Guimarães Kalesi: Portekiz’in Doğduğu Yer ve Afonso Henriques’in Beşiği

Guimarães’in eski şehrine girdiğinizde, eski surların bir kulesinin üzerinde büyük harflerle yazılmış bir cümle sizi karşılar: “Aqui nasceu Portugal”, yani “Portekiz burada doğdu”. Bu, bir turizm sloganı değil, Portekizlilerin derinden inandığı bir iddiadır. Şehrin tepesinde, granit kayaların üzerinde yükselen küçük ama heybetli kale, Portekiz’in ilk kralının doğduğu yer ve ülkenin kuruluşunun sembolü olarak kabul edilir.

Guimarães Kalesi (Castelo de Guimarães), Portekiz’in en önemli ulusal anıtlarından biridir. Onu görkemli bir saray ya da dev bir kale olarak düşünmeyin; aslında oldukça küçüktür. Birkaç yüz metrelik bir sur, sekiz kule, ortada yükselen bir ana kule ve bir avlu. Ama bu küçük kale, bin yıldan uzun bir süredir ayakta duruyor ve Portekizlilerin gözünde bir ulusun beşiği. Kalenin silueti, Guimarães’in şehir armasında yer alır; ülkenin pek çok kartpostalında, ders kitabında ve ulusal kutlamasında da karşınıza çıkar.

Kalenin hikâyesi, onuncu yüzyılda bir kontesin dindar bir kararıyla başlar. Sonra bir Burgonyalı kont, bir asi prens ve annesiyle savaşan bir oğul gelir. Kalenin eteklerindeki bir savaş, küçük bir kontluğu bağımsız bir krallığa dönüştüren sürecin başlangıcı olur. Yüzyıllar sonra kale yıkılmaya yüz tutar, sonra yeniden inşa edilir ve bir ulusun kimliğinin simgesine dönüşür.

Portekiz kaleleri serimizin dördüncü durağında, ülkenin kuzeyinde, Minho bölgesindeki Guimarães’in kalesini, tarihini, efsanelerini, çevresindeki sarayı ve şehrin UNESCO listesindeki tarihi merkezini ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

Guimarães Kalesi genel görünüm

Minho: Portekiz’in yeşil kuzeyi

Guimarães, Portekiz’in en kuzeybatısındaki Minho bölgesinin kalbinde yer alır. Minho, ülkenin geri kalanından belirgin biçimde farklıdır. Atlas Okyanusu’ndan gelen bol yağış sayesinde bölge, yemyeşil tepeler, dere vadileri, meşe ve kestane ormanları, küçük tarlalar ve bağlarla kaplıdır. Portekizliler bu bölgeyi “yeşil Portekiz” olarak anar. Buradaki bağlarda asmalar, geleneksel olarak ağaçlara ya da yüksek taş direklere sarılarak yetiştirilir; bu, bölgenin manzarasına kendine özgü bir görünüm verir.

Minho, Portekiz’in en yoğun nüfuslu ve en geleneksel bölgelerinden biridir. Küçük köyler, granit taş evler, köy kiliseleri ve tahıl ambarları, yani “espigueiro” adı verilen, taş ayaklar üzerine yükseltilmiş dar ve uzun yapılar, bölgenin kırsal peyzajının karakteristik öğeleridir. Bölge aynı zamanda Portekiz’in dinî geleneklerinin en güçlü yaşadığı yerdir; köylerde yıl boyunca azizler adına düzenlenen festivaller, alaylar ve panayırlar eksik olmaz.

Guimarães’in yakınındaki Braga, Roma döneminden beri bölgenin dinî merkezidir ve Portekiz’in en eski piskoposluğuna ev sahipliği yapar. Braga’nın yakınındaki Bom Jesus do Monte kutsal alanı, zikzaklar çizerek tepeye tırmanan görkemli barok merdiveniyle, bölgenin en ünlü anıtlarından biridir ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alır. Guimarães ile Braga’yı aynı gün gezmek, Portekiz’in kuzeyinin ruhunu anlamak için ideal bir rotadır.

Portucale kontluğu: Portekiz’in adının doğuşu

Guimarães Kalesi’nin hikâyesini anlamak için, Portekiz adının nereden geldiğini bilmek gerekir. Roma döneminde, Douro Nehri’nin ağzında, bugünkü Porto şehrinin bulunduğu yerde “Portus Cale” adlı bir liman yerleşimi vardı. “Portus” liman, “Cale” ise muhtemelen bölgedeki bir yerleşimin ya da halkın adıydı. Zamanla bu isim “Portucale” biçimini aldı ve limanın çevresindeki bütün bölgeyi tanımlamaya başladı.

Sekizinci yüzyılın başındaki Müslüman fethinden sonra, İber Yarımadası’nın kuzeyindeki dağlık bölgelerde küçük Hristiyan krallıkları hayatta kalmayı başardı. Bunlardan biri, Asturias Krallığı’ydı. Asturias kralları, dokuzuncu yüzyılda güneye doğru ilerleyerek Douro Nehri’ne kadar olan toprakları yeniden ele geçirdi. 868’de Vímara Peres adlı bir soylu, Portucale bölgesini Hristiyan yönetimine kazandırdı ve Asturias kralına bağlı bir kontluk kurdu. Bu, Portekiz’in siyasi tarihinin başlangıcı olarak kabul edilir.

Portucale kontluğu, sonraki iki yüzyıl boyunca Asturias’ın ve ardından León krallığının bir parçası olarak kaldı. Kontluğun merkezi zaman zaman değişse de, Douro ile Minho nehirleri arasındaki bu bereketli bölge, Portekiz’in çekirdeğini oluşturdu. Guimarães, bu bölgenin en önemli yerleşimlerinden biri olarak öne çıktı.

Kontes Mumadona Dias ve ilk kale

Guimarães’in hikâyesinin ilk büyük figürü, bir kadındır: Kontes Mumadona Dias. Onuncu yüzyılın ortasında yaşayan Mumadona, Portucale kontu Hermenegildo Gonçalves’in eşiydi. Kocasının ölümünden sonra, kontluğun yönetimini üstlendi ve bölgenin en güçlü ve en zengin kişisi oldu. Mumadona, derin bir dindarlıkla bilinen, aynı zamanda keskin bir siyasi zekâya sahip bir yöneticiydi.

950 civarında Mumadona, bugünkü Guimarães’in merkezinde, Meryem Ana’ya adanmış bir manastır kurdurdu. Manastır kısa sürede bölgenin dinî ve ekonomik merkezi haline geldi; çevresinde bir yerleşim büyüdü. Ancak manastır ve yerleşim, dönemin tehlikelerine karşı savunmasızdı. Bu yüzden Mumadona, 950 ile 957 yılları arasında, manastırın kuzeyindeki bir tepenin üzerine, granit kayaların arasına bir kale inşa ettirdi. Kalenin amacı, tehlike anında manastırın keşişlerine ve yerleşimin halkına sığınak olmaktı.

Guimarães Kalesi surları

Bu ilk kale, bugün gördüğümüz taş yapıdan çok farklıydı. Büyük olasılıkla ahşap bir çitle ve toprak setlerle çevrili, içinde basit bir kule bulunan mütevazı bir müstahkem alandı. 968 tarihli bir belgede Mumadona, kaleyi manastıra bağışladığını belirtir. Bu belge, kaleden söz eden bilinen ilk yazılı kayıttır. Kalenin ilk adı, bölgenin koruyucu azizi olan Aziz Mamede’ye atfen “São Mamede Kalesi”ydi.

Vikingler, Müslümanlar ve bir manastırın korunması

Onuncu yüzyılda Portucale bölgesi, iki farklı yönden gelen tehlikeyle karşı karşıyaydı. Güneyden, Kurtuba Emevi Halifeliği’nin orduları zaman zaman kuzeydeki Hristiyan topraklarına akınlar düzenliyordu. Özellikle onuncu yüzyılın sonunda, Halifeliğin güçlü veziri el-Mansur’un seferleri, kuzey İber Yarımadası’nı derinden sarstı; 997’de el-Mansur, Santiago de Compostela’yı bile yağmaladı.

Kuzeyden, yani denizden ise İskandinav Vikingleri geliyordu. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Viking gemileri, Atlas kıyıları boyunca güneye inerek İber Yarımadası’nın kıyı bölgelerine baskınlar düzenledi. Nehirleri kullanarak iç bölgelere kadar sokulan Vikingler, manastırları, kiliseleri ve köyleri yağmalıyor, halkı esir alıyordu. Zengin manastırlar, bu baskınların en çekici hedefleriydi.

Mumadona’nın kalesi, bu iki tehdide karşı bir cevaptı. Tehlike anında manastırın keşişleri, hazineleri ve kutsal emanetleriyle birlikte kaleye sığınabiliyordu. Yerleşimin halkı da kalenin surlarının arkasında korunuyordu. Böylece Guimarães, bir manastır ile bir kale arasında, “aşağı şehir” ile “yukarı şehir” olarak ikiye ayrılan bir yerleşim olarak gelişti. Bu ikili yapı, şehrin bugünkü dokusunda bile hâlâ okunabilir.

Guimarães’in bu erken dönemi hakkında bildiklerimizin çoğu, manastırın arşivlerinde korunan belgelerden gelir. Mumadona’nın bağış belgeleri, vasiyetnamesi ve manastırın mülk kayıtları, onuncu yüzyıl Portekiz’inin toprak düzeni, tarım ürünleri, köyleri ve toplumsal yapısı hakkında değerli bilgiler sunar. Bu belgelerde adı geçen köylerin ve arazilerin bir kısmı, bugün hâlâ aynı isimlerle Guimarães’in çevresinde yaşamaya devam eder. Mumadona, Guimarães halkı tarafından bugün de saygıyla anılır; şehrin merkezinde onun adını taşıyan bir meydan ve heykeli bulunur. Bir kadının kurduğu bir kale ve manastırın, bin yıl sonra bir ulusun doğum yeri olarak anılması, Guimarães’in hikâyesinin en güzel ironilerinden biridir. Portekiz’in kuruluş anlatısı çoğunlukla savaşçı krallar üzerinden anlatılsa da, her şeyin başında sabırlı ve ileri görüşlü bir kadının kararı vardır.

Burgonyalı Kont Henrique ve Teresa

On birinci yüzyılın sonunda, Guimarães’in ve bütün Portucale bölgesinin kaderini değiştirecek bir evlilik gerçekleşti. León ve Kastilya kralı VI. Alfonso, Müslümanlara karşı mücadelesinde kendisine yardım eden Fransız şövalyeleri ödüllendirmek istiyordu. Bu şövalyelerden biri, Burgonya dükünün küçük oğlu Henri’ydi. Portekizcede Henrique olarak anılan bu genç şövalye, 1096 civarında kralın gayrimeşru kızı Teresa ile evlendi ve Portucale kontluğunu yönetme hakkını aldı.

Kont Henrique, Guimarães’i kontluğun merkezi olarak seçti ve kaleyi kendi ikametgâhına dönüştürdü. Onun döneminde kale genişletildi ve taştan yeniden inşa edildi. Bu dönemde kalenin surları yuvarlak bir plana sahipti; alt kısımlarında büyük taş bloklar kullanılmıştı. Henrique, aynı zamanda Guimarães’e bir kasaba beratı vererek yerleşimin gelişmesini destekledi; bu berat, şehre Fransa’dan ve diğer bölgelerden tüccarların ve zanaatkârların gelmesini teşvik etti.

Guimarães Kalesi,

Henrique, kayınpederi VI. Alfonso’ya bağlı bir vasal olarak kalmakla birlikte, kontluğunu giderek daha bağımsız bir şekilde yönetmeye başladı. 1112’de öldüğünde, küçük oğlu Afonso henüz bir çocuktu. Kontluğun yönetimini, dul eşi Teresa üstlendi. Teresa, kendisini “kraliçe” olarak adlandırmaya başladı ve Portucale’yi fiilen bağımsız bir devlet gibi yönetti.

Teresa’nın hikâyesi: bir kraliçenin yeniden değerlendirilmesi

Portekiz’in resmî tarih anlatısında Teresa, uzun süre olumsuz bir figür olarak görüldü: Oğluna karşı çıkan, Galiçyalı sevgilisinin etkisinde kalan ve Portekiz’in bağımsızlığını tehlikeye atan bir anne. Ancak modern tarihçiler, Teresa’yı çok daha karmaşık ve güçlü bir lider olarak değerlendirir. Kocasının ölümünden sonra, on altı yıl boyunca kontluğu başarıyla yönetti, komşu krallıklarla ilişkilerde ustaca bir diplomasi yürüttü ve kendisini “kraliçe” olarak adlandırarak Portucale’nin bağımsız bir krallık olma yolundaki ilk adımlarını attı.

Teresa’nın Galiçya ile kurduğu yakın ilişkiler, aslında onun siyasi stratejisinin bir parçasıydı: Kuzey İber Yarımadası’nda, León ve Kastilya’nın gücüne karşı Galiçya ile Portucale’yi birleştiren bir ittifak kurmak. Ancak bu strateji, Portucale’nin yerel soylularının çıkarlarıyla çatıştı ve sonunda oğlunun ayaklanmasına yol açtı. São Mamede yenilgisinden sonra Teresa, Galiçya’ya çekildi ve birkaç yıl sonra orada öldü.

Bugün Teresa’nın hikâyesi, Portekiz’in kuruluşunun yalnızca erkek kahramanların değil, aynı zamanda güçlü kadın yöneticilerin de eseri olduğunu hatırlatır. Kalenin ilk kurucusu Mumadona ve Afonso’nun annesi Teresa, Guimarães’in hikâyesinin iki büyük kadın figürüdür.

Afonso Henriques’in doğumu

Portekiz’in ilk kralı Afonso Henriques’in doğum yeri ve tarihi, tarihçiler arasında tartışmalıdır. Geleneksel görüşe göre Afonso, 1109 civarında Guimarães Kalesi’nde doğdu. Portekizlilerin büyük çoğunluğu bu görüşü benimser ve Guimarães’i “Portekiz’in beşiği” olarak anar. Ancak bazı tarihçiler, Afonso’nun Viseu ya da Coimbra gibi başka şehirlerde doğmuş olabileceğini ve doğum tarihinin 1106 ile 1111 arasında bir yıl olabileceğini öne sürer.

Tartışmaya rağmen, Guimarães’in Afonso Henriques’in çocukluğunda ve gençliğinde önemli bir yer tuttuğu kesindir. Kalenin hemen dışındaki küçük São Miguel Kilisesi’nde, Afonso’nun vaftiz edildiğine inanılan taş bir vaftiz teknesi hâlâ korunmaktadır. Afonso, gençliğini Guimarães’te ve çevresinde, kontluğun soyluları arasında geçirdi. Burada savaş sanatını öğrendi, at binmeyi, kılıç kullanmayı ve bir lider olmayı öğrendi.

1128: São Mamede Muharebesi

Afonso Henriques büyüdükçe, annesi Teresa ile arasındaki gerilim de arttı. Teresa, Galiçyalı güçlü bir soylu olan Fernão Peres de Trava ile yakın bir ilişki içindeydi ve kontluğun yönetiminde onun ve diğer Galiçyalı soyluların etkisi giderek artıyordu. Portucale’nin yerel soyluları, bu durumdan hoşnutsuzdu. Onlara göre kontluk, Galiçya’nın bir uzantısına dönüşmek üzereydi ve yerel soyluların hakları göz ardı ediliyordu.

Genç Afonso, bu hoşnutsuz soyluların liderliğini üstlendi. 1128’de, annesinin ve Fernão Peres’in kuvvetleriyle, Guimarães’in hemen yakınındaki São Mamede adlı yerde karşı karşıya geldi. 24 Haziran 1128’de yapılan bu savaş, Afonso’nun zaferiyle sonuçlandı. Teresa ve Fernão Peres, Galiçya’ya çekilmek zorunda kaldı. Afonso Henriques, Portucale kontluğunun tek hâkimi oldu.

São Mamede Muharebesi, Portekiz tarihinde bağımsızlığa giden yolun ilk adımı olarak kabul edilir. Portekizliler bu savaşı, bir oğulun annesine karşı zaferi olmaktan çok, Portekiz’in kendi kaderini belirleme kararlılığının ilk ifadesi olarak görür. Guimarães’in “Portekiz’in doğduğu yer” olarak anılmasının en önemli nedenlerinden biri de bu savaştır. 24 Haziran, bugün hâlâ Guimarães’te önemli bir gün olarak anılır.

Guimarães Kalesi ana kulesi

Kontluktan krallığa

São Mamede zaferinden sonra Afonso Henriques, dikkatini güneydeki Müslüman topraklarına çevirdi. 1139’da, Ourique Muharebesi’nde Müslüman kuvvetlere karşı kazandığı zaferin ardından, kendisini “Portekiz Kralı” ilan etti. Efsaneye göre savaştan önce İsa, gökyüzünde Afonso’ya görünerek zaferi müjdelemişti. Bu efsane, Portekiz’in ulusal kimliğinin ve armasının oluşmasında önemli bir rol oynadı.

Afonso’nun kral unvanı, 1143’te Zamora Antlaşması ile kuzeni León kralı VII. Alfonso tarafından tanındı. Papalığın tanıması ise ancak 1179’da gerçekleşti. Bu süre boyunca Afonso, Santarém’i, Lizbon’u, Sintra’yı ve güneydeki pek çok şehri fethederek krallığının sınırlarını genişletti. Portekiz’in başkenti, zamanla Guimarães’ten Coimbra’ya, ardından Lizbon’a taşındı. Ama Guimarães, her zaman krallığın doğduğu yer olarak özel bir yerini korudu.

Ortaçağ Guimarães’inde hayat

Ortaçağda Guimarães, kaleyle manastır arasında gelişen canlı bir ticaret ve zanaat şehriydi. Şehrin surları, hem yukarıdaki kaleyi hem de aşağıdaki manastırı ve çevresindeki evleri çevreliyordu. Surların içinde tüccarlar, zanaatkârlar, din adamları ve soylular bir arada yaşıyordu. Şehrin ekonomisi, özellikle deri işçiliği, dokumacılık ve ticarete dayanıyordu.

Guimarães’in deri tabakhaneleri, ortaçağdan yirminci yüzyıla kadar şehrin en önemli sanayilerinden biriydi. Şehrin güneyindeki “Couros” bölgesinde, bir derenin kenarında sıralanan tabakhanelerde, hayvan derileri taş havuzlarda işlenerek dayanıklı deriye dönüştürülüyordu. Bugün bu eski tabakhane bölgesi restore edilerek bir kültür ve eğitim alanına dönüştürüldü; taş havuzlar ve eski tabakhane binaları, şehrin sanayi mirasının değerli örnekleri olarak korunuyor.

Şehrin dokumacılığı da ünlüydü. Guimarães ve çevresinde üretilen keten kumaşlar ve işlemeler, Portekiz’in dört bir yanına satılıyordu. Guimarães’in geleneksel işlemeleri bugün hâlâ yaşayan bir el sanatıdır; şehrin dükkânlarında, beyaz keten üzerine kırmızı, mavi ya da siyah iplikle işlenmiş geometrik ve bitkisel desenli örtüleri, mendilleri ve giysileri bulabilirsiniz.

Portekiz bayrağı ve Ourique efsanesi

Afonso Henriques’in hikâyesi, Portekiz’in bugünkü bayrağında da yaşar. Bayrağın ortasındaki armanın merkezinde, beyaz zemin üzerinde haç biçiminde dizilmiş beş küçük mavi kalkan bulunur. Portekizcede “quinas” adı verilen bu kalkanların her birinin içinde beş beyaz nokta vardır. Geleneksel yoruma göre beş kalkan, Ourique Muharebesi’nde Afonso Henriques’in yendiği beş Müslüman kralı simgeler; kalkanların içindeki noktalar ise İsa’nın beş yarasını temsil eder. Bazı yorumlarda noktaların toplam sayısı, Yahuda’nın İsa’yı ele verdiği otuz gümüşe bağlanır.

Beş kalkanı çevreleyen kırmızı bordürün üzerindeki yedi sarı kale ise, on üçüncü yüzyılda Kral III. Afonso tarafından armaya eklendi. Bu kaleler, Portekiz’in güneydeki Algarve bölgesinin fethini ve Kastilya ile olan hanedan bağlarını simgeler. Armanın arkasındaki altın renkli küre ise, keşifler çağında Kral I. Manuel’in kişisel sembolü olan ve denizcilikte kullanılan armiller küredir. Bayrağın yeşil ve kırmızı renkleri ise 1910 cumhuriyet devriminden sonra, 1911’de kabul edildi.

Böylece Portekiz bayrağı, Guimarães’te başlayan hikâyenin bütün katmanlarını tek bir sembolde toplar: kurucu kralın efsanevi zaferi, ortaçağ krallığının genişlemesi, keşifler çağının deniz imparatorluğu ve modern cumhuriyet. Guimarães Kalesi’nin avlusunda dalgalanan bayrağa bakarken, bu katmanları okumak mümkündür.

Kral Dinis’in kuleleri ve ana kule

Bugün gördüğümüz Guimarães Kalesi’nin görünümü, büyük ölçüde on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda şekillendi. Bu dönemde, Portekiz’in en önemli kralarından biri olan Kral Dinis, kalenin kapsamlı bir yeniden yapılanmasını başlattı. Surlara sekiz kule eklendi, surlar yükseltildi ve kalenin ortasına, bugün kalenin en belirgin yapısı olan ana kule, yani “torre de menagem” inşa edildi.

Yaklaşık 28 metre yüksekliğindeki ana kule, kalenin tam ortasında, iç avlunun içinde tek başına yükselir. Kuleye, yerden birkaç metre yükseklikteki bir kapıdan, ahşap bir köprüyle ulaşılırdı; tehlike anında köprü kaldırılır, kule bağımsız bir savunma birimine dönüşürdü. Kulenin içindeki katlarda, kale komutanının yaşam alanları, depolar ve cephanelik bulunuyordu. Bugün kulenin tepesine çıkan ziyaretçiler, Guimarães’in kırmızı çatılarını, tarihi merkezini, Braganza Dükleri Sarayı’nı ve arkada yükselen Penha Tepesi’ni görebilir.

Kalenin surları, düzensiz bir çokgen plan çizer; bazıları bu biçimi bir kalkana benzetir. Surların üzerinde, mazgallar arasında dolaşan bir devriye yolu vardır. Kalenin iki kapısı bulunur: Biri şehre, diğeri kuzeye bakar. On beşinci yüzyılda kalenin içine bir kale komutanı sarayı ve kapıların önüne bir barbakan eklendi. Kalenin küçük boyutları, onun bir büyük ordunun üssünden çok, bir yerleşimi ve bir soylu aileyi koruyan bir yapı olduğunu gösterir.

São Miguel Kilisesi ve vaftiz teknesi

Kalenin hemen güneyinde, kale ile Braganza Dükleri Sarayı arasındaki çimenlik alanda, küçük ve sade bir Romanesk kilise durur: São Miguel do Castelo. On ikinci yüzyılın sonu ile on üçüncü yüzyılın başı arasında inşa edildiği düşünülen bu kilise, dışarıdan bakıldığında son derece mütevazıdır. Tek nefli, taş duvarlı, küçük pencereli, basit bir yapıdır. Ama Portekizliler için bu küçük kilise, büyük bir anlam taşır.

Kilisenin içinde, geleneğe göre Afonso Henriques’in vaftiz edildiği taş vaftiz teknesi bulunur. Kilisenin zemininde ise, ortaçağda Guimarães’in ve kalenin savunmasında hayatını kaybeden şövalyelerin ve soyluların mezar taşları yer alır. Bu mezar taşlarının üzerindeki haçlar, kılıçlar ve armalar, ortaçağ Portekiz’inin savaşçı soylularının sessiz hatıralarıdır.

Tarihçiler, bugünkü kilisenin Afonso Henriques’in doğumundan sonra inşa edildiğini, dolayısıyla onun bu binada değil, belki daha önceki bir yapıda vaftiz edildiğini belirtir. Vaftiz teknesinin kendisinin de daha sonraki bir döneme ait olabileceği tartışılır. Ancak bu tartışmalar, kilisenin ve teknenin Portekizliler için taşıdığı sembolik anlamı azaltmaz. Kilisenin önündeki çimenlikte, kalenin gölgesinde durup bu küçük yapıya bakmak, bir ulusun doğuş hikâyesine dokunmak gibidir.

Guimarães São Miguel do Castelo Kilisesi

Unutuluş, ilk fotoğraf ve restorasyon

On beşinci yüzyıldan itibaren, krallığın başkenti güneyde, Lizbon’da sağlamlaştıkça, Guimarães Kalesi’nin askerî ve siyasi önemi azaldı. Kale, yüzyıllar boyunca bir garnizon, bir hapishane ve bir depo olarak kullanıldı. On dokuzuncu yüzyılda ise kale, büyük ölçüde terk edilmiş ve harap bir durumdaydı. Bir dönem, kalenin taşlarının yeni yapılar için sökülmesi bile tartışıldı.

İlginç bir ayrıntı, Guimarães Kalesi’nin Portekiz’de fotoğrafı çekilen ilk anıt olduğudur. On dokuzuncu yüzyılın ortasında, Porto’da yaşayan İngiliz fotoğrafçı Frederick William Flower, fotoğrafçılığın ilk yıllarında kaleyi görüntüledi. Bu fotoğraflar, kalenin restorasyondan önceki harap halini belgeleyen değerli tarihi kaynaklardır.

Guimarães Kalesi iç avlusu

Kale, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ulusal anıt olarak koruma altına alındı. Ancak asıl kurtuluş, 1930’larda, Salazar’ın Estado Novo rejimi döneminde geldi. Rejim, Portekiz’in kuruluşunun 800. yıldönümü olan 1940’ta büyük kutlamalar düzenlemeyi planlıyordu ve Guimarães Kalesi, bu kutlamaların merkezî sembollerinden biri olacaktı. 1936-1940 yılları arasında kale kapsamlı bir restorasyondan geçirildi. Yıkılan surlar ve kuleler yeniden inşa edildi, kalenin içindeki sonradan eklenmiş yapılar kaldırıldı. Restorasyon tamamlanan kale, 4 Haziran 1940’ta büyük bir törenle açıldı.

São Jorge Kalesi’nde olduğu gibi, bu restorasyon da tarihi doğruluktan çok ideal bir ortaçağ kalesi imgesi yaratmayı amaçlıyordu. Yine de, kalenin temel yapısı ve ana kulesi büyük ölçüde özgün halini korur. Bugün kale, Portekiz’in ulusal kimliğinin en güçlü sembollerinden biri olarak, her yıl yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor.

Kalede bir gezi rotası

Guimarães Kalesi küçük olduğu için, gezisi fazla uzun sürmez; ama acele etmeden, her köşesine dikkatle bakarak gezmek, onu çok daha anlamlı kılar. Gezinize, kalenin güneyindeki çimenlik alandan, São Miguel Kilisesi’nin önünden başlayın. Buradan kaleye bakınca, surların ve ana kulenin en etkileyici görünümünü yakalarsınız. Kilisenin içine girip vaftiz teknesini ve zemindeki mezar taşlarını görün.

Ardından kalenin kapısından içeri girin ve iç avluda durun. Burada, ana kulenin avlunun ortasında tek başına yükseldiğini ve surlardan tamamen ayrı durduğunu fark edeceksiniz. Kulenin kapısının yerden yüksekte olduğuna dikkat edin. Sonra surların üzerindeki devriye yoluna çıkın ve kalenin çevresinde dolaşın. Her köşeden şehrin farklı bir yönünü göreceksiniz: bir yanda Braganza Dükleri Sarayı’nın bacaları, bir yanda tarihi merkezin çatıları, uzakta ise Penha Tepesi.

Son olarak ana kulenin içine girin ve tepesine tırmanın. Kulenin içinde, kalenin tarihini anlatan küçük bir sergi bulunur. Tepeden, Guimarães’in bütün panoramasını izleyebilirsiniz. Kaleden çıktıktan sonra Braganza Dükleri Sarayı’nı gezin, ardından tepeden aşağıya, tarihi merkeze doğru yürüyün. Bu rota, kale ve saray için yaklaşık iki saat sürer. Yaz aylarında öğle saatlerinde avlu oldukça sıcak olabilir; bu yüzden sabah erken ya da öğleden sonra geç saatlerde gitmek daha rahat bir ziyaret sağlar. Kalenin çevresindeki çimenlikler, piknik ve dinlenme için de uygundur.

1940: kalenin ulusal sembole dönüşmesi

1940 yılı, Portekiz tarihinde özel bir anlam taşır. Salazar rejimi, bu yılı Portekiz’in kuruluşunun (1140 kabul edilerek) sekiz yüzüncü ve İspanya’dan bağımsızlığın yeniden kazanılmasının (1640) üç yüzüncü yıldönümü olarak kutladı. “Çifte Yüzüncü Yıl” adı verilen bu kutlamalar, bütün ülkede büyük törenler, sergiler ve anıt restorasyonlarıyla gerçekleştirildi. Lizbon’da, Belém’de büyük bir “Portekiz Dünyası Sergisi” düzenlendi.

Kutlamaların açılış törenlerinden biri, Guimarães Kalesi’nde yapıldı. Restorasyonu yeni tamamlanan kale, Portekiz’in ortaçağ kökenlerinin, ulusal birliğin ve bağımsızlığın sembolü olarak sunuldu. Rejim, Afonso Henriques’i ve kaleyi, kendi milliyetçi ideolojisinin merkezine yerleştirdi. Bu yüzden kalenin bugünkü görünümü, yalnızca ortaçağın değil, yirminci yüzyılın ortasındaki siyasi atmosferin de izlerini taşır. Bugün Portekizliler, kaleyi Salazar döneminin propagandasından bağımsız olarak, ülkelerinin ortak mirasının bir parçası olarak sahiplenir.

Braganza Dükleri Sarayı

Kalenin hemen güneyinde, tepenin yamacında, Portekiz’de benzeri az görülen bir saray yükselir: Braganza Dükleri Sarayı (Paço dos Duques de Bragança). On beşinci yüzyılın başında, Kral I. João’nun gayrimeşru oğlu ve ilk Braganza Dükü olan Afonso tarafından inşa ettirilen saray, Portekiz’den çok Kuzey Avrupa’yı, özellikle Burgonya ve Fransa’nın saraylarını hatırlatır. Kırmızı tuğlalı cepheleri, sivri çatıları ve özellikle çatının üzerinde yükselen onlarca tuğla bacasıyla saray, Guimarães’in silüetinde kaleyle birlikte en göze çarpan yapıdır.

Braganza Dükleri Sarayı, Guimarães

Braganza hanedanı, 1640’ta İspanya’dan bağımsızlığın yeniden kazanılmasıyla Portekiz tahtına çıktı ve 1910’daki cumhuriyet devrimine kadar ülkeyi yönetti. Ancak hanedanın kurucusunun Guimarães’teki sarayı, on altıncı yüzyıldan itibaren terk edildi ve zamanla bir harabeye dönüştü; bir dönem kışla olarak da kullanıldı. 1937-1959 yılları arasında yapılan kapsamlı restorasyonla saray yeniden inşa edildi. Bugün saray, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllara ait halılar, silahlar, mobilyalar ve porselenlerle dolu bir müze olarak ziyaretçilere açıktır. Sarayın bir bölümü, Portekiz Cumhurbaşkanlığı’nın resmî konutlarından biri olarak da kullanılır.

Sarayın içindeki gezinin en etkileyici bölümlerinden biri, geniş ziyafet salonudur. Salonun tavanı, ters çevrilmiş bir gemi gövdesini andıran ahşap bir yapıdır; bu tasarım, Portekiz’in denizcilik geleneğine yapılmış güzel bir göndermedir. Salonun duvarlarını süsleyen büyük duvar halıları, özellikle Portekiz’in Kuzey Afrika’daki seferlerini anlatan halıların kopyaları, dönemin savaşlarını ve zaferlerini canlı sahnelerle anlatır. Sarayın şapeli ise, renkli vitraylarıyla, iç mekânın en huzurlu köşesidir. Sarayı gezerken, odaların pencerelerinden kaleye bakmayı unutmayın; iki yapı, birbirini tamamlayan iki dönem gibi, yan yana durur.

Guimarães’in tarihi merkezi

Guimarães Kalesi’ni ziyaret ettikten sonra, tepeden aşağıya, şehrin tarihi merkezine inin. 2001’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan bu tarihi merkez, Portekiz’in en iyi korunmuş ortaçağ şehir dokularından birine sahiptir. Dar taş sokaklar, granit cepheli evler, ahşap balkonlar, küçük meydanlar ve kiliseler, ziyaretçiyi yüzyıllar öncesine götürür. UNESCO, Guimarães’i, bir ortaçağ yerleşiminin modern bir şehre dönüşürken tarihi dokusunu nasıl koruyabileceğinin olağanüstü bir örneği olarak tanımlar.

Tarihi merkezin kalbi, Largo da Oliveira, yani Zeytin Meydanı’dır. Meydanın adı, bir efsaneden gelir. Anlatılana göre, meydandaki kuru bir zeytin ağacı, on dördüncü yüzyılda bir mucize sonucunda yeniden yeşermişti. Meydanın bir kenarında, Mumadona’nın kurduğu manastırın yerinde yükselen Nossa Senhora da Oliveira Kilisesi durur. Kilisenin önünde, 1340’ta Salado Muharebesi’ndeki zaferin anısına dikilen gotik bir anıt yer alır. Meydanın hemen yanındaki Largo de São Tiago ise, kafeleri ve eski evleriyle şehrin en sevilen buluşma noktalarından biridir.

Şehrin en ünlü fotoğraf noktalarından biri, eski surların bir kulesi üzerine büyük harflerle yazılmış “Aqui nasceu Portugal” yazısıdır. Toural Meydanı’nın yakınında bulunan bu yazı, gece ışıklandırıldığında daha da etkileyici görünür. Guimarães, 2012’de Avrupa Kültür Başkenti seçildi; bu vesileyle şehirde pek çok yeni kültür merkezi açıldı ve tarihi yapılar restore edildi.

Guimarães'teki

Şehrin doğusunda yükselen Penha Tepesi’ne teleferikle çıkmak, Guimarães gezisinin güzel bir tamamlayıcısıdır. Portekiz’in ilk teleferiği olan bu hat, yaklaşık on dakikada sizi tepenin zirvesine taşır. Tepede, granit kayaların arasında yürüyüş yolları, bir kutsal alan ve Guimarães’in ve çevresindeki vadilerin muhteşem manzarası sizi bekler. Guimarães’in yakınındaki Citânia de Briteiros ise, yüzlerce yuvarlak taş evden oluşan, Roma öncesi döneme ait etkileyici bir Kelt yerleşimidir.

Citânia de Briteiros, Portekiz’in kuzeyinde yaygın olan “castro” kültürünün en iyi korunmuş örneklerinden biridir. MÖ birinci binyılda ortaya çıkan bu kültürün toplulukları, tepelerin zirvelerine, sur halkalarıyla çevrili yerleşimler kurardı. Briteiros’ta, yüzlerce yuvarlak taş evin temelleri, taş döşeli sokaklar, su kanalları ve bir hamam kalıntısı bulunur. Bazı evler, ziyaretçilerin bu yerleşimin nasıl göründüğünü anlayabilmesi için yeniden inşa edilmiştir. Guimarães’in bin yıllık kalesinden sonra, iki bin yıldan daha eski bu Kelt yerleşimini görmek, bölgenin ne kadar derin bir tarihe sahip olduğunu gösterir.

Guimarães, Portekiz mutfağının da önemli bir durağıdır. Bölgenin yeşil şarabı, yani “vinho verde”, hafif, taze ve hafif köpüklü yapısıyla ünlüdür. Şehrin geleneksel tatlılarından “toucinho do céu”, yani “cennetin domuz yağı” adını taşıyan badem ve yumurtalı tatlı, manastır mutfağı geleneğinin güzel bir örneğidir. Tarihi merkezdeki küçük lokantalarda, Minho bölgesinin et yemeklerini, morina balığını ve taze sebzelerini tadabilirsiniz.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale ve Braganza Dükleri Sarayı genellikle her gün 10.00-18.00 saatleri arasında açıktır; son giriş kapanıştan yarım saat önce yapılır. 1 Ocak, Paskalya pazarı, 1 Mayıs, 24 Haziran ve 25 Aralık’ta kapalı olabilir. Güncel saatleri gitmeden önce resmî siteden kontrol edin.

Bilet: Kaleye giriş ücreti birkaç euro civarındadır; Braganza Dükleri Sarayı için ayrı bir bilet gerekir. İki anıtı kapsayan birleşik bilet seçeneği genellikle daha avantajlıdır. Çocuklar, öğrenciler ve yaşlılar için indirimler uygulanır. São Miguel Kilisesi genellikle ücretsiz ziyaret edilebilir. Güncel fiyatlar için resmî Paço dos Duques sitesine bakın.

Ulaşım: Guimarães, Porto’nun yaklaşık 55 kilometre kuzeydoğusundadır. Porto’daki São Bento ya da Campanhã istasyonlarından kalkan banliyö trenleri, yaklaşık bir saat on dakikada Guimarães’e ulaşır. Porto’dan otobüsle de yaklaşık bir saatte gidilebilir. Guimarães tren istasyonundan tarihi merkeze ve kaleye yürüyerek yaklaşık 15-20 dakikada ulaşılır.

İpuçları: Kaleyi, sarayı, São Miguel Kilisesi’ni ve tarihi merkezi rahatça gezmek için en az yarım gün ayırın. Kalenin ana kulesine çıkan merdivenler dar ve dik olabilir. Akşamları tarihi merkezin meydanlarında oturup yerel şarap eşliğinde şehrin ışıklarını izlemek, günün en keyifli anlarından biridir. Haziran ayındaki şehir festivalleri, özellikle 24 Haziran civarında, Guimarães’i canlı ve renkli bir kutlama alanına dönüştürür.

Guimarães Kalesi ve çevresi

Konum: Rua Conde Dom Henrique, Guimarães, Braga bölgesi, Portekiz · Koordinatlar: 41.4479° K, 8.2901° B · Guimarães Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Guimarães’ten güneye, Lizbon’a doğru inerseniz, Portekiz’in fethedilmesinin ve krallığın büyümesinin hikâyesini anlatan başka kalelerle karşılaşırsınız. Lizbon’un tepesinde, 1147’de Afonso Henriques’in fethettiği São Jorge Kalesi, Sintra dağlarında Endülüs döneminden kalan Mağribi Kalesi ve II. Fernando’nun romantik sarayı Pena Sarayı sizi bekliyor. Portekiz serimizin son durakları ise Tejo Nehri’nin ortasındaki küçük bir adada duran Almourol Kalesi ve Lizbon kıyısında denizcilerin veda ettiği Belém Kulesi.

Guimarães’ten ayrılırken, kalenin ana kulesine bir kez daha bakın. Bin yıl önce bir kontesin keşişleri korumak için yaptırdığı ahşap bir çit, bugün bir ulusun simgesi. Bu küçük tepede bir çocuk doğdu, bir oğul annesine karşı savaştı, bir kontluk krallığa dönüştü. Sonra yüzyıllar geçti, başkentler değişti, imparatorluklar kuruldu ve yıkıldı, kale unutuldu ve yeniden hatırlandı. Portekizliler bugün hâlâ bu tepeye gelir, çocuklarına surları gösterir ve “Burada başladık” der. Belki de bir ulusun en değerli anıtları, en büyük olanları değil, hikâyesinin ilk cümlesinin yazıldığı yerlerdir.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir