Uzay Gemimiz O Dünyaya İnince

TÜM KURGU-BILIM yazarlarının büyükbabası sayılan Jules
Verne bugün dünyaca ünlü bir yazardır. Fantezileri çoktan
kurgu-bilim olmaktan çıkmıs, seksen günde yapılabilecegini
düsündügü dünya çevresindeki yolculuk, astronotlarca seksen altı
dakikaya indirilmistir. Biz de, bu ileri görüslü yazarın yöntemini
izleyerek, uzay gemisiyle ileride yapılacak bir yolculukta neler
olabilecegini düsünmeye çalısalım. Elbette sözünü ettigimiz
yolculugun gerçeklesmesi, Jules Verne’in düslerinin
gerçeklesmesinden çok daha kısa bir süre alacaktır. Bununla
birlikte, uzay gemimizin 150 yıl sonra bilinmeyen bir yıldıza gitmek
için dünyadan ayrıldıgını düsünelim:
Gemimiz, deniz asırı gemiler büyüklügünde ve 99.800’ü yakıt
olmak üzere, 100.000 ton kalkıs agırlıgında olsun.
Imkânsız mı?
Hiç sanmam! Daha bugünden parça parça yörüngeye sokulan
uzay gemileri, dünya çevresinde dolasırlarken birlestirebiliyor.
Hem bu birlesme islemi yirmi yıldan az bir süre sonra gereksiz
kalacak; çünkü aya inecek dev gemileri yerde hazırlamak bir
sorun olmaktan çıkacak. Üstelik yarının roket atma islemi için
sürdürülen temel arastırmalar, tam yolla ilerliyor. Bu
arastırmalardan anlasıldıgına göre, gelecegin roket motoru,
gücünü nükleer enerjiden alacak ve ısık hızına yakın bir hıza
ulasacak. Aynı alandaki yeni atılımlar arasında uygulama imkânı,
basit parçalar üzerinde yapılan fiziksel deneylerle ispatlanan
‘Foton Roketi’ de var. Gövdesinde tasıdıgı yakıt, roketi ısık
hızına öylesine yaklastırıyor ki, göreliligin her etkisi, özellikle
fırlatıldıgı yerle, kendisi arasındaki zaman farkı açıkça
görülebiliyor. Roket çalısınca yakıt elektromanyetik radyasyona
dönüsüyor ve salkım biçimi bir itici güç olarak, ısık hızıyla
gövdeden ayrılıyor. Teorik olarak bu sistemle donatılmıs bir uzay

gemisinin ısık hızının %99’una ulasması gerekir ve bu hız, günes
sistemimizin sınır kapılarını ardına kadar açmak için yeterlidir.
Akıllara durgunluk veren bir düsünce!… Ancak yeni bir çagın
belkemigi sayılabilecek olan yirminci yüzyıl insanı,
büyükbabasının tanık oldugu ve akıl almaz buldugu tren, elektrik
telgraf, otomobil ve uçak gibi teknolojik gelisme ürünlerinin, bugün
olaganüstü bir yanı kalmadıgını aklından çıkarmamalıdır. Aynı
sekilde kendisi de ilk radyo yayınlarına, renkli televizyondan
izlenen ilk uzay yolculuklarına ve dünya çevresinde dönüp duran
uydulara tanıklık etmis, her halde birçogunu akıl almaz bulmustu.
Kuskusuz onun çocuklarının çocukları gezegenler arası
yolculuklara çıkacaklar ve üniversitelerin teknik bölümlerinde
kozmik arastırmalar yapacaklardır.
Gelelim hedefi uzak bir yıldız olan uzay gemimiz yolculuguna: Her
seyden önce gemi tayfasının, vakit öldürmek için ne gibi yollar
tuttugunu düsünmeye çalısalım. Çünkü Einstein’ın Izafiyet
Teorisine göre ısık hızının hemen altında yol alan bir uzay
gemisinde zaman, dünyada kalanlara göre çok daha yavas geçer.
Inanılmaz gibi görünüyor ama, uzay gemimiz ısık hızının %99’una
varan bir hızla gidiyorsa, dünyada geçen bir yüzyıla karsılık,
geminin içinde ancak 14,1 yıl geçiyor demektir. Uzay
yolcularımızla, dünyada kalanlar arasındaki zaman farkını,
Lorentz degistirgeçlerinin verdigi asagıdaki formülle
hesaplayabiliriz:
(t: uzay yolcularına göre zaman, T: dünyadaki zaman, v: uçus
hızı, c: ısık hızı.)
Uzay gemisinin uçus hızı da, Prof. Ackeret’in kurdugu temel roket
denklemlerine göre hesaplanabilir:

v: ivme, w: fırlatma hızı, c: ısık hızı, t: kalkıstaki yakıt agırlıgı.)
Zaman böyle agır agır akıp giderken gemi adamları hem görevleri
geregi hem de vakit öldürmek için, yanından geçtikleri
gezegenleri inceleyerek, onların yerlerini belirleyecek, görüntü
analizleri yapacak, yerçekimlerini hesaplayacak ve yörüngelerini
ölçeceklerdir. Son olarak da kosulları dünyamıza en çok
benzeyen bir gezegeni inis yeri olarak seçeceklerdir. Bunda
amaç, tükenmeye yüz tutan yakıtlarını yenilemektir.
Inilecek gezegenin dünyamıza çok benzedigini kabul edelim.
Daha önde de belirttigim gibi, bunun olmaması için hiç bir neden
yoktur. Gezegen, dünyamızın 8000 yıl önceki durumuna
benzememekte ve üzerinde uygarlık da aynı asamayı
yasamaktadır. Elbette bütün bunlar inisten önce, gemideki
araçlarla belirlenmistir. Inilecek alan, ‘bölünebilir madde
kaynaklarına’ en yakın olan bölgedir. Gemideki araçlar, uranyum
madenlerinin hangi dag sıralarında bulunabilecegini de güvenilir
ve çabuk bir biçimde gösterirler.
Inis tasarlanan biçimde gerçeklestirilir.
Gemi adamlarının gözüne çarpan ilk sey, tastan araçlar yapan,
mızraklarla vahsî hayvan avlayan, otlaklarda koyun ve keçi
sürüleri güden, ilkel biçimde çanak çömlek ve ev gereçleri yapan
birtakım yaratıklar olur.
Acaba bu ilkel yaratıklar, gökten inen canavar ve içinden çıkan
garip seyler hakkında ne düsünürler? Her halde ilk yapacakları
sey yerlere kapanıp yüzlerini topraga gizlemek olacaktır. O güne
kadar aya ve günese tapmıslardır. Ama simdi olan, korkunç bir
seydir: Tanrılar gökten inmislerdir!
Olayın ilk heyecanı geçince, ilkel yaratıklar bir kaya ardına geçip
olanı biteni izlemeye koyulurlar. Az ötelerinde kafalarında çubuklu
sapkalar tasıyan, (antenli baslıklar); geceyi gündüze çevirebilen
(ısıldaklar) tanrılar harıl harıl çalısmaktadırlar. Yabancılar hiç güç

harcamadan göge yükselirken (roketli kemerler) gezegen sakinleri
neredeyse küçük dillerini yutarlar. Bilinmeyen ‘hayvanlar’
homurdana vızıldaya gökte uçmaya baslayınca da (helikopterler
ve her ise yarayan tasıtlar) yüzlerini yine topraga gömerler. Son
olarak tüyler ürpertici bir ‘bumm’ sesi duyulur (deneme patlaması).
Yaratıklar çil yavrusu gibi dagılarak magaralarına kaçısırlar. Artık
astronotlarımız onların gözünde yüce birer tanrıdır.
Günler geçer. Uzay adamları yogun çalısmalarını sürdürürler. Bir
gün rahipler ve büyücülerden olusan bir topluluk tanrılarla iliski
kurmak için, ilkel içgüdüleriyle kestirdikleri baskana yaklasırlar.
Yanlarında konukseverliklerini gösterecek armaganlar vardır.
Uzay adamlarımız elektronik beyin aracılıgıyla onların dillerini
hemen ögrenirler ve nezaketlerine tesekkür ederler. Uzun
uzadıya kendilerinin tanrı olmadıgını, tapmaya deger bir üstünlük
tasımadıklarını anlatırlarsa da, sonuç alamazlar. Ilkel dostlarımız
baska türlü düsünememektedir. Onlar yıldızlardan gelmis, büyük
güçler göstererek mucizeler yaratmıslardır. Tanrılardan baska bir
sey olamazlar! Uzay adamları direnerek yardım teklif ederler.
Yine sonuç yoktur. Olan bitenler çoktan, karsılarındaki ilkel
yaratıkların anlayıs sınırlarını asmıstır.
Inis gününden sonra olacakları tam olarak kestirmek güçtür,
ancak asagıdaki eylemlerin, önceden düsünülmüs bir tasarı
geregince uygulanabilecegi düsünülebilir.
Nüfusun bir bölümü kazanılarak, dünyaya dönüs için gerekli olan
uranyum’un arastırılması ve çıkarılması için egitilir.
Yaratıkların en akıllısı ‘kral’ seçilir. Gücünün apaçık belirtisi
olarak, tanrılarla dogrudan dogruya iliski kurulabilecegi bir telsiz
aracı verilir.
Uzay adamlarımız onlara basit uygarlık gereklerini ve birtakım
ahlâk kavramlarını ögretirler. Özellikle seçilmis kadınlar gemi
adamlarınca döllenir. Böylece dogal evrimin birkaç asamasını
atlatan bir soy dogar.

Bu soyun uzayda uzmanlasabilmesi için ne kadar zaman geçmesi
gerektigini kendi tecrübelerimizden biliyoruz. Neyse, uzay
adamlarımız dönüs yolculuguna baslamadan önce, arkalarında
ancak çok çok sonra, yüksek teknik yetenekleri olan ve matematik
temellere kurulmus bir uygarlıgın anlayabilecegi birtakım izler ve
isaretler bırakırlar.
Gezegen yaratıklarını, kendilerini ileride bekleyen tehlikelere karsı
uyarmanın ne ölçüde yarar saglayacagını da kestirmek pek
güçtür. Onlara korkunç kıtalararası savasları ve atomik
patlamaları konu alan filmler gösterdik ve savasın igrençligini
anlattık diyelim. Ileri uygarlık düzeyine ulasan ve tarih kitapları
tiksindirici savaslardan geçilmeyen yirminci yüzyıl dünyası bile,
durmadan ‘savas atesiyle’ oynadıgına göre, onların da her seye
ragmen, bir gün aynı çılgınlıga düseceklerini düsünmek yerinde
olur sanırım!
Uzay gemisi evrenin karanlıklarında kaybolup gidince, geride
kalan dostlarımız, bu inanılmaz mucizeyi konusmaya
baslayacaklardır: Tanrılar buradaydı! Baslarından geçenleri
babadan ogula, anneden kıza geçecek destanlar biçimine
sokacaklar, tanrıların geride bıraktıgı armaganları, küçük araçları
tapınaklarına kaldırarak, kutsal emanetler olarak koruyacaklardır.
Eger yazıyı kesfetmislerse, olanları korkunç, olaganüstü ve
mucizevî diye niteleyerek yazmaya koyulacaklardır. Kitapları ve
resimleri, sagır edici gürültülerle gökten inen bir uçan gemiyi ve
altın elbiseli tanrıları anlatacaktır. Denizlerin ve karaların üstünde
uçan savas arabalarından, korkunç silâhlardan söz edecek,
tanrıların geri dönmeye söz verdiklerini, altını çize çize
belirteceklerdir.
Bir zamanlar gördüklerini kayalar üzerine çizmeye
koyulacaklardır:
Kafalarında baslıklar ve çubuklar bulunan sekilsiz devler;
gögüslerinde çantalar tasıyan yaratıklar; ne oldugu bilinmeyen

varlıkların binip gökyüzünde dolastıkları toplar; üstünde ısınların
fıskırdıgı degnekler, kocaman böceklere benzeyen ve tasıt aracı
oldugu kesin olan garip biçimler…
Uzay gemimizin ziyaretinin doguracagı türlü etkiler saymakla
bitmez. Kitabımızın ileri sayfalarında, eski çaglarda dünyamızı
ziyarete gelen ‘tanrıların’ da ne gibi izler bıraktıklarını görecegiz.
Gezegende bıraktıgımız dostlarımızın bu olanlardan sonraki
hayatlarını izlemek kolaydır. Gizlice seyrettikleri tanrılardan, epey
yeni sey ögrenmislerdir. Geminin indigi alan, kutsal bölge olarak
açıklanır. Din merkezi sayılabilecek olan bu alanda, belirli
dönemlerde, ‘hac’ toplantıları yapılır ve tanrıların ‘kahramanlıkları’
anlatılır. Astronomik kurallara uygun piramitler ve tapınaklar
kurulur. Yüzyıllar geçer. Insanlar çogalır ve savasa baslar.
Sonunda kutsal yerlerin çogu toprak altında kalır. Daha sonra
tanrıların yerlerini bulan baska kusaklar gelir, kazılar yapılır ve bu
kusakların karsısına binlerce anlasılmaz kalıntı çıkar.
Iste biz, bugün aynı asamadayız. Üstelik aya inmeyi ve uzayın
birçok sırrını çözmeyi de basardıgımız için, düsünce boyutlarımız
oldukça genis. Dev bir geminin, güney denizlerindeki ilkel yerlileri
ne ölçüde etkiledigini biliyoruz. Cortes’in Güney Amerika
insanlarını nasıl korkuttugunu kitaplarımız yazıyor. Bu bakımdan,
silik de olsa, bir uzay gemisinin tarih öncesi dönemlerde nasıl
etkili oldugunu düsünebiliriz.
Simdi soru isaretleri ormanını meydana getiren açıklanmamıs
kalıntılar dizisine yeni bir açıdan bakmalıyız. Bir araya
geldiklerinde, tarih öncesi uzay yolculuklarından arta kaldıkları
anlamını tasıyorlar mı? Bizi geçmisin karanlıklarına götürürken,
aynı zamanda gelecegimiz için yaptıgımız tasarılara ısık
tutuyorlar mı?

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir