Windsor Kalesi: Bin Yıldır Ayakta Duran Kraliyet Sarayı

Londra’nın yaklaşık otuz kilometre batısında, Thames Nehri’nin kıyısındaki bir tebeşir yamacının tepesinde, dünyanın en uzun süredir kesintisiz oturulan kalesi yükseliyor. Windsor Kalesi neredeyse bin yıldır ayakta; kırk hükümdar burada yaşadı, kimi burada taç giydi, kimi burada gömüldü. İlk kez karşısına geçtiğinizde aslında tek bir yapıya değil, üst üste binmiş dokuz yüz yıllık bir tarihe bakıyorsunuz.

En şaşırtıcı yanı şu: burası bir müze değil. İngiliz kraliyet ailesinin hâlâ hafta sonlarını geçirdiği, devlet törenlerine ev sahipliği yapan, nefes alan bir saray. Yuvarlak Kule’nin tepesinde hangi bayrağın dalgalandığına bakarak kralın içeride olup olmadığını bile anlayabilirsiniz: Kraliyet Sancağı asılıysa hükümdar evinde demektir, değilse İngiliz bayrağı dalgalanır.

Bu yazıda sizi Windsor’un içine alacağız. Neden tam da bu tepeye kurulduğundan iki ay dayandığı kuşatmalara, boynuzlu bir hayaletin dolaştığı söylenen ormanından altın yaldızlı tören salonlarına, bir kralın sessizce gömüldüğü şapelinden minik bir bebek evinin içindeki çalışan musluklara kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

Gün batımında Windsor Kalesi

Thames’e tepeden bakan bir karar

Bir kalenin nereye kurulduğu çoğu zaman kaderini de belirler. Windsor için seçilen nokta tesadüf değildi. Thames Nehri’nin güney kıyısında, yaklaşık yüz metre yüksekliğinde dik bir tebeşir kayalığı yükseliyor; kale tam bu doğal yükseltinin tepesine oturtuldu. Aşağıdan bakan biri için burayı ele geçirmek neredeyse imkânsızdı; yukarıdan bakan biri içinse hem nehri hem çevredeki ovaları avucunun içi gibi görüyordu.

Konumun iki büyük avantajı vardı. Birincisi, Thames o dönemde Londra’ya giden en önemli su yoluydu; nehri kontrol eden başkentin kapısını da tutuyordu demektir. İkincisi, hemen yanı başında Sakson krallarından beri av alanı olarak kullanılan geniş bir orman uzanıyordu. Ortaçağ hükümdarları için avlanmak yalnızca eğlence değil, güç ve statü göstergesiydi; kralın yakınında böyle bir av ormanının bulunması burayı sıradan bir askerî mevkiden çok daha değerli kılıyordu.

Bugün kalenin surlarından aşağı baktığınızda, karşı kıyıda ünlü Eton Koleji’ni, uzakta Londra’nın silüetini seçebilirsiniz. Nehir kıvrılarak akar, aşağıdaki kasaba kalenin eteğine sokulur, Long Walk ise güneye doğru dümdüz uzanıp gözden kaybolur. Manzara, dokuz yüz yıl önce bir Norman komutanının neden tam da burayı işaret ettiğini tek bir bakışta anlatıyor.

Windsor Kalesi havadan görünüm

Bir fatihin kale halkasındaki köşe taşı

Hikâye 1066’da, Fatih William’ın Normandiya’dan gelip İngiltere’yi ele geçirmesiyle başlıyor. Yeni bir ülkeyi fethetmek bir şeydi; onu elde tutmak bambaşka bir işti. William, özellikle huzursuz Londra’yı kontrol altında tutabilmek için başkentin çevresine bir kaleler halkası kurdu. Bu halkadaki her kale birbirinden ve şehirden yaklaşık bir günlük yürüyüş, yani otuz kilometre kadar uzaktaydı; böylece bir kriz anında biri diğerine hızla takviye gönderebilirdi. Windsor bu zincirin en stratejik köşelerinden biriydi.

İlk hâli bugünkü ihtişamından çok uzaktı: topraktan yığılmış yapay bir tepe ve etrafını çeviren ahşap bir çitten ibaretti. Buna, dönemin tipik Norman düzeni olan motte and bailey deniyor; yapay tepenin üstünde ahşap bir kule, eteğindeki çevrili alanda ise günlük yaşam sürüyordu. Windsor tahminen 1070 civarında bu şekilde yükselmeye başladı. Başlangıçta tamamen askerî bir üstü; bugün gördüğünüz o taçlı ihtişamdan eser yoktu.

Ama William’ın kafasındaki bu askerî karakol zamanla çok daha fazlasına dönüşecekti. Onu izleyen neredeyse her hükümdar Windsor’a bir şeyler ekledi, bir yerini değiştirdi, bir kulesini yeniledi. Kalenin bugünkü hâli tek bir mimarın değil, yüzyıllar boyunca birbirinin üstüne inşa eden onlarca kralın ortak eseri. Yine de bunca eklemeye rağmen, merkezinde yuvarlak bir kule ve onun iki yanında birer avlu bulunan o ilk plan hiç bozulmadı.

Ahşaptan taşa: surların yükselişi

İlk ahşap kale güçlüydü ama kalıcı değildi. Taşın devri II. Henry ile başladı. 1170’lere gelindiğinde tepedeki ahşap kule yerini taştan bir yapıya bırakmıştı; bugün kalenin simgesi hâline gelen Yuvarlak Kule’nin temeli işte o zaman atıldı. İlginç bir ayrıntı: kule aslında tam anlamıyla yuvarlak değil. Üzerine oturduğu yapay tepe düzensiz bir biçime sahip olduğu için kule de o hatları izliyor; uzaktan yuvarlak görünse de yakından bakınca hafif düzensizliğini fark edersiniz. Tepesine çıkanları muhteşem bir panorama karşılar; açık bir günde çevredeki birkaç kontluk birden görülebilir.

Yuvarlak Kule kaleyi ikiye böler. Bir yanında Aşağı Avlu (Lower Ward), diğer yanında Yukarı Avlu (Upper Ward) uzanır. Aşağı Avlu daha çok dinî ve törensel yapılara, Yukarı Avlu ise kraliyet dairelerine ev sahipliği yapar. Bu ayrım yüzyıllar içinde giderek belirginleşti; bugün de ziyaretçi rotası aşağıdan yukarıya doğru, adeta zamanda ilerler gibi kurgulanmış.

Windsor Kalesi Yuvarlak Kule

Savunma açısından Windsor’u özel kılan, olağanüstü büyük alanıydı. Sıradan bir Norman kalesi dört beş dönümlük bir yeri kaplarken, Windsor surların içinde yaklaşık on üç dönümlük bir alana yayılıyordu. Bu genişlik, onun sıradan bir sınır kalesi değil, doğrudan hükümdara ait bir kale olmasından ileri geliyordu.

1216’daki büyük kuşatmanın hemen ardından savunmalar ciddi biçimde güçlendirildi. III. Henry döneminde Aşağı Avlu’nun surları taşla yeniden örüldü ve üç yeni kule eklendi: Curfew, Garter ve Salisbury kuleleri. Bunlardan Curfew Kulesi 1227’de tamamlandı ve bugün kalenin ayakta kalan en eski bölümlerinden biri. İçinde eski kale hapishanesi, bir de kuşatma anında gizlice dışarı çıkmayı sağlayan gizli bir çıkış bulunuyor. Üst katında on beşinci yüzyıldan kalma kale çanları ve eski bir saat mekanizması var; tepesindeki koni biçimli Fransız usulü çatı ise çok daha sonra, on dokuzuncu yüzyılda eklendi.

Windsor Kalesi Norman Kapısı

Kaleye girerken geçtiğiniz kapılar da başlı başına birer savunma hikâyesi. Yuvarlak Kule’nin yanındaki Norman Kapısı, Yukarı Avlu’ya açılan görkemli bir geçit. Aşağı Avlu’nun girişindeyse VIII. Henry Kapısı sizi karşılar; üzerindeki arma ve nar motifi, ilk eşi Aragonlu Katherine’e bir gönderme olarak okunur. Her taşın altında bir dönemin izi, her kapının ardında bir hükümdarın imzası var.

Boynuzlu avcı ve kütüphanedeki kraliçe

Dokuz yüz yıllık bir kalenin hayaletsiz olması beklenemezdi. Windsor’un en ünlü efsanesi, kalenin duvarları içinde değil, hemen yanındaki Büyük Park’ta (Windsor Great Park) geçer: Avcı Herne.

Anlatılana göre Herne, bir dönemin kralının en gözde avcısıydı. Bir av sırasında köşeye sıkışan bir geyik krala saldıracakken Herne araya atlar ve kralı kurtarır, ama kendisi ölümcül biçimde yaralanır. Tam can verirken ortaya çıkan bir büyücü garip bir yöntemle onu iyileştirir: geyiğin boynuzlarını Herne’in başına bağlar. Herne hayatta kalır, fakat avcılık yeteneğini yitirir. Zamanla saraydaki kıskanç avcılar onu hırsızlıkla suçlar, kralın gözünden düşer ve efsaneye göre Herne kendini yaşlı bir meşe ağacına asar. O günden sonra başında boynuzlarıyla, zincir şakırtıları ve bir köpek sürüsünün uğultusuyla ormanda dolaştığı söylenir. Onu görmek uğursuzluk sayılırdı; özellikle kraliyet ailesine gelecek bir felaketin habercisi olduğuna inanılırdı.

Bu efsane o kadar tuttu ki, William Shakespeare 1597 tarihli Windsor’un Şen Kadınları oyununda Herne’e yer verdi ve onu boynuzlu, geceleri belli bir meşe ağacının etrafında dolaşan bir figür olarak tarif etti. Herne’in asıldığı söylenen meşe yüzyıllarca Home Park’ta durdu; ağaç sonunda devrildiğinde Kraliçe Victoria kütüklerini “hayaletten de kurtulalım” diyerek kendi şöminesinde yaktırdığı anlatılır.

Windsor Kalesi tarihi gece gravürü

Herne yalnız değil. Kalenin içinde anlatılan hayalet hikâyeleri de var. En bilineni I. Elizabeth’in hayaleti. Kraliyet Kütüphanesi’nde, siyah bir elbise ve omuzlarında siyah bir dantelle dolaştığı; tahta zeminde topuklu ayakkabılarının sesinin duyulduğu, sonra heybetli figürünün belirip iç odaya doğru süzüldüğü anlatılır. Rivayete göre birçok kraliyet mensubu onu gördüğünü söylemiş; hatta bir hükümdarın onu üst üste birkaç gece boyunca gördüğü bile aktarılır.

Bir de İç Savaş sırasında burada tutsak edilip idam edilen I. Charles var; hayaletinin kütüphanede ve şapel çevresinde göründüğü söylenir. En tüyler ürpertici anlatı ise Norman Kapısı’yla ilgili: İç Savaş’tan kalma isimsiz bir mahkûmun ruhunun burada dolaştığı, ama onu yalnızca çocukların görebildiği, yetişkinlerin ise sadece yanlarından biri geçmiş gibi bir ürperti hissettiği anlatılır. Elbette bunlar birer halk anlatısı; kanıtı olan şeyler değil. Ama bir kalenin ruhu biraz da bu hikâyelerde yaşar.

İki ay süren o kuşatma

Windsor’un savunma gücü sadece kâğıt üstünde kalmadı; tarih boyunca birkaç kez gerçek ateşle sınandı. Aslında kale daha 1190’larda, Aslan Yürekli Richard haçlı seferindeyken bir el değiştirme ve kısa bir kuşatma yaşamıştı. Ama en ünlüsü 1216’daki kuşatmadır.

Olaylar, Kral John ile baronları arasındaki büyük gerilimin bir parçasıydı. 1215’te ünlü Magna Carta, Windsor’a çok yakın bir çayır olan Runnymede’de imzalanmıştı; hatta John bu pazarlıklar sırasında üssü olarak Windsor’u kullanmıştı. Ama anlaşma kalıcı barış getirmedi. Baronlar isyan etti ve Fransa’dan yardım istedi; Fransız Prensi Louis’ye bağlı kuvvetler İngiltere’ye geçti.

Kaleyi kralın adına savunan kişi, sadık komutanı Engelard de Cigogné’ydi. Baron ve Fransız kuvvetleri kaleyi kuşattı; kuşatma yaz aylarında yaklaşık iki ay sürdü. Buna rağmen Windsor’un savunması çökmedi. O dönemde İngiltere’nin güneyindeki neredeyse tüm kaleler baronların eline geçmişken, yalnızca iki kale direnmeyi başardı: Windsor ve Dover. Bu direniş kalenin bir sığınak olarak ününü perçinledi.

Windsor’un savaşla imtihanı burada bitmedi. Yüzyıllar sonra, İngiliz İç Savaşı sırasında kale bir kez daha sahnenin ortasındaydı. 1642’deki Edgehill Savaşı’nın ardından Windsor, Parlamento kuvvetlerinin askerî karargâhı hâline geldi. Bir zamanlar kralların ihtişam sembolü olan kale, şimdi krala karşı savaşanların merkeziydi. Tarihin cilvesi işte tam da böyle bir şey.

Kralların, bir mahkûmun ve bir idamın kalesi

Windsor’un en dramatik bölümü belki de İç Savaş yıllarında yazıldı. 1647’de kale, bir zamanlar sahibi olan kişiye, I. Charles’a hapishane oldu. Kral, kendi saraylarından birinde tutsaktı. 1649’da Londra’da Whitehall’da idam edildikten sonra, naaşı büyük bir törenle değil, tam tersine sessizce Windsor’a getirildi ve St George Şapeli’nin altındaki bir mahzene, VIII. Henry’nin yanına gömüldü.

O cenazeyle ilgili anlatılan bir ayrıntı yüzyıllarca dilden dile dolaştı: siyah örtülü tabut şapele taşınırken, o ana dek açık olan gökyüzünden aniden kar başlamış ve tabutun üstündeki siyah örtü bembeyaz olmuş. Bunu görenlerden bazıları kralın masumiyetinin bir işareti olarak yorumlamış. Gerçek mi, sonradan eklenen bir süs mü bilinmez; ama Windsor’un hikâyesine çok yakışan türden bir ayrıntı.

Windsor Kalesi Yukarı Avlu

Monarşi 1660’ta yeniden kurulunca, II. Charles tahta çıktı ve babasının tutsak edildiği kaleyi bu kez bir zafer sarayına çevirdi. Kraliyet dairelerini baştan aşağı yeniledi; İngiltere’nin en gösterişli Barok tören salonları o dönemde ortaya çıktı. Zengin kumaşlar, duvarları kaplayan goblenler, tavan freskleri… Kale, savaşın izlerini bir sanat eserine dönüştürerek sildi.

Bir sonraki büyük dönüşüm on dokuzuncu yüzyılın başında, IV. George döneminde geldi. Kral, mimar Jeffry Wyatville’e kaleyi baştan sona romantik bir görünüme kavuşturma görevini verdi. Yuvarlak Kule yükseltildi, siluet daha dramatik hâle getirildi, iç mekânlar görkemli biçimde yenilendi. Bugün fotoğraflarda gördüğünüz o masalsı Windsor silueti, büyük ölçüde bu dönemin eseri. Yani kale sadece savaşlarla değil, her çağın zevkiyle de yeniden ve yeniden şekillendi.

St George Şapeli ve Dizbağı şövalyeleri

Aşağı Avlu’da sizi karşılayan en görkemli yapı, St George Şapeli. Sadece bir ibadet mekânı değil; İngiliz tarihinin en önemli mezar yerlerinden ve mimari hazinelerinden biri. Geç Gotik, yani Dik Üslup (Perpendicular) tarzının başyapıtlarından sayılır. İçeri girdiğinizde başınızı kaldırıp tavana bakın: yelpaze gibi açılan taş tonozlar, ağırlığına inanamayacağınız bir zarafetle yükseliyor. Renkli vitraylardan süzülen ışık, taşın serinliğiyle birleşince insanı bir anda başka bir çağa taşıyor.

Şapel, on iki İngiliz hükümdarının son durağı. Aralarında VIII. Henry ve üçüncü eşi sevgili Jane Seymour, idam edilen I. Charles, ayrıca yakın dönemde II. Elizabeth de bulunuyor. Kraliçe Elizabeth uzun saltanatının ardından 2022’de burada, babası VI. George’un adını taşıyan küçük anıt şapelde, eşi Prens Philip ve ebeveynlerinin yanında toprağa verildi. Yani bu şapel yalnızca uzak bir geçmişin değil, çok yakın bir tarihin de tanığı.

Windsor Kalesi St George Şapeli

Şapelin bir başka özel yanı, İngiltere’nin en köklü şövalyelik nişanı olan Dizbağı Nişanı’nın (Order of the Garter) manevi merkezi olması. Bu nişan 1348’de III. Edward tarafından kuruldu ve söylenceye göre bir baloda yere düşen bir kadın dizbağını krala yaptığı esprili bir jestten doğdu: Edward bağı yerden alıp kendi bacağına takarak, “Bunda kötülük gören utansın” anlamına gelen Fransızca Honi soit qui mal y pense sözünü söylemiş. Bu cümle bugün hâlâ nişanın ve hatta İngiliz kraliyet armasının üstünde yazılı.

Şapelin koro bölümünde her Dizbağı şövalyesine ait oyma ahşap bir oturak ve üstünde o şövalyenin sancağı, miğferi ve arması asılı durur. Bir şövalye öldüğünde sancağı indirilir, yerine yenisininki asılır; yüzyıllardır süren bu sessiz nöbet değişimi mekâna adeta yaşayan bir tarih havası katar. Her yıl haziranda düzenlenen Dizbağı Günü’nde ise şövalyeler kadife pelerinleri ve tüylü şapkalarıyla kaleden şapele doğru yürür; İngiltere’nin en renkli törensel yürüyüşlerinden biridir bu.

Altın salonlar, ustaların tabloları ve bir bebek evi

Yukarı Avlu’ya geçtiğinizde kraliyet ailesinin resmî yaşam alanlarına adım atarsınız. Muhteşem Tören Daireleri (State Apartments), altın yaldızlı tavanları, göz kamaştıran mobilyaları ve dünya çapındaki sanat koleksiyonuyla ziyaretin en etkileyici kısmı.

Bu salonların en görkemlisi St George Salonu. Uzunluğu ellinin üzerinde metreyi bulan bu devasa mekânın tavanı, Dizbağı şövalyelerinin yüzlerce renkli armasıyla kaplı; başınızı kaldırdığınızda âdeta bir arma denizi görürsünüz. Büyük devlet ziyafetleri hâlâ burada verilir. Hemen yanındaki Waterloo Odası ise Napolyon’un yenilgisini anmak için düzenlenmiş; duvarlarını, o zaferi mümkün kılan hükümdar, komutan ve devlet adamlarının, dönemin usta ressamı Thomas Lawrence tarafından yapılmış büyük boy portreleri süsler.

Windsor’un duvarları, aslında dünyanın en zengin özel koleksiyonlarından biri olan Kraliyet Koleksiyonu’nun bir kısmına ev sahipliği yapar. Burada Flaman ustası Anthony van Dyck’in I. Charles’ı üç ayrı açıdan resmettiği ünlü tablosuyla, Rubens’in, Rembrandt’ın, Canaletto’nun ve Holbein’in eserleriyle karşılaşabilirsiniz. Kraliyet Kütüphanesi’nde ise Leonardo da Vinci’nin el çizimlerinden oluşan paha biçilmez bir koleksiyon saklanır; bunlar zaman zaman özel sergilerde ziyaretçiyle buluşur. Yani Windsor’da sadece taş ve tahta değil, sanat tarihinin en büyük imzalarıyla da yüz yüze gelirsiniz.

Windsor Kalesi ve Long Walk manzarası

Kalenin en beklenmedik hazinesiyse belki de bir bebek evi. Kraliçe Mary’nin Bebek Evi (Queen Mary’s Dolls’ House), dönemin ünlü mimarı Edwin Lutyens tarafından tasarlanıp 1924’te tamamlandı ve gerçek bir evin birebir on iki ölçekli, kusursuz bir minyatürü. İçinde akan gerçek musluk suyu, çalışan elektrik tesisatı, minik ama gerçekten okunabilen kitaplarla dolu bir kütüphane, hatta minyatür şişelerde gerçek içeceklerle donatılmış bir kiler bile var. Vitrin önünde durup bu minik dünyanın ayrıntılarına dalmak, ziyaretçilerin en sevdiği anlardan biri.

Kaçırmamanız gereken bir başka nokta da Büyük Mutfak (Great Kitchen). Yaklaşık altı yüz elli yıldır kullanımda olan bu mekân, ülkenin hâlâ çalışır durumdaki en eski mutfaklarından biri. Yüksek tavanı, duvarlarındaki parlayan bakır kaplar ve devasa ocaklarıyla, yüzyıllar boyunca kaç kraliyet ziyafetine tanıklık ettiğini fısıldıyor sanki.

Ve tabii kaleden dışarı uzanan o meşhur manzara: Long Walk. Kaleden güneye, Büyük Park’a doğru yaklaşık dört kilometre dümdüz uzanan bu ağaçlı yol, Windsor’un en çok fotoğraflanan köşelerinden biri. Yolun sonundaki tepede, III. George’u at üstünde betimleyen ve halkın Copper Horse (Bakır At) dediği görkemli bir heykel sizi bekler. Gün batımında bu yoldan kaleye doğru bakmak, tek başına gezinin en unutulmaz anı olabilir.

Bir gecede çıkan yangın ve küllerden dönüş

Bunca yüzyıl boyunca kuşatmalara, savaşlara ve entrikalara dayanan kale, 1992’de beklenmedik bir düşmanla karşılaştı: ateş. Yangın, kalenin özel şapelinde başladı ve hızla yayılarak Yukarı Avlu’nun önemli bir bölümünü, tarihî salonları ve odaları harap etti. Alevler saatlerce sürdü; St George Salonu dâhil en görkemli mekânlardan bazıları büyük zarar gördü. Televizyonlardan bu görüntüleri izleyen milyonlar için sarsıcı bir andı.

Ama Windsor’un hikâyesi hep yeniden ayağa kalkmakla ilgili olmuştur. Yangının ardından başlatılan devasa restorasyon çalışması yaklaşık beş yıl sürdü; zarar gören mekânlar geleneksel zanaat teknikleriyle, aslına sadık kalınarak yeniden inşa edildi. St George Salonu’na yeni bir meşe çatı yapıldı; yangının en çok tahrip ettiği noktalardan birine ise Lantern Lobby denen zarif bir mekân kondu. Bugün o salonlarda gezerken, birkaç on yıl önce buranın kül olduğunu tahmin etmek neredeyse imkânsız. Restorasyonun bir bölümü, o dönem Buckingham Sarayı’nın ziyarete açılmasından elde edilen gelirle karşılandı; yani halkın ilgisi, bir bakıma kalenin yeniden doğuşuna ortak oldu.

Düğünler, cenazeler ve perdedeki Windsor

Windsor sadece geçmişin değil, çok yakın tarihin de sahnesi. St George Şapeli, son yıllarda görkemli kraliyet düğünlerine ev sahipliği yaptı; en çok konuşulanı, 2018’de Prens Harry ile Meghan Markle’ın burada dünyaevine girmesiydi. Milyonlarca insan bu töreni ekran başında izledi ve kale bir kez daha tüm dünyanın gözü önündeydi. Aynı yıl Prenses Eugenie de yine bu şapelde evlendi.

Öte yandan kale, veda anlarına da tanıklık etti. 2022’de, yetmiş yılı aşan saltanatının ardından Kraliçe II. Elizabeth sade bir törenle St George Şapeli’nde toprağa verildi. Onun salgın günlerinde uzun süre Windsor’a çekilmiş olması, kalenin kraliyet ailesi için ne kadar özel, ne kadar ev sıcaklığında bir yer olduğunu da gösterir.

Bütün bunların yanında Windsor, sayısız belgesele, filme ve diziye konu oldu; ekranda gördüğünüzde bile “işte İngiltere” dedirten o birkaç simgeden biri.

Kapısını çaldığınızda

Peki bu bin yıllık kaleyi kendiniz görmek isterseniz? İyi haber şu: Windsor Kalesi yıl boyunca ziyarete açık ve Londra’dan günübirlik gidilebilecek kadar yakın.

Kale, Berkshire’daki Windsor kasabasının tam merkezinde; Londra’nın yaklaşık otuz kilometre batısında. Trenle gitmek en pratik yol. İki ayrı istasyon var: Londra Waterloo’dan kalkan trenlerle ulaşabileceğiniz Windsor & Eton Riverside ile Slough aktarmalı Windsor & Eton Central. Her ikisi de kaleye yürüme mesafesinde. Arabayla gelecekseniz en yakın ana yol M4.

İçeride kaçırmamanız gerekenler: St George Şapeli (bilet fiyatına dahildir), altın yaldızlı Tören Daireleri, Kraliçe Mary’nin Bebek Evi, altı buçuk asırlık Büyük Mutfak ve belirli günlerde yapılan Nöbet Değişimi (Changing of the Guard) töreni. Farklı dillerde sunulan multimedya rehberini almanız, gördüğünüz her salonun hikâyesini de yanınızda taşımanızı sağlar. Bilet fiyatları ve güncel açılış saatleri dönemsel olarak değiştiği için, gitmeden önce Royal Collection Trust’ın resmî sitesinden (rct.uk) kontrol etmenizde fayda var.

Küçük bir ipucu: kaleye vardığınızda önce Yuvarlak Kule’nin tepesindeki bayrağa bakın. Kraliyet Sancağı dalgalanıyorsa kral içeride demektir; değilse İngiliz bayrağı asılı olur. Bir de St George Şapeli’nin genel ziyarete kapalı olduğu gün ve saatler olabildiğini unutmayın; planınızı buna göre yaparsanız hayal kırıklığı yaşamazsınız.

Konum: Windsor, Berkshire, İngiltere · Koordinatlar: 51.4839° K, 0.6044° B · Windsor Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Windsor Kalesi Lower Ward ay ışığında

Kaleyi gezdikten sonra acele etmeyin; Windsor kasabası da kendi başına keyifli. Dar sokakları, nehir kıyısındaki kafeleri ve karşı yakadaki Eton’a yürüyüş için bir yarım gün daha ayırmak, günü tamamlayan en güzel dokunuş olur.

Bir tutsak kralın penceresinden doğan aşk

Windsor yalnızca kuşatmaların ve törenlerin değil, beklenmedik aşk hikâyelerinin de kalesi. Bunların en güzeli, on beşinci yüzyılda burada tutsak tutulan bir İskoç kralına ait.

Genç yaştaki İskoçya Kralı I. James, daha çocuk denecek yaşta İngilizlerin eline esir düştü ve yaklaşık on sekiz yıl boyunca İngiltere’de, bir bölümünü Windsor’da geçirdiği bir tutsaklık yaşadı. Rivayete göre, bir gün kulesinin penceresinden aşağıdaki bahçeye baktığında, orada yürüyen soylu bir kadın gördü: Lady Joan Beaufort. James ona ilk görüşte âşık oldu. Kapalı olduğu odada, bu aşkı anlatan uzun bir şiir kaleme aldı; bu şiir bugün İskoç edebiyatının ilk büyük eserlerinden biri sayılan Kingis Quair, yani “Kralın Kitabı” olarak bilinir.

Hikâyenin güzel yanı, mutlu bitmesi. James ile Joan 1424’te evlendi ve kısa süre sonra James serbest bırakılıp İskoçya’ya kralı olarak döndü. Yani Windsor’un o soğuk taş duvarları, bir kral için hem hapishane hem de hayatının aşkıyla tanıştığı yer oldu. Bugün bahçede yürürken, yüzyıllar önce yukarıdaki bir pencereden aşağıya bakan o genç kralın ne hissettiğini bir an olsun hayal edebilirsiniz.

Kalenin en çok özdeşleştiği hükümdarlardan biri de VIII. Henry’dir. Ünlü kral burada avlanmayı, mızrak dövüşü turnuvalarını ve ziyafetleri çok severdi; enerjisi ve öfkesiyle Windsor’un salonlarına damga vurdu. Ölümünün ardından, sevdiği üçüncü eşi Jane Seymour’un yanına, St George Şapeli’nin zeminine gömülmeyi kendisi istemişti; bugün ikisi de orada, aynı mahzende yatıyor. Bir kalenin duvarları arasında hem en görkemli düğünlerin hem de en sessiz vedaların yaşanabilmesi, Windsor’u sıradan bir yapı olmaktan çıkarıp âdeta bir insanlık sahnesine dönüştürüyor.

Bir hanedanın soyadını aldığı kale

Çok az kale, koca bir hanedana adını verecek kadar güçlü bir simgeye dönüşür. Windsor bunu başardı. Bugün İngiliz kraliyet ailesinin soyadının “Windsor” olmasının sebebi doğrudan bu kaledir. Peki bu nasıl oldu?

Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar İngiliz kraliyet hanedanının adı, Kraliçe Victoria’nın eşi Prens Albert’ten gelen Almanca bir isimdi: Saxe-Coburg-Gotha. Ama savaş sırasında Almanya’ya karşı büyükçe bir öfke vardı; hatta Londra’yı bombalayan Alman uçaklarından birinin adı bile “Gotha”ydı. Almanca bir soyadı taşımak, kral için giderek daha rahatsız edici bir hâl aldı. 1917’de Kral V. George bir kararname yayımlayarak hanedanın adını değiştirdi ve yeni ismi en sevdikleri kaleden, yani Windsor’dan aldı. O günden bu yana aile “Windsor Hanedanı” olarak anılıyor. Yani bir sonraki sefer bir kraliyet düğünü ya da töreni izlerken, o soyadının aslında bu surlardan doğduğunu hatırlayabilirsiniz.

Kalenin kraliyet ailesiyle bağı yalnızca isimden ibaret değil, son derece kişisel de. Kraliçe Victoria ile Prens Albert, Windsor’u çok sevmiş, pek çok özel anlarını burada yaşamışlardı. Albert, 1861’de Windsor’da hayatını kaybettiğinde Victoria yıkıldı ve yıllarca süren bir yasa gömüldü. Albert, kalenin hemen yakınındaki Home Park içinde yer alan Frogmore’daki görkemli bir anıt mezara defnedildi; Victoria da yıllar sonra öldüğünde onun yanına gömülmeyi vasiyet etmişti. Bu yönüyle Windsor, bir devlet sembolü olduğu kadar, bir ailenin sevinçlerini ve kayıplarını da sinesinde taşıyan sıcak bir yuva.

Surların ötesi: park, bahçeler ve sessiz köşeler

Windsor deneyimi surların içinde bitmiyor. Kalenin güneyine doğru uzanan Windsor Büyük Park (Windsor Great Park), yüzlerce yıldır kraliyet av alanı olarak kullanılan devasa bir yeşil dünya. Bugün herkese açık olan bu parkta yürüyüş yapabilir, asırlık meşelerin altından geçebilir ve şanslıysanız özgürce dolaşan geyik sürüleriyle karşılaşabilirsiniz. Efsanevi Avcı Herne’in de burada dolaştığı söylenir; ağaçların arasında yürürken o hikâyeyi hatırlamamak elde değil.

Parkın içinde, özellikle bahar ve yaz aylarında göz kamaştıran Savill Bahçesi gibi özenle tasarlanmış bahçeler var. Long Walk’un sonundaki tepede duran Bakır At heykelinden kaleye doğru bakmak ise fotoğrafçıların favorisi. Yine bu alanın içinde, kraliyet ailesinin daha mahrem yaşam alanlarından Frogmore House ve çevresindeki bahçeler yer alır; buralar çoğunlukla yılın yalnızca belirli günlerinde ziyarete açılır.

Yani Windsor’a bir günlüğüne geldiğinizde bile önünüzde iki ayrı dünya var: bir yanda taş surların, altın salonların ve yüzyıllık hikâyelerin kalesi; diğer yanda ağaçların, geyiklerin ve uçsuz bucaksız çimenlerin sakin krallığı. İkisini birden gezmek için acele etmemenizi, mümkünse güne erken başlamanızı öneririz.

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Windsor’u gezdiyseniz, İngiltere’nin kale zenginliğinin daha yeni başladığını bilin. Bu bölge, birbirine birkaç saat mesafede sayısız görkemli kaleye ev sahipliği yapıyor. Londra’nın kalbindeki Tower of London, ortaçağ ihtişamıyla Warwick, suyun üstünde yükseldiği için adı sık sık “İngiltere’nin en güzel kalesi” diye anılan Leeds ve Manş Denizi’ne bakan görkemli Dover, aynı rotada keşfedilmeyi bekliyor. Bu kaleleri seri içinde tek tek ele alacağız; yayımlandıkça bu bölüme bağlantılarını ekleyeceğiz. Kent bölgesinde, bir gölün ortasındaki, dünyanın en güzel kalelerinden sayılan Leeds Kalesi de aynı rotada sizi bekliyor. East Sussex kırlarındaki, suya yansıyan masalsı görüntüsüyle ünlü Bodiam Kalesi de bu rotanın unutulmaz duraklarından. Warwickshire kırlarındaki, İngiltere tarihinin en uzun kuşatmasına direnen Kenilworth Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. West Sussex bölgesinde, bin yıldır Norfolk Dükleri tarafından ev olarak kullanılan görkemli Arundel Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Dorset kırlarında, Cesur Dame Mary tarafından savunulup barutla parçalanan dramatik Corfe Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından. Kuzeyde, Harry Potter’ın Hogwarts’ı olarak da tanınan görkemli Alnwick Kalesi de bu keşfin unutulmaz duraklarından.

Windsor, bir taş yığınından çok daha fazlası. Fatih William’ın bir tepeye diktiği ahşap çitten, bugün milyonların ziyaret ettiği yaşayan bir saraya uzanan bu hikâye, aslında İngiltere’nin kendi hikâyesi. Kuşatmalar gördü, kralları ağırladı, bir kralı uğurladı; yandı, küllerinden doğdu ve her seferinde biraz daha görkemli hâle geldi. Bir gün o tebeşir kayalığının tepesine çıkıp aşağıdaki Thames’e baktığınızda, dokuz yüz yıl önce buraya ilk taşı koyanların ne gördüğünü siz de anlayacaksınız. Ve büyük ihtimalle, tıpkı onlar gibi, ayrılmak istemeyeceksiniz.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir