Pena Sarayı: Sintra Dağlarında Sanatçı Bir Kralın Renkli Rüyası

Sintra dağlarının en yüksek sırtlarından birinde, sisin sık sık etrafını sardığı bir kayanın üzerinde, kanarya sarısı kuleler, kan kırmızısı mazgallar, çinili kubbeler ve deniz tanrılarıyla süslü kemerler yükselir. Sabah bulutları dağılırken ortaya çıkan bu görüntü, ilk bakışta bir çocuğun boya kalemleriyle çizdiği bir masal sarayına benzer. Burası Pena Sarayı (Palácio da Pena) ve Portekiz’in en çok ziyaret edilen anıtıdır.

Pena, bir savaş kalesi değil, bir hayalin taşa dönüşmüş halidir. Onu yaptıran, Almanya’dan gelip Portekiz kraliçesiyle evlenen, resim yapan, çini toplayan, bahçelere tutkuyla bağlı bir prensti. Yıkık bir manastırı satın aldı ve etrafına, Avrupa romantizminin en cüretkâr saraylarından birini inşa ettirdi. Gotik, Manuelin, Mağribi ve Rönesans öğelerini tek bir yapıda buluşturdu; sonra da sarayın etrafını dünyanın dört bir yanından getirilen ağaçlarla dolu dev bir parka çevirdi.

Sarayın içinde zaman, 5 Ekim 1910 sabahında durmuş gibidir. O gün Portekiz’de monarşi yıkıldı ve kraliyet ailesi ülkeyi terk etti. Kraliçe Amélie’nin çay takımı, Kral Carlos’un resim atölyesi, bir akşam yemeği için hazırlanmış Saksonya porselenleri, olduğu gibi yerinde kaldı. Bugün sarayı gezen ziyaretçiler, bir kraliyet ailesinin son günlerinin sessiz sahnesinde dolaşır.

Portekiz kaleleri serimizin ilk durağında, Sintra’nın masalsı sarayını, kökenindeki manastırdan romantik prensin hayaline, iç mekânlarından efsanevi parkına kadar ayrıntılı olarak anlatıyoruz.

Pena Sarayı genel görünüm, Sintra

Sintra: ayın dağı ve şairlerin cenneti

Pena Sarayı’nı anlamak için önce Sintra’yı anlamak gerekir. Lizbon’un yaklaşık 25 kilometre kuzeybatısında, Atlas Okyanusu’na doğru uzanan Sintra dağları, çevresindeki kurak ovaların ortasında yeşil bir ada gibi yükselir. Okyanustan gelen nemli rüzgârlar dağlara çarpar, yoğunlaşır ve tepeleri sık sık sis ve bulutla örter. Bu yüzden Sintra, yazın bile serin, nemli ve yemyeşildir. Yosunlu kayalar, eğrelti otları, dev ağaçlar ve sisli ormanlar, burayı Portekiz’in geri kalanından ayıran büyülü bir atmosfer yaratır.

Antik çağda Romalılar bu dağları “Mons Lunae”, yani “Ay Dağı” olarak adlandırdı ve burada ay tanrıçasına adanmış kutsal alanlar olduğuna inanıldı. Müslüman yönetimi döneminde Sintra, Lizbon’un kuzeyini koruyan önemli bir kale ve tarım bölgesiydi; dağın zirvesindeki Mağribi Kalesi (Castelo dos Mouros) bugün hâlâ ayaktadır. 1147’de Portekiz’in ilk kralı I. Afonso Henriques, Lizbon’u fethettikten sonra Sintra’yı da aldı.

Sonraki yüzyıllarda Sintra, Portekiz krallarının ve soylularının yazlık kaçış yeri oldu. Lizbon’un sıcağından kaçan kraliyet ailesi, kasabanın merkezindeki Sintra Ulusal Sarayı’nda yazları geçirirdi. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda ise Sintra, romantik şairlerin ve yazarların gözdesi haline geldi. İngiliz şair Lord Byron, 1809’da burayı ziyaret ettiğinde Sintra’yı “şanlı bir Cennet Bahçesi” olarak tanımladı ve “Childe Harold’ın Hac Yolculuğu” adlı ünlü eserinde ondan övgüyle söz etti. Pena Sarayı, işte bu romantik ruhun doğal bir sonucu olarak doğdu.

Sintra’nın romantik çekiciliğini keşfeden yabancılardan biri de İngiliz yazar ve koleksiyoncu William Beckford’du. Beckford, on sekizinci yüzyılın sonunda Sintra’da, bugün Monserrate Sarayı’nın bulunduğu mülkte bir süre yaşadı ve bahçeleri düzenletti. Onun ve Byron’ın yazıları, Sintra’yı İngiliz okurlar arasında egzotik ve romantik bir destinasyon olarak tanıttı. On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren, İngiliz, Alman ve Fransız gezginler Sintra’ya akın etmeye başladı. Fernando’nun Pena’yı inşa ettiği yıllarda, dağlar artık Avrupa’nın romantik haritasında önemli bir yer edinmişti.

Dağdaki Meryem ve Hieronymit manastırı

Pena’nın hikâyesi, bir saraydan çok önce, küçük bir şapelle başlar. Ortaçağda Sintra dağlarının bu kayalık zirvesinde, “Nossa Senhora da Pena”, yani “Kayalıktaki Meryem Ana”ya adanmış küçük bir şapel bulunuyordu. Yerel efsanelere göre Meryem burada bir çobana ya da bir grup inanana görünmüştü ve tepe o günden beri kutsal sayılıyordu. “Pena” kelimesi, Portekizcede kayalık, sarp tepe anlamına gelir.

On beşinci yüzyılın sonunda Kral II. João ve eşi Kraliçe Leonor, bu şapele bir hac yolculuğu yaptı. Ardından tahta çıkan Kral I. Manuel, Portekiz’in keşifler çağının altın yıllarında, 1503’te bu tepede Aziz Hieronymus tarikatına bağlı keşişler için bir manastır kurdurdu. Başlangıçta ahşaptan yapılan manastır, 1511’de taştan yeniden inşa edildi. Burası, yalnızca on sekiz keşişin yaşayabileceği kadar küçük, ama dağın zirvesindeki konumu nedeniyle son derece etkileyici bir yapıydı.

I. Manuel, Lizbon’daki ünlü Jerónimos Manastırı’nı da aynı tarikata vermişti ve Vasco da Gama’nın Hindistan’a deniz yolunu keşfinin anısına inşa ettirmişti. Efsaneye göre kral, Pena’daki manastırın tepesinden okyanusu gözetleyerek Vasco da Gama’nın dönüşünü beklemişti. Doğru olup olmadığı bilinmez, ama Pena’nın okyanusa bakan terasından ufka bakınca bu hikâyenin neden anlatıldığını kolayca anlarsınız.

1755 depremi ve terk edilen tepe

Pena’daki manastır, iki buçuk yüzyıl boyunca dağın zirvesinde sessiz bir dua ve inziva yeri olarak yaşadı. Keşişler, dağın sert koşullarında, sisli kışlarda ve rüzgârlı yazlarda, küçük hücrelerinde dua edip kitaplarını okudu. Ardından, 1 Kasım 1755 sabahı, Portekiz tarihinin en büyük felaketi yaşandı.

Azizler Günü sabahı, Lizbon’un kiliseleri ayin için dolu iken, büyük bir deprem şehri sarstı. Deprem, ardından gelen dev tsunami ve günlerce süren yangınlar, Lizbon’un büyük bölümünü yerle bir etti. On binlerce insan hayatını kaybetti. Felaket, yalnızca Portekiz’i değil, bütün Avrupa’yı derinden sarstı; Voltaire gibi düşünürleri, iyi bir Tanrı’nın böyle bir felakete nasıl izin verebileceği sorusunu sormaya itti.

Deprem, Sintra dağlarındaki Pena Manastırı’nı da ağır biçimde vurdu. Manastırın büyük bölümü yıkıldı. Ancak şapel, özellikle de içindeki değerli mermer sunak, mucizevi bir şekilde büyük ölçüde sağlam kaldı. Keşişler bir süre daha harabelerin arasında yaşamaya devam etti. 1834’te Portekiz’de dinî tarikatların kapatılmasıyla birlikte manastır tamamen boşaltıldı ve tepe, yıkık duvarları ve sisli ormanlarıyla sahipsiz kaldı.

Pena Sarayı ve Sintra dağları

II. Fernando: sanatçı kral

Pena’yı yeniden hayata döndüren kişi, Portekiz tarihinin en sıra dışı hükümdarlarından biriydi. Saksonya-Coburg-Gotha hanedanından Prens Ferdinand, 1816’da Viyana’da doğdu. Bu Alman hanedanı, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’nın pek çok kraliyet ailesine eş ve hükümdar vermişti; Ferdinand’ın kuzenleri arasında İngiltere Kraliçesi Victoria ve eşi Prens Albert de vardı.

1836’da Ferdinand, Portekiz Kraliçesi II. Maria ile evlendi. İlk oğulları doğduktan sonra, Portekiz geleneğine göre kral unvanını aldı ve II. Fernando olarak anılmaya başladı. Ancak Fernando, siyasetle pek ilgilenmedi. Asıl tutkusu sanattı. İyi bir ressam ve gravürcüydü, seramik ve çini topluyor, müzikle, mimariyle ve bahçecilikle derinden ilgileniyordu. Portekizliler ona “sanatçı kral” lakabını taktılar.

Saksonya-Coburg-Gotha hanedanı, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’nın en etkili kraliyet ailelerinden biri haline geldi. Hanedanın üyeleri, akıllıca yapılan evliliklerle Belçika, Büyük Britanya, Bulgaristan ve Portekiz’in tahtlarına yerleşti. Belçika’nın ilk kralı I. Leopold, Fernando’nun amcasıydı. Kraliçe Victoria’nın eşi Prens Albert ise onun kuzeniydi. Bu yakın aile bağları, Fernando’nun Avrupa’nın sanat ve kültür çevreleriyle sürekli ilişki içinde olmasını sağladı. Fernando, Alman romantizminin kalelere, ormanlara ve ortaçağa duyduğu hayranlığı Portekiz’e taşıdı; ama bunu Portekiz’in kendi tarihine ve sanatına duyduğu saygıyla birleştirdi.

Fernando, Portekiz’e geldikten kısa süre sonra Sintra’yı ziyaret etti ve dağın zirvesindeki yıkık manastırı gördü. Alman romantizmiyle büyümüş, Ren kıyısındaki kalelerin ve Bavyera’nın ormanlarının hayranı olan bu genç prens için bu manzara, bir rüyanın başlangıcıydı. 1838’de manastırı, çevresindeki toprakları ve yakındaki Mağribi Kalesi’ni kendi parasıyla satın aldı. Amacı, burayı kraliyet ailesi için bir yazlık saraya dönüştürmekti.

Baron Eschwege ve sarayın inşası

Fernando, bu hayali gerçekleştirmek için Alman bir mühendis ve amatör mimar olan Baron Wilhelm Ludwig von Eschwege’yi görevlendirdi. Eschwege, gençliğinde maden mühendisi olarak Portekiz’e ve Brezilya’ya gelmiş, Brezilya’da madenlerin ve jeolojinin araştırılmasında önemli çalışmalar yapmıştı. Seyahatleri sırasında Avrupa’nın, Kuzey Afrika’nın ve Amerika’nın farklı mimari geleneklerini tanımıştı.

İnşaat 1840’larda başladı ve büyük ölçüde 1854’e kadar tamamlandı. Eschwege, eski manastırı sarayın bir parçası olarak korudu ve yeni yapıları onun etrafına yerleştirdi. Manastır, bugün sarayın “Eski Saray” olarak bilinen bölümünü oluşturur; yeni eklenen yapılar ise “Yeni Saray” olarak anılır. Fernando, projenin her aşamasına kişisel olarak katıldı; pek çok ayrıntıyı kendisi çizdi, süslemeleri seçti, Eschwege ile uzun tartışmalar yaptı. Pena, bu yüzden bir mimarın değil, bir mimarla bir kralın ortak eseridir.

Parkın en yüksek noktalarından birinde, bir kayanın üzerinde, zırhlı bir şövalye heykeli durur. Halk arasında “Savaşçı” diye anılan bu heykelin, sarayı ve parkı koruyan bir figür olarak yerleştirildiği ve bazılarına göre Baron Eschwege’nin kendisini temsil ettiği anlatılır. Bu, sarayın yaratıcısının, eserini sonsuza kadar gözetlediği romantik bir imgedir.

Pena Sarayı Triton kemeri

Renkler, üsluplar ve bir mimari karnaval

Pena Sarayı’na ilk kez yaklaşan herkesin aklına gelen soru aynıdır: Bu nasıl bir üslup? Cevap basit değildir. Saray, on dokuzuncu yüzyıl romantizminin en tipik özelliği olan eklektik bir yaklaşımla, farklı dönemlerin ve kültürlerin mimari öğelerini özgürce bir araya getirir. Neo-Gotik kuleler, Neo-Manuelin pencere süslemeleri, Mağribi kemerler ve kubbeler, Rönesans kapıları ve Bavyera kalelerini hatırlatan burçlar, aynı yapıda yan yana durur.

Manuelin üslubu burada özel bir önem taşır. Bu üslup, on altıncı yüzyılın başında I. Manuel döneminde, Portekiz’in keşifler çağında gelişmiş, denizcilikle ilgili motifleri, halatları, mercanları, deniz kabuklarını, çapaları ve egzotik bitkileri taş işçiliğine taşımıştı. Fernando ve Eschwege, bu ulusal üslubu yeniden canlandırarak sarayı Portekiz’in keşifler çağının görkemine bağladılar. Böylece Alman bir prensin sarayı, aynı zamanda bir Portekiz ulusal anıtına dönüştü.

Sarayın en çarpıcı özelliği ise renkleridir. Eski manastır bölümü kırmızıya, yeni saray bölümü sarıya boyanmıştır. Kubbeler, çinilerle kaplıdır; duvarların bazı bölümleri, Portekiz’in ünlü mavi-beyaz ve renkli çinileri, yani azulejolarla süslüdür. Bu cüretkâr renk seçimi, sarayı çevresindeki koyu yeşil ormanın ve gri kayaların ortasında adeta parlayan bir mücevhere dönüştürür. Sis dağıldığında ortaya çıkan bu renk patlaması, Pena’yı dünyanın en fotoğraflanan saraylarından biri yapar.

Pek çok kaynak, Pena’nın Bavyera’daki Neuschwanstein Şatosu’yla benzerliğine dikkat çeker. İki yapı arasındaki akrabalık gerçektir: İkisi de on dokuzuncu yüzyıl romantizminin ortaçağ hayranlığından doğmuştur. Ancak Pena, Neuschwanstein’dan yaklaşık yirmi yıl önce inşa edilmiştir. Bu yüzden bazı tarihçiler, Pena’yı Avrupa’daki romantik saray akımının en erken ve en özgün örneklerinden biri olarak görür.

Azulejo: Portekiz’in çini sanatı

Pena Sarayı’nın duvarlarını ve kubbelerini süsleyen çiniler, Portekiz’in en köklü sanat geleneklerinden birine, azulejo sanatına aittir. “Azulejo” kelimesi, Arapça “küçük cilalı taş” anlamına gelen “ez-zelic” kelimesinden türemiştir. Bu sanat, İber Yarımadası’na Endülüs döneminde, Müslüman ustalar aracılığıyla geldi. On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Sevilla’dan Portekiz’e getirilen Mudéjar çinileri, Portekizli ustaların kendi üsluplarını geliştirmesine ilham verdi.

Zamanla azulejo, Portekiz mimarisinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Kiliselerin, sarayların, manastırların, istasyonların, hatta sıradan evlerin cepheleri çinilerle kaplandı. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda, Çin porselenlerinden ve Hollanda’nın Delft çinilerinden etkilenen mavi-beyaz çiniler moda oldu. Bu çiniler üzerinde dinî sahneler, av sahneleri, mitolojik hikâyeler ve manzaralar tasvir edildi. Lizbon’daki Ulusal Çini Müzesi, bu beş yüz yıllık geleneğin olağanüstü örneklerini sergiler.

Pena’da azulejo, hem eski manastırın on altıncı yüzyıldan kalma geometrik desenli çinilerinde hem de Fernando’nun on dokuzuncu yüzyılda eklettiği romantik süslemelerde karşımıza çıkar. Fernando, çini toplamaya meraklı bir koleksiyoncuydu ve Portekiz’in farklı bölgelerinden eski çinileri satın alarak sarayında kullandı. Sarayın bazı duvarlarındaki Mağribi desenli çiniler, sarayın İslam mimarisine duyulan romantik hayranlığı da yansıtır. Çinilerin parlak yüzeyi, Sintra’nın değişken ışığında sürekli renk değiştirir; sisli bir sabah soluk ve gizemli görünen bir duvar, öğlen güneşinde birden ışıl ışıl parlayabilir.

Triton kemeri: dünyanın yaratılışı

Sarayın en ünlü ve en fotoğraflanan süslemesi, avluya açılan kemerlerden birinin üzerindeki Triton figürüdür. Yarı insan yarı balık bir deniz yaratığı, bir deniz kabuğunun içinden çıkarak yukarıdaki pencereyi sırtında taşıyor gibidir. Yüzü öfkeli ve korkutucudur, saçları ve sakalı dalgalar gibi kıvrılır, bedeni mercanlar ve deniz bitkileriyle çevrilidir. Başının üzerinden yükselen asma dalları ve yapraklar, pencerenin çerçevesine dönüşür.

Bu figür genellikle dünyanın yaratılışının bir alegorisi olarak yorumlanır. Denizden, yani kaostan ve ilkel sulardan çıkan yaratık, üzerinde bitkilerin ve yaşamın filizlendiği yeryüzünü taşır. Aynı zamanda Portekiz’in denizle olan tarihsel bağına, keşifler çağının okyanus yolculuklarına da bir göndermedir. Triton kemeri, sarayın romantik, sembolik ve biraz da ürkütücü ruhunu en iyi özetleyen ayrıntıdır.

Pena Sarayı azulejo çinileri

Manuelin avlu ve şapeldeki mermer sunak

Sarayın eski manastır bölümünün kalbinde, on altıncı yüzyıldan kalma küçük bir avlu, yani manastırın eski revaklı avlusu bulunur. İki katlı bu avlu, Manuelin üslubundaki ince sütunları, kemerleri ve duvarlarını kaplayan geometrik desenli çinileriyle, sarayın en huzurlu köşelerinden biridir. Burada durup çevrenize baktığınızda, dışarıdaki renk karnavalından uzaklaşır, keşişlerin sessiz dünyasına geri dönersiniz.

Avlunun yanındaki şapel, 1755 depreminden sağ çıkan en değerli hazineyi barındırır: mermer ve kaymaktaşından yapılmış bir sunak. On altıncı yüzyılın başında Fransız heykeltıraş Nicolau Chanterene tarafından yapılan bu sunak, İsa’nın hayatından sahneleri anlatan ince kabartmalarla süslüdür. Chanterene, Portekiz Rönesans heykelinin en önemli ustalarından biriydi ve Lizbon’daki Jerónimos Manastırı’nın kapısında da çalışmıştı. Sunağın zarif işçiliği, sarayın romantik gösterişinin ortasında, gerçek bir Rönesans başyapıtı olarak parıldar.

Pena Sarayı Manuelin manastır avlusu

Saray odaları: Geyik Salonu’ndan kralın atölyesine

Pena Sarayı’nın iç mekânları, on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki kraliyet yaşamını neredeyse değişmeden sergiler. Odalar, dönemin mobilyaları, halıları, tabloları, porselenleri ve kişisel eşyalarıyla doludur. Ziyaretçiler, belirli bir güzergâhı izleyerek odadan odaya geçer ve bir kraliyet ailesinin gündelik hayatına tanıklık eder.

Sarayın en etkileyici mekânlarından biri, “Sala dos Veados”, yani Geyik Salonu’dur. Büyük bir ziyafet salonu olarak tasarlanan bu odanın ortasında, tavanı taşıyan kalın bir sütun yükselir. Sütunun etrafında, tavana doğru uzanan palmiye yaprakları gibi kaburgalar açılır; duvarlarda ise gerçek geyik boynuzlarıyla süslenmiş geyik başı figürleri sıralanır. Salon, Fernando’nun av ve orman tutkusunu yansıtan romantik bir av köşkü atmosferine sahiptir.

Eski manastırın yemekhanesi, sarayın yemek salonuna dönüştürülmüştür. Burada, kraliyet ailesinin günlük yemeklerini yediği uzun masa, porselen takımlar ve gümüş sofra takımları sergilenir. Sarayın mutfağında ise, kraliyet mutfağında kullanılan bakır tencereler ve tavalar görülür. Bu kapların üzerinde “PP”, yani “Palácio da Pena” damgası bulunur; bu damga, eşyaların saraydan çalınmasını önlemek için vurulmuştu.

Pena Sarayı Geyik Salonu

Sarayın diğer odaları da kendi hikâyelerini anlatır. Arap tarzı süslemeleriyle ünlü “Arap Odası”, duvarlarındaki göz yanılsaması resimleriyle Mağribi bir sarayın içindeymişsiniz gibi hissettirir. Kralın ve kraliçenin yatak odaları, özel çalışma odaları ve kabul salonları, dönemin kraliyet zevkini yansıtan zengin döşemelere sahiptir. Sigara Salonu, erkeklerin yemekten sonra sohbet etmek ve puro içmek için toplandığı, doğu esintili bir mekândır. Kral I. Carlos’un resim atölyesi ise, onun ressamlık tutkusunun izlerini taşır; tıpkı büyükbabası Fernando gibi, Carlos da yetenekli bir ressamdı ve özellikle deniz manzaraları ve okyanus çalışmalarıyla tanınırdı.

Kontes Edla: operadan saraya bir aşk

Pena’nın hikâyesinin en romantik bölümü, Fernando’nun ikinci evliliğidir. Kraliçe II. Maria, 1853’te on birinci çocuğunu doğururken öldü. Fernando, yıllarca dul kaldı; oğulları V. Pedro ve ardından I. Luís tahta çıktı. 1869’da ise, altmışlı yaşlarına yaklaşırken, İsviçre doğumlu opera sanatçısı Elise Hensler ile evlendi.

Elise, güzelliği, sesi ve zekâsıyla tanınan, Boston’da eğitim almış, Avrupa sahnelerinde şarkı söylemiş bir sanatçıydı. Fernando ile Lizbon’daki bir opera gösterisinde tanıştıkları anlatılır. Evlilikleri, Portekiz sarayında ve halk arasında dedikodulara yol açtı; bir kralın bir opera şarkıcısıyla evlenmesi, dönemin katı toplumsal kuralları açısından skandal sayılıyordu. Evlilikten önce Elise’ye “Edla Kontesi” unvanı verildi.

Fernando ve Elise, Pena Parkı’nın batı kısmında, İsviçre Alplerindeki dağ evlerinden esinlenen küçük bir köşk inşa ettiler: Kontes Edla’nın Dağ Evi (Chalet da Condessa d’Edla). Kontesin kendisinin tasarımına katıldığı bu köşk, ahşap görünümlü boyalı cepheleri, mantar kaplı süslemeleri ve çevresindeki çiçek bahçeleriyle, sarayın gösterişinden uzak, samimi bir aşk yuvasıydı. Çift, burada saray protokolünden uzak, sanatla, müzikle ve bahçecilikle dolu mutlu yıllar geçirdi.

Fernando 1885’te öldüğünde, vasiyetinde Pena Sarayı’nı ve parkını Kontes Edla’ya bıraktı. Bu karar, kraliyet ailesi ve kamuoyu arasında büyük tartışmalara yol açtı. Sonunda Kontes, 1889’da sarayı Portekiz devletine sattı; ancak Dağ Evi’nde yaşamaya devam etme hakkını korudu. Dağ Evi, yirminci yüzyılın sonunda bir yangında ağır hasar gördü; kapsamlı bir restorasyonun ardından yeniden ziyarete açıldı.

Pena Parkı'ndaki Kontes Edla dağ evi

5 Ekim 1910: son kraliyet sabahı

Pena Sarayı, devletin mülkü olduktan sonra da kraliyet ailesinin yazlık konutu olarak kullanılmaya devam etti. Kral I. Carlos ve eşi Kraliçe Amélie, sarayı çok sevdiler ve burada uzun yazlar geçirdiler. Kraliçe Amélie, sarayın bazı odalarını kendi zevkine göre yeniden düzenledi. Ancak ailenin kaderi trajik oldu. 1 Şubat 1908’de Kral Carlos ve büyük oğlu Veliaht Prens Luís Filipe, Lizbon’da Praça do Comércio’da cumhuriyetçi militanlar tarafından düzenlenen bir suikastta öldürüldü. Tahta, henüz on sekiz yaşındaki küçük oğul II. Manuel çıktı.

İki yıl sonra, 5 Ekim 1910’da, Lizbon’da cumhuriyetçi bir devrim patlak verdi. Genç kral ve annesi Kraliçe Amélie, Mafra’daki saraydan Ericeira limanına geçerek kraliyet yatıyla ülkeyi terk etti ve İngiltere’ye sürgüne gitti. Portekiz’de sekiz yüz yıllık monarşi sona erdi. Kraliçe Amélie’nin Pena’daki odaları, onun son kez ayrıldığı andaki haliyle kaldı. Bugün bu odalarda, onun kişisel eşyaları, çay takımı ve mobilyaları, sanki her an geri dönecekmiş gibi yerinde durur. Kraliçe Amélie, uzun sürgün yıllarından sonra, 1945’te Portekiz’i bir kez ziyaret etti ve Pena’yı yeniden gördü.

Monarşinin yıkılmasından sonra yeni kurulan Portekiz Cumhuriyeti, Pena Sarayı’nı bir müzeye dönüştürdü. Saray, kraliyet ailesinin eşyalarıyla birlikte olduğu gibi korundu ve ziyaretçilere açıldı. Bu karar, Pena’yı Avrupa’daki kraliyet saraylarının çoğundan ayırır: Pek çok saray, devrimlerden sonra boşaltıldı, eşyaları satıldı ya da dağıtıldı. Pena ise bir zaman kapsülü gibi, monarşinin son günlerinin atmosferini bugüne taşıdı. Sarayın odalarında dolaşırken gördüğünüz mobilyalar, tablolar ve kişisel eşyalar, büyük ölçüde 1910’daki haliyle yerindedir. Bu, ziyaretçiye bir müzeden çok, sahipleri yalnızca kısa bir süreliğine dışarı çıkmış bir evi geziyormuş hissi verir. Bugün saray, Sintra’daki diğer anıtlarla birlikte Parques de Sintra adlı kamu şirketi tarafından yönetiliyor.

Sarayı adım adım gezmek

Park girişinden sarayın kapısına ulaştığınızda, önce ortaçağ kale kapılarını taklit eden, sivri kemerli ve mazgallı giriş kapısından geçersiniz. Buradan sarayın avlusuna uzanan yol, sizi yavaş yavaş sarayın farklı bölümlerine yaklaştırır. İlk durağınız, sarayın etrafını saran teraslar olsun. Terasların üzerinde yürürken, bir yanda sarayın renkli cephelerini, öbür yanda Sintra ormanlarını, Lizbon’u ve okyanusu görürsünüz. Sabah saatlerinde teraslar genellikle sisle kaplıdır; sisin dağılmasını beklemek, bazen günün en büyülü anını yaşatır.

Teraslardan sonra Triton kemerinin altındaki avluya geçin. Burada Triton figürünü farklı açılardan inceleyin ve kemerin üzerindeki Manuelin süslemelerine bakın. Ardından eski manastırın küçük avlusuna ve şapele gidin. Şapelde Chanterene’nin mermer sunağının ayrıntılarına zaman ayırın; kalabalık olmadığı anlarda burada yaşanan sessizlik, sarayın geri kalanındaki hareketlilikle güzel bir karşıtlık oluşturur.

Sarayın iç mekânlarında belirli bir güzergâh izlenir. Yemek salonu, kraliyet daireleri, Arap Odası, Sigara Salonu, kralın atölyesi ve Kraliçe Amélie’nin odaları bu güzergâhın önemli duraklarıdır. Güzergâhın sonunda Geyik Salonu’na ulaşırsınız. Buradan sonra mutfağa geçin ve “PP” damgalı bakır kapları bulmaya çalışın.

Sarayı gezdikten sonra, park patikalarından birini seçerek aşağıya doğru yürüyün. Kontes Edla’nın Dağ Evi’ne uğrayın, Göller Vadisi’nde mola verin, Kraliçe’nin Eğrelti Bahçesi’nde dinlenin. Vaktiniz ve enerjiniz varsa, Yüksek Haç’a tırmanarak bütün bölgeye yukarıdan bakın. Park yollarında yürürken, zaman zaman ağaçların arasından sarayın sarı ve kırmızı kulelerinin göründüğü anları yakalayacaksınız; bu anlar, Pena gezisinin en unutulmaz fotoğraflarını sunar.

Pena Parkı: dünyanın ağaçları bir dağda

Fernando’nun Pena’daki en büyük eseri, belki de sarayın kendisi değil, onu çevreleyen parktır. Kral, 1840’larda sarayın çevresindeki yaklaşık 200 hektarlık çıplak ve kayalık araziyi, dünyanın dört bir yanından getirilen bitkilerle dolu dev bir romantik parka dönüştürdü. Kuzey Amerika’dan sekoyalar ve mazılar, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan dev ağaç eğrelti otları, Japonya’dan ve Çin’den kamelyalar, Himalayalar’dan açelyalar ve orman gülleri, Portekiz’in yerli meşe ve kestane ağaçlarıyla bir araya getirildi.

Sintra’nın nemli ve ılıman mikro iklimi, bu egzotik bitkilerin burada şaşırtıcı bir şekilde gelişmesine izin verdi. Bugün park, Avrupa’nın en önemli botanik koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapar. Ağaçların arasında dolaşan kıvrımlı patikalar, sizi gizli göllere, küçük şelalelere, romantik köşklere, kaya oluşumlarına ve manzara noktalarına ulaştırır. Parkın “Göller Vadisi”nde birbirine bağlanan süs gölleri, ördekler ve kuğularla dolu küçük adacıklar ve kuğu evleri bulunur.

Parkın en yüksek noktası, deniz seviyesinden yaklaşık 530 metre yükseklikteki “Cruz Alta”, yani Yüksek Haç’tır. Burada, on altıncı yüzyıldan kalma bir taş haç durur. Açık bir günde buradan Lizbon’u, Tejo Nehri’nin ağzını ve Atlas Okyanusu’nu görebilirsiniz. Sarayın en güzel fotoğrafını çekmek isteyenler ise “Alto do Chá” tepesine çıkmalıdır; buradan, sarayın bütün renkleri ve kuleleri, ormanın yeşilinin üzerinde tek bir kareye sığar.

Parkın bir diğer sürprizi, “Kraliçe’nin Eğrelti Bahçesi”dir. Burada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen dev ağaç eğreltileri, gölgeli ve nemli bir vadide adeta tarih öncesi bir ormanı andırır. Bu bahçede yürürken, dinozorların çağına geri dönmüş gibi hissedebilirsiniz. Parkta işaretli yürüyüş rotaları ve bilgi panoları bulunur; girişte alacağınız harita, patikalar arasında kaybolmadan dolaşmanıza yardımcı olur. Park, sarayın kalabalığından kaçmak ve Sintra’nın büyülü doğasını yaşamak için en az saray kadar zaman ayırmayı hak eder.

Pena Sarayı Sigara Salonu

Solan renkler ve 1990’ların tartışmalı restorasyonu

Pena Sarayı’nın bugün gördüğümüz parlak renkleri, her zaman bu kadar canlı değildi. Yirminci yüzyıl boyunca sarayın dış cephesi, Sintra’nın nemli iklimi, sis ve yağmur nedeniyle giderek soldu. Renkler grileşti, sarı ve kırmızı neredeyse tamamen kayboldu. Pek çok kuşak, Pena’yı gri tonlarda, yosunlu ve soluk bir yapı olarak tanıdı.

1990’larda yapılan kapsamlı restorasyon sırasında uzmanlar, sarayın cephelerindeki eski boya katmanlarını inceledi ve Fernando döneminin orijinal renklerini tespit etti. Bu araştırmalara dayanarak saray, yeniden parlak sarı ve kırmızı renklere boyandı. Bu karar, başlangıçta Sintra halkının ve bazı sanat tarihçilerinin tepkisini çekti; pek çok kişi, sarayın “zevksiz” ve “gerçek dışı” göründüğünü düşündü. Zamanla ise bu renkler, Pena’nın kimliğinin ayrılmaz bir parçası haline geldi ve bugün sarayı dünyaca ünlü yapan en önemli özelliklerden biri oldu.

1995’te UNESCO, “Sintra Kültürel Peyzajı”nı Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Bu, Avrupa’da kültürel peyzaj kategorisinde listeye alınan ilk alanlardan biriydi. UNESCO, Sintra’yı doğa ile insan yapımı romantik mimarinin kusursuz bir uyum içinde birleştiği eşsiz bir alan olarak tanımladı. Pena Sarayı ve parkı, bu kültürel peyzajın kalbini oluşturur.

Sintra’da neler görülür?

Pena Sarayı’nı ziyaret ettiğiniz gün, Sintra’nın diğer hazinelerini de görmeye zaman ayırın. Pena’nın hemen yanında, dağın bir başka zirvesinde, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Müslümanlar tarafından inşa edilen Mağribi Kalesi (Castelo dos Mouros) yükselir. Kayaların üzerinde kıvrılan surları ve kuleleri, Sintra’nın en güzel manzaralarını sunar. Pena ile Mağribi Kalesi, yürüyüş yollarıyla birbirine bağlıdır.

Kasabanın merkezinde, iki dev konik bacasıyla tanınan Sintra Ulusal Sarayı bulunur. Portekiz’in en iyi korunmuş ortaçağ kraliyet sarayı olan bu yapı, çinilerle kaplı salonlarıyla ünlüdür. Kasabanın biraz dışında ise, gizemli “İnisiyasyon Kuyusu”, mağaraları, tünelleri ve simgelerle dolu bahçeleriyle Quinta da Regaleira yer alır. Daha batıda, Mağribi ve Gotik esintili romantik sarayı ve dünyanın dört bir yanından bitkilerle dolu bahçeleriyle Monserrate Sarayı, Sintra’nın en sakin ve en az kalabalık hazinelerinden biridir.

Sintra’dan batıya, okyanusa doğru yarım saatlik bir yolculukla, Avrupa kıtasının en batı ucu olan Cabo da Roca’ya ulaşırsınız. Burada, okyanusun üzerinde yükselen uçurumların tepesinde, Portekizli şair Luís de Camões’in “Karanın bittiği ve denizin başladığı yer” dizesini taşıyan bir anıt durur. Gün batımında Cabo da Roca’da okyanusa bakmak, Sintra gezisini tamamlamanın en güzel yoludur.

Ziyaret rehberi: saatler, bilet ve ulaşım

Açılış saatleri: Saray ve park her gün açıktır. Sarayın iç mekânları için belirli saatlere göre giriş uygulanır; bilet alırken bir giriş saati seçmeniz gerekir. Park genellikle sabah 9.00 civarında açılır ve akşamüstü kapanır; saatler mevsime göre değişir. Güncel saatleri gitmeden önce Parques de Sintra’nın resmî sitesinden kontrol edin.

Bilet: 2026 itibarıyla saray ve parkı kapsayan tam bilet yaklaşık 20 euro, yalnızca parkı kapsayan bilet yaklaşık 12 euro civarındadır. Çocuklar, öğrenciler ve yaşlılar için indirimler uygulanır. Yaz aylarında ve paskalya-ekim döneminde saray girişleri günler öncesinden tükenebildiği için, biletinizi mutlaka önceden internetten alın. Giriş saatinize geç kalırsanız, sarayın iç mekânlarına alınmayabilirsiniz.

Ulaşım: Lizbon’dan Sintra’ya en kolay ulaşım yolu trendir. Lizbon’daki Rossio istasyonundan kalkan banliyö trenleri, yaklaşık 40 dakikada Sintra’ya ulaşır. Sintra istasyonundan Pena Sarayı’na, 434 numaralı turistik otobüsle çıkılır. Yaz aylarında Sintra’nın dar yollarında trafik çok yoğun olduğu ve park yeri bulmak neredeyse imkânsız olduğu için arabayla gitmek önerilmez. Park girişinden saraya ise dik bir yokuş tırmanılır; bu yokuşu yürümek istemeyenler için küçük bir servis aracı çalışır.

İpuçları: Saray ve park için en az yarım gün ayırın. Sabah açılışta gitmek, kalabalıktan kaçmanın en iyi yoludur. Sintra’nın sisli ve serin havası, özellikle sabahları, yazın bile ceket gerektirebilir. Lizbon’da güneşli bir gün olsa bile Sintra’nın tepeleri bulutlu olabilir; bu yüzden hava durumunu kontrol edip mümkünse açık bir güne denk getirmeye çalışın. Sisli günlerin de kendine özgü, gizemli bir güzelliği olduğunu unutmayın. Sarayın terasları, ziyaretin başında ve sonunda farklı ışıklarda görülmeye değer. Yokuşlu yollar, merdivenler ve engebeli zeminler nedeniyle rahat ayakkabılar giyin; hareket kısıtlılığı olanlar için Sintra’daki Monserrate Sarayı daha erişilebilir bir alternatiftir.

Sintra-Cascais Doğal Parkı içinde Pena Sarayı

Konum: Estrada da Pena, Sintra, Lizbon bölgesi, Portekiz · Koordinatlar: 38.7876° K, 9.3906° B · Pena Sarayı’nı Google Haritalar’da aç

Aynı yolda görülecek diğer kaleler

Pena, Portekiz kaleleri serimizin ilk durağı. Sırada, hemen yanındaki dağın zirvesinde yükselen Mağribi Kalesi, Lizbon’un tepesindeki São Jorge Kalesi, Portekiz’in doğduğu şehir Guimarães‘in kalesi, Tejo Nehri’nin ortasındaki küçük bir adada duran Almourol Kalesi ve Lizbon kıyısında denizcilerin veda ettiği Belém Kulesi var. Romantik saray akımını sevdiyseniz, Pena’dan yaklaşık yirmi yıl sonra Bavyera’da inşa edilen Neuschwanstein‘ı ve İber Yarımadası’nın öbür ucundaki Mağribi mirasını görmek için Granada’daki Elhamra Sarayı‘nı da okuyabilirsiniz.

Pena’dan ayrılırken, park yolundan inerken bir kez dönüp arkanıza bakın. Sis yine tepeyi sarmaya başlamışsa, sarı ve kırmızı kuleler bulutların arasında bir görünüp bir kaybolur. Bir rüya gibi, bir hatıra gibi. Bir zamanlar burada keşişler dua etti, bir deprem her şeyi yıktı, bir prens yıkıntıların arasında bir masal gördü, bir opera şarkıcısı dağ evinde kralını bekledi, bir kraliçe son kez odasının kapısını kapattı. Hepsi gitti, ama Pena kaldı. Belki de romantizmin en büyük dersi budur: Hayaller, onları kuranlardan daha uzun yaşayabilir, yeter ki birisi onları taşa dökmeye cesaret etsin.

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir