Ahlat – Bitlis
Ahlat Adı ve Kökeni
Ahlat’ın ismi ve kelimenin etimolojik kökeni hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunları sırasıyla inceleyecek olursak;
1- Ahlat’ın Lat adındaki Rum kralının Daryona adlı kızı Müslümanlar’ın Ahlat’ı fethetmesi sırasında Müslümanlığı kabul etmiş ve babasını da iknaya çalıştığı halde razı edememiş. Bu yüzden de Daryona babasını öldürmüş. Sonra babasına çok üzülerek ah Lat, ah Lat demiş. Böylece Ahlat, ah Lat hecelerinin birleşiminden meydana gelmiştir.
2- Urartu hükümdarı Lat, Medler’in saldırısına dayanamayınca Ahlat şehri düşer. Hükümdar da ağır yara alır. Babasının başını dizine koyan hükümdarın kızı, ah çekerek ince ince göz yaşı döker. Kızın, ah, lat, ah lat diye yüksek sesle feryadı, Medler’in şehre girmesine kadar devam eder. Urartu hükümdarı hayata gözlerini yummuş, ancak bilmeyerek çok sevdiği bu şehre de ismini vermiştir.
3- Milattan önce 3 bin yıllarında Hilatos adlı bir kumandan tarafından kurulan Ahlat şehri, adını kumandanın isminden almış ve dilde evrilerek Ahlat’a dönüşmüştür.
4- Ahlat’ın adı hakkında dördüncü bir görüş ise; tarihte Ahlat’ta çeşitli milletlerin bir arada yaşadığı ve farklı dillerin konuşulduğundan dolayı bu ismin verilmiş olmasıdır. Bu görüşü destekler mahiyette önemli deliller bulunmaktadır. Kaynaklarda Ahlat’ın adı hakkında ilk defa dikkati çeken meşhur seyyah Nasr-ı Hüsrev olmuştur. Tuğrul Bey zamanında Rebiulevvel 438/Kasım 1046 yılında Mısır’a seyahat etmek amacıyla Tebriz’den hareket eden Nasr’ı Hüsrev, Meren yoluyla Hoy şehrine varır ve oradan Van’a Vastan (Gevaş)a ve oradan da Cemaziyelevvelin 18’inde Ahlat’a varır. Burada halkın Arapça, Farsça ve Ermenice konuştuğunu söyler. Nasr-ı Hüsrev bunu belirttikten sonra devamlı şunu ilave eder; “Sanırım ki, bu sebepten o şehre Ahlat adını takmışlar.”
Zekeriyye Kazvini’nin (ö.1283) Nasr-ı Hüsrev’den iki buçuk asır sonra verdiği bilgiler, Nasr-ı Hüsrev’i destekler mahiyettedir. O da yüksek tabakanın Farsça, halkın Türkçe, azınlığın ise Ermenice konuştuklarını kaydeder.
Ahlat tarihi hakkında Bizans kaynakları şehrin adını Khlat; Ermeniler Hlat; Süryaniler Khalat, Kelath, Khelath, Khılat; Araplar Halat ve hılat; İranlılar ve Türkler ise, Ahlat şeklinde telaffuz etmişlerdir.
Bu isimlerin hemen hemen tamamının okunuşu Halat, Hılat veya Ahlat sesini vermektedir. Halat, Hılat veya Ahlat kelimelerinin köküne baktığımızda Arapça “H L T” kökünden türetilmiştir. Gerek Ahlat ve gerekse Hılat veya Halat kelimeleri Araplar tarafından karışık manasında kullanılmıştır. Mesala Araplar arasında, karışık insan topluluğu manasında; “ahlatun mine’n-nas” sözü meşhurdur.
Arapların kullandığı bu deyimden de anlaşılıyor ki, Ahlat adının menşei etimolojik olarak “ H L T” kökünden gelmekte ve etnik yapısından dolayı bu adın verildiği tahmin edilmektedir. Zira Nasr-ı Hüsrev’in ve Kazvini’nin verdiği bilgiler de, sözünü ettiğimiz bu son tezi doğrulamaktadır. Bu da gösteriyor ki, Ahlat’ta bulunan farklı milletlerin ve konuşulan çeşitli dillerin tabiatına uygun olarak Halat, Hilat veya bu günkü şekliyle Ahlat isimlerinin kullanılmış olması en doğalı ve en doğrusu olsa gerek. Diğer anlatılanlar ise birer hikayedir.
COĞRAFİ YAPI
Ahlat, Van Gölü’nün kuzeybatısında doğal güzellikleri ve tarihi dokusu ile insanların hemen dikkatini çeker. Sübhan ve Nemrut dağları arasında Van Gölü’ne eğimli platolar üzerine kurulmuş olan Ahlat, Bitlis iline bağlı bir ilçedir. Güneyinde Tatvan, güney doğusunda Van Gölü, batısında Göroymak, doğusunda Adilcevaz, kuzeyinde Malazgirt ve kuzey batısında Bulanık ilçeleri bulunmaktadır.
İlçenin en yüksek noktası Sübhan Dağı’dır. İlçenin kuzeyine rastlayan bu dağdan başka, batısında Nemrut Dağı vardır. Ahlat’ın denizden yüksekliği 1750 metredir. İlçenin yüz ölçümü 1643 km2 dir.
Geniş bir sahada kurulan ilçe, birbirinden uzak dokuz mahalleden oluşur. Her tarafta göze çarpan harabeler, eskiden buranın geniş ve mamur bir yer olduğunu göstermektedir. Ahlat’ın İkikubbe, Kırklar, Kaçar mahalleleri düzlük, Tahtısüleyman, Harabeşehir ve Kulaksız mahalleleri çukur bir arazidedir. Merkezi bir mahalle olan Ergezen mahallesi ise, sahile doğru alçalan hafif meyilli bir sırt üzerinde kurulmuştur. İlçenin sur içinde ve Van Gölü sahilinde Kale ve Tunus mahalleleri en eski mahallelerdendir. İlçenin bir başından diğer başına kadar yerleşim uzunluğu 7 km’den fazladır.
1655’de Ahlat’a uğrayan Evliya Çelebi de Ahlat’ın bağlık bahçelik bir yer olduğunu kaydetmektedir.
Doğu Anadolu bölgesinin önemli ovalarından biri de Ahlat ovasıdır. Bu ovada önceleri büyük ölçüde buğday ve arpa ekilirken şimdi arazinin sulanması sebebiyle sulu tarıma geçilmiştir. Bununla beraber şeker pancarı, patates ve zaire sulu tarıma yönelik üretim de yapılmaktadır. Söz konusu bu ovada sebze ve meyvelerin oldukça çok yetiştiği ve hatta bir zamanlar Ahlat bahçelerinin Adilcevaz bahçeleri ile birleştiği kaydedilmektedir. Ahlat ovasında en çok yetişen meyve elma ve cevizdir.
ARKEOLOJİ
Bölgenin prehistorik çağları hakkında bilgi bulunmamaktadır. Prehistorik çağlarda yaşanmış olan buzul ve buzul arası dönemler bölgenin yüksek rakımlı olması, buzul dönemlerinde buzul sınırlarının yurdumuzun kuzey bölgeleri ve yüksek bölgelerinde etkili olması buralarda yerleşimi olanaksız kılmış olabilir.
Bölgenin bilinen en eski uygarlık tarihi:
M.Ö. 4.000’lerde Hurriler ile başlar ve aşağıda görüldüğü gibi Osmanlılar’a kadar gelir.
M.Ö. 1700 Hurri Mitanni
M.Ö. 1000 Asur’un sınır Beyliği
M.Ö. 900-600 Urartu Hakimiyeti
M.Ö. 600 Med ve Pers Egemenliği
M.Ö. 300 Makedonya Krallığı (Hellenistik selokidler)
M.Ö. 200 Partlar
M.Ö. 150 Bağımsızlık Dönemi
M.Ö. 100 M.S. 395 Roma ve Sasani Bizans mücadelesi
395-7. yy. Bizans
641 İslam İmparatorluğu egemenliği
800 Abbasiler
850 Emeviler
850 Bizans
992 Mervanoğulları
1054 Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nca alındı
1085 Dilmaçoğulları
1100-1207 Ahlat, Şahlar
1207-1229 Eyyubiler
1230 Moğollar (Celaleddin Harzemşah)
1232-1243 Anadolu Selçukluları
1243-1335 İlhanlılar
1340 Celayirliler
1396-1462 Karakoyunlular
1470-1501 Akkoyunlular
1509-1533 Safaviler
1533 Osmanlılar
Arkeolojik Değerler
Bölgenin arkeolojisinde ilçeye 15 km. uzaklıkta Yuvadamı köyünün kuzeyinde bulunan nekropol alanındaki mezarlıklar bilinen en eski tarihi eserleri içermektedir. Mezarlıktaki beş tepeye yayılmış yüzlerce dönümlük alanda saptanan mezarlar volkanik tüflü arazi içerisinde, genelde oval veya basık dikdörtgen planlı yapıda, içi küçük taşlarla örülerek tamamlanmış, yüzeyde çok hafif bir toprak yığını ile belirginleşmiştir.
Mezarlardan çıkan siyah-kırmızı (renkli) teknikte geometrik hatlı seramikler yalnızca o dönemlerde bu bölgede üretilmiştir. Mezar hediyesi olarak bırakılan seramikler yanında mezarlarda ok uçları, bileziklere de rastlanmıştır. Rakımı 2000 metre civarında olan bu bölgede yaşamış insanlar saldırılar ve Kafkaslar’dan gelen yeni göç akımlarından kurtulmak için böylesine yükseklerde yerleşmişlerdir. Bugünkü Yuvadamı köyü yakınlarında saptanan yerleşim alanı 3-4 km’lik bir bölgeye yayılmıştır.
Mezarlıktan çıkan hediyeler M.Ö. 3000 (ilk tunç çağı) ile M.Ö. 1200 (Erken Demir Çağı) arasına tarihlendirilmiştir.
İlçenin tarihi dönemlerini aydınlatmak için en önemli belgeler eski Ahlat Kalesi’nde yapılacak arkeolojik kazılarla elde edilecektir. Bu kale, Roma döneminden 1552 yılına kadar aralıksız olarak kullanılmıştır.
Yuvadamı mezarlık alanında yüzey araştırması sonucu toplanan malzemeden M.Ö. 3000 ile M.Ö. 1200 yılları arasındaki durumu hakkında bilgiler elde etmemize rağmen, M.S. 13. Yüzyıla kadar olan uzun bir sürenin arkeolojisi henüz bilinmemektedir. Urartular’ın hakimiyeti altında bulunan bölgelerden biri olan Ahlat’ta Urartular’a ait esere rastlanmaması araştırmaların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.
İlçenin Türkler’ce ele geçirildiği dönemden itibaren tarihi ve eserleri hakkında geniş bilgiye sahibiz. Hiç kuşkusuz dünyanın en büyük tarihi Türk İslam mezarlıklarından olan Selçuklu mezarlığı, mezar tipleri ve mezar taşlarındaki süslemeler ile dikkat çekicidir. Bu mezarlıktaki mezar taşları üzerinde Ayetler, Hadisler, yatan kişi ile ilgili edebi metinler, rumi olarak bilinen Anadolu Selçukluları’nın kullandığı filiz ve yaprak şeklinde üsluplaştırılmış stilize hayvan motiflerinin meydana getirdiği dolaşık tezyinat, arabesk geometrik geçme girift örgüler, Hatai denen kıvrık dallar arasında stilize çiçeklerden oluşan bezemeler, kandil ve lale gibi Selçuklular’ın ölümsüzlük sembolleri, çift başlı ejderha ve çift başlı kurt, Türk milletinin hikayesi ile bağdaşlaştırılan evreni (sonsuzluğu) temsil eden kabartmalar dikkat çekicidir.
Mezarlıkta üç tip mezar yer alır. Şahideli mezarlar, Orta Asya Arkaik Türk heykelleri olan balbalların İslami etki ile değişime uğraşmış örnekleridir. Esasen Türklerin bazı boylarında görülen koç, koyun, at şeklindeki mezar taşları ölüyü öbür dünyaya taşıyan hayvan olarak kabul edilir. Sandukalar, İslamiyette makamlar genelde bu tarzda yapılmışlardır.
Oda mezarlar stupa mezarlar olup, Türklerin’in tümülüsü olarak kabul edilir. Oda mezarlarda, oda sayısı bazen bir bazen iç içe iki-üç oda olarak toprak seviyesinden aşağıda, yüzeyden düz ya da tonozlu bir çatı ile belirginleşmiştir. Oda mezarlar kare, dikdörtgen veya dairevi köşeli plan gösterir. Oda mezarlar Orta Asya, Kuzey Hindistan, Çin ve Moğolistan’da 7. ve 8. yüzyıllarda görülen stupaların bir devamıdır. Bazı oda mezarlarında mumyalanarak yapılmış gömü ile birlikte at iskelet parçalarına da rastlanmıştır. Oda mezarların üzerine küçük bir mescit ilave edilmesi ile kümbetler oluşmuştur. Kümbetler Orta Asya çadır tiplerinden kaynaklanmışlardır.
Hiç kuşkusuz arkeolojik belgelerin büyük çoğunluğu mezarlara bırakılan ölü hediyelerinin incelenmesi ile saptanmaktadır. Mezarlar bu bağlamda arkeolojik kazıların yoğunlaştırılması gereken alanlardandır. Ortalama 2000 yıllık bir süreci kapsayan Yuvadamı mezarları; Ahlat ilçesinin tarih öncesinin aydınlatılması için bir an önce arkeolojik kazıların başlatılması gereken alanların başında gelmektedir. Zira insanoğlu paleolitik çağdan beri mezar yapımı ve mezar süsleme, ölüye hediye sunma işlerini devam ettirmiştir. İslami dönem mezarları hariç, bu geleneksel toplumlarda farklılaşarak görülmektedir. Ahlat ilçesinde de bu konuda araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
HALK MİMARİSİ
Halk mimarisi, halkın kendisi için oluşturduğu nesnel yaşam çevresidir. Buna göre meskene yardımcı yapılarla (ambar, samanlık, ahır, kiler, tandır evi, serender vb.) köyün ortak kullanım alanları (köy odası, kahve, değirmen, çeşme, yol, köprü, tekke, türbe, mezarlık vb.) halk mimarisi içerisinde incelenmektedir. Halk mimarisi bu bütünlük içerisinde incelendiğinde; söz konusu toplumun bazı değer yargıları, aile ve akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, gelenek görenek ve inançları, sosyal ve toplumsal organizasyon hakkında bilgi veren en önemli kültür ögesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Halk mimarisinin anıtsal bir amacı yoktur, yani iz bırakmak amacıyla üretilmez. Halk mimarisi ürünleri mimarlar, mühendisler tarafından değil, ev sahipleri veya yerel ustalarca, yörenin tipik malzemesi kullanılarak üretilmektedir. Genel olarak halk mimarisi anonim bir yapıya sahiptir. Bundan dolayı halk mimarisine “anonim mimari” de denmektedir. Ahlat mesken biçimine bu açıdan bakıldığında tipik halk mimarisi özelliklerini gösterdiği gözlenmektedir.
Taş Ustalığı
Taş ustalığı taşın ocaktan çıkarılması, taşın ocaklardan inşaata getirildikten sonra yontulması, taşın duvar olarak örülmesi, taşın işlenmesi (üzerine motif ve çeşitli desenlerin çizilmesi) olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır.
Ahlat halk mimarisinde kullanılan özel taş; “Nemrut Dağı”nın yanmasıyla oluşan tabii tuğladır. Bu tuğlalar bazı yerlerde çok yanmış bazı yerlerde az yanmıştır. Çok yanarak camlaşmış olanlar daha sağlam olduğundan, kullanım açısından daha çok tercih edilmektedir. Az yanan tuğlalar yumuşak olduğu için inşaatta kullanılmamaktadır.
Taşın renginin bir kısmı koyu kestane bir kısmı açık kahverengidir. İçerisinde cam maddeleri bulunmaktadır. Taşa sağlamlık kazandıran bu cam maddeleridir. Bu taşlar Nemrut Dağı’nın etrafındaki ocaklardan kütük haline çıkartılmaktadır. Yöre halkı bu taşların getirildikleri yeri; “Şıhkulaklar’ın taşı”, “Kuruçay’ın taşı” şeklinde ifade etmektedir. Ev yapımında; sert ve daha güzel renkli olduğu için Şıhkulaklar’ın taşı kullanılmaktadır. Bu taş yörede ve bilimsel literatürde “Ahlat taşı” olarak tanımlanmaktadır.
Yörede “Uzunyar”, “Yassıtepe” ocakları da bulunmaktadır. Ancak buralardaki taşlar beyaz olduğu için kullanılmaktadır. Beyaz taş yazın güneşten, kışın dondan etkilenerek çabuk eridiği için rağbet görmemektedir.
Ahlat taşına benzer taş; Nemrut Dağı’nın Muş tarafından da çıkartılmaktadır. Ancak Ahlat taşı hem kahverengi tonlarının güzelliği hem de sağlam oluşu açısından bu taşla kıyaslanmayacak düzeydedir.
Ocakta üst üste bastırılmış şekilde olan taşlar demir çiviyle istenilen boyda çivilenerek parçalar halinde çıkartılmaktadır. Bu işleme “çivileme” denir. Demir çivilerle çıkartılan taş; kırka kırk, kırka elli veya otuza otuzbeş olarak kütük halinde getirilerek inşaata dökülür. İnşaatta taş ustaları onları; gönye, gran, balta tarakla yontarak kullanıma hazır hale getirir.
Günümüzde taşlar makineyle yontulmaktadır. Makineyle yontulan taşlar elle yontulan kadar sağlam olmadığı için rağbet görmemektedir.
Ahlat usulü bir ev için yaklaşık 3000-4000 tane taş kullanılmaktadır. Taşlar ocaktan hızardan geçmemiş kütük halinde metrekare olarak alınmaktadır. Tabanı 100-120 m2 olan bir eve 100 m3 taş gider.
Ustalık
Tahsin Kalender yörenin yaşayan en eski ustası olarak tanınmaktadır. Yöre halkı ona “Kalender Usta” diye hitap etmektedir. Elli beş yıl Ahlat’ta ustalık yaptığını belirten Kalender Usta bu süre içerisinde senede onbeş olmak üzere 550 tane ev yapmış, ustalığı 1999 yılında bırakmıştır. Kalender usta bunu şu şekilde anlatmaktadır: “Benim yaptığım evlerden hiç yıkılan yok hepsi ayakta duruyor, hepsi de kullanılıyor.”
Bir inşaatta yaklaşık sekiz işçi çalışmaktadır. Bu işçilerin bir kısmı taş yontar, bir kısmı taş getirir, bir kısmı çamurunu harcını yapar, bir kısmı da duvarı örer.
Yörede ustaya taş ustası, ustanın yanında çalışan çırağa ise “şagirt” denmektedir. Ahlat’ta mayıs ve ekim ayı arasındaki süre inşaat mevsimi olarak kabul edilmektedir. Usta ücret konusunda ev sahibiyle evin büyüklüğüne göre anlaşma yapmaktadır. Bu anlaşmada:
Evin duvarının örülüşü,
Evin duvarının örülüşüyle beraber, yüzünün kalıbı,
Hepsiyle beraber demiri de dahil edilerek anlaşılır. Bu işlere “kabal” veya “kabale” usulü denir.
Bazen de sadece evin bazı bölümleri yevmiye karşılığı yaptırılmaktadır.
Örme Tekniği
Ahlat’ta taşlar yontulma biçimine göre iki şekilde örülmektedir:
Yontma taş:
Taşlar gönye ile dikdörtgen şeklinde yontulur, taşın yüksekliği 35 cm. ise, bir sıra tamamen 35 cm. işlenir; taşlar fire vermesin diye ikinci sıra 30 cm. yontularak, taşlar sıra halinde işlenir.
Moloz taş:
Taşların belli bir ölçüsü yoktur; karışıktır, alçaklığı yüksekliği farketmez. Moloz taşlar birbirlerine yerleştirilip, çimento harçla işlenir. Dıştan aralarına “derz” (çıta) vurulur. Taşlar belirli bir sıra oluşturmaz.
Ahlat’ta genellikle inşaatta kestane renkli yontma taşlar kullanılmaktadır. Nemrut Dağı’nın eteklerinde bulunan ocaklardan getirilen taşlar; evin büyüklüğüne, yüksekliğine, genişliğine göre elle yontulmaktadır.
Taşlar duvar olarak işlenirken araya çıta konur. Taşın yapıştığı yere “koltuk” denir. Çıta konduğu zaman taşların birbirine denk getirilen yeri olan koltuk kısmı daha iyi harç yemekte, yapı daha sağlam olmaktadır. Özellikle hızarla kesilen taşlar, çıta konmadan işlenmez. Çıta konmayınca taş harç yemez, duvar kuru kalır, binaya yük bindiği zaman taşlar pul atar, kenarları dökülür.
En makbul taş, elle yontulan sıra taş, yanaştırma taştır. Elle yontulan taşın tabanı fazla olur. Bir taşın tabanıyla yüksekliği fazla olursa, o bina sağlam olur. Yontarken taşta çukurluklar meydana gelir bu nedenle elle yontulan taşlar arkadan girintili çıkıntılıdır. Girintili çıkıntılı taşlar daha iyi harç tutar, taşlar birbirinden kaymaz.
Tarihi eserlerde taşın aralarına “horasan” denilen harç yapılırmış. Toprak elenir, kavrularak yakılır. Kireç ve yumurtanın akı da ilave edilerek oluşturulan harç, taşın koltuğunun yapıştırıldığı yere konur.
Karşılıklı iki sıra halinde dizilen taşların arasına topraktan yapılan sulu harç dökülür. Bu harç duvarı sağlamlaştırır. İçten ve dıştan iki sıra taşla döndükten sonra, ortada yaklaşık 40 cm. Boş bırakılan alan çamur harçla doldurulmaktadır. Cıvık kireç taşların bütün deliklerini doldurur. Eskiden duvarların kalınlığı 80-90 cm. iken günümüzde taşlar çift sıra olarak örülmektedir. Bir taş 20 cm. olursa, diğeri de 20 cm.dir. Çift taş 40 cm.dir. Ortada kalan boşluk moloz taşla, taşların ara boşlukları ise harçla doldurulur.
Hem soğuğa karşı korunaklı, hem de binanın sağlam olması için evler bu teknikle yapılmaktadır. Horasan harcı kullanılarak yapılan evler tarihi eser sınıfına girmektedir. Bu harç günümüzde de kullanılmaktadır.
Halk Mimarisi Etrafında Oluşan İnanmalar
Eve sağ ayakla girilir, evden sağ ayakla çıkılır. (Günleri uğurlu olsun diye.)
Evin eşiğine oturulmaz, oturulursa cin çarpar.
Ocağa su dökülerek söndürülmez, etrafında bulunan külle ateşin üstü kapatılır.
Ocağa tırnak atılmaz, tırnak bir beze sarılarak duvarda bir deliğe sokulur.
Eve taşınırken ilk önce eve Kur’an-ı Kerim götürülür, sonra evde akrabalara, komşulara yemek verilir ve eve eşyalar taşınır.
Evlerin kapılarının üzerine güzel sözler yazılır.
Taş ustası Tahsin Kalender’in anlatısına göre,
Evin divan odasının kapısında;
“Ey misafir, kıl namazın,
Kıble bu ceneptedir,
İşte leğen, işte ibrik, işte peşkir iddedir.”
Evin dış kapısının üzerindeyse;
“Açıldıkça kapansın çeşmi eağda bi hakkı suresi inna fetehna” ya da;
“Yarap kıl haneli misafir abedelerden,
Hıfz eyle afetlerden ve de bet nezerlerden.
Yarap benim bu evimi misafirperver eyle,
Afetlerden bet nazarlardan da esirge.
Yarab hayırlı kapılar açan, bu kapıyı da hayırlı aç.” gibi güzel sözler yazılır.
Nazara karşı evin içerisine nazar boncuğu, evin giriş kapısının üzerine de; koç boynuzu, dağ keçisinin boynuzu ve at nalı asılmaktadır. Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. Ahırları nazardan korumak için ahıra giriş kapısına at nalı çakılmaktadır.
Ev inşaatının üstüne dam (çatı) kısmına gelince bayrak dikilmektedir. Yöre ustası bu uygulamayı şöyle anlatmaktadır. “Nasıl bir insan istikbale kavuşur, onun gibi bir şeydir. Dama, çatıya çıkıldı mı hemen bayrak dikilir”. Bayrak dikildiği zaman ustaya gömlek, kumaş, peşkir, koyun vb. şeyler bahşiş olarak verilmektedir. Bu uygulama da günümüzde devam etmektedir.
İnşaat esnasında usta düşer ölürse o evin uğursuz olacağına, altında mezar olan evde ana rahmine düşen çocuğun sakat olacağına inanılmaktadır. Yörede, değirmende cinlerin ve perilerin eğleştiğine dair inanmalar yaygındır.
Diğer YapılarKümbetler;
Kümbetler;
* Kendine kümbet yaptırabilen zengin kişilere,
* Bir kısım komutanlara,
* Bir kısım şıhlara,
* Bir kısım da tekke sahiplerine ait mezarlardır.
“Bir şehre girince o şehrin zenginliği mezarlardan belli olur.” diyen yöre ustası Tahsin Kalender, Ahlat’taki kümbetleri, “Ahlat’ta yekün 19 tane kümbet bulunmaktadır. Bunların dört tanesi tamamen temeldedir. Yani isimleri var, kendileri yoktur. Bunlara örnek olarak; Hacı Nene, Yeşil Kümbet ve Usta Şagirt kümbetlerini verebiliriz.
Ahlat’ta kümbetler genellikle kare tabanlıdır. Bir kısmı kare tabandan dört köşe üzerine çıkmış, öyle kapanmış, bir kısmı da biteceği zaman sekizgene geçerek piramit şeklinde kapanmıştır. Ahlat’ta 12 tane silindir gövdeli kümbet bulunmaktadır. Silindir gövdeli kümbetler kare tabandan onikigene geçmiş, 12’yi tekrar yuvarlamış, silindir gövdeyle yükselmiş ve çadır tipi çatı şeklinde kapatılmıştır. İki katlı olarak yapılmışlardır, mezar zemin kattadır, üst kat ise ibadet yeridir.
Silindir gövdeli kümbetlerden başka, kare tabanla dört köşe yükseldikten sonra sekizgene binmiş kümbetler de bulunmaktadır. Onlar tek katlıdır.
Ahlat’ta 6 tane bitirilmemiş yarım kalan kümbet bulunmaktadır” şeklinde anlatmaktadır.
Kümbetlerde genellikle 3-4 mezar bulunmaktadır. Kümbetler üzerinde bulunan motifler ise; bir aileye, bir millete; şeyh, hacı, hocalara ait amblemlerdir. Bazıları ise süstür. Bu süsler içerisinde “Çark-ı Felek” motifi en sık rastlanan süsleme unsuru olarak görülmektedir. Çark-ı felek dünyanın dönümünü anlatmaktadır. Yöre ustası bunu;
“Bahar gider-yaz gelir,
Yaz gider-güz gelir,
Baba gider-oğul gelir” şeklinde açıklamaktadır.
Sahil Kalesi;
Ahlat’a ayrı bir özellik veren Sahil Kalesi’ne ilişkin yöre halkı arasındaki anlatım şöyledir:
Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi’ni Ahlat halkı duyar ve İran’ın öç alacağını, böyle bir durumda ilk hedef olarak hudut kalesini seçeceğini düşünerek, “Bizim kalemiz hem eski hem de yetersiz, gidip Yavuz Sultan’a müracaat edelim, bize yeni kale icat etsin.” Diyerek huzura çıkarlar: “Padişahımızın ecdat-ı ezam-ı metfun olan Ahlat şehrinde bize bir kale eyle selamete erelim.”
Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim vezirlerinden İskender Paşa’ya emreder, eski “Lot Kalesi’ni söktürerek sahilde yeni bir kale inşa ettirir.
Kalenin bedenlerinin hepsi, Ahlat’ta bulunan mezar ve kervansaraylardan sökülerek, toplama taşlardan inşa edilmiştir. Kaledeki evlerin tümünün taşı harabe şehirdeki evlerin taşıdır. Yöre halkının kendilerinden önceki kuşaklardan dinledikleri anlatılara göre, Ahlat’ın gerçek yıkımı “Sahil Kale”si yapılırken olmuştur. Evler, imarethaneler, hanlar, hamamlar, mezarlar sökülerek taşlar kaleye taşınmıştır.
Usta Tahsin Kalender’in anlatısına göre;
“Ahlat Sahil Kalesi üç duvarlı bir surdur, 13 külledir, 300 evdir, 8 hamam, 16 tane dükkandır. Bir kışladır, bir gemi ve bir zinde, bir kayıkhaneden ibaret olup Ahlatlılar’ın emrine amade bekler.”
Gelişmeler Ahlat halkının düşündüğü gibi olur, Şah Tahmasb öç almak için abmenihi üçe bölerek;
Bir kısım asker Bilican yolu (Bitlis-Muş yolu), bir kısım asker Zatulceuz (Adilcevaz yolu), bir kısım asker de Aleyummasera üzerinden olmak üzere üç yoldan Ahlat’a girer. Girer girmez önce kalenin suyunu keserler, kalenin suyunu kesince kalenin dizdarı (komutanı) Şah Tahmasb’a name yazar:
“Ey Şah-ı İran,
Bilinesun ola vabal-i insan,
Ahlat bu köyü almakla,
Feth oluna-mı mülk-i Osman,
Nice dindaşın cevabın veresun heman.”
İran şahı der ki; “Biz buraya geldik asla ve kati burayı feth etmeden gitmeyeceğiz. Şimdi sizin medetinize kim erişir. Erişse Yavuz Sultan Selim erişir, Yavuz’un askeri buraya gelene kadar kar yağar. Yöre halkının anlatısına göre Şah Tahmasb’ın askeri kar yiyormuş.”
Bunun üzerine dizdar bir name yazar ve der ki; “Biz medet-i padişahtan değil, Padişahların padişahlarından umarız, Hüküm Allah’ındır, kalan yalnız Allah”tır diyerek savaşırlar. Kaleyi İran yıkmıştır.”
Harabeşehir;
Eski Ahlat, Ahlat’ın ilk kurulduğu yer, yani Ahlat’ın özü “Harabe şehir”dir.
Yöre halkının anlatısına göre; “Alparslan Malazgirt harbine hazırlandığı zaman Cuma namazını Harabeşehir’deki Ulu Cami’de kılmış, orada ordusuna nasihat etmiş. Beyaz kefeni giyerek, beyaz atına binmiş, savaş emrini vererek savaşa başlamıştır. Malazgirt Meydan Savaşı’nın karargahı Ahlat, askeri ise Ahlat’tandır. Savaş Malazgirt’te kazanıldığı için savaşın adı Malazgirt Savaşı olmuştur”.
Harabeşehir’deki mağaralar; Tahsin Kalender’in anlatısına göre “Ahlatlılar’dan, Abbasiler’den Emeviler’den, Selçuklular’dan, Ahlatşahlar’dan devam ederek günümüze kadar gelmiş en eski yerleşim birimidir”.
Geçmişten günümüze yöre mimarisi genel olarak incelendiğinde; değişen ekonomik ve kültürel yapıya paralel olarak mimari unsurlarda da değişim olduğu gözlenmektedir. Ancak bu değişimin Anadolu’nun diğer bölgelerine göre farklılık gösterdiği görülmektedir.
Değişim, en belirgin olarak halkın kendisi için oluşturduğu nesnel yaşam çevresi, genel olarak konut üzerinde kendini göstermektedir.
Günümüz Ahlat halk mimarisi incelendiğinde, değişimin biçimden çok içerikte olduğu saptanmıştır. Halk mimarisinin en temel, en belirleyici özelliği yöre malzemesinin kullanılıyor olmasıdır. Bu açıdan incelendiğinde yörenin tipik malzemesi olan Ahlat taşının, günümüzde de mimarinin temel malzemesi olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu özelliğiyle de yöre mimarisi, halk mimarisi bakımından günümüzde de büyük önem taşımaktadır.
Gelişen teknolojiyle birlikte taşı yontma biçimlerinde değişim olmasına karşın taş ustalığı özellikle de duvar örme biçimi değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır.
Değişen kültürel yapı beraberinde farklı bir yaşam biçimi ortaya çıkartmıştır. Yeni yaşama biçimi kültürün tüm alanlarını etkilediği gibi yöre mimarisini de, özellikle planı etkilemiştir.
Geçmişte ekonomik yaşamı tarım ve hayvancılığa dayalı olan ve büyük aile tipinin olduğu yörede, günümüzde ekonomik yaşamın değişmesi ve çekirdek aile tipine geçişle birlikte evlerin planlarında da gözle görülür bir değişim ortaya çıkmıştır.
Kültürün tüm ögelerinde olduğu gibi, Ahlat halk mimarisi geçmişten günümüze değişerek ulaşmıştır, değişmeye devam ederek bundan sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak yöre mimarisi, Ahlat taşı ve taş ustalığıyla gelecekte de büyük önem taşıyacaktır.
