Vücudumuzda Bunlar Varmış
Yetişkin bir insanın başında cm2’de 200 saç kökü bulunur.
Gözyaşının %98.2’si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler bulunur.
Gün boyunca ortalama 23.040 defa nefes alırız.
Saçlar, folikül denen tüp benzeri bir gözenek içindeki canlı hücrelerde oluşur.
Fakat bu hassas canlı hücreler, sonradan saç dediğimiz güçlü telleri oluşturmak için ölürler !
İşte bu nedenle saçlarımız kesilirken acı hissetmeyiz.
Kuşkusuz saçın ölü hücrelerden oluşması büyük bir nimettir. Çünkü saç tellerimiz eğer canlı hücrelerden oluşsaydı her saç kesimi zor ve acı verici olacaktı.
Saç tellerimizde bulunan bu özelliğin bir diğer mucizevi yanı ise canlı saç hücrelerinin bizim acı çekmememiz için ölmeleridir. Açıktır ki aklı ve şuuru olmayan bir hücrenin kendi kendini öldürmeye karar vermesi imkansızdır.
BEYNİMİZİN SUYUN İÇİNDE YÜZDÜĞÜNÜ biliyor muydunuz?
Hissetme, hareket etme, işitme, görme, tat ve koku alma, kalbin çalışması, nefes alma gibi hayati işlevlerin tümünü beynimiz gerçekleştirir. Ayrıca hormonlar üreterek vücudun ihtiyaçlarına göre düzenlemeler yapar. Çok hassas bir sisteme sahip olan bu organımız elektrik sinyalleri ile çalışan sinir hücreleri, bunları barındıran ve beslenmelerine yardımcı olan destek hücreleri ve kan damarlarından oluşur.
Beyin yaklaşık 1,5 kg’lık bir ağırlığa sahiptir. Eğer beyin bir sıvının içinde bulunmasaydı ve direkt olarak kafatasına temas etseydi kendi ağırlığının altında ezilirdi. Bu da beyindeki hayati merkezlerde bir baskı oluşmasına, dolayısıyla ölüme sebebiyet verebilirdi. Ancak böyle bir sorunla -hastalık halleri dışında- karşılaşılmaz. Çünkü beynimizin kendi ağırlığı -yüzdüğü sıvının içinde iken- 1400 kg’dan 50 gr’a kadar düşer. Yani beyinde ağırlığı otuzda bire kadar düşüren bir sistem vardır. Bu sistem şöyle çalışır:
Beynin içinde birtakım boşluklar ve bu boşlukların içinde de sadece beyinde bulunan özel damar yığınları vardır. Bunların görevi vücuttan beyne taşınan kandaki serumu süzmektir. Serum önce beynin içindeki boşlukları doldurur ve sonra çeşitli yollardan beynin dışına çıkar. En sonunda da bu sıvı beynin üst kısmında yer alan tek yönlü valf sistemi (araknoid villus) sayesinde genel dolaşıma (kan dolaşımına) geri döner. Bu valflerin çok önemli bir görevi vardır: Sıvının beyne yaptığı basıncı ayarlamak.
Eğer bu ayarlama olmasaydı ve basınç çok yüksek bir seviyeye çıksaydı, o zaman beyne olan baskı beynin fonksiyonlarını etkilerdi. Ve bu durum pek çok hastalığa sebep olurdu. Buna “hidrosefali” denilen hastalığı örnek verebiliriz. Bu hastalık türünde dolaşımdaki herhangi bir aksaklıktan dolayı beyindeki sıvı bir süre sonra birikmeye başlar ve oluşan basınç beyin fonksiyonlarını etkiler. Eğer dışarıdan bir müdahale yapılmazsa, yani ameliyatla bu sıvı boşaltılmazsa artan basınç; zeka geriliği, hareket bozuklukları, körlük hatta ölümle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olur.
Beyindeki sıvının basıncı normalden daha az düzeylere indiği zaman da dayanılmaz baş ağrıları olur ve beyin hasar görmeye başlar.
PLASENTANIN, BÖBREK GİBİ BİR ÇOK ORGANIN GÖREVİNİ YAPAN bir zar olduğunu biliyor muydunuz?
Plasenta döllenmiş yumurtanın rahim duvarına yerleşmesi için vücut tarafından oluşturulan etli bir dokudur. Bebeğe ait yumuşak kan damarlarını içerir. Bu damarlar bir ağacın kolları gibidir. Plasenta bebeğe besin taşıyan dokularla birleşerek besin, vitamin, mineraller, su ve oksijen gibi anneden gelebilecek her türlü maddeyi bebeğe taşır.
Plasentanın bu görevi son derece önemlidir. Çünkü bu doku, hem bebeğin bütün ihtiyaçlarını gidermeli hem de bebeği korumak için seçici olmalıdır. Aslında bu görevleri yapmakla plasenta bebek için, akciğer, mide, bağırsak, karaciğer ve böbrek gibi organların görevlerini yüklenmiş olur. Plasentanın bu alış verişi gerçekleştirmesini sağlayan “korion” adı verilen ince bir zardır. Bu zar anne ile bebeğin kan dolaşımını birbirinden ayırır. Bu zar sayesinde annenin kanı kesinlikle çocuğun damarlarına geçmez. Bebek oksijen ve besinlerini bu zar aracılığıyla alır.
Öncelikle sadece hücrelerden oluşan bir doku olan plasentanın tüm bu hesaplamaları nasıl yaptığı sorusunun cevabı verilmelidir. Plasenta dokusunu anne karnındaki bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilecek özelliklere sahip olarak Allah yaratmıştır. Doğum mucizesi Allah’ın yaratma sanatındaki ihtişamın sergilendiği örneklerden biridir.
İLK “NEFES ALMA” KOMUTUNU VEREN GEN: FOXA 2
ABD’nin Cincinnati Çocuk Hastanesi’nden uzmanlar, anne karnında akciğer gelişimini ve doğum sırasında bebeğin nefes almasını sağlayan ‘Foxa2’ adlı geni keşfettiklerini açıkladılar. Buna göre anne karnındaki güvenli ortamdan hayatın zorlu yollarına adım atılan ilk anda alınan ilk nefesin de bir gen tarafından kontrol edildiği belirlenmiş oldu.
Prematüre doğumlarda umut
Cincinnati Çocuk Hastanesi doktorları, ‘Foxa2’ adı verilen genin keşfinin akciğer sorunuyla dünyaya gelen prematüre bebeklerin tedavisinde önemli bir adım olacağını düşünüyorlar.
Gebeliğin ilk altı ayında akciğerler tamamen gelişmiş olmuyor. Bu yüzden erken doğan bebekler solunum güçlükleri yaşıyorlar. Bu genin keşfi sayesinde hem erken doğan bebeklere hem de akciğer sorunu çeken çocuk ve yetişkinlere daha iyi bir tedavi sağlanabilecek.
Yeterli hava almayı sağlıyor
Dr. Jeffrey Whitsett konuyla ilgili olarak, “Foxa2’nin, doğumdan sonra ciğerlerdeki küçük hava yollarının çökmesini engelleyerek yeterli hava almayı sağlayan ve ciğerleri hastalıklardan koruyan bir gen grubunu kontrol ettiğini saptadık. Bu sayede akciğer hastalıklarına karşı yeni tedaviler bulunabilir” dedi.
Genetik Yapının Kusursuzluğu
Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tablo, canlıların asla tesadüflerle ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir düzenliliğe ve son derece kompleks bir yapıya sahip olduğudur. İnsan Genomu Projesi vesilesi ile gündemde olan insan genindeki kusursuz yapı, bunu bir kere daha gözler önüne sermektedir. Foxa2 adlı gen de, bu kusursuz yapıyı kanıtlayan bir başka örnektir.
İnsan hücresindeki DNA’larda 200.000 civarında gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ila 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Bu genler, insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini denetlerler. Üç milyar harften oluşan DNA’daki bilgiler, A-T-G-C harflerinin birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşur. Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması gerekir.
Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya da harf hatası önemsenmez, hatta çoğu zaman fark edilmez bile. Buna karşın, DNA’da herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar 719 milyon 348 bin 632’nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için çok ciddi sonuçlara yol açabilir. Örneğin çocuklarda görülen hemofili (kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur.
Genetik yapıdaki çeşitli bozuklukların neden olduğu birçok kalıtsal hastalık vardır. Her biri çok ciddi olabilen bu hastalıkların tek nedeni, genetik şifredeki milyarlarca harften yalnızca bir veya birkaç tanesinin yanlış yerde bulunmasıdır. Sözgelimi, Mongolizm veya Down Sendromu oldukça yaygındır. Nedeni ise her hücredeki 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunmasıdır. Bir diğer örnek ise Huntigton Koresidir. Hasta 35 yaşına kadar sağlıklıdır, ama bu yaştan sonra birdenbire kol, bacak ve yüz kaslarında denetlenemeyen istemsiz kasılmalar başlar. Tedavisi olmayan bu ölümcül hastalık beyni de etkilediğinden hastanın belleği ve düşünme yetileri de giderek zayıflar.
Foxa2 genine dönecek olursak, bilimin keşfettiği gibi, bu genin varlığı insanın ilk nefesini sağlıklı bir şekilde alabilmesini sağlamaktadır.
Düşünecek olursak, bugüne kadar yeryüzünde yaşamış her insanda bu gen, en doğru sıralamayla her insanın DNA’sının tam da olması gereken yerinde var olmuş ve hiç yanlış yapmadan görevini yerine getirmiştir. Bu genin kendi yapısındaki veya bulunduğu yerdeki en ufak bir hata belki de bu kadar insanın “ilk nefesi” hiç alamamış olmalarına sebep olacaktı.
Tüm genetik hastalıkların gösterdiği önemli bir gerçek vardır; canlılardaki genetik yapı o kadar hassas, dengeli ve kusursuzca hesaplanarak planlanmıştır ki, bu düzendeki en küçük bir değişiklik dahi ciddi sorunlar oluşturabilmektedir. Sadece bir harfin eksikliği veya fazlalığı ölümcül hastalıklara, hayat boyu sürecek ciddi sakatlıklara veya “ilk nefes”in alınamamasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla böylesine hassas bir denge ve düzenin tesadüfen oluştuğunu, ve evrim teorisinin iddia ettiği gibi mutasyonlar yoluyla geliştiğini söylemek kesinlikle imkansızdır.
Kulaktaki dengeyi sağlayan kemiklerin duyarlılık seviyesi kadar duyarlılığa sahip bir bomba yapılmış olsa, bu bombanın üzerine, tek bir toz tanesi konsa bile patlayacağını biliyor muydunuz?
Kirpiklerinizde Küçük Canlılar Yaşadığını Biliyor muydunuz?
Kirpiklerimizde gözle görülemeyecek kadar küçük, demodisid isimli canlılar yaşar. Bu canlıların belli başlı özellikleri ise şöyledir:
“Demodex folliculorum” ya da demodisid adındaki bu küçük canlı, 0.4 mm uzunluğunda gözeneklerde, saçlarda, burunda, çenede ve kirpiklerimizin köklerinde yaşayan küçük bir mayttır (ancak mikroskopla fark edilebilen bir mikro canlı).
Demodisidlerle ilgili enfeksiyonlar, bu maytlardan birkaçının tek bir kirpik kökünde bir araya gelmeleriyle oluşur.
Bu maytlar ölü derilerle ya da gözün salgılarıyla beslenirler. Bir kirpik kesesinde 25 demodisid yumurtası bulunur. Bunlar olgunlaşınca keseyi terk ederler ve yumurtalarını bırakacak yeni bir kirpik kesesi bulurlar. Bu süreç, 14-18 gün sürer. Demodisidlerin vücutları, kıl keselerinde kolayca tutunmalarını sağlayan pullarla kaplıdır.
Birçoğu tek bir kirpik kesesinde bir araya gelmediği sürece, demodisidler zararlı değildirler.
Kimi demodisid türleri gözyaşı üretiminde bozuklukları içeren bazı göz hastalıklarına yol açabilirler. Çünkü bu maytlar gözyaşı üretiminden sorumlu hücre bezlerini (Zeis bezlerini) yerler.
Blepharitis hastalığı, bu maytlar sebebiyle meydana gelen rahatsızlık ve yanma sonucu oluşur. Bu hastalıkta kirpikler dökülebilir.
Proteindeki Yapıya 30.000 Bilgisayarın Erişemediğini Biliyor Muydunuz?
Proteinin 3 boyuta katlanmasının bilgisayar ortamında taklit edildiği araştırma, hücredeki mucizevi yaratılışı bir kez daha gözler önüne serdi.
Stanford Üniversitesi fizik kimyageri Vijay Pande’nin yürüttüğü çalışmada, protein katlanmasını sanal ortamda gerçekleştirecek bir bilgisayar ağı oluşturuldu. Ancak protein katlanmasında gerçekleşen işlemler o kadar fazlaydı ki, bunları başarılı bir şekilde taklit edebilmek için internet gönüllülerine ait tam 30.000 bilgisayar kullanıldı. (Eurakalert.com: Finding a ‘Holy Grail’: simulated and experimental protein folding compares nicely, 20 Ekim 2002) İki yıl boyunca sürdürülen veri toplama işinde bilgisayarlar bir milyon saatten fazla çalıştı.
İnsan vücudunda gerçekleşen çok sayıdaki işlemden sadece bir tanesine ait, küçük bir detay için yapılmış olan bu araştırmadaki yaratılış kusursuzluğunu açıkça ortaya koymaktadır. Allah üstün güç sahibi olan, her türlü yaratmayı bilendir.
