Hochosterwitz Kalesi: Karintiya’nın On Dört Kapılı Kaya Kalesi
Güney Avusturya’nın Karintiya bölgesinde, geniş ve yeşil bir ovanın ortasında, birden gökyüzüne doğru fırlayan dik bir kaya yükselir. Kayanın tepesinde, bir taç gibi oturan beyaz duvarlı bir kale, kayanın yamaçlarını ise zikzaklar çizerek yukarı tırmanan bir yol ve bu yolun üzerine art arda dizilmiş kapılar sarar. Uzaktan bakınca, kale ile kaya tek bir yapı gibi görünür; sanki biri, bir masal kitabından kopardığı bir resmi ovanın ortasına yerleştirmiş gibidir.
Burası Hochosterwitz Kalesi (Burg Hochosterwitz), Avusturya’nın en etkileyici ve en fotojenik kalelerinden biridir. Kaleyi benzersiz kılan şey, zirvedeki yapılar kadar, oraya çıkan yoldur: Kayanın eteğinden zirveye uzanan yaklaşık 620 metrelik patika, on dört ayrı kapıyla korunur. Her kapı, bir öncekinden farklı bir savunma düzeneğine sahiptir; bazılarında asma köprüler, bazılarında demir parmaklıklar, bazılarında ise saldırganları yukarıdan ateş altına almak için mazgallar bulunur. Bir düşmanın zirveye ulaşmak için bu on dört kapıyı teker teker, her birinde ağır kayıplar vererek aşması gerekirdi.
Kalenin bu olağanüstü savunma sistemi, on altıncı yüzyılda, Osmanlı akınlarının Karintiya’yı defalarca sarstığı bir dönemde inşa edildi. Kaleyi bu haliyle yaptıran Khevenhüller ailesi, dört yüz elli yılı aşkın bir süredir kalenin sahibidir. Kale hiçbir zaman savaşla ele geçirilmedi.
Orta Avrupa kaleleri serimizin beşinci durağında, Karintiya’nın on dört kapılı kalesi Hochosterwitz’i, tarihini, kapılarını, efsanelerini ve bugün nasıl gezileceğini ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

- Ovanın ortasında bir dolomit kayası
- Karintiya: Alplerin güney kapısı
- 860: bir kralın bağışı
- Osterwitz’ler: Karintiya’nın saki başları
- Kraliçe Margarete ve fırlatılan öküz
- Osmanlı akınları ve 1476
- Akıncılar kimdi?
- Khevenhüller ailesi
- Georg Khevenhüller’in büyük projesi
- On dört kapı: bir savunma dersi
- Rönesans askerî mimarisi
- Kapıları tek tek gezmek
- Bir garnizonun gündelik hayatı
- Zirvede: saray, kilise ve silah koleksiyonu
- Protestan Reformu ve Khevenhüller’ler
- Dört yüz elli yıllık bir aile mirası
- Klagenfurt’un ejderhası
- Çevresinde: Karintiya’nın gölleri ve kasabaları
- Hochosterwitz’e yaklaşmak
- Kaleyi fotoğraflamak
- Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Ovanın ortasında bir dolomit kayası
Hochosterwitz’in üzerinde durduğu kaya, çevresindeki ovadan yaklaşık 170 metre yükselen dik bir dolomit kütlesidir. Kalenin zirvesi, deniz seviyesinden yaklaşık 660 metre yüksekliktedir. Kayanın yamaçları, özellikle kuzey ve doğu tarafında, neredeyse dikeydir; bu yüzlerden kaleye ulaşmak imkânsıza yakındır. Yalnızca güney ve batı yamaçları, zikzaklarla yukarı tırmanan bir yolun inşasına izin verecek kadar eğimlidir.
Bu doğal yapı, kayayı binlerce yıl boyunca doğal bir kaleye dönüştürdü. Kayanın tepesinden, çevredeki Sankt Veit ovası, Glan vadisi, uzaktaki Karavanke dağları ve güneydeki Klagenfurt havzası görülür. Ovanın üzerinden geçen yolları, köyleri ve tarlaları kontrol etmek için daha iyi bir nokta düşünmek zordur. Arkeolojik bulgular, kayanın tarih öncesi dönemlerde ve Roma döneminde de bir gözetleme ve sığınma yeri olarak kullanıldığını gösterir.
Kaleye yaklaşırken, kayanın ve kalenin görüntüsü sürekli değişir. Kuzeyden bakıldığında kale, dik bir kayanın tepesinde erişilmez bir kartal yuvası gibi görünür. Batıdan bakıldığında ise, yamaç boyunca kıvrılan yol ve kapılar, kalenin olağanüstü savunma sistemini gözler önüne serer. Bazı kaynaklar, Walt Disney’in ünlü “Pamuk Prenses” filmindeki kraliçenin kalesinin tasarımında Hochosterwitz’ten esinlenildiğini öne sürer; ancak bu iddiayı doğrulayan kesin bir belge yoktur.
Karintiya: Alplerin güney kapısı
Karintiya, Avusturya’nın en güneydeki eyaletidir. Kuzeyde Yüksek Tauern dağları, güneyde Karavanke ve Karnik Alpleri ile çevrili olan bölge, yüzlerce göl, yeşil vadiler ve ılıman iklimiyle Avusturya’nın “Akdeniz’i” olarak anılır. Güneyde Slovenya ve İtalya ile sınır komşusu olan Karintiya, yüzyıllar boyunca Germen, Slav ve Latin dünyalarının kesiştiği bir bölge oldu.
Ortaçağda Karintiya, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun güneydoğu sınırında önemli bir dükalıktı. Bölgenin kalbi, Hochosterwitz’in hemen yakınındaki Zollfeld ovasıydı. Burada, Karintiya dükleri, eski bir Slav geleneğine göre, “Prens Taşı” adı verilen antik bir taşın üzerinde yapılan bir törenle yönetime gelirdi. Bu tören, Avrupa’nın en eski ve en tuhaf taç giyme törenlerinden biri olarak kabul edilir. Hochosterwitz, bu siyasi ve kültürel merkezin hemen yanında, onu koruyan bir kale olarak yükseliyordu.
860: bir kralın bağışı
Hochosterwitz’in adı, ilk kez 860 tarihli bir belgede geçer. Bu belgede, Doğu Frank Kralı Alman Ludwig, Karintiya’daki bazı toprakları, aralarında “Astarwiza” adlı bir yerin de bulunduğu mülkleri, Salzburg Başpiskoposluğu’na bağışlar. Bu isim, kalenin bugünkü adının kökenidir. Adın Slav kökenli olduğu ve “sivri kayalık” ya da “keskin tepe” gibi bir anlama geldiği düşünülür.
Bu erken dönemde kayanın üzerinde nasıl bir yapı olduğu tam olarak bilinmez. Büyük olasılıkla, ahşap surlarla çevrili basit bir müstahkem sığınak vardı. Sonraki yüzyıllarda, Karintiya dükleri ve Salzburg başpiskoposları arasında el değiştiren kaya, giderek önemli bir kaleye dönüştü. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda, Karintiya’yı yöneten Sponheim hanedanı döneminde, kale taştan yeniden inşa edildi.
Osterwitz’ler: Karintiya’nın saki başları
On ikinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar, kale Osterwitz adlı soylu bir ailenin elindeydi. Bu aile, Karintiya düklerinin sarayında “saki başı”, yani dükün içkilerini sunmakla görevli yüksek bir saray görevlisi unvanını taşıyordu. Bu unvan, ortaçağ saraylarında büyük bir onur ve güven göstergesiydi; saki başı, dükün en yakın ve en güvendiği adamlarından biri sayılırdı. Osterwitz’ler, bu görevi kuşaklar boyunca babadan oğula devretti.
Aile, kaleyi yönetti, çevredeki toprakları işletti ve Karintiya’nın siyasi hayatında önemli bir rol oynadı. 1209’da ailenin bir üyesi olan Hermann von Osterwitz, bir imparatorluk taç giyme töreninde bulunduğu belgelerde geçer. Osterwitz’lerin döneminde kale, zirvedeki bir kuleden ve onu çevreleyen surlardan oluşan, görece mütevazı bir ortaçağ kalesiydi.

Kraliçe Margarete ve fırlatılan öküz
Hochosterwitz’in en ünlü efsanesi, on dördüncü yüzyıla aittir. 1334’te, Tirol kontesi Margarete, Karintiya dükalığı üzerinde hak iddia ederek bölgeye bir ordu gönderdi. Margarete, tarihte “Maultasch” lakabıyla anılır; bu lakabın anlamı ve kökeni tartışmalıdır, ama genellikle onun görünüşüyle alay eden bir lakap olarak yorumlanır. Margarete’nin ordusu, Hochosterwitz’i kuşattı.
Kuşatma uzun sürdü ve kalenin içindeki yiyecekler tükenmeye başladı. Efsaneye göre, savunucuların elinde yalnızca bir öküz ve birkaç çuval arpa kalmıştı. Kalenin komutanı, cesur ve kurnaz bir karar verdi: Son öküzü kestirdi, içini arpayla doldurdu ve surların üzerinden kuşatmacıların kampına fırlattı. Kuşatmacılar, kalenin içinde bu kadar bol yiyecek olduğunu, savunucuların öküzleri israf edecek kadar zengin olduğunu düşünerek moral kaybına uğradı. Margarete, kalenin uzun bir kuşatmaya daha dayanabileceğine inanarak kuşatmayı kaldırdı ve geri çekildi.
Bu hikâye, ortaçağ Avrupası’nın pek çok kalesiyle ilişkilendirilen bir “kuşatma hilesi” efsanesinin bir versiyonudur; Hohensalzburg’daki boyanan boğa hikâyesi de bu efsanenin bir akrabasıdır. Tarihçiler, bu olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığından emin değildir. Ama Hochosterwitz’te bu efsane, kalenin kimliğinin bir parçası haline gelmiştir.
Osmanlı akınları ve 1476
On beşinci yüzyılın ikinci yarısında, Karintiya tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşadı. 1470’lerden itibaren, Osmanlı akıncı birlikleri, Bosna ve Hırvatistan üzerinden kuzeye doğru ilerleyerek, Alplerin güney vadilerine defalarca akın düzenledi. 1473, 1476, 1478 ve 1480’de gerçekleşen büyük akınlarda, Karintiya’nın köyleri yakıldı, halkın bir bölümü esir alındı ve bölge derin bir korku içinde kaldı.
Bu akınlar, Hochosterwitz’in kaderini doğrudan etkiledi. 1476’daki akın sırasında, Osterwitz ailesinin son erkek üyesi olan Georg von Osterwitz, akıncılar tarafından esir alındı ve esaret altında öldü. Onun ölümüyle, Osterwitz ailesinin soyu tükendi. Kale, Habsburg imparatoru III. Friedrich’in mülküne geçti. Sonraki yıllarda kale, akınlar sırasında hasar gördü ve bir süre bakımsız kaldı.
Osmanlı akınları, Karintiya’nın ve genel olarak Avusturya’nın kale mimarisinde köklü bir değişime yol açtı. Kaleler, top ateşine ve hızlı süvari baskınlarına karşı dayanıklı olacak şekilde yeniden tasarlandı; köylerin kiliseleri surlarla çevrildi. Hochosterwitz’in bugünkü olağanüstü savunma sistemi de, bu tehdide verilen bir cevaptır. Türk okurlar için bu hikâye, Osmanlı’nın Orta Avrupa’daki varlığının, Alplerin derinliklerindeki bir kalenin kaderini bile nasıl şekillendirdiğini gösteren ilginç bir örnektir.

Akıncılar kimdi?
Karintiya’yı on beşinci yüzyılda sarsan akınları anlamak için, Osmanlı ordusunun bu özel birliklerini tanımak gerekir. Akıncılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınır bölgelerinde görev yapan hafif süvari birlikleriydi. Düzenli bir maaş almaz, bunun yerine akınlarda elde ettikleri ganimetle geçinirlerdi. Hızlı atları, hafif silahları ve olağanüstü hareket kabiliyetleriyle, düşman topraklarının derinliklerine kadar sokulabiliyor, kısa sürede büyük alanları kat edebiliyorlardı.
Akıncıların görevi, yalnızca yağma değildi. Düşman topraklarında keşif yapmak, düşmanın ekonomisini ve moralini zayıflatmak, büyük seferlerden önce yolları hazırlamak ve sınır bölgelerinde sürekli bir baskı oluşturmak da onların işleviydi. Akıncı birlikleri, Mihaloğulları, Malkoçoğulları, Turahanoğulları ve Evrenosoğulları gibi güçlü sınır boyu ailelerinin komutasındaydı. Bu aileler, Balkanlar’da geniş topraklara ve büyük bir nüfuza sahipti.
On beşinci yüzyılın son çeyreğinde, akıncı birlikleri, Bosna ve Hırvatistan üzerinden, bugünkü Slovenya’yı, Friuli’yi, Karintiya’yı ve Steiermark’ı defalarca vurdu. Bu akınlar, bölgenin kolektif hafızasında derin izler bıraktı. Karintiya’nın pek çok kilisesinde, bu dönemi anlatan freskler ve yazıtlar bulunur. Graz Katedrali’nin dış duvarındaki ünlü “Tanrı’nın Belaları” freski, 1480 yılında Steiermark’ı vuran üç felaketi, yani çekirge sürülerini, vebayı ve akınları tasvir eder. Hochosterwitz’in on dört kapısı, bu korkunun taştaki cevabıdır.
Khevenhüller ailesi
1509’da İmparator I. Maximilian, Hochosterwitz’i Salzburg’un geleceğin başpiskoposu Matthäus Lang’e rehin olarak verdi. Kale, sonraki yıllarda birkaç kez el değiştirdi. 1541’de, Avusturya arşidükü ve geleceğin imparatoru I. Ferdinand, kaleyi Karintiya’nın önde gelen soylu ailelerinden biri olan Khevenhüller ailesinden Christoph Khevenhüller’e verdi.
Khevenhüller’ler, Karintiya’nın en güçlü ve en zengin ailelerinden biriydi. Ailenin kökenleri, on beşinci yüzyılda Frankonya’dan Karintiya’ya gelen bir ataya dayanır. Aile, madencilik, ticaret ve toprak mülkiyetiyle zenginleşti, Habsburg sarayında yüksek görevler üstlendi. On altıncı yüzyılda ailenin pek çok üyesi, Protestan Reformu’nu benimsedi; bu, sonraki yüzyılda Katolik Karşı Reform döneminde aile için zorluklar yaratacaktı.
Georg Khevenhüller’in büyük projesi
Hochosterwitz’i bugünkü haline getiren kişi, ailenin bir sonraki kuşağından Georg Khevenhüller’dir. 1534’te doğan Georg, Karintiya valisi, imparatorluk danışmanı ve bölgenin en etkili siyasetçilerinden biriydi. 1571’de Hochosterwitz’i resmen satın aldı ve kaleyi, Osmanlı tehdidine karşı Karintiya’nın en güçlü kalesine dönüştürmek için büyük bir inşa programı başlattı.
1570-1586 yılları arasında, yaklaşık on altı yıl süren bu inşaat sırasında, kayanın eteğinden zirveye uzanan yolun üzerine on dört kapı, bunları birbirine bağlayan surlar, burçlar ve top mevzileri inşa edildi. Zirvedeki eski ortaçağ kalesi ise, Rönesans üslubunda yeniden düzenlenerek, konforlu bir saraya ve bir kiliseye kavuştu. Georg, bu projeye büyük bir servet harcadı; ama sonuç, Avrupa’nın en etkileyici savunma kalelerinden biri oldu.
1576’da Georg, kalenin avlusuna, mermer bir levha yerleştirdi. Bu levhada, kaleyi yeniden inşa ettiğini kaydediyor ve torunlarından, kaleyi her zaman ailenin elinde tutmalarını istiyordu. Bu vasiyet, sonraki kuşaklar tarafından büyük bir sadakatle yerine getirildi. Georg, 1587’de öldü; ama onun kalesi, dört yüz yılı aşkın bir süredir ailesinin elinde kalmaya devam ediyor.

Georg Khevenhüller, yalnızca bir asker ve yönetici değil, aynı zamanda eğitimli ve dünyayı tanıyan bir soyluydu. Habsburg sarayındaki görevleri sayesinde, döneminin Avrupa’sındaki siyasi ve askerî gelişmeleri yakından takip ediyordu. Kalenin inşasında, İtalyan askerî mühendislerinin en son tekniklerini kullanması, bu geniş dünya görüşünün bir sonucuydu. Georg, Karintiya’nın siyasi ve dinî hayatında da etkin bir rol oynadı ve bölgenin Protestan topluluklarını destekledi. Onun portresi, bugün kalenin müzesinde sergilenir; zırhlı, uzun sakallı, kararlı bakışlı bir Rönesans soylusunun portresi.
Georg, kalenin yanı sıra Karintiya’daki başka kaleleri ve sarayları da yeniden inşa ettirdi ya da güçlendirdi. Ancak Hochosterwitz, onun en büyük ve en kalıcı eseri oldu. Kalenin avlusundaki mermer levhada, onun adı ve kalenin yeniden inşasının hikâyesi, beş yüz yıla yakın bir süredir okunmaya devam ediyor.
On dört kapı: bir savunma dersi
Hochosterwitz’in on dört kapısı, Rönesans döneminin askerî mimarisinin olağanüstü bir örneğidir. Kapıların her biri, yol boyunca stratejik noktalara yerleştirilmiştir ve her biri, bir sonraki kapıya ulaşmaya çalışan bir düşmanı farklı açılardan ateş altına alacak şekilde tasarlanmıştır. Yol, kayanın etrafında spiral çizerek yükseldiği için, bir kapıyı geçen saldırgan, hemen üstündeki kapıların ve surların menzili içinde kalırdı.
Kapıların savunma düzenekleri çeşitlidir. Bazı kapılarda, saldırganların önünde açılan derin hendeklerin üzerine kurulmuş asma köprüler bulunur. Bazılarında, yukarıdan aşağı indirilen ağır demir parmaklıklar, yani portcullis’ler vardır. Bazı kapıların üzerinde, saldırganların üzerine taş, kaynar su ya da yağ dökmek için açılmış delikler bulunur. Kapıların çevresindeki surlarda ise, tüfek ve top atışı için mazgallar yer alır. Bir düşmanın zirveye ulaşabilmesi için, bu on dört engeli, her birinde yukarıdan ve yanlardan ateş altında, teker teker aşması gerekirdi.
Bu savunma sistemi, hiçbir zaman gerçek bir kuşatmayla sınanmadı. Osmanlı akınları, kalenin tamamlanmasından sonra Karintiya’ya ulaşmadı. Ancak kalenin zapt edilemez görünümü, kendisi başlı başına bir caydırıcı güçtü. Hochosterwitz, tarihi boyunca hiçbir zaman savaşla ele geçirilmedi.
Rönesans askerî mimarisi
Hochosterwitz’in kapıları, on altıncı yüzyılda Avrupa’da gelişen yeni askerî mimari anlayışının bir ürünüdür. Barutun ve topların yaygınlaşmasıyla birlikte, ortaçağ kalelerinin yüksek ve ince duvarları, top güllelerine karşı savunmasız kaldı. Bu yüzden İtalyan askerî mühendisleri, “bastiyon sistemi” adı verilen yeni bir savunma anlayışı geliştirdi. Bu sistemde surlar alçaltıldı ve kalınlaştırıldı, köşelere ok ucu biçiminde çıkıntılı burçlar eklendi ve her noktanın yandan ateşle korunabileceği bir düzen oluşturuldu.
Hochosterwitz, bu yeni anlayışı kendine özgü bir şekilde uyguladı. Kalenin kayalık konumu, İtalyan tarzı geniş bastiyonların inşasına izin vermiyordu. Bunun yerine, Georg Khevenhüller’in mühendisleri, kayanın çevresindeki yolu bir savunma hattına dönüştürdü. Her kapı, küçük bir kale gibi tasarlandı; kapılar arasındaki surlar ve burçlar ise, yol boyunca ilerleyen bir düşmanı sürekli olarak çapraz ateş altında tutacak şekilde yerleştirildi. Bu, bir kalenin savunmasını tek bir güçlü sur yerine, birbirini destekleyen çok sayıda katmana dağıtan akıllıca bir çözümdü.
Kapıların pek çoğunun üzerinde, Rönesans üslubunda süslemeler, armalar, yazıtlar ve kabartmalar bulunur. Bu süslemeler, kalenin yalnızca bir savunma yapısı değil, aynı zamanda Khevenhüller ailesinin gücünü, zenginliğini ve zevkini sergileyen bir prestij projesi olduğunu gösterir. Savaşın sert mantığı ile Rönesans’ın estetik zevki, Hochosterwitz’in kapılarında bir araya gelir.
Kapıları tek tek gezmek
Bugün kaleyi ziyaret edenler, kayanın eteğinden zirveye, on dört kapının hepsinden geçerek yürüyebilir. Her kapının bir adı, bir inşa tarihi ve kendine özgü bir süslemesi vardır. İlk kapı olan Sancaktar Kapısı, 1580’de inşa edildi. Ardından Bekçi Kapısı, Nau Kapısı ve Melek Kapısı gelir. Melek Kapısı’nın üzerinde, adını veren bir melek kabartması bulunur.
Beşinci kapı olan Aslan Kapısı, iki aslan kabartmasıyla süslüdür. Adam Kapısı’ndan sonra, yedinci kapı olan Khevenhüller Kapısı’na ulaşırsınız. Bu kapının Rönesans kemerinde, kalenin kurucusu Georg Khevenhüller’in miğfersiz, zırhlı bir büstü yer alır. Sekizinci kapı olan Eyalet Kapısı, 1570 tarihiyle kapıların en eskisidir. Ardından Süvari Kapısı, Silah Kapısı ve Sur Kapısı gelir.


On ikinci kapı olan Köprü Kapısı’nda, derin bir yarığın üzerinden geçen bir asma köprü bulunur. On üçüncü kapı olan Kilise Kapısı, zirvedeki kilisenin hemen altında yer alır. Son kapı olan Kulmer Kapısı ise, sizi nihayet kalenin iç avlusuna ulaştırır. Kapılar boyunca yürüyüş, yaklaşık yarım saat ila kırk beş dakika sürer; yol dik olsa da, kapıların her birinde durup süslemeleri incelemek ve manzarayı izlemek, yürüyüşü keyifli kılar. Yürümek istemeyenler için, kayanın içinden zirveye çıkan eğik bir asansör de bulunur.

Bir garnizonun gündelik hayatı
On altıncı yüzyılda Hochosterwitz, yalnızca bir aile konutu değil, aynı zamanda sürekli bir garnizonun bulunduğu askerî bir tesisti. Kalede, kapıları ve surları koruyan askerler, topçular, silah ustaları, demirciler, aşçılar, fırıncılar ve hizmetkârlar yaşıyordu. Garnizonun büyüklüğü, barış ve savaş dönemlerine göre değişiyordu; tehlike anlarında çevredeki köylerden gelen milisler de kaleye katılıyordu.
Kayanın tepesinde yaşamak, kolay değildi. Su, en büyük sorundu. Kalede, yağmur suyunu toplayan sarnıçlar ve kayaya oyulmuş derin bir kuyu bulunuyordu. Yiyecek, silah, barut ve diğer malzemeler, kayanın eteğinden zirveye, on dört kapıdan geçen dik yol boyunca, insanlar ve katırlar tarafından taşınıyordu. Kalenin depoları, uzun bir kuşatmaya dayanacak kadar erzakla dolu tutulmaya çalışılırdı: tahıl, tuzlanmış et, kurutulmuş sebzeler, şarap ve bira.
Askerlerin günleri, nöbet tutmak, silahları bakımlı tutmak, talim yapmak ve kalenin surlarını onarmakla geçerdi. Kapıların her birinde nöbetçiler bulunurdu; kalenin en yüksek noktasındaki gözetleme kulesinden ise ova sürekli olarak izlenirdi. Akıncıların yaklaştığı haberi geldiğinde, kaleden yakılan işaret ateşleri, çevredeki köylere ve diğer kalelere tehlikeyi haber verirdi. Bu sistem sayesinde, halk birkaç saat içinde güvenli yerlere sığınabilirdi.
Zirvede: saray, kilise ve silah koleksiyonu
Son kapıdan geçip kalenin iç avlusuna ulaştığınızda, kendinizi rahat ve huzurlu bir ortamda bulursunuz. Avluyu çevreleyen binalar, Georg Khevenhüller döneminde Rönesans üslubunda yeniden düzenlenmiştir. Avlunun bir kenarında, kalenin kilisesi yer alır. Kilise, on altıncı yüzyılda inşa edilmiş ve sonraki yüzyıllarda barok üslupta süslenmiştir.
Kalenin iç mekânlarında, Khevenhüller ailesinin yüzyıllar boyunca biriktirdiği koleksiyonları sergileyen bir müze bulunur. Müzede, on altıncı ve on yedinci yüzyıllara ait zırhlar, kılıçlar, mızraklar, tüfekler ve toplar, ailenin portreleri, belgeleri ve değerli eşyaları sergilenir. Koleksiyonun en ilginç parçalarından biri, olağanüstü uzun boylu bir askere ait olduğu söylenen dev bir zırhtır. Ayrıca kalenin tarihini, kapıların inşasını ve Osmanlı akınları dönemini anlatan belgeler ve haritalar da görülebilir.
Kalenin avlusunda ve surlarında dolaşırken, Karintiya’nın muhteşem manzarasını izleyebilirsiniz. Kuzeyde ve doğuda, Sankt Veit ovası ve uzaktaki tepeler; güneyde, Klagenfurt havzası ve Karavanke dağlarının sıradağları görülür. Açık havalarda, İtalya ve Slovenya sınırındaki Julian Alplerinin zirveleri bile seçilebilir. Kalenin zirvesinde bir de restoran bulunur; burada geleneksel Karintiya yemeklerini, manzaraya karşı tadabilirsiniz. Restoranın terasında oturup, az önce geçtiğiniz on dört kapıyı ve kıvrılan yolu yukarıdan izlemek, kalenin savunma sistemini bir kez daha, bu kez kuşbakışı anlamanızı sağlar.

Protestan Reformu ve Khevenhüller’ler
On altıncı yüzyılda, Martin Luther’in başlattığı Protestan Reformu, Avusturya’nın Alp bölgelerinde hızla yayıldı. Karintiya’nın soylularının, kasabalılarının ve hatta köylülerinin büyük bölümü, Lutherci inancı benimsedi. Khevenhüller ailesi de bu dönemde Protestanlığı kabul etti ve Karintiya’daki Protestan hareketinin önde gelen destekçilerinden biri oldu. Georg Khevenhüller, Hochosterwitz’i inşa ettiği yıllarda, aynı zamanda Karintiya’daki Protestan kiliselerini ve okullarını da destekliyordu.
Ancak on yedinci yüzyılın başında, Habsburg hanedanı, Katolik Karşı Reform politikasını sert bir şekilde uygulamaya başladı. Protestan soylulara, ya Katolikliğe dönmeleri ya da ülkeyi terk etmeleri seçeneği sunuldu. 1628’de, Khevenhüller ailesinin Protestan kalan üyelerinin önemli bir bölümü Karintiya’yı terk ederek Almanya’ya göç etti. Ailenin Katolikliğe dönen kolu ise Avusturya’da kalarak Hochosterwitz’i korumaya devam etti. Böylece Georg’un vasiyeti, dinî bölünmeye rağmen yerine getirildi.
Bu dönemin izleri, Karintiya’nın bugünkü kültüründe hâlâ görülür. Bölge, Avusturya’nın büyük ölçüde Katolik olan geri kalanına göre, görece daha yüksek bir Protestan nüfusa sahiptir. Karşı Reform döneminde gizlice inançlarını sürdüren “gizli Protestanlar”, Karintiya’nın uzak dağ köylerinde kuşaklar boyunca yaşadı.
Dört yüz elli yıllık bir aile mirası
Hochosterwitz’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, dört yüz elli yılı aşkın bir süredir aynı ailenin mülkiyetinde olmasıdır. Georg Khevenhüller’in 1576’daki vasiyetine sadık kalan torunları, savaşlara, siyasi değişimlere, ekonomik krizlere ve imparatorlukların yıkılışına rağmen kaleyi ellerinde tuttu. On yedinci yüzyılda, Karşı Reform döneminde Protestan kalan aile üyelerinin bir kısmı ülkeyi terk etmek zorunda kaldı; ancak ailenin Katolik kolu, kaleyi korumaya devam etti.
Khevenhüller ailesi, sonraki yüzyıllarda Habsburg İmparatorluğu’nun en önemli soylu ailelerinden biri olmaya devam etti. Ailenin üyeleri arasında generaller, diplomatlar ve saray görevlileri yetişti. On sekizinci yüzyılda, Johann Joseph Khevenhüller-Metsch, İmparatoriçe Maria Theresia’nın sarayının başmabeyincisiydi ve tuttuğu ayrıntılı günlükler, dönemin saray hayatına dair en önemli kaynaklardan biridir.
Bugün kale, Khevenhüller-Metsch ailesi tarafından yönetiliyor ve her yıl on binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. Aile, kalenin bakımını, restorasyonunu ve ziyaretçi hizmetlerini kendi imkânlarıyla sürdürür. Bu, bir kalenin bir müze ya da devlet kurumu tarafından değil, bir aile tarafından, kuşaktan kuşağa aktarılan bir miras olarak yaşatıldığı nadir örneklerden biridir.
Karintiya aynı zamanda lezzetli bir mutfağa sahiptir. Bölgenin en ünlü yemeği, “Kärntner Kasnudeln” adı verilen, lor peyniri, patates ve nane ile doldurulmuş, kenarları özenle kıvrılarak kapatılmış büyük hamur mantılarıdır. Bu mantıların kenarlarını kapatma tekniği, “krendln” adı verilen özel bir el becerisi gerektirir ve Karintiya’da bir genç kızın evlenmeye hazır olup olmadığının, bu mantıları düzgün kapatabilmesiyle ölçüldüğüne dair eski bir söz vardır. Kalenin zirvesindeki restoranda ya da çevredeki köy lokantalarında, bu geleneksel yemeği mutlaka tadın. Karintiya’nın gölleri de, taze alabalık ve beyaz balık yemekleriyle ünlüdür.
Klagenfurt’un ejderhası ve Karintiya efsaneleri
Karintiya, zengin bir efsane geleneğine sahiptir. Bu efsanelerin en ünlüsü, bölgenin başkenti Klagenfurt’un kuruluşuyla ilgilidir. Efsaneye göre, bir zamanlar bugünkü şehrin bulunduğu bataklık bölgede, “Lindwurm” adı verilen korkunç bir ejderha yaşıyordu. Ejderha, bataklığın yakınından geçen yolcuları, hayvanları ve bakireleri yutarak bölgeyi dehşete düşürüyordu. Karintiya dükü, ejderhayı öldüren kişiye büyük bir ödül vaat etti.
Bir grup cesur genç, ejderhayı yakalamak için akıllıca bir plan yaptı. Bataklığın kenarına sağlam bir kule inşa ettiler ve bir boğayı, ucunda çengel bulunan zincirlere bağlayarak yem olarak kullandılar. Ejderha boğayı yuttuğunda, çengele takıldı ve gençler onu öldürmeyi başardı. Ejderhanın yaşadığı bataklık kurutuldu ve kulenin etrafında zamanla Klagenfurt şehri kuruldu. Bugün şehrin merkezindeki Yeni Meydan’da, 1590’da yapılan dev bir ejderha çeşmesi, Lindwurm’u tasvir eder ve şehrin simgesidir.
İlginç bir ayrıntı, çeşmedeki ejderhanın başının, on altıncı yüzyılda bölgede bulunan ve ejderha kafatası sanılan bir yünlü gergedan kafatasından esinlenilerek yapıldığıdır. Bu kafatası bugün Klagenfurt’taki bir müzede sergilenir ve paleontolojinin en eski “rekonstrüksiyon” örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Çevresinde: Karintiya’nın gölleri ve kasabaları
Hochosterwitz’i ziyaret ettikten sonra, Karintiya’nın diğer güzelliklerini keşfetmeye zaman ayırın. Kalenin hemen yakınındaki Sankt Georgen am Längsee, küçük bir göl ve bir manastırla çevrili sakin bir köydür. Yaklaşık yirmi kilometre güneyde, Karintiya’nın başkenti Klagenfurt yer alır. Şehrin simgesi, efsanevi bir ejderhayı, “Lindwurm”u tasvir eden büyük bir çeşmedir. Klagenfurt’un hemen batısında, Avusturya’nın en büyük ve en güzel göllerinden biri olan Wörthersee uzanır; gölün kıyısındaki villalar ve kasabalar, yaz aylarında Avusturya’nın en popüler tatil yerlerindendir.
Hochosterwitz’in kuzeyinde, ortaçağ surları ve dar sokaklarıyla Friesach kasabası, Karintiya’nın en eski şehri olarak anılır. Friesach’ın yakınında, ortaçağ teknikleriyle, modern makineler kullanılmadan bir kalenin inşa edildiği ilginç bir deneysel arkeoloji projesi bulunur. Zollfeld ovasında ise, Roma döneminden kalan Virunum şehrinin kalıntıları ve Karintiya düklerinin feodal haklarını dağıttığı, taştan yapılmış “Dük Tahtı” (Herzogstuhl) görülebilir. Prens Taşı ise bugün Klagenfurt’taki eyalet meclisi binasında sergilenir.

Hochosterwitz’e yaklaşmak
Hochosterwitz’i ilk kez görmenin en etkileyici yolu, Klagenfurt’tan kuzeye doğru giden yoldan yaklaşmaktır. Yol, bir süre Zollfeld ovasının düz tarlaları ve küçük köyleri arasından ilerler. Sonra, bir virajın ardından, ovanın ortasında aniden yükselen kaya ve tepesindeki kale ufukta belirir. Bu ilk görüntü, çevredeki yumuşak manzarayla o kadar tezat oluşturur ki, pek çok ziyaretçi arabasını yol kenarına çekip birkaç dakika sadece bakakalır.
Kaleye yaklaştıkça, kayanın gerçek boyutları ve yamacı saran yolun, kapıların ve surların karmaşık düzeni daha net görünür hale gelir. Kayanın eteğindeki otoparktan başlayan yürüyüş, ilk kapıdan itibaren ziyaretçiyi adım adım kalenin tarihine ve savunma mantığına götürür. Her dönemeçte, aşağıdaki ova biraz daha genişler, ufuk biraz daha uzaklaşır ve kale biraz daha yaklaşır. Bu yürüyüş, Hochosterwitz deneyiminin kalbidir.
Kaleyi fotoğraflamak
Hochosterwitz, Avusturya’nın en fotojenik kalelerinden biridir ve fotoğraf tutkunları için pek çok farklı açı sunar. Kalenin en ünlü görüntüsü, kayanın batı tarafından, kaleye giden yol üzerinde yer alan tarlalardan çekilir. Buradan, kayanın bütün yüksekliği, yamaç boyunca kıvrılan yol, kapılar ve zirvedeki kale tek bir karede görülür. Sabahın erken saatlerinde, güneş doğudan kayanın arkasından yükselirken, kale siluet halinde görünür; akşamüstü ise, batıdan vuran güneş kalenin beyaz duvarlarını altın rengine boyar.
Kuzeyden, Launsdorf köyünün yakınlarından bakıldığında, kale dik bir kayanın tepesinde, erişilmez bir kartal yuvası gibi görünür. Sonbaharda, çevredeki ormanların kızıl ve sarı renklere büründüğü ve ovadan sisin yükseldiği sabahlarda, kale adeta bulutların üzerinde yüzüyormuş gibi görünür. Kapıların içinden geçerken ise, her kapının kemerinin, bir sonraki kapıyı ve zirvedeki kaleyi çerçevelediği güzel kareler yakalayabilirsiniz. Kalenin teraslarından ise, ovanın ve uzaktaki dağların geniş panoramik fotoğraflarını çekmek mümkündür.
Drone kullanmak isteyenler için, kalenin çevresindeki kurallar ve izinler hakkında önceden bilgi almak önemlidir; Avusturya’da drone kullanımı belirli kısıtlamalara tabidir ve özel mülk olan kalenin üzerinde uçuş için izin gerekebilir.
Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım
Açılış dönemi: Hochosterwitz Kalesi, genellikle nisan sonundan ekim sonuna kadar ziyarete açıktır; kış aylarında kapalıdır. Açık olduğu dönemde kale, her gün sabahtan akşamüstüne kadar ziyaret edilebilir; yaz aylarında saatler daha uzundur. Güncel açılış tarihlerini ve saatlerini gitmeden önce kalenin resmî sitesinden kontrol edin.
Bilet: Giriş ücreti, kapıların bulunduğu yol, müze ve avluyu kapsar ve yaklaşık 15-20 euro civarındadır. Asansör kullanımı için ek bir ücret alınabilir. Çocuklar, öğrenciler, yaşlılar ve aileler için indirimli biletler vardır. Biletler, kayanın eteğindeki giriş binasından alınır; yoğun yaz günlerinde kısa bir kuyruk oluşabileceğini hesaba katın.
Ulaşım: Hochosterwitz, Klagenfurt’un yaklaşık 20 kilometre kuzeydoğusunda, Sankt Veit an der Glan kasabasının yakınındadır. Arabayla, S37 yolundan kolayca ulaşılır; kayanın eteğinde geniş bir otopark bulunur. Toplu taşımayla gelmek isteyenler, Klagenfurt ya da Sankt Veit’tan trenle Launsdorf-Hochosterwitz istasyonuna gelip, oradan yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüşle kalenin girişine ulaşabilir. Salzburg’dan arabayla yaklaşık iki buçuk saat, Viyana’dan ise yaklaşık üç saat sürer.
İpuçları: Kaleyi rahatça gezmek için en az 2-3 saat ayırın. On dört kapıyı yürüyerek geçmek, kalenin savunma sistemini gerçekten anlamanın en iyi yoludur; bu yüzden asansörü mümkünse yalnızca inerken kullanın. Yol dik ve yer yer kaygan olabileceği için rahat, kaymayan ayakkabılar giyin. Yaz aylarında güneş yakıcı olabilir; şapka ve su bulundurun. Kalenin en güzel fotoğrafları, kalenin batısındaki tarlalardan ve kuzeydeki yoldan, özellikle sabah erken saatlerde ve akşamüstü çekilir.
Konum: Hochosterwitz 1, Launsdorf, Karintiya, Avusturya · Koordinatlar: 46.7550° K, 14.4508° D · Hochosterwitz Kalesi’ni Google Haritalar’da aç
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Hochosterwitz’ten kuzeye, Salzburg’a doğru giderseniz, prens-başpiskoposların beyaz kalesi Hohensalzburg sizi bekliyor. Çek Cumhuriyeti’ne geçerseniz, Vltava’nın kıvrımındaki Český Krumlov Kalesi, IV. Karl’ın hazine kalesi Karlštejn ve Bohemya’nın bin yıllık kalbi Prag Kalesi rotanızı tamamlar. Orta Avrupa serimizin son durağı ise Viyana’nın kuzeyindeki romantik Kreuzenstein Kalesi. Güneye, İtalya’ya geçerseniz, İtalya serimizden Sirmione Scaliger Kalesi‘ni de okuyabilirsiniz.
Hochosterwitz’ten inerken, on dört kapıdan geri geçin ve her birinde bir an durup arkanıza bakın. Her kapıdan sonra, zirvedeki kale biraz daha yükseğe, biraz daha uzağa çekilir; aşağıdaki ova ise biraz daha yaklaşır. Dört yüz elli yıl önce bir vali, akıncıların korkusuyla bu kayanın etrafına on dört kapı ördü ve torunlarından bu kaleyi hiç bırakmamalarını istedi. Akıncılar bir daha gelmedi, kapılar hiçbir zaman bir kuşatmayla sınanmadı, ama torunlar sözlerini tuttu. Belki de Hochosterwitz’in asıl gücü, taşlarında değil, bu uzun sadakatin kendisindedir: Bir ailenin, kuşaklar boyunca, bir kayaya ve bir vaade bağlı kalması.
