önce buralarda sunulan daha insani, daha anlaşılabilir yaşam düzeyi önem taşıyor olsa gerek Tek bir bakışla sınırları kavranabilen; yürüme mesafeleri, aktiviteleri, sakinlerinin birbirleriyle ilişkileri ve yaşam biçimleri kolayca anlaşılabilen bir düzeydir bu. Diğer bir deyişle adalarda hayat, ne kadar kısa süreli bir deneyim olursa olsun, büyük şehirdeki yaşamın boyutları, kalabalıkta kaybolmuşluğu ve temposuyla yaşadığımız problemlere yukarıdan bakma fırsatı tanımaktadır. Ada hayatında anlaşmazlıklar kaynağına dönmekte; ait oldukları yere, yani insanların kendi aralarına geri gönderilmektedirler.

Yine kişisel kararlarla uygulanan, ancak tanımlaması ve sınırlarını belirlemesi daha güç olan bir başka sürgün biçimi de söz konusudur. Sosyal benliğimizden uzaklaşma, insanlara dönük maske kişiliğimizden kurtulma ve ta içimizdeki yenilenme kaynaklarına dönerek güç toplana amaçlı bir iç sürgündür bu. Ne de olsa bir denizi aşmak, yolculuk her ne kadar kısa da olsa, daha önceki yaşam biçimimizi geride bırakarak uzaklaşma psikolojisine işaret etmektedir. Bilinmeyen ve kendine yeterli bir dünyaya ayak bastığımızda, bu sembolik izolasyon bize kendi en derin duyum kaynaklarımızla yeniden bağlantı kurmak için gereken iç mekanizmayı harekete geçirme gücü sağlamaktadır.

yolcu

Hissetmediğin her yer uzaktır. http://www.biriyilik.com http://www.yapmake.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.