São Jorge Kalesi: Lizbon’un Tacı ve Yirmi Yedi Yüzyıllık Tepesi

Lizbon’un herhangi bir yerinde başınızı kaldırın, büyük ihtimalle onu göreceksiniz. Baixa’nın düz caddelerinden, Tejo Nehri’nin kıyısından, Bairro Alto’nun seyir terasından ya da Alfama’nın dar sokaklarından bakınca, şehrin en yüksek tepelerinden birinin zirvesinde, çam ağaçlarının arasında yükselen mazgallı surlar ve kuleler hep oradadır. São Jorge Kalesi (Castelo de São Jorge), Lizbon’un yalnızca en eski yapısı değil, aynı zamanda şehrin tacıdır.

Bu tepede insanlar yaklaşık yirmi yedi yüzyıldır yaşıyor. Demir Çağı yerleşimcileri, Fenikeli tüccarlar, Romalılar, Vizigotlar, Endülüslü Müslümanlar ve Portekiz kralları, sırasıyla bu tepeye yerleşti, surlar ördü, saraylar kurdu. Portekiz’in kralları burada yaşadı, Vasco da Gama’yı burada ağırladı, ilk Portekiz tiyatro oyunu burada sahnelendi. Sonra 1755 depremi her şeyi yıktı ve kale yaklaşık iki yüzyıl boyunca unutuldu.

Bugün São Jorge Kalesi, Lizbon’un en çok ziyaret edilen anıtlarından biridir. Surlarının üzerinde yürüyen ziyaretçiler, şehrin kırmızı çatılarına, beyaz evlerine, Tejo Nehri’nin geniş ağzına ve 25 Nisan Köprüsü’ne bakar. Avlularda tavus kuşları dolaşır, çam ağaçlarının gölgesinde sokak müzisyenleri gitar çalar, bir kulenin tepesindeki eski bir optik düzenek, şehri canlı olarak karanlık bir odaya yansıtır.

Portekiz kaleleri serimizin üçüncü durağında, Lizbon’un kalbindeki bu tarihi kaleyi, Demir Çağı’ndan Endülüs’e, kraliyet sarayından Salazar dönemi restorasyonuna kadar ayrıntılı biçimde anlatıyoruz.

São Jorge Kalesi ve Alfama semti, Lizbon

Lizbon’un tepesi: yirmi yedi yüzyıllık bir yerleşim

Lizbon, geleneksel olarak “yedi tepe üzerinde kurulu şehir” olarak anılır. Bu tepelerin en önemlisi, bugün São Jorge Kalesi’nin bulunduğu tepedir. Tejo Nehri’nin geniş ağzının hemen kuzeyinde, nehre doğru dik bir şekilde inen bu tepe, doğal bir kale gibidir. Güney ve doğu yamaçları dik, batı yamacı ise daha yumuşaktır. Tepenin zirvesinden, nehrin Atlas Okyanusu’na açıldığı ağzı, karşı kıyıyı ve çevredeki bütün araziyi görmek mümkündür.

Bu stratejik konum, tepeyi çok erken dönemlerden itibaren bir yerleşim yeri yaptı. Kalenin içinde yapılan arkeolojik kazılar, burada MÖ 7. yüzyıla, yani Demir Çağı’na tarihlenen yerleşim izleri ortaya çıkardı. Bu dönemde tepede yaşayan topluluklar, Akdeniz’in doğusundan gelen Fenikeli tüccarlarla ticaret yapıyordu. Kazılarda bulunan seramik parçaları, bu erken ticaret ilişkilerinin izlerini taşır.

Tepenin sakinleri, nehrin sağladığı zengin kaynaklardan yararlanıyordu. Tejo’nun ağzı, balık açısından son derece zengindi; nehir aynı zamanda iç bölgelere uzanan bir ulaşım yolu işlevi görüyordu. Denizden gelen gemiler için güvenli bir liman sunan nehir ağzı, Lizbon’u binlerce yıl boyunca Atlas kıyısının en önemli limanlarından biri yaptı. Tepenin zirvesi ise bu limanı ve ticaret yollarını koruyan doğal bir kaleydi.

Fenikeliler, Romalılar ve Olisipo

Lizbon’un adının kökeni, efsanelerle doludur. Bir efsaneye göre şehri, Truva Savaşı’ndan dönüşünde yolunu kaybeden Yunan kahramanı Odysseus (Latince Ulysses) kurmuştu. Bu efsane, Lizbon’un Latince adı olan “Olisipo” ile “Ulysses” arasındaki ses benzerliğinden doğmuş olabilir. Tarihçiler ise adın, Fenikece “güvenli liman” anlamına gelen bir ifadeden ya da yerel bir dilden türediğini düşünür. Hangisi doğru olursa olsun, Odysseus efsanesi Lizbon’un kolektif hafızasında önemli bir yer tutar; kalenin kulelerinden biri bugün hâlâ onun adını taşır.

MÖ 2. yüzyılda Roma, İber Yarımadası’nı fethetmeye başladığında, Olisipo da Roma yönetimine girdi. Romalılar, tepenin zirvesini güçlendirdi ve şehri önemli bir ticaret merkezine dönüştürdü. Jül Sezar döneminde Olisipo, Roma vatandaşlığı hakkı tanınan bir belediye statüsüne kavuştu. Şehirde bir tiyatro, hamamlar ve tapınaklar inşa edildi. Roma tiyatrosunun kalıntıları, bugün kalenin eteğinde, Alfama’nın hemen yanında görülebilir. Kalenin surlarının bazı bölümlerinde ise, yeniden kullanılmış Roma dönemi taşları ve sütunları hâlâ fark edilebilir.

São Jorge Kalesi surları ve kuleleri

el-Uşbuna: Endülüs’ün batı kalesi

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Lizbon, önce Alanlar ve Süevler gibi Germen kavimlerinin, ardından Vizigotların yönetimine girdi. 711’den sonraki birkaç yıl içinde ise şehir, İber Yarımadası’nın büyük bölümüyle birlikte Müslüman yönetimine geçti. Araplar şehre “el-Uşbuna” adını verdi. Sonraki dört yüzyıl boyunca el-Uşbuna, Garb el-Endülüs’ün en önemli liman şehirlerinden biri oldu.

Müslüman dönemde tepenin zirvesi yeniden güçlendirildi. Bugün gördüğümüz kalenin temel yapısı, büyük ölçüde bu döneme, özellikle on birinci yüzyıla aittir. Tepenin en yüksek noktasında, valinin ve garnizonun bulunduğu bir iç kale, yani alcáçova inşa edildi. İç kalenin çevresindeki alanda, yöneticilerin, askerlerin ve seçkin ailelerin evleri bulunuyordu. Tepenin eteklerinden nehrin kıyısına kadar uzanan geniş bir sur ise şehrin yerleşim alanını, yani medinayı koruyordu.

Endülüs döneminde el-Uşbuna, ticaretin, tarımın ve zanaatların geliştiği canlı bir şehirdi. Limanından Kuzey Afrika’ya, Akdeniz’e ve Atlas kıyılarına gemiler gidip geliyordu. Şehrin çevresindeki verimli topraklarda zeytin, üzüm, meyve ve tahıl yetiştiriliyordu. Bugün Alfama semtinin labirent gibi dolambaçlı sokakları, küçük meydanları ve dik merdivenleri, bu Endülüs şehrinin dokusunu hâlâ yansıtır. “Alfama” adının da, Arapça “hamma”, yani sıcak su kaynakları ya da hamam anlamına gelen kelimeden türediği düşünülür.

1147 kuşatması ve Martim Moniz efsanesi

1147 yazında, Portekiz’in ilk kralı I. Afonso Henriques, İkinci Haçlı Seferi için yola çıkan İngiliz, Flaman ve Alman Haçlılardan oluşan büyük bir donanmanın desteğiyle Lizbon’u kuşattı. Kuşatma, yaklaşık dört ay sürdü. Şehrin surları güçlüydü ve savunucular kararlıydı. Kuşatmacılar, surların altına tüneller kazdı, kuşatma kuleleri inşa etti ve sürekli saldırılar düzenledi. Sonunda, açlık ve hastalıkla zayıflayan şehir, Ekim 1147’de teslim oldu.

Kuşatmanın en ünlü efsanesi, Martim Moniz adlı bir Portekizli şövalyeyle ilgilidir. Anlatılana göre, bir saldırı sırasında kalenin kapılarından biri bir an için aralandı. Martim Moniz, kapının yeniden kapanmasını önlemek için kendini kapının kanatlarının arasına attı. Savunucular kapıyı kapatmaya çalışırken şövalye ezilerek öldü, ama bedeni kapının kapanmasını engelledi ve Portekizli askerlerin içeri girmesini sağladı. Bu kahramanlık hikâyesi, Portekiz’in ulusal hafızasında derin bir yer edindi.

São Jorge Kalesi kuru hendek üzerindeki köprü

Bugün kalenin kapılarından biri, “Martim Moniz Kapısı” adını taşır ve kapının üzerinde, şövalyenin fedakârlığını anan bir büst ve yazıt bulunur. Lizbon’un merkezindeki büyük meydanlardan biri ve bir metro istasyonu da onun adını taşır. Tarihçiler, bu hikâyenin gerçek bir olaya dayanıp dayanmadığını tartışır; kuşatmanın çağdaş kaynaklarında Martim Moniz’in adı geçmez ve efsane muhtemelen sonraki yüzyıllarda şekillenmiştir. Ama Lizbonlular için Martim Moniz, şehrin doğuşunun sembolik kahramanıdır.

Fetihten sonra şehrin Müslüman sakinlerinin önemli bir bölümü, surların dışındaki Mouraria mahallesine yerleştirildi. Haçlıların şehre girdikten sonra anlaşmaları çiğneyerek yağmaya giriştiği, pek çok kişinin öldürüldüğü ve kaçtığı, çağdaş bir Haçlı tarafından yazılan mektupta açıkça anlatılır. Fetih, Lizbon için hem bir son hem de bir başlangıçtı: Dört yüzyıllık Endülüs döneminin sonu ve Hristiyan Portekiz’in başkentine dönüşecek bir şehrin başlangıcı. Kalenin surları, bu büyük değişimin en eski tanıklarıdır.

Alcáçova Sarayı: Portekiz krallarının evi

Fetihten sonra, Endülüs valisinin iç kalesi, Portekiz krallarının Lizbon’daki konutuna dönüştü. On üçüncü yüzyılın ortasında, Kral III. Afonso döneminde Lizbon, Coimbra’nın yerine Portekiz’in başkenti oldu. Bu tarihten itibaren kalenin içindeki saray, yani “Paço da Alcáçova”, krallığın siyasi ve kültürel merkezi haline geldi. Krallar burada yaşadı, meclisler burada toplandı, yabancı elçiler burada kabul edildi.

Saray, yüzyıllar içinde genişletildi ve güzelleştirildi. Kral I. Dinis, burada zengin bir kütüphane ve bir saray çevresi oluşturdu; kendisi de yetenekli bir şairdi ve Galiçya-Portekiz dilinde yazdığı şiirler, ortaçağ Portekiz edebiyatının önemli eserleri arasındadır. Sarayın salonları, dönemin en iyi zanaatkârlarının eserleriyle süslendi. Bugün bu sarayın büyük bölümü yok olmuştur; yalnızca bazı duvarlar, kemerler ve temeller, kalenin avlusunda eski görkemin izlerini taşır.

Neden Aziz George? İngiliz ittifakı

Kalenin adı, İngiltere ile Portekiz arasındaki tarihin en eski diplomatik ittifaklarından birine dayanır. 1373’te iki ülke arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. 1386’da imzalanan Windsor Antlaşması ise bu ittifakı kalıcı hale getirdi. Bu antlaşma, iki ülke arasında “ebedi bir dostluk” öngörüyordu ve teknik olarak bugün hâlâ yürürlüktedir; dünyanın hâlâ geçerli olan en eski diplomatik ittifakı olarak kabul edilir.

İttifakı güçlendirmek için, 1387’de Portekiz Kralı I. João, İngiliz prensesi Lancaster’lı Philippa ile evlendi. Philippa, Lancaster Dükü John of Gaunt’un kızıydı. İngiltere’nin koruyucu azizi Aziz George’a (Portekizcede São Jorge) duyulan saygının bir ifadesi olarak, kalenin adı bu dönemde São Jorge olarak anılmaya başladı. Böylece Lizbon’un kalesi, bir İngiliz azizinin adını taşıyan, Portekiz-İngiliz dostluğunun sembolü haline geldi.

I. João ve Philippa’nın evliliği, Portekiz tarihinin en verimli evliliklerinden biri oldu. Çiftin çocukları, Portekiz tarihinde “Şanlı Kuşak” olarak anılır. Bunların arasında, keşifler çağını başlatan ünlü Denizci Henrique de vardı. Henrique’nin desteklediği keşif yolculukları, Portekiz’in Atlas Okyanusu’nda ilerlemesinin, Afrika kıyılarının keşfinin ve sonunda Hindistan’a deniz yolunun bulunmasının temelini attı.

Keşifler çağı ve Lizbon’un altın yüzyılı

On beşinci yüzyılın sonu ile on altıncı yüzyıl, Lizbon’un tarihindeki en parlak dönemdir. Portekizli denizciler, Afrika kıyılarını adım adım keşfettikten sonra, 1488’de Bartolomeu Dias ile Ümit Burnu’nu dolaştı, 1498’de Vasco da Gama ile Hindistan’a ulaştı ve 1500’de Pedro Álvares Cabral ile Brezilya’ya vardı. Bu keşifler, küçük Portekiz krallığını dünyanın dört bir yanına yayılan bir deniz imparatorluğuna dönüştürdü.

Lizbon, bu imparatorluğun kalbi oldu. Limana Hindistan’dan biber, tarçın, karanfil ve muskat; Çin’den ipek ve porselen; Afrika’dan altın ve fildişi; Brezilya’dan şeker ve boyalı ağaçlar geliyordu. Şehir, Avrupa’nın dört bir yanından tüccarları, bankerleri, denizcileri ve maceracıları çekiyordu. Sokaklarda Avrupa’nın, Afrika’nın ve Asya’nın dilleri konuşuluyor, egzotik hayvanlar, bitkiler ve eşyalar şehrin günlük hayatının bir parçası haline geliyordu.

Bu dönemde kalenin tepesinden bakan biri, nehrin ağzında demirli karavelleri ve kalyonları, limanda yük boşaltan hamalları, Hindistan yolculuğuna hazırlanan filoları görebilirdi. Kralın sarayının tepeden nehir kıyısına taşınması da bu değişen dünyanın bir sonucuydu: Artık gücün merkezi, savunma için yüksek bir tepede değil, dünyaya açılan limanın hemen yanındaydı. São Jorge Kalesi, bu yeni çağda, eski ortaçağ krallığının sessiz bir hatırası olarak tepede kaldı.

Vasco da Gama ve ilk Portekiz oyunu

On beşinci yüzyılın sonunda Alcáçova Sarayı, Portekiz’in keşifler çağının en parlak anlarına tanıklık etti. 1499’da, Hindistan’a deniz yolunu açan tarihi yolculuğundan dönen Vasco da Gama’nın, Kral I. Manuel tarafından bu sarayda büyük bir törenle karşılandığı anlatılır. Vasco da Gama’nın yolculuğu, Avrupa ile Asya arasında doğrudan bir deniz ticaret yolu açarak dünya tarihinin akışını değiştirdi. Portekiz, bu yolculuğun ardından baharat ticaretinin merkezine yerleşti ve Lizbon, Avrupa’nın en zengin şehirlerinden biri oldu.

Sarayın bir başka önemli anı, 1502’de yaşandı. O yıl, Kral I. Manuel’in oğlu, geleceğin III. João’su doğdu. Doğumu kutlamak için, Portekiz tiyatrosunun kurucusu olarak kabul edilen Gil Vicente, kraliçenin odasında bir çoban kılığına girerek kısa bir monolog okudu. “Çobanın Monoloğu” olarak bilinen bu gösteri, Portekiz dilindeki ilk tiyatro eseri olarak kabul edilir. Böylece Portekiz tiyatrosu, São Jorge Kalesi’nin sarayında, bir kraliyet bebeğinin beşiğinin yanında doğmuş oldu.

São Jorge Kalesi surları

On altıncı yüzyılın başında Kral I. Manuel, kraliyet ikametgâhını tepeden aşağıya, Tejo Nehri’nin kıyısındaki yeni Ribeira Sarayı’na taşıdı. Nehir kıyısındaki saray, limandan gelen gemileri, Hindistan’dan dönen filoları ve baharat yüklerini yakından izlemek için daha uygun bir konumdaydı. Bu taşınmayla birlikte kalenin içindeki saray, giderek önemini kaybetti. Kale, kraliyet konutu olmaktan çıkıp bir askerî garnizon ve hapishane olarak kullanılmaya başladı. 1580’de İspanya Kralı II. Felipe’nin Portekiz tahtını ele geçirmesinin ardından, kale İspanyol garnizonunun üssü oldu.

İspanyol yönetimi ve 1640’ın bağımsızlığı

1578’de genç Portekiz Kralı I. Sebastião, Fas’ta Kasr-ı Kebir (Alcácer Quibir) Muharebesi’nde ordusuyla birlikte yok oldu. Kralın cesedi hiçbir zaman kesin olarak bulunamadı ve bu durum, Portekiz’de yüzyıllar boyunca sürecek bir efsaneye yol açtı: Sebastião’nun bir gün sisli bir sabah geri döneceğine ve Portekiz’i kurtaracağına inanılan “Sebastianizm”. Kralın varis bırakmadan ölmesi, ülkeyi bir veraset krizine sürükledi.

1580’de İspanya Kralı II. Felipe, annesi tarafından Portekiz tahtı üzerinde hak iddia ederek Portekiz’i işgal etti ve iki krallığı kendi tacı altında birleştirdi. Sonraki altmış yıl boyunca Portekiz, İspanya kralları tarafından yönetildi. Bu dönemde São Jorge Kalesi, İspanyol garnizonunun üssü ve bir hapishane olarak kullanıldı.

1 Aralık 1640’ta, bir grup Portekizli soylu Lizbon’da ayaklanarak İspanyol yönetimine son verdi ve Braganza Dükü’nü IV. João adıyla kral ilan etti. Bu olay, Portekiz’de “Restorasyon” olarak anılır ve bugün hâlâ ulusal bayram olarak kutlanır. Portekiz’in bağımsızlığını yeniden kazanması, yaklaşık otuz yıl süren bir savaşın ardından, 1668’de İspanya tarafından resmen tanındı. Salazar döneminde yapılan 1940 kutlamalarının bu olayın üç yüzüncü yıldönümüne denk gelmesi, kalenin restorasyonunun neden bu kadar önem taşıdığını da açıklar.

1755: şehri yıkan sabah

1 Kasım 1755 sabahı, Azizler Günü ayini için kiliseler doluyken, Lizbon’u büyük bir deprem vurdu. Deprem, ardından gelen tsunami ve günlerce süren yangınlarla birlikte, şehrin büyük bölümünü yok etti. On binlerce insan hayatını kaybetti. Nehir kıyısındaki Ribeira Sarayı, içindeki paha biçilmez kütüphane ve arşivlerle birlikte tamamen yok oldu.

São Jorge Kalesi de depremden ağır hasar gördü. Surlar yer yer çöktü, kuleler yıkıldı, sarayın kalıntıları ve kalenin içindeki pek çok bina yerle bir oldu. Depremden sonra Başbakan Marquês de Pombal, şehrin aşağı kesimini, yani Baixa’yı, düzgün caddeleri ve depreme dayanıklı binalarıyla modern bir şekilde yeniden inşa ettirdi. Ancak tepenin üzerindeki kale, bu yeniden yapılanmanın dışında kaldı. Sonraki yaklaşık iki yüzyıl boyunca kale, yıkık surlarının arasına kışlaların, depoların ve derme çatma evlerin yerleştirildiği, unutulmuş bir alan olarak kaldı.

Pombal’ın yeniden inşa programı, dünya tarihinde ilk kez büyük ölçekte depreme dayanıklı yapı tekniklerinin uygulandığı projelerden biriydi. Baixa’nın binalarında, “Pombal kafesi” adı verilen, duvarların içine yerleştirilmiş esnek ahşap iskeletler kullanıldı. Bu iskeletler, bir deprem sırasında binanın sallanmasına izin vererek çökmesini önlemek için tasarlanmıştı. Mühendisler, bu sistemi test etmek için askerlerin model binaların etrafında yürüyerek yeri sarsmasını sağladıkları anlatılır. Ayrıca Pombal, depremin nedenlerini ve etkilerini anlamak için ülkenin bütün kiliselerine bir anket göndererek, depremin nasıl hissedildiğini, ne kadar sürdüğünü ve hangi hasarlara yol açtığını sordu. Bu anket, modern sismolojinin ilk sistematik çalışmalarından biri olarak kabul edilir. Kalenin tepesinden bugün baktığınızda gördüğünüz düzgün Baixa caddeleri, bu büyük felaketin ve ondan doğan akılcı yeniden yapılanmanın eseridir.

Salazar dönemi ve tartışmalı restorasyon

Kalenin kaderi, yirminci yüzyılın ortasında değişti. 1930’larda Portekiz’i yöneten António de Oliveira Salazar’ın otoriter “Estado Novo” rejimi, ulusal tarihi ve kahramanlık geçmişini yücelten büyük bir propaganda programı başlattı. 1940’ta, Portekiz’in 1140’taki kuruluşunun ve 1640’taki İspanya’dan bağımsızlığını yeniden kazanmasının yıldönümlerini kutlamak için büyük bir “Çifte Yüzüncü Yıl” kutlaması düzenlendi.

Bu kutlamaların bir parçası olarak, 1938-1940 yılları arasında São Jorge Kalesi’nde kapsamlı bir restorasyon yapıldı. Kalenin surlarının arasına sonradan yapılan evler ve eklentiler yıkıldı, surlar ve kuleler yeniden inşa edildi. Ancak bu restorasyon, tarihi doğruluktan çok, ideal bir “ortaçağ kalesi” imgesi yaratmayı amaçlıyordu. Birçok kule ve mazgal, özgün hallerine dair yeterli kanıt olmadan, romantik bir kale görünümüne uygun şekilde yeniden inşa edildi.

São Jorge Kalesi Ulysses Kulesi

Bugün tarihçiler, bu restorasyonu hem kalenin kurtarılması hem de tarihinin bir ölçüde “yeniden yazılması” olarak değerlendirir. Kalenin surlarına dikkatle bakan bir ziyaretçi, farklı dönemlerin taşlarını ayırt edebilir: Koyu renkli, aşınmış, düzensiz taşlar genellikle ortaçağdan, daha açık renkli ve düzgün taşlar ise 1940’lardaki restorasyondan kalmadır. Bu ikilik, kalenin kendi hikâyesini, geçmişin nasıl korunduğunu ve nasıl yeniden yorumlandığını da anlatır.

Surlar, on bir kule ve Coracha

São Jorge Kalesi’nin bugünkü yapısı, üç ana bölümden oluşur: kalenin kendisi, yani surlarla çevrili askerî çekirdek; eski kraliyet sarayının kalıntılarının bulunduğu alan; ve kalenin eteğindeki, eski iç kale surları içinde kalan Santa Cruz mahallesi. Kalenin askerî çekirdeği, yaklaşık dikdörtgen biçimli bir alanı çevreleyen yüksek surlardan ve bu surlara yerleştirilmiş on bir kuleden oluşur.

Kaleye, kuru bir hendeğin üzerinden geçen bir köprüyle girilir. İçeride, kalenin avlusunu çevreleyen surların üzerine çıkan dar merdivenler ve devriye yolları bulunur. Ziyaretçiler, surların üzerinde yürüyerek kuleler arasında dolaşabilir. Her kule, şehrin farklı bir yönüne açılan bir seyir terası gibidir. Kalenin en yüksek noktası olan Gözlemevi Kulesi (Torre do Observatório), Lizbon’un en geniş panoramalarından birini sunar.

Kalenin en ilginç savunma yapılarından biri, “Coracha” adı verilen uzun bir surdur. Bu sur, kalenin içinden tepenin eteğine doğru, dik bir şekilde iner ve São Lourenço Kulesi adı verilen tek başına duran bir kuleye ulaşır. Coracha, Endülüs döneminde kalenin su ihtiyacını karşılamak ve aşağıdaki bölgeyi kontrol etmek için inşa edilmişti. Bu tür uzun, çıkıntılı surlar, Endülüs askerî mimarisinin karakteristik özelliklerinden biridir. Coracha’nın 70’ten fazla taş basamağından inerek São Lourenço Kulesi’ne ulaşmak mümkündür; ancak dönüş tırmanışı dik ve yorucudur.

Kalenin surları, iç avluyu ve kraliyet sarayının alanını çevreleyen iki ayrı savunma hattından oluşur. Dıştaki hat, düşmanın kaleye yaklaşmasını engellemek için tasarlanmıştı; içteki hat ise kalenin son savunma noktasını koruyordu. Surların arasındaki dar geçitler ve kapılar, bir saldırganın kalenin içine girse bile, her adımda yeni bir engelle karşılaşmasını sağlıyordu. Bu katmanlı savunma sistemi, ortaçağ askerî mimarisinin temel ilkelerinden biriydi.

Ulysses Kulesi ve karanlık oda

Kalenin en popüler noktalarından biri, Ulysses Kulesi’dir. Adını, Lizbon’u kurduğuna inanılan efsanevi Yunan kahramanından alan bu kule, eskiden krallığın arşivlerinin saklandığı “Torre do Tombo” olarak biliniyordu. Portekiz’in ulusal arşivi bugün hâlâ bu isimle anılır, ancak artık başka bir binada bulunur.

Kulenin tepesinde, “camera obscura”, yani karanlık oda adı verilen bir optik düzenek bulunur. Bu düzenek, bir dizi ayna ve mercek aracılığıyla, kulenin dışındaki manzarayı karanlık bir odanın ortasındaki beyaz, yuvarlak bir ekrana canlı olarak yansıtır. Rehber, düzeneği yavaşça döndürerek şehrin farklı bölgelerini ekrana getirir: nehirdeki gemiler, Baixa’nın caddelerindeki insanlar, Alfama’nın çatıları, uzaktaki anıtlar. Gösteri yaklaşık yirmi dakika sürer ve rehber, ekranda beliren her yapının hikâyesini kısaca anlatır. Bu, Leonardo da Vinci’nin de ilgilendiği, yüzyıllardır bilinen bir optik ilkeye dayanır ve özellikle çocuklar için büyüleyici bir deneyimdir.

São Jorge Kalesi surundaki Roma dönemi sütun

Arkeolojik alan: üç dönem tek bir tepede

Kalenin içindeki arkeolojik alan, São Jorge tepesinin uzun tarihini katman katman gözler önüne serer. Alanda üç ana dönemin kalıntıları görülebilir. En alt katmanda, MÖ 7. yüzyıla ait Demir Çağı yerleşiminin izleri bulunur. Bunun üzerinde, on birinci yüzyıla tarihlenen İslam dönemine ait bir konut mahallesinin kalıntıları yer alır; burada avlulu evlerin temelleri, odaların düzeni ve bazı duvarlardaki süslemelerin izleri görülebilir. En üst katmanda ise 1755 depreminde yıkılan, on beşinci yüzyıldan kalma Santiago Kontları Sarayı’nın kalıntıları bulunur.

İslam dönemine ait konut mahallesi, arkeolojik alanın en etkileyici bölümüdür. Burada, merkezi bir avlunun etrafında düzenlenmiş odalardan oluşan evlerin temelleri açıkça görülebilir. Bu ev planı, Endülüs’ün ve Kuzey Afrika’nın geleneksel konut mimarisinin tipik bir örneğidir: Dışarıya kapalı, içeriye, yani avluya açılan, mahremiyeti koruyan evler. Bazı duvarlarda kırmızı ve beyaz boyalı süslemelerin izleri, evlerin içinin ne kadar özenle dekore edildiğini gösterir. Bu evlerde, Lizbon’un Endülüslü seçkinlerinin, valinin çevresindeki yöneticilerin ve askerî komutanların yaşadığı düşünülür.

Arkeolojik alan, yalnızca rehberli turlarla ziyaret edilebilir. Kalenin girişine yakın bir yerde bulunan küçük müze ise, kazılarda bulunan eserleri sergiler. Müzede, Demir Çağı’ndan on sekizinci yüzyıla kadar uzanan bir koleksiyon bulunur; özellikle on birinci ve on ikinci yüzyıllara ait İslam dönemi seramikleri, müzenin en değerli parçalarıdır. Müzede ayrıca, 1755 depreminden önceki Lizbon’u gösteren eski çizimler de yer alır; bu çizimler, depremde kaybolan şehrin nasıl göründüğünü anlamak için eşsiz bir kaynaktır.

Müzenin en çarpıcı eserlerinden bazıları, İslam döneminden kalma günlük kullanım eşyalarıdır. Sırlı ve boyalı seramik kâseler, testiler, kandiller ve pişirme kapları, Endülüs Lizbon’unun mutfağını, sofra adabını ve estetik zevkini yansıtır. Bazı seramiklerin üzerindeki “yeşil ve mor” adı verilen süsleme tekniği, Endülüs’ün başka şehirlerinde, özellikle Kurtuba’daki Medinetü’z-Zehra sarayında bulunan seramiklerle benzerlik gösterir. Bu benzerlik, Lizbon’un Endülüs dünyasının kültürel ağına ne kadar sıkı bağlı olduğunu kanıtlar.

Tavus kuşları ve bahçeler

São Jorge Kalesi’ni ziyaret edenlerin en çok şaşırdığı şeylerden biri, kalenin avlularında ve ağaçlarında serbestçe dolaşan tavus kuşlarıdır. Kalede yaklaşık kırk tavus kuşu yaşar. Bu kuşların, keşifler çağında Hindistan’dan getirilen ve kraliyet bahçelerinde beslenen kuşların torunları olduğu anlatılır. Tavus kuşları, özellikle bahar aylarında, rengârenk kuyruklarını açarak ziyaretçilere gösteri yapar. Akşamüstü, çam ağaçlarının dallarına tüneyerek uyumaya hazırlanırken çıkardıkları yüksek sesli çığlıklar, kalenin atmosferinin ayrılmaz bir parçasıdır.

São Jorge Kalesi'nin tavus kuşları

Kalenin avlusunda ve surların çevresinde, çam, zeytin, mantar meşesi ve Akdeniz’e özgü diğer ağaçlarla gölgelenen küçük bahçeler bulunur. Bu bahçeler, Lizbon’un sıcak yaz günlerinde serin bir mola vermek için idealdir. Kalenin ana terası olan Silah Meydanı’ndaki (Praça d’Armas) seyir noktasında, şehrin manzarasına karşı oturabileceğiniz banklar vardır. Kalenin girişine yakın bir noktada ise Portekiz’in ilk kralı I. Afonso Henriques’in bronz heykeli, kılıcına yaslanmış halde, fethettiği şehre bakar.

Kalede bir gezi rotası

Kaleye girdikten sonra, ilk olarak sağ taraftaki Silah Meydanı’na yönelin. Burası, kalenin ana seyir terasıdır ve Lizbon’un en ünlü panoramalarından birini sunar. Aşağıda Baixa’nın düzgün caddeleri, Praça do Comércio’nun büyük meydanı, Tejo Nehri ve uzakta 25 Nisan Köprüsü ile karşı kıyıdaki İsa heykeli görülür. Sabah saatlerinde burası görece sakin olur; bu yüzden gezinize buradan başlamak iyi bir fikirdir.

Ardından müzeye geçin ve kalenin uzun tarihini kısa bir sergi eşliğinde öğrenin. Müzeden sonra, eski sarayın kalıntılarının bulunduğu alanda dolaşın ve bahçelerin gölgesinde biraz dinlenin. Karanlık oda gösterisinin saatini öğrenip Ulysses Kulesi’ne tırmanın. Gösteriden sonra, surların üzerindeki devriye yollarına çıkarak kuleler arasında dolaşın. Her kuleden şehrin farklı bir yönünü göreceksiniz: bir yanda Alfama ve Graça, bir yanda Baixa ve Chiado, bir yanda ise nehir ve limanlar.

Enerjiniz varsa, Coracha’dan São Lourenço Kulesi’ne inin; bu bölüm, kalenin en az kalabalık ve en farklı perspektifini sunar. Son olarak, arkeolojik alanın rehberli turuna katılın ve tepenin üç farklı dönemini görün. Kaleden çıktıktan sonra, Santa Cruz mahallesinin sokaklarında kısa bir yürüyüş yapın ve ardından Alfama’ya inin. Bu rota, kalenin bütün önemli noktalarını görmeniz için yaklaşık iki saat sürer.

Kalenin eteğinde: Alfama ve Santa Cruz

São Jorge Kalesi’nin surlarının hemen dışında, eski iç kale surlarının çevrelediği alanda, Santa Cruz do Castelo adlı küçük bir mahalle bulunur. Dar sokakları, küçük meydanları, eski evleri ve Santa Cruz Kilisesi ile bu mahalle, kalenin gölgesinde yaşamaya devam eden, sakin ve otantik bir köşedir. Burada yaşayan birkaç yüz kişi, her gün turist kalabalığının arasından evlerine gider gelir.

Kalenin güney ve doğu yamaçlarında ise, Lizbon’un en eski ve en ünlü semti olan Alfama uzanır. 1755 depreminden görece az etkilenen Alfama, şehrin Endülüs ve ortaçağ dokusunu en iyi koruyan bölgesidir. Dar ve dolambaçlı sokaklar, taş merdivenler, çamaşırların asılı olduğu balkonlar, çinili cepheler ve küçük meydanlar, Alfama’yı adeta bir labirente dönüştürür. Bu labirentte kaybolmak, Lizbon’u keşfetmenin en güzel yoludur.

Alfama aynı zamanda Portekiz’in ulusal müziği olan fadonun evidir. Akşamları semtin küçük lokantalarında ve “fado evlerinde”, siyahlar içindeki şarkıcılar, Portekiz gitarının hüzünlü melodileri eşliğinde özlem, kayıp ve kader üzerine şarkılar söyler. Fadonun özünü oluşturan “saudade” duygusu, yani özlemle karışık hüzün, Portekizcede tam karşılığı olmayan, ama Lizbon’da her köşede hissedilen bir duygudur.

Kaleden Alfama’ya inerken, yol üzerindeki seyir terasları, yani “miradouro”lar, Lizbon’un en güzel manzaralarını sunar. Miradouro de Santa Luzia ve Miradouro das Portas do Sol, Alfama’nın kiremit çatılarına, kiliselerin kubbelerine ve Tejo Nehri’ne bakan, çinilerle ve begonvillerle süslü teraslardır. Buradan ünlü 28 numaralı tramvayın, dar sokaklarda gıcırdayarak geçişini izlemek, Lizbon’un en klasik görüntülerinden biridir.

São Jorge Kalesi'nden Baixa ve Tejo manzarası

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Kale her gün açıktır. Mart-ekim arasında 9.00-21.00, kasım-şubat arasında 9.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. Son giriş kapanıştan yarım saat önce yapılır. 1 Ocak, 1 Mayıs, 24, 25 ve 31 Aralık’ta saatler değişebilir ya da kale kapalı olabilir.

Bilet: 2026 itibarıyla tam bilet yaklaşık 17 euro, 13-25 yaş arası için indirimli bilet yaklaşık 8,50 euro, 65 yaş üstü için yaklaşık 14 euro civarındadır. 12 yaş altı çocuklar ücretsizdir. Bilet, kalenin anıt alanını, müzeyi, karanlık odayı ve rehberli turları kapsar. Biletinizi önceden internetten almanız, gişe kuyruğundan kurtulmanızı sağlar; ancak yoğun günlerde giriş kontrolü için yine de kısa bir kuyrukta beklemeniz gerekebilir. Lisboa Card sahipleri için indirim uygulanabilir; kart kullanıyorsanız gişede sormayı unutmayın. Bilet, gün boyunca geçerlidir; kaleden çıktıktan sonra aynı bilete yeniden giriş yapılamayabileceğini de hesaba katın.

Ulaşım: Kaleye ulaşmanın en kolay yolu, Baixa’daki Praça da Figueira’dan kalkan 737 numaralı otobüstür; bu otobüs sizi kalenin kapısına kadar götürür. Ünlü 28 numaralı tramvayla Largo das Portas do Sol durağına gelip oradan kısa ama dik bir yürüyüşle kaleye ulaşabilirsiniz. Yürümeyi sevenler, Baixa’dan Alfama’nın dar sokakları boyunca yaklaşık 20 dakikada kaleye tırmanabilir. Baixa’dan kaleye yakın bir noktaya çıkan ücretsiz bir asansör de bulunur.

İpuçları: Kaleyi gezmek için 1,5-2 saat ayırın. Kalabalıktan kaçmak için sabah açılışta ya da yaz aylarında akşamüstü, saat 17.00’dan sonra gidin; gün batımı saatlerinde surlardan Tejo’ya bakmak, Lizbon’un en güzel anlarından birini yaşatır. Karanlık oda gösterileri belirli saatlerde yapılır ve sınırlı kapasitelidir; girişte saatleri öğrenin. Kalenin zeminleri engebeli, merdivenleri dik ve yer yer korkuluksuzdur; rahat ayakkabılar giyin ve çocuklara dikkat edin.

São Jorge Kalesi gece

Konum: Rua de Santa Cruz do Castelo, Lizbon, Portekiz · Koordinatlar: 38.7139° K, 9.1335° B · São Jorge Kalesi’ni Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Lizbon’dan trenle yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Sintra’da, iki komşu tepede iki farklı dünya sizi bekliyor: Endülüs döneminden kalan Mağribi Kalesi ve II. Fernando’nun renkli romantik sarayı Pena Sarayı. Portekiz serimizin sonraki durakları ise Tejo kıyısında denizcilerin veda ettiği Belém Kulesi, Portekiz’in doğduğu şehir Guimarães‘in kalesi ve Tejo Nehri’nin ortasındaki küçük bir adada duran Almourol Kalesi. Endülüs’ün İspanya’daki mirasını görmek isterseniz, Granada’daki Elhamra Sarayı‘nı da okuyabilirsiniz.

São Jorge Kalesi’nde günün son ışıklarını bekleyin. Güneş Tejo’nun ağzına, okyanusa doğru inerken, şehrin beyaz evleri önce altın rengine, sonra pembeye, en sonunda mora bürünür. Nehirdeki gemilerin ışıkları yanar, aşağıdan Alfama’nın sokaklarından bir fado sesi yükselir, tavus kuşları çam ağaçlarının dallarında son bir kez bağırır. Bu tepede yirmi yedi yüzyıl boyunca kaç kişi bu manzarayı izledi, kim bilir. Fenikeli bir tüccar, Romalı bir asker, Endülüslü bir vali, Portekizli bir kral, Hindistan’dan dönen bir denizci. Hepsi gitti, ama gün batımı aynı kaldı. São Jorge’un tepesinde durup Lizbon’a bakarken, bu şehrin neden “saudade” kelimesini icat ettiğini belki biraz daha iyi anlarsınız.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir