Castello Aragonese: Ischia’da Denizden Yükselen Kale-Şehir ve Vittoria Colonna’nın Adası
Ischia’nın doğu kıyısında, Ischia Ponte adlı küçük balıkçı mahallesinin renkli evlerinin önünde, denizden birden yükselen devasa bir kaya var. Kayanın tepesi kulelerle, surlarla, çan kuleleriyle, kubbelerle ve yıkık kilise duvarlarıyla kaplı. Kıyıdan ona uzanan uzun, alçak bir taş köprü, sanki bir masal kitabının sayfaları arasından çıkmış gibi. Sabah güneşinde altın rengine, akşam ışığında pembeye bürünen bu yapı, Akdeniz’in en fotojenik manzaralarından birini oluşturur.
Burası Castello Aragonese, yani Aragon Kalesi. Ama “kale” kelimesi onu anlatmaya yetmez. Kayanın üzerinde yüzyıllar boyunca bir kale, bir katedral, on kadar kilise, bir rahibe manastırı, bir saray, bir hapishane, bahçeler, bağlar ve en kalabalık döneminde neredeyse bin dokuz yüz ailenin yaşadığı küçük bir şehir vardı. Korsan baskınlarından, volkan patlamalarından ve savaşlardan kaçan Ischia halkı, yüzyıllarca bu kayanın üzerine sığındı.
Castello Aragonese’nin hikâyesi, antik Yunan’dan Aragon krallarına, Rönesans’ın en ünlü kadın şairinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın donanmasına, ölü rahibelerin tuhaf mezarlığından Bourbon hapishanesine kadar uzanır. Ve belki de en ilginç yanı, 1912’den beri özel bir aileye ait olmasıdır. Bir avukat, kaleyi açık artırmada satın almış ve torunları bugün onu korumaya devam ediyor.
İtalya kaleleri serimizin dördüncü durağında, Napoli Körfezi’nin en büyüleyici kalesini, Castello Aragonese’yi, tarihinden mimarisine ve ziyaret bilgilerine kadar ayrıntılı biçimde anlatıyoruz.

- Denizden yükselen bir volkan kayası
- Syrakusalı Hieron ve Kyme deniz savaşı
- Sarazen korsanları ve 1301 patlaması
- Aragonlu Alfonso: köprü, tünel ve yeni surlar
- Vittoria Colonna ve kaledeki şairler sarayı
- 1544: Barbaros Hayreddin Paşa’nın Ischia seferi
- Kayanın üzerindeki şehir: kiliseler ve sokaklar
- Kayanın üzerinde gündelik hayat
- Assunta Katedrali ve fresklerle dolu kript
- Rahibeler mezarlığı: ölümü düşünmenin tuhaf yolu
- İngiliz topları ve Bourbon hapishanesi
- Volkanik bir adanın kaderi: depremler ve yeniden doğuş
- 25.000 liret: kaleyi satın alan avukat
- Napoli Körfezi’nin kale halkası
- Kalede bir gezinti: teraslar, bahçeler, manzaralar
- Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Denizden yükselen bir volkan kayası
Castello Aragonese’nin üzerinde durduğu kaya, aslında yüz binlerce yıl önce oluşmuş küçük bir volkanik kubbedir. Ischia’nın tamamı volkanik bir adadır; adanın ortasında yükselen Epomeo Dağı, termal kaynaklar, sıcak çamurlar ve fumaroller, adanın hâlâ canlı olan jeolojik yapısının işaretleridir. Kalenin kayası, bu volkanik faaliyet sırasında yeryüzüne çıkan koyu, yoğun bir magmanın, yani trakitin soğuyup katılaşmasıyla oluştu.
Kaya, deniz seviyesinden yaklaşık 113 metre yükselir ve birkaç hektarlık bir alanı kaplar. Kenarları her yönden dik, yer yer uçurum gibidir. Yalnızca batı tarafı, Ischia adasına bakan yüzü, görece daha az diktir. Bu doğal yapı, kayayı binlerce yıl boyunca savunulması kolay, ele geçirilmesi zor bir sığınak haline getirdi. Denizden gelen bir saldırgan, ancak dar ve korunaklı bir iniş noktasından kayaya yaklaşabilirdi; oradan da dik yamaçları tırmanması gerekirdi.
Bugün kaya ile Ischia arasında yaklaşık 200 metrelik bir taş köprü bulunur. Ama bu köprü yapılmadan önce, kaya ile ada arasında dar bir deniz kanalı vardı. Kaya, gerçek anlamda bir adacıktı. Ischia Ponte, yani “Köprü Ischia’sı” adıyla anılan mahalle de adını bu köprüden alır.
Syrakusalı Hieron ve Kyme deniz savaşı
Kayanın ilk kez bir kale olarak kullanılması, antik Yunan dönemine, MÖ 5. yüzyıla kadar uzanır. MÖ 474’te, Napoli Körfezi’nin kuzeyindeki Kyme (Latince Cumae) şehri, Etrüsk donanmasının saldırısına uğradı. Kyme, Sicilya’daki güçlü Yunan şehri Syrakusa’nın tiranı I. Hieron’dan yardım istedi. Hieron’un donanması, Kyme açıklarındaki deniz savaşında Etrüskleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zafer, Etrüsklerin güney İtalya’daki deniz gücünün sonunun başlangıcı oldu.
Geleneğe göre Hieron, zaferin ardından Ischia’yı ele geçirdi ve adanın doğusundaki bu kayanın üzerine bir kale inşa ettirdi. Kayanın ortaçağdaki adı olan “Castrum Gironis”un, yani “Hieron’un Kalesi”nin bu olaydan geldiği düşünülür. Bazı araştırmacılar ise ismin, kayanın yuvarlak biçimini anlatan “giro” (dönüş, çevre) kelimesiyle ilgili olabileceğini öne sürer. Hangisi doğru olursa olsun, kaya antik çağdan beri stratejik bir gözetleme ve savunma noktası olarak kullanıldı.
Aslında Ischia’nın Yunan dünyasıyla ilişkisi Hieron’dan çok daha eskidir. MÖ 8. yüzyılda Eğriboz (Euboia) adasından gelen Yunan denizciler, Ischia’nın kuzeybatısında, bugünkü Lacco Ameno yakınlarında Pithekoussai adlı bir ticaret kolonisi kurdular. Bu, Batı Akdeniz’deki en eski Yunan yerleşimlerinden biriydi. Burada yapılan kazılarda bulunan ve “Nestor’un Kupası” adıyla bilinen küçük bir seramik kap, üzerindeki birkaç satırlık yazıyla, Yunan alfabesiyle yazılmış bilinen en eski şiirsel metinlerden birini taşır. Kupa bugün Lacco Ameno’daki arkeoloji müzesinde sergilenir. Yani Castello Aragonese’nin kayası, Avrupa edebiyatının en eski izlerinden birinin bulunduğu adanın kıyısında yükselir.
Hieron’un garnizonu uzun süre kalmadı. Sonraki yüzyıllarda Ischia, önce Napoli’nin (Neapolis), sonra da Roma’nın yönetimine geçti. Roma döneminde ada, zenginlerin termal kaynakları için geldiği bir dinlenme yeri oldu. Kayanın üzerindeki ilk kale ise zamanla unutuldu. Ama kaya, bir sonraki büyük tehlike geldiğinde yeniden bir sığınağa dönüşecekti.
Sarazen korsanları ve 1301 patlaması
Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Napoli Körfezi’nin adaları, deniz yoluyla gelen akınlara karşı savunmasız kaldı. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Kuzey Afrika ve Sicilya’daki üslerden gelen Sarazen korsanları, İtalya kıyılarını sık sık yağmaladı. Köyler yakıldı, halk esir alınıp köle pazarlarında satıldı. Ischia halkı, bu tehlikeye karşı yeniden eski kayaya sığınmaya başladı. 1036 tarihli bir belgede kayanın üzerindeki yerleşim “Castrum Gironis” adıyla anılır; bu, kalenin ortaçağdaki ilk yazılı kaydıdır.
Sonraki yüzyıllarda Normanlar, Hohenstaufenler ve Anjou hanedanı Napoli Krallığı’nı sırasıyla yönetti; Ischia da onlarla birlikte el değiştirdi. Kayanın üzerindeki yerleşim giderek büyüdü, surlar güçlendirildi, kiliseler inşa edildi. Ama kaleyi gerçek bir şehre dönüştüren olay, 1301’de yaşandı.
O yıl Ischia’da, Epomeo Dağı’nın doğu yamacında bir volkanik patlama meydana geldi. Arso adı verilen bu patlama, adanın doğusunu lav akıntılarıyla kapladı. Lavlar, bugünkü Ischia Porto ile Ischia Ponte arasındaki bölgede bulunan köyleri ve tarlaları yakıp yıktı. Evsiz kalan halkın büyük bölümü, lavların ulaşamadığı kayanın üzerine sığındı. Bu göçle birlikte kale, yalnızca bir savunma yapısı değil, adanın asıl şehri haline geldi. Kayanın üzerinde evler, dükkânlar, kiliseler ve bir katedral yükseldi. Arso’nun lav akıntısının izleri bugün hâlâ, adanın doğu kıyısındaki çam ormanının altında görülebilir.
Aragonlu Alfonso: köprü, tünel ve yeni surlar
Kaleye bugünkü adını veren kişi, Aragon Kralı V. Alfonso’dur. “Cömert” lakabıyla anılan Alfonso, 1442’de Napoli Krallığı’nı Anjou hanedanından alarak İtalya’nın güneyini Aragon tacına bağladı. Napoli’ye yerleşen ve sarayını Rönesans kültürünün önemli bir merkezine dönüştüren Alfonso, Ischia’daki kalenin stratejik önemini de hemen fark etti.

1441 civarında Alfonso, kalenin kapsamlı bir yeniden yapılandırmasını başlattı. Eski ahşap köprünün yerine, kayayı Ischia’ya bağlayan sağlam bir taş köprü inşa ettirdi. Bu köprü sayesinde kale ile ada arasında kalıcı ve güvenli bir bağlantı kuruldu. Alfonso, kalenin surlarını da yeniden inşa ettirdi, yeni kuleler ekletti ve kaleyi dönemin gelişen ateşli silahlarına karşı daha dayanıklı hale getirdi.
Alfonso’nun en şaşırtıcı eseri ise kayanın içine oyulmuş tüneldir. Kalenin girişinden başlayan bu uzun, eğimli galeri, kayanın içinden geçerek yukarıdaki yerleşime ulaşır. Tünelin duvarlarında, yukarıdan aşağıya taş ve kaynar yağ dökmek için açılmış delikler bulunur. Böylece kaleye girmeye çalışan bir düşman, dar ve karanlık bir tünelde yukarıdan yağan saldırılara maruz kalırdı. Bugün aynı tünelin içinde, ziyaretçileri kalenin üst kısmına taşıyan modern bir asansör çalışır.
1465’te kale, Aragon hanedanı ile Anjou taraftarları arasındaki savaşta yeniden önemli bir rol oynadı. Anjou’lu Jean, Aragon Kralı I. Ferrante’ye karşı kaleye kapandı ve burada direndi. Kale el değiştirdi, ama Alfonso’nun güçlendirdiği surlar ve tünel sistemi, onu dönemin en zorlu kalelerinden biri haline getirmişti.
Vittoria Colonna ve kaledeki şairler sarayı
Castello Aragonese’nin altın çağı, on altıncı yüzyılın başında yaşandı. Bu dönemin merkezinde iki güçlü kadın vardı. Birincisi Costanza d’Avalos’tu. Avalos ailesi, Aragon hanedanına bağlı İspanyol kökenli bir soylu aileydi ve Ischia’nın yönetimini üstlenmişti. Costanza, adayı ve kaleyi yıllarca yönetti, Fransız kuşatmalarına karşı kaleyi savundu ve etrafında sanatçıları, şairleri, bilginleri toplayan canlı bir saray kurdu.
İkinci kadın, Costanza’nın yeğeni Ferrante Francesco d’Avalos ile evlenen Vittoria Colonna’ydı. Roma’nın en güçlü soylu ailelerinden birinin kızı olan Vittoria, 1509’da kalede, çocukluğundan beri nişanlı olduğu Ferrante ile evlendi. Düğün, dönemin en görkemli şenliklerinden biri olarak anlatılır. Vittoria, sonraki otuz yılın önemli bir bölümünü Ischia’da, bu kayanın üzerinde geçirdi.

Vittoria Colonna, Rönesans İtalya’sının en ünlü kadın şairlerinden biri oldu. Kocası Pescara Markisi Ferrante, İmparator V. Karl’ın ordusunda parlak bir komutandı ve sık sık savaştaydı. 1525’te Pavia Muharebesi’nde aldığı yaralar nedeniyle öldü. Vittoria, kocasının ölümünden sonra onun anısına yazdığı aşk ve yas şiirleriyle İtalya’nın her yerinde tanındı. Bu şiirler, Petrarca geleneğinde yazılmış, ama bir kadının sesinden duyulan içtenliğiyle dönemin okurlarını derinden etkilemişti.
Vittoria’nın Ischia’daki sarayı, dönemin en önemli edebiyat çevrelerinden birine dönüştü. Şairler, hümanistler ve din adamları, kayanın üzerindeki bu küçük sarayda buluşur, şiir okur, felsefe ve din üzerine tartışırdı. Vittoria daha sonra Roma’ya taşındı ve orada Michelangelo ile derin bir dostluk kurdu. İkisi arasındaki mektuplar ve Michelangelo’nun ona adadığı şiirler, Rönesans’ın en güzel manevi dostluklarından birinin belgeleridir. Ama bu dostluğun köklerinde, Ischia’nın rüzgârlı terasları, deniz manzaralı odaları ve Costanza’nın sarayında geçen yıllar vardı.
Vittoria’nın mirası bugün de Ischia’da yaşıyor. Adanın ana caddelerinden biri onun adını taşır, kalenin tarihini anlatan her rehber, onun adını ayrı bir özenle anar. Ischialılar için Vittoria Colonna, yalnızca bir Rönesans şairi değil, adanın en parlak döneminin ve kayanın üzerinde yaşanmış en güzel hikâyenin simgesidir. Onun şiirlerini okuyup ardından kalenin terasından denize bakmak, beş yüz yıl önceki o yas dolu dizelerin hangi manzaranın karşısında yazıldığını anlamanızı sağlar.
1544: Barbaros Hayreddin Paşa’nın Ischia seferi
On altıncı yüzyıl, Akdeniz’de Osmanlı İmparatorluğu ile Habsburg İspanyası arasındaki büyük deniz mücadelesinin yüzyılıydı. Bu mücadelenin en ünlü ismi, Türk denizcilik tarihinin efsanevi kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa’ydı. 1543-1544 yıllarında Barbaros, Fransa Kralı I. François ile yapılan ittifak çerçevesinde büyük bir Osmanlı donanmasıyla Batı Akdeniz’e sefer düzenledi. Donanma bir kış boyunca Fransa’nın Toulon limanında kaldı, ardından 1544 baharında İtalya kıyıları boyunca güneye doğru ilerledi.
Bu dönüş yolculuğunda Osmanlı donanması, Toskana kıyılarından Napoli Körfezi’ne kadar pek çok noktaya çıkarma yaptı. Ischia da bu seferden nasibini aldı. Kaynaklara göre donanma adaya çıkarak kıyı köylerine saldırdı ve binlerce kişiyi esir aldı. Bu korkunç günlerde Ischia halkının bir bölümü, kayanın üzerindeki kalenin surlarının arkasına sığınarak kurtuldu. Castello Aragonese’nin yüzyıllardır sürdürdüğü sığınak işlevi, belki de hiçbir zaman bu kadar hayati olmamıştı.
Barbaros’un seferi, Akdeniz kıyılarındaki halkın hafızasında derin izler bıraktı. Güney İtalya kıyılarında bugün hâlâ ayakta duran pek çok gözetleme kulesi, bu dönemde ve sonrasında, Osmanlı ve Kuzey Afrika donanmalarının saldırılarına karşı erken uyarı sistemi olarak inşa edildi. Ischia’da da kıyılar boyunca bu tür kuleler yapıldı. Castello Aragonese’yi gezen bir Türk ziyaretçi için, kalenin surlarında durup denize bakarken aynı suların beş yüz yıl önce Barbaros’un gemilerini taşıdığını düşünmek, tarihin iki yüzünü birden görmek demektir.
Kayanın üzerindeki şehir: kiliseler ve sokaklar
On altıncı yüzyılın ortasında, kalenin nüfusu en yüksek noktasına ulaştı. Kaynaklara göre bu dönemde kayanın üzerinde yaklaşık 1.900 aile yaşıyordu. Dar sokaklar, merdivenli yollar, birbirine yaslanmış evler, küçük meydanlar, bahçeler ve bağlar, kayanın her köşesini dolduruyordu. Kalenin içinde bir katedral, bir Klarissa rahibe manastırı, bir Fransisken manastırı, bir piskoposluk sarayı ve on kadar kilise ile şapel vardı. Burası, kelimenin tam anlamıyla surlarla çevrili, denizin ortasında bir şehirdi.
Ancak bu kalabalık şehrin ömrü uzun olmadı. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda korsan tehlikesi azaldıkça, Ischia halkı yavaş yavaş kayadan inmeye, adanın verimli topraklarına, kıyılara ve limanlara yerleşmeye başladı. Kayanın üzerindeki hayat zordu; su kıttı, alan dardı, her şeyin merdivenlerden taşınması gerekiyordu. Aşağıda ise tarım, balıkçılık ve ticaret için çok daha elverişli koşullar vardı. On sekizinci yüzyılın sonuna gelindiğinde, kaledeki nüfus birkaç yüz kişiye inmişti.

Bu terk ediliş döneminden kalan en etkileyici yapılardan biri, Immacolata Kilisesi’dir. On sekizinci yüzyılda Klarissa rahibeleri tarafından inşa ettirilen bu kilise, büyük kubbesiyle kalenin silüetinin en belirgin öğelerinden biridir. İlginç olan, kilisenin içinin hiçbir zaman fresklerle süslenmemiş olmasıdır. Rahibelerin maddi imkânları, bu büyük yapıyı tamamladıktan sonra iç süslemeye yetmedi. Bugün kilisenin sade, beyaz iç mekânı, sanat sergileri ve kültürel etkinlikler için kullanılıyor. Kubbenin altındaki boşlukta yankılanan sessizlik, belki de süslemelerden daha etkileyicidir.
Kalenin içinde dağılmış diğer kilise ve şapellerden bazıları da hâlâ ayaktadır: San Pietro a Pantaniello Kilisesi, altıgen planıyla dikkat çeker; çeşitli küçük şapeller ise kalenin farklı noktalarında, yolların kenarında karşınıza çıkar. Bazıları restore edilmiş, bazıları yıkık haldedir. Hepsi birlikte, bir zamanlar burada yaşanan yoğun dinî hayatın izlerini taşır.
Kayanın üzerinde gündelik hayat
On altıncı yüzyılda kalede yaşayan binlerce insanın gündelik hayatı, kayanın sınırlı imkânlarıyla şekillenirdi. Su, en büyük sorundu. Kayanın üzerinde kaynak yoktu; bu yüzden her evin, her manastırın ve her kilisenin kendi sarnıcı vardı. Çatılardan toplanan yağmur suyu bu sarnıçlarda biriktirilir, kurak yaz aylarında dikkatle kullanılırdı. Yiyecek ve diğer ihtiyaçlar ise köprü üzerinden ya da kayığın yanaştığı küçük iskeleden, katırlar ve hamallar aracılığıyla yukarı taşınırdı.
Kalenin sokakları dar, dik ve basamaklıydı. Evler birbirine yaslanır, küçük avlular ve teraslar, sakinlerin nefes alabildiği tek açık alanlardı. Buna rağmen kaledeki hayat, dönemin kıyı köylerine göre çok daha güvenliydi. Korsan saldırısı haberi geldiğinde, kalenin kapıları kapanır, köprü savunmaya alınır, aşağıdaki köylerden kaçan aileler surların içine sığınırdı. Kalenin çanları, tehlikeyi haber veren sesiyle yüzyıllar boyunca Ischia halkının hayatının ritmini belirledi.
Kalenin içinde zanaatkârlar, tüccarlar, balıkçılar, askerler, din adamları ve soylular bir arada yaşıyordu. Bağlarda yetiştirilen üzümlerden şarap yapılır, bahçelerde sebze ve meyve yetiştirilirdi. Ischia’nın bugün hâlâ ünlü olan şarap geleneği, kısmen bu dönemden, kayanın teraslarındaki küçük bağlardan gelir.
Assunta Katedrali ve fresklerle dolu kript
Kalenin en etkileyici ve en hüzünlü yapısı, Assunta Katedrali’nin kalıntılarıdır. Katedral, 1301 patlamasından sonra kayaya sığınan halk için inşa edildi ve Ischia piskoposluğunun merkezi oldu. Yüzyıllar içinde birçok kez genişletildi ve yeniden düzenlendi; on sekizinci yüzyılın başında barok bir görünüme kavuştu. Katedralde, Vittoria Colonna’nın düğünü de dahil olmak üzere kalenin en önemli törenleri yapıldı.
1809’da, Napolyon savaşları sırasında, Napoli Krallığı Fransız yanlısı Joachim Murat’ın yönetimindeyken, İngiliz donanması Ischia’yı kuşattı ve kaleyi bombaladı. Katedral bu bombardımanda ağır hasar gördü ve bir daha onarılmadı. Bugün katedralin çatısız duvarları, barok süslemelerinin kalıntıları, boş pencereleri ve gökyüzüne açık nefi, kalenin en romantik köşelerinden birini oluşturur. Yıkık sütunların arasından denize bakmak, tarihin kırılganlığını bütün çıplaklığıyla hissettirir.

Katedralin altında ise kalenin en değerli sanat hazinelerinden biri gizlidir: kript. Bu yarı yeraltı mekânı, katedralin daha eski bir evresine aittir ve duvarları on dördüncü yüzyıldan kalma fresklerle kaplıdır. Fresklerde azizler, İncil sahneleri ve dönemin soylu bağışçıları tasvir edilir. Üslup açısından, Giotto’nun etkisindeki Napoli okulunun özelliklerini taşıyan bu resimler, bölgedeki en önemli ortaçağ duvar resimleri arasında sayılır. Kriptin küçük şapellerinde, zamanın ve nemin yıprattığı, ama hâlâ canlı renklerini koruyan yüzlerle karşılaşmak, kalenin gezisindeki en duygusal anlardan biridir.
Rahibeler mezarlığı: ölümü düşünmenin tuhaf yolu
Castello Aragonese’nin en tuhaf ve en çok konuşulan köşesi, Klarissa rahibelerinin mezarlığıdır. Klarissa tarikatı, Assisili Aziz Clara’nın kurduğu, yoksulluk ve dua üzerine kurulu, kapalı bir rahibe tarikatıdır. 1575’te Ischia’daki kalede, Avalos ailesinin desteğiyle bir Klarissa manastırı kuruldu. Manastıra katılan rahibelerin çoğu, soylu ailelerin kızlarıydı; aileler, evlendiremedikleri ya da mirası bölmek istemedikleri kızlarını sıklıkla manastırlara gönderirdi.
Manastırın altında, bugün “Cimitero delle Monache”, yani Rahibeler Mezarlığı adıyla bilinen bir oda bulunur. Odanın duvarları boyunca taştan oyulmuş, oturak biçiminde nişler sıralanır. Bu oturakların ortasında birer delik vardır. Bir rahibe öldüğünde, cesedi bu taş sandalyelerden birine oturtulurdu. Beden zamanla çürüdükçe, sıvılar alttaki deliklerden akar, geriye yalnızca kuru iskelet kalırdı. Bu işlem tamamlandığında kemikler toplanarak bir kemikliğe konurdu.
Bu uygulamanın en ürpertici yanı, yaşayan rahibelerin düzenli olarak bu odaya inip ölü kız kardeşlerinin çürüyen bedenleri arasında dua etmesiydi. Amaç, ölümün ve bedenin geçiciliğinin sürekli hatırlanmasıydı; “memento mori”, yani “öleceğini unutma” düşüncesinin en somut ve en ağır biçimi. Ancak bu uygulama sağlıksızdı; odanın kapalı ve havasız ortamında rahibelerin bir kısmının hastalandığı anlatılır.

Bugün oda boş, sessiz ve loş. Taş oturakların üzerinde artık kimse yok, ama mekânın atmosferi hâlâ ağırdır. Buna benzer “putridarium” denilen mekânlar, güney İtalya’nın başka bazı manastırlarında da bulunur; ancak Castello Aragonese’deki, en iyi korunmuş ve en çok ziyaret edilenlerden biridir. Birçok ziyaretçi için burası, kalenin güzel manzaralarından sonra karşılaştıkları en unutulmaz ve en rahatsız edici duraktır.
Klarissa manastırı, 1810’da Napolyon döneminin manastırları kapatan yasalarıyla birlikte kaldırıldı. Rahibeler kaleden ayrıldı ve manastırın binaları başka amaçlarla kullanılmaya başlandı. Bugün manastırın bazı bölümleri, kalenin sergi alanları ve konuk odaları olarak hizmet veriyor.
İngiliz topları ve Bourbon hapishanesi
1809’daki İngiliz bombardımanı, kalenin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Katedral yıkıldı, pek çok bina ağır hasar gördü ve kayanın üzerinde kalan son sakinlerin bir kısmı da adaya indi. Napolyon’un düşüşünden sonra Napoli Krallığı’nın tahtına dönen Bourbon hanedanı, kaleyi yeni bir amaçla kullanmaya karar verdi.
1823’te Kral I. Ferdinando, Castello Aragonese’yi bir hapishaneye dönüştürdü. Kayanın doğal yalıtımı, dik yamaçları ve denizle çevrili konumu, onu kaçılması neredeyse imkânsız bir cezaevi yapıyordu. Bourbon yönetimi, burayı özellikle siyasi mahkûmlar için kullandı. İtalya’nın birleşmesi için mücadele eden Risorgimento hareketinin liberal yurtseverlerinden bazıları, yıllarca bu kalenin hücrelerinde tutuldu. Bir zamanlar Vittoria Colonna’nın şiir okuduğu kaya, artık özgürlük hayali kuran mahkûmların iniltilerine tanıklık ediyordu.
1860’ta Garibaldi’nin Binler seferi ve ardından İtalya’nın birleşmesiyle Bourbon krallığı sona erdi. Hapishane bir süre daha kullanıldı, ardından kapatıldı. Kale yeniden terk edildi ve yavaş yavaş harabeye dönmeye başladı.
Volkanik bir adanın kaderi: depremler ve yeniden doğuş
Ischia’nın volkanik yapısı, adaya termal kaynaklarını ve verimli topraklarını verdiği kadar, zaman zaman büyük felaketler de getirdi. 1301’deki Arso patlaması, adanın bilinen son volkanik patlamasıdır. Ama sonraki yüzyıllarda da ada, sık sık depremlerle sarsıldı. Bunların en yıkıcısı, 28 Temmuz 1883’te adanın kuzeyindeki Casamicciola kasabasını vuran depremdi. Deprem, kasabanın neredeyse tamamını yerle bir etti ve iki binden fazla insanın ölümüne yol açtı.
O gece Casamicciola’da tatil yapan ailelerden biri, ileride İtalya’nın en önemli filozoflarından biri olacak genç Benedetto Croce’nin ailesiydi. Croce, enkazın altından saatler sonra kurtarıldı, ama annesini, babasını ve kız kardeşini kaybetti. Bu trajedi, İtalyan kültür tarihinin unutulmaz hikâyelerinden biri olarak hafızalarda yer etti. Casamicciola’nın adı, İtalyancada büyük bir kargaşa ve yıkım için kullanılan bir deyime bile dönüştü.
Castello Aragonese, bu depremlerde de ayakta kaldı. Sağlam kaya zemini, kaleyi adanın diğer bölgelerine göre çok daha dayanıklı kıldı. Volkan patlamalarından, korsan saldırılarından, top ateşinden ve depremlerden sağ çıkan kale, Ischia halkı için bir tür süreklilik ve güvenlik simgesi haline geldi. Adada ne olursa olsun, kaya ve üzerindeki kale, denizin ortasında hep aynı yerde durdu.
25.000 liret: kaleyi satın alan avukat
Yirminci yüzyılın başında İtalyan devleti, bakımı pahalı ve işlevsiz görünen Castello Aragonese’yi satmaya karar verdi. 1912’de düzenlenen açık artırmada kale, Ischialı bir avukat olan Nicola Ernesto Mattera tarafından 25.000 liret karşılığında satın alındı. O dönemde bu, bir kale için şaşırtıcı derecede düşük bir fiyattı.

Mattera ve ailesi, kaleyi kişisel bir miras olarak gördü ve korumaya çalıştı. Yirminci yüzyıl boyunca aile, yıkılmaya yüz tutmuş yapıları onardı, yolları ve bahçeleri düzenledi ve kaleyi yavaş yavaş ziyaretçilere açtı. Bugün de kale, Mattera ailesinin torunları tarafından yönetiliyor. Bir kalenin devletin ya da bir vakfın değil, bir ailenin elinde kalması, İtalya’da bile nadir görülen bir durumdur. Bu durum, kaleye resmî bir müzeden çok, özenle korunan bir aile evi havası verir.
Kale bugün yalnızca bir anıt değil, aynı zamanda canlı bir kültür mekânıdır. Burada sanat sergileri, konserler, tiyatro gösterileri ve her yaz düzenlenen Ischia Film Festivali’nin bazı etkinlikleri yapılır. Eski manastır binalarında konaklama imkânı sunan birkaç oda da bulunur. Böylece bir zamanlar rahibelerin ve mahkûmların yaşadığı duvarlar, bugün sanatçıları, sinemacıları ve gezginleri ağırlıyor.
Napoli Körfezi’nin kale halkası
Castello Aragonese, Napoli Körfezi çevresindeki kalelerden oluşan büyük bir savunma halkasının parçasıydı. Bu halkanın merkezinde, Napoli şehrinin kendisindeki kaleler yer alır. Deniz kıyısındaki küçük bir adacığın üzerinde yükselen Castel dell’Ovo, şehrin en eski kalesidir; adını, efsaneye göre Romalı şair Vergilius’un temellerine sakladığı sihirli bir yumurtadan alır. Anlatılana göre yumurta kırılırsa kale yıkılacak, onunla birlikte Napoli’yi de felaketler vuracaktı.
Napoli limanının hemen yanındaki Castel Nuovo ise Anjou hanedanı tarafından on üçüncü yüzyılda inşa edildi ve daha sonra Aragonlu Alfonso tarafından yeniden düzenlendi. Kalenin iki kulesi arasına sıkıştırılmış beyaz mermer zafer takı, Alfonso’nun 1443’te Napoli’ye zaferle girişini anlatır ve İtalyan Rönesans heykelinin en önemli eserlerinden biri kabul edilir. Castello Aragonese’yi yeniden inşa ettiren kral ile bu zafer takının kahramanı aynı kişidir. Şehrin tepesindeki yıldız biçimli Castel Sant’Elmo ise bütün körfezi yukarıdan izler.
Ischia’nın hemen komşusu olan Procida adasında da benzer bir tarih yaşandı. Adanın en yüksek noktasındaki surlu yerleşim, Terra Murata, tıpkı Castello Aragonese gibi korsanlara karşı halkın sığındığı bir kale-şehirdi. Burada da on altıncı yüzyılda Avalos ailesinin bir sarayı inşa edildi ve bu saray, sonraki yüzyıllarda uzun süre bir hapishane olarak kullanıldı. Ischia ile Procida’nın kaleleri, adeta aynı hikâyenin iki versiyonunu anlatır.
Bu kaleler birlikte düşünüldüğünde, Napoli Körfezi’nin yüzyıllar boyunca nasıl bir tehdit altında yaşadığı daha iyi anlaşılır. Denizden gelen her yelken bir tehlike olabilirdi. Kıyılar boyunca kuleler, adaların tepelerinde kaleler, şehrin limanlarında burçlar, hepsi birbirine işaret ateşleriyle bağlı bir ağ oluşturuyordu. Castello Aragonese, bu ağın en dayanıklı ve en göz alıcı halkasıydı.
Kalede bir gezinti: teraslar, bahçeler, manzaralar
Castello Aragonese’yi gezmek, bir müzeyi dolaşmaktan çok, bir tepeye tırmanıp yol boyunca küçük sürprizler keşfetmeye benzer. Gezi, köprünün sonundaki kale kapısından başlar. Kapıdan geçtikten sonra Alfonso’nun kayaya oyduğu tünele girersiniz. Tünelin içindeki asansörle kısa sürede yukarı çıkabilirsiniz, ama zamanınız varsa eski yolu, tünelin içinden kıvrılarak yükselen patikayı yürümeyi deneyin. Duvarlardaki savunma deliklerini, kaya yüzeyindeki keski izlerini görmek, kalenin savunma mantığını hissetmenizi sağlar.
Yukarı çıktığınızda, kalenin farklı noktalarına dağılan işaretli bir yol sizi karşılar. Toplam yaklaşık 2 kilometrelik bu yol, kalenin kiliselerini, manastırını, katedralini, bahçelerini ve teraslarını birbirine bağlar. Yol boyunca zeytin ağaçları, begonviller, sukulentler, limon ve portakal ağaçları, yer yer de küçük bağlar görürsünüz. Kalenin bahçeleri, Akdeniz bitki örtüsünün en güzel örneklerini sunar.
Kalenin teraslarından görülen manzaralar, gezinin en büyük ödülüdür. Immacolata Terası’ndan Ischia Ponte’nin renkli evlerine, balıkçı teknelerine ve adanın yeşil tepelerine bakarsınız. Kalenin doğu tarafındaki teraslardan ise Procida adası, Napoli Körfezi ve açık havalarda Vezüv Yanardağı’nın silueti görülür. Güney tarafında, kayanın dibindeki koyların turkuaz suları ve kayalıklara vuran dalgalar, insanı saatlerce seyre dalmaya davet eder.

Gezinin sonunda, kalenin içindeki kafelerden birinde mola verin. Denize bakan bir terasta oturup soğuk bir limonata ya da bir kahve içerken, altınızda uzanan kayanın yirmi beş yüzyıllık tarihini düşünmek, Castello Aragonese deneyimini tamamlamanın en güzel yoludur.
Ischia’da kalenin ötesi
Castello Aragonese’yi gezdikten sonra Ischia’nın geri kalanını keşfetmeye zaman ayırın. Kalenin hemen karşısındaki Ischia Ponte mahallesi, dar sokakları, balıkçı evleri, küçük kiliseleri ve deniz kenarındaki restoranlarıyla adanın en otantik bölgelerinden biridir. Ana cadde Corso Vittoria Colonna, adını kalenin ünlü şairinden alır ve Ischia Ponte’yi Ischia Porto’ya bağlar.
Ischia, her şeyden önce termal kaynaklarıyla ünlüdür. Adanın dört bir yanında, volkanik kaynaklardan beslenen termal parklar, kaplıcalar ve doğal sıcak su havuzları bulunur. Forio yakınlarındaki büyük termal parklar ve Sant’Angelo köyü çevresindeki doğal kaynaklar, Ischia’yı yüzyıllardır bir sağlık ve dinlenme merkezi yapmıştır. Forio’daki La Mortella bahçeleri, İngiliz besteci William Walton ve eşi Susana’nın yarattığı olağanüstü bir botanik bahçedir.
Doğa severler için adanın en yüksek noktası olan Epomeo Dağı’na yürüyüş, unutulmaz bir deneyimdir. Tepeden bütün Napoli Körfezi’ni, Capri’yi, Procida’yı ve açık havalarda Amalfi kıyılarını görebilirsiniz. Adanın güneyindeki Sant’Angelo köyü ise arabaların giremediği küçük sokakları ve pitoresk limanıyla, Ischia’nın en romantik köşelerinden biridir.
Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
Açılış saatleri: Kale haftanın yedi günü sabah 9.00’dan gün batımına kadar açıktır. Kapanış saati mevsime göre değişir; son bilet satışı kapanıştan yaklaşık bir buçuk saat önce yapılır. Kış aylarında saatler kısalabilir ve bazı dönemlerde kale kapalı olabilir; gitmeden önce resmî siteden kontrol etmek en doğrusudur.
Bilet: 2026 itibarıyla tam bilet 15 euro, 10-18 yaş arası için 6 euro, 70 yaş üstü için 12 euro civarındadır. 9 yaş altı çocuklar ücretsizdir. Rehberli turlar ayrıca düzenlenir. Kale içindeki yolun tamamını yürümek yaklaşık 90 dakika sürer.
Ulaşım: Ischia’ya Napoli’den (Molo Beverello ya da Calata Porta di Massa limanlarından) ve Pozzuoli’den feribot ve hızlı teknelerle ulaşılır; yolculuk 50-90 dakika sürer. Ischia Porto’ya vardıktan sonra kaleye yerel otobüslerle 15 dakikada, taksiyle 5-10 dakikada ya da deniz kenarından yürüyerek 20-30 dakikada ulaşabilirsiniz. Köprünün başlangıcına kadar araçla gelinebilir; köprü yalnızca yayalara açıktır.
İpuçları: Kalenin yolları yokuş ve merdivenlidir; rahat ayakkabılar giyin. Yaz aylarında güneş çok güçlüdür, şapka ve su yanınızda olsun. Asansör, kalenin üst kısmına ulaşmayı kolaylaştırır, ama kalenin tüm noktalarına erişim sınırlıdır; tekerlekli sandalye kullanan ziyaretçilerin önceden rezervasyon yapması gerekir. En güzel fotoğraflar için sabahın erken saatlerinde ya da gün batımında, Ischia Ponte’nin kıyısından ya da Cartaromana koyundan kaleye bakın. Akşamları aydınlatılan kale, denizden bakıldığında masalsı bir görünüme bürünür.

Konum: Ischia Ponte, Ischia, Napoli, Campania, İtalya · Koordinatlar: 40.7313° K, 13.9650° D · Castello Aragonese’yi Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Napoli Körfezi’nden kuzeye doğru ilerlerseniz, Roma’da iki bin yıllık tarihini katman katman taşıyan Castel Sant’Angelo, Milano’da Sforza düklerinin ve Leonardo’nun izlerini taşıyan Castello Sforzesco sizi bekliyor. Adriyatik kıyısına geçerseniz, Puglia’nın ortasında II. Friedrich’in gizemli sekizgeni Castel del Monte görülmeye değer. Kuzeyde ise Garda Gölü’nün sularından yükselen Scaliger Kalesi ve Alplerin eteğindeki masalsı Fénis Kalesi serinin sıradaki durakları.
Ischia’dan ayrılan feribot limandan uzaklaşırken güverteye çıkın ve kaleye son bir kez bakın. Kaya, denizin ortasında giderek küçülür; kuleler, kubbeler ve yıkık katedralin duvarları tek bir siluete dönüşür. Bir zamanlar bu kayaya Hieron’un askerleri çıktı, lavdan kaçan köylüler sığındı, bir şair aşkını ve yasını yazdı, korsanlardan saklanan aileler nefeslerini tuttu, rahibeler ölümle yüz yüze dua etti, mahkûmlar özgürlüğü bekledi. Hepsi gitti; kaya kaldı. Belki de Castello Aragonese’nin anlattığı en güzel hikâye budur: Denizin ortasında, her fırtınada, her savaşta, her felakette insanların tutunabileceği bir yer hep vardı.
