Londra Kulesi (Tower of London): Bin Yıllık Sarayın Karanlık ve Görkemli Tarihi
Londra’nın tam kalbinde, Thames Nehri’nin kıyısında, gökdelenlerin gölgesinde neredeyse bin yıldır duran bir taş dev var: Londra Kulesi. Adında “kule” geçse de burası tek bir kule değil; surlarla, hendeklerle, kulelerle çevrili koca bir kale kompleksi. Ve hiçbir yapı, İngiliz tarihinin hem en görkemli hem de en karanlık anlarını bu kadar çok biriktirmemiştir.
Bir saray oldu, bir hapishane oldu, bir darphane, bir silah deposu, hatta içinde aslanların ve bir kutup ayısının yaşadığı bir hayvanat bahçesi oldu. Kraliçeler burada taç giymeye hazırlandı, kraliçeler burada başlarını kaybetti. Bugün İngiltere’nin Kraliyet Mücevherleri de, uğur getirdiğine inanılan kuzgunları da bu surların içinde.
Bu yazıda sizi Londra Kulesi’nin içine alacağız: Fatih William’ın neden tam da buraya bir kale diktiğinden, isyancıların surları aştığı o tek güne; Anne Boleyn’in hayaletinin dolaştığı söylenen çimenlikten, gidince krallığın yıkılacağına inanılan kuzgunlara kadar. Sonunda kapısını kendiniz çalmak isterseniz diye pratik bilgileri de bırakacağız.

- Şehrin kıyısındaki taş bekçi
- Bir fatihin Londra’ya diktiği gözdağı
- Beyaz Kule, su kapısı ve iki halka sur
- Kafası koltuğunda bir kraliçe ve uğurlu kuzgunlar
- Surların düştüğü o tek gün
- Kulenin karanlık yüzü: mahkûmlar ve idamlar
- Kraliyet mücevherleri ve Thames’te balık tutan ayı
- Beefeater’lar ve 700 yıllık anahtar töreni
- Kapısını çaldığınızda
- Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Şehrin kıyısındaki taş bekçi
Londra Kulesi’nin yeri, tıpkı Windsor gibi, tesadüf değil. Kale, Thames Nehri’nin kuzey kıyısında, tam da Londra şehrinin doğu sınırında yükseliyor. Bu konum ona iki yönlü bir güç veriyordu: bir yandan nehirden gelebilecek düşmanlara karşı şehri koruyordu, diğer yandan da şehrin ta kendisini kontrol altında tutuyordu.
Çünkü Fatih William için Londra hem en büyük ödül hem de en büyük tehdit demekti. Şehir kalabalık, zengin ve dik başlıydı; buranın halkını hizada tutmak, bir kralın tahtta kalıp kalamayacağını belirleyen şeydi. Nehir kıyısına dikilen bu dev kale, aşağıdan geçen her gemiye ve her Londralıya sessiz bir mesaj veriyordu: buranın yeni bir sahibi var.
Bugün kaleyi ziyaret ettiğinizde, hemen yanı başında modern Tower Bridge’i, arkasında da City’nin cam gökdelenlerini görürsünüz. Ortaçağdan kalma bu taş yapının, yirmi birinci yüzyılın gökdelenleri arasında hâlâ bu kadar heybetli durması, insanı gerçekten şaşırtıyor.

Bir fatihin Londra’ya diktiği gözdağı
Hikâye yine 1066’da, Fatih William’ın İngiltere’yi ele geçirmesiyle başlıyor. William, Londra’ya girer girmez şehrin doğu ucuna bir kale kurmaya başladı. Önce toprak ve ahşaptan geçici bir yapı yükseldi; ama William kalıcı bir şey istiyordu. 1078 dolaylarında, kalenin kalbini oluşturacak devasa taş kule yükselmeye başladı. Bu, bugün Beyaz Kule (White Tower) dediğimiz yapıdır ve tüm kaleye adını veren de odur.
Beyaz Kule, o dönemin Londralıları için bir hayranlık nesnesi değil, bir gözdağıydı. Şehrin üzerine dikilen bu koca taş kütle, yeni Norman düzeninin gücünü ve halkın artık kimin emri altında olduğunu her gün hatırlatıyordu. Kule başlangıçta bugünkü gibi beyaz değildi; adını, 1240’larda dış cephesinin beyaza boyanmasından aldı. O günden sonra “Beyaz Kule” adı kaldı.
William’ın kurduğu bu çekirdek, sonraki yüzyıllarda katbekat büyüdü. Özellikle Aslan Yürekli Richard, III. Henry ve I. Edward dönemlerinde kale genişledi: Beyaz Kule’nin etrafına iç içe iki halka sur örüldü ve en dışa geniş bir su hendeği kazıldı. Böylece kale, aşılması neredeyse imkânsız, iç içe geçmiş savunma katmanlarından oluşan devasa bir kompleks hâline geldi. On üçüncü yüzyılın sonunda ortaya çıkan bu genel yerleşim planı, aradan geçen yüzyıllara rağmen bugün hâlâ ayakta.
Beyaz Kule, su kapısı ve iki halka sur
Kaleye adım attığınızda mimarinin katman katman büyüdüğünü hemen hissedersiniz. Merkezde, kare planlı ve dört köşesinde birer küçük kulesi olan Beyaz Kule durur. İçeride Avrupa’nın en iyi korunmuş on birinci yüzyıl mekânlarından biri saklıdır: Aziz John Şapeli. Sade, kalın sütunlu ve yuvarlak kemerli bu Norman şapeli, Londra’nın ayakta kalan en eski kiliselerinden biri kabul edilir; içeri girdiğinizde bin yıl öncesinin sessizliğine adım atarsınız.

Kalenin en ürpertici köşelerinden biri, nehir tarafındaki su kapısıdır. Bugün “Hainler Kapısı” (Traitors’ Gate) diye bilinen bu geçitten, ihanetle suçlanan mahkûmlar tekneyle içeri getirilirdi. Suçlu, Londra sokaklarından değil, sessizce nehirden kaleye sokulurdu; o kemerli karanlık girişten geçen çoğu kişinin bir daha canlı çıkamadığı düşünülünce, kapının adı da anlam kazanıyor.
Kale kompleksi içinde her kulenin bir işlevi, çoğunun da bir hikâyesi var. Kanlı Kule (Bloody Tower) adını, içinde yaşandığına inanılan trajik olaylardan alır. Wakefield ve Beauchamp kuleleri önemli mahkûmlara ev sahipliği yaptı. Surların üzerinde yürürken, bir yandan nehri ve şehri seyreder, bir yandan da bunca yüzyıl boyunca bu mazgallardan kaç nöbetçinin geçtiğini düşünürsünüz. Bir zamanlar kaleyi çevreleyen geniş su hendeği ise on dokuzuncu yüzyılda kurutuldu; bugün o hendeğin yerinde çimenlikler uzanıyor.

Kafası koltuğunda bir kraliçe ve uğurlu kuzgunlar
Bunca idamın, ihanetin ve trajedinin yaşandığı bir yerin hayalet hikâyeleriyle dolu olması şaşırtıcı değil. Londra Kulesi, İngiltere’nin en çok “perili” olduğuna inanılan yapılarından biri.
En ünlü hayalet, VIII. Henry’nin ikinci eşi Anne Boleyn’e ait. Zina ve ihanetle suçlanıp 1536’da bu kalede idam edilen Anne’in ruhunun, idam edildiği Tower Green’den gömüldüğü Aziz Peter ad Vincula Şapeli’ne doğru sessizce süzüldüğü anlatılır. Kimi anlatılarda başı yerinde, kimi anlatılarda ise koltuğunun altındadır. Yalnızca üç yıl önce, taç giyme töreninden hemen önce aynı kaleye bir zafer içinde girmiş olması, hikâyeyi daha da dokunaklı kılıyor.

Kulenin bir başka meşhur hayalet öyküsü, 1864’te yaşandığı söylenen bir olaya dayanır. Nöbet tutan bir asker, beyaz bir hayaletin üzerine doğru yürüdüğünü görür; üç kez durması için uyarır, cevap alamayınca süngüsüyle üstüne atılır ama süngü havayı deler geçer. Asker korkudan bayılır; sonra görevi ihmalden yargılanır ve ilginçtir, o gece başka tanıklar da aynı figürü gördüklerini söyleyince beraat eder. Bir de yüzyıllar önce bir nöbetçiyi ölesiye korkuttuğu anlatılan meşhur bir “hayalet ayı” hikâyesi vardır; bu da muhtemelen kalenin eski hayvanat bahçesi günlerinden kalma bir anıdır.

Ama Londra Kulesi denince akla gelen en sevilen sakinler, hayaletler değil, kuzgunlar. Efsaneye göre, eğer kuzgunlar bir gün bu kaleyi terk ederse hem Kule yıkılacak hem de krallık çökecek. Bu inanç o kadar ciddiye alınır ki, kalede her zaman en az altı kuzgun beslenir ve uçup gitmemeleri için kanatları hafifçe budanır. Onlarla özel olarak görevlendirilmiş bir bakıcı (“Ravenmaster”) ilgilenir; her birinin adı, huyu ve kendine has bir kişiliği vardır. Kuzgunları avluda gagalarını çıtlatırken görmek, ziyaretçilerin en sevdiği anlardan biri. Yani bu kara kuşlar, sadece bir efsane değil; kalenin canlı birer maskotu.
Surların düştüğü o tek gün
Bunca sur, kule ve hendek düşünülürse, Londra Kulesi’nin ele geçirilmesi neredeyse imkânsız görünür. Nitekim öyleydi de: kalenin savunması tarih boyunca yalnızca bir kez aşıldı. Ama o gün, düşman bir orduya değil, öfkeli bir halka karşı düştü.
1381’de, üst üste gelen ağır vergiler yüzünden patlak veren büyük halk ayaklanması, tarihe “Köylü İsyanı” olarak geçti. On bin kişiyi bulan bir kalabalık Londra’ya yürüdü. O sırada henüz on dört yaşındaki Kral II. Richard, güvenlik için Londra Kulesi’ne sığınmıştı. Kral, isyancılarla görüşmek üzere dışarı çıktığında, açık kalan kapılardan içeri dalan öfkeli kalabalık kaleyi bir anda ele geçirdi. İsyancılar surların içinde koşturarak “hain” aradı, kraliyet dairelerine girip kralın yatağında zıpladılar, mücevher odasını yağmaladılar.
O gün kalede saklanan en önemli isim, halkın yüksek vergilerden sorumlu tuttuğu Canterbury Başpiskoposu Simon Sudbury’ydi. Bir şapele sığınmış olmasına rağmen isyancılar onu sürükleyerek dışarı çıkardı ve yakındaki Tower Hill’de başını uçurdu. Kral Richard ise ayrı bir yerde, Smithfield’da isyancı lider Wat Tyler ile buluştu; o görüşme sırasında Tyler öldürülünce isyan dağıldı. Yıllar sonra, Güllerin Savaşı sırasında da kale bir kez topçu ateşiyle hasar gördü; ama surları bir daha hiçbir zaman baştan sona düşmedi.
Kulenin karanlık yüzü: mahkûmlar ve idamlar
Londra Kulesi’nin dünya çapındaki asıl ünü, ne yazık ki bir saray olarak değil, bir hapishane ve idam yeri olarak. Yüzyıllar boyunca krallar, kraliçeler, soylular, casuslar ve din adamları bu surların içinde tutsak edildi.
Kalenin ilk mahkûmu, 1100 yılında burada tutulan Durham Piskoposu Ranulf Flambard’dı; ilginçtir, aynı zamanda kaçmayı başaran ilk mahkûm da odur: bir ip yardımıyla surdan aşağı inip firar etmişti. Sonraki yüzyıllarda kule çok daha ünlü isimleri ağırladı. Henüz kraliçe olmadan önce Prenses Elizabeth (sonradan I. Elizabeth) kısa süre burada tutuldu. Kâşif ve yazar Sir Walter Raleigh yıllarca burada kaldı, hatta hapisteyken kitap yazdı. Kral I. James’e düzenlenen Barut Komplosu’nun ünlü ismi Guy Fawkes bu kalede sorgulandı. İkinci Dünya Savaşı’nda ise kalenin son devlet tutsaklarından biri, Nazi lideri Rudolf Hess oldu.

İdamlar iki farklı yerde yapılırdı. Sıradan mahkûmlar, kalabalıkların izlediği bir gösteriye dönüşen infazlarla, dışarıdaki Tower Hill’de idam edilirdi; dört yüz yıl boyunca burada yüzden fazla kişi can verdi. Kraliyet ailesinden ya da en yüksek soylulardan olanlar ise, halkın gözü önünde küçük düşmesinler diye kalenin içindeki Tower Green’de, çok daha mahrem bir törenle idam edilirdi. VIII. Henry’nin iki eşi, Anne Boleyn ve Catherine Howard, ayrıca yalnızca dokuz gün tahtta kalabilen genç Lady Jane Grey işte burada başlarını kaybettiler.
Kulenin en gizemli trajedisi ise “Kuledeki Prensler”dir. 1483’te, kral olması gereken genç bir çocuk ve erkek kardeşi bu kaleye yerleştirildi ve bir daha görülmediler. Onlara ne olduğu yüzyıllardır tartışılıyor; 1674’te kalede iki çocuk iskeletinin bulunması, bu karanlık sırrı daha da derinleştirdi. Yine bu surlar içinde, Güllerin Savaşı sırasında tahttan indirilen Kral VI. Henry’nin de dua ederken öldürüldüğü rivayet edilir.
Kraliyet mücevherleri ve Thames’te balık tutan ayı
Londra Kulesi sadece karanlık hikâyelerden ibaret değil; içinde göz kamaştıran hazineler de barındırıyor. Bunların en ünlüsü, yüzyıllardır burada korunan Kraliyet Mücevherleri. Taç giyme törenlerinde kullanılan taçlar, asalar, küreler ve dünyanın en ünlü elmaslarından bazıları, Mücevher Evi’nde (Jewel House) sıkı güvenlik altında sergileniyor. Ziyaretçiler, yavaş hareket eden bir bant üzerinde bu vitrinlerin önünden geçerek, İmparatorluk Devlet Tacı gibi paha biçilmez parçaları yakından görebiliyor. Bu taçlar birer müze kopyası değil; hâlâ resmî törenlerde kullanılan gerçek kraliyet eşyaları.

Kalenin en sıra dışı geçmişlerinden biri de hayvanat bahçesi olduğu dönem. On üçüncü yüzyıldan itibaren, yabancı hükümdarların İngiliz krallarına gönderdiği egzotik hayvanlar burada tutulmaya başlandı. Yüzyıllar boyunca kalede aslanlar, leoparlar, hatta bir fil ve bir kutup ayısı yaşadı. Anlatılanlara göre kutup ayısının, uzun bir iple bağlanıp Thames Nehri’ne girmesine ve kendi balığını tutmasına izin verilirmiş. Bu “Kraliyet Hayvanat Bahçesi” yüzyıllarca ziyaretçi çekti; sonunda hayvanlar on dokuzuncu yüzyılda buradan alınıp yeni kurulan Londra Hayvanat Bahçesi’ne taşındı. Yani bugünün meşhur Londra Zoo’sunun kökleri, bir bakıma bu kaleye uzanıyor.
Beefeater’lar ve 700 yıllık anahtar töreni
Londra Kulesi’ni gezerken, kırmızı-siyah ya da lacivert üniformalarıyle dikkat çeken muhafızlarla karşılaşırsınız: Yeoman Warder’lar, halk arasındaki adıyla “Beefeater”lar. Onlar sadece kostümlü figüranlar değil; her biri uzun yıllar orduda görev yapmış, seçkin sicilli eski askerlerdir. Dahası, aileleriyle birlikte hâlâ kalenin surları içinde yaşarlar. Kaleyi gezdiren turlarda anlattıkları hikâyeler, kara mizahları ve kalenin sırlarına dair bilgileriyle ziyaretin en keyifli parçasını oluştururlar.

Kalenin en etkileyici geleneklerinden biri de her gece tekrarlanan Anahtar Töreni (Ceremony of the Keys). Yaklaşık yedi yüz yıldır, her akşam aynı saatte kalenin kapıları özel bir törenle kilitlenir. Bu tören, dünya savaşları da dâhil hiçbir dönemde aksatılmadan sürdürülmüştür; bir bombardıman gecesi bile birkaç dakika gecikmeyle de olsa yapılmıştır. Yüzyıllardır aynı sözlerin söylendiği, aynı adımların atıldığı bu kısa ama ağırbaşlı ritüeli izlemek, adeta zamanda yolculuk yapmak gibidir.
Taşa kazınan son sözler: mahkûmların izleri
Londra Kulesi’nin en dokunaklı köşelerinden biri, Beauchamp Kulesi’nin duvarlarıdır. Burada tutulan mahkûmlar, uzun ve umutsuz günlerini geçirirken duvarlara isimlerini, dualarını, armalarını ve son sözlerini kazımışlar. Yüzyıllar sonra bu satırlara parmağınızı sürdüğünüzde, bir zamanlar burada oturup özgürlüğü bekleyen ama çoğu zaman ölümle karşılaşan insanların sessiz seslerini duyar gibi olursunuz. Bu kazımalar arasında, genç ve talihsiz kraliçe Lady Jane Grey’e gönderme yaptığı düşünülen izler de vardır.
Kulenin tuttuğu isimler, bir tarih kitabının en dramatik sayfaları gibidir. VIII. Henry’nin bir zamanlar en güvendiği devlet adamı ve düşünür Thomas More, kralın kilise politikasına boyun eğmediği için bu kalede tutuldu ve idam edildi. Yalnızca dokuz gün tahtta kalabildikten sonra tahttan indirilen on yedi yaşındaki Lady Jane Grey, kısacık hayatının son günlerini burada geçirdi. Kâşif Sir Walter Raleigh ise kulede on yılı aşkın süre tutuldu; ama o, bu tutsaklığı bir yenilgiye dönüştürmedi. Kanlı Kule’deki odasında dünya tarihini anlatan devasa bir kitap yazmaya girişti; hatta oğlu bile bu surların içinde dünyaya geldi. Yani kule kimileri için bir sonun, kimileri için ise beklenmedik bir üretkenliğin mekânı oldu.
Bütün bu hikâyeler, Londra Kulesi’ni gezerken duyduğunuz o tuhaf ağırlığın kaynağını açıklıyor. Burası salt taştan bir yapı değil; sevinçten dehşete, ihtişamdan trajediye kadar insanlığın her hâline tanıklık etmiş bir sahne.
Darphane, cephanelik ve taç yolunun başladığı yer
Kulenin görevleri hapishane ve sarayla da sınırlı değildi. Yüzyıllar boyunca burası aynı zamanda İngiltere’nin darphanesiydi; ülkenin paraları, yaklaşık beş yüz yıl boyunca bu surların içinde basıldı. Kalenin bir bölümüne hâlâ “Mint Street”, yani Darphane Sokağı denmesinin sebebi bu. Kulenin bir başka önemli işlevi de kraliyet cephaneliği olmasıydı; krallara ait zırhlar, kılıçlar ve silahlar burada saklanır, gerektiğinde ordulara dağıtılırdı.
Beyaz Kule’de bugün de görebileceğiniz “Krallar Sırası” (Line of Kings) adlı sergi, İngiltere’nin en eski ziyaretçi çekim noktalarından biri kabul edilir; yüzyıllardır insanlar buraya kralların at üstündeki zırhlı figürlerini görmeye geliyor. Bu yönüyle kule, dünyanın en eski müzelerinden biri sayılabilir.
Kulenin belki de en görkemli geleneği ise taç giyme törenleriyle ilgiliydi. Yüzyıllar boyunca yeni bir hükümdar, taç giyme töreninden önceki geceyi Londra Kulesi’nde geçirir, ertesi gün büyük bir alayla şehrin içinden geçerek Westminster Abbey’e yürürdü. Yani birçok İngiliz kralı ve kraliçesi için hükümdarlık yolu, tam da bu kalenin kapılarından başlıyordu. Bu gelenek on yedinci yüzyılda son buldu, ama kulenin İngiliz monarşisinin kalbindeki yeri hiç değişmedi.
Hainler Kapısı’ndan geçen bir prenses
Kulenin en çarpıcı hikâyelerinden biri, ileride İngiltere’nin en büyük hükümdarlarından biri olacak bir genç kadına ait. 1554’te, henüz taht yolu görünmeyen Prenses Elizabeth, üvey ablası Kraliçe I. Mary’nin emriyle tutuklanıp Londra Kulesi’ne getirildi. Rivayete göre kaleye, tam da mahkûmların girdiği o uğursuz su kapısından, Hainler Kapısı’ndan sokuldu.
O an Elizabeth için dehşet vericiydi; çünkü yıllar önce tam da bu kalede idam edilen kişi, kendi annesi Anne Boleyn’di. Genç prenses, annesiyle aynı kaderi paylaşacağından korkuyordu. Anlatıya göre kapının önünde bir süre durup içeri girmeyi reddetmiş, “Ben bir hainin değil, sadık bir kulun olarak giriyorum bu kapıdan” demişti. Kulede geçirdiği o birkaç ay boyunca her an idam haberini bekledi.
Ama kader başka türlü yazılmıştı. Elizabeth idam edilmedi; serbest bırakıldı ve birkaç yıl sonra tahta çıkarak tarihin gördüğü en güçlü İngiliz hükümdarlarından biri oldu. Aynı kale, bir prenses için önce bir ölüm bekleme odası, sonra da bir zaferin sessiz tanığı oldu. Kule kapısından geçerken bunu hatırlamak, taşlara bambaşka bir gözle bakmanızı sağlıyor.
Kaybolan iki çocuk: kulenin çözülemeyen sırrı
Londra Kulesi’nin bütün karanlık hikâyeleri içinde hiçbiri, “Kuledeki Prensler” kadar yürek burkmaz ve merak uyandırmaz. 1483’te, henüz on iki yaşındaki Kral V. Edward ile dokuz yaşındaki kardeşi Richard, taç giyme hazırlıkları için amcaları tarafından Londra Kulesi’ne yerleştirildi. Başlangıçta bu sıradan bir düzenlemeydi; kule zaten hükümdarların taç öncesi kaldığı yerdi.
Ama iki çocuk bir daha asla görülmedi. Kısa süre içinde amcaları III. Richard adıyla tahta çıktı ve çocukların akıbeti bir sır olarak kaldı. Öldürüldüler mi, öldürüldülerse kim tarafından? Bu soru beş yüz yıldır tartışılıyor ve tarihin en ünlü çözülememiş gizemlerinden biri olmayı sürdürüyor. Şüpheler çoğunlukla, tahtı ele geçirmekten en çok kazançlı çıkan amcaları III. Richard’ın üzerinde yoğunlaşır.
Gizemi daha da derinleştiren bir gelişme, neredeyse iki yüzyıl sonra yaşandı: 1674’te, Beyaz Kule’de bir merdivenin altında iki çocuğa ait iskelet bulundu. Bunların kayıp prenslere ait olduğu düşünülerek kalıntılar büyük bir törenle Westminster Abbey’e taşındı. William Shakespeare bu karanlık öyküyü III. Richard oyununda ölümsüzleştirdi ve böylece prensler, tarihin olduğu kadar edebiyatın da bir parçası oldu. Bugün kuleyi gezerken, o merdivenin önünden geçenlerin çoğu bir an durup bu iki çocuğu düşünür.
Kraliyet mücevherlerini çalmaya kalkan adam
Kule her zaman trajedilerle anılmaz; bazen tam bir macera romanı gibi olaylara da sahne olmuştur. Bunların en meşhuru, 1671’de yaşanan cüretkâr bir soygun girişimidir. Albay Thomas Blood adında bir maceraperest, rahip kılığına girip Mücevher Evi’nin sorumlusuyla dostluk kurdu, sonra da bir gün Kraliyet Mücevherleri’ni çalmaya kalkıştı. Tacı bir tokmakla ezip düzleştirdi, küreyi paltosunun altına sakladı, asayı ise testereyle ikiye bölmeye çalıştı.
Tam kaçarken yakalandı. Herkes onun ağır biçimde cezalandırılmasını beklerken, beklenmedik bir şey oldu: Kral II. Charles, bu küstah hırsızı bizzat görmek istedi ve nedendir bilinmez, onu yalnızca affetmekle kalmayıp kendisine toprak bile bağışladı. Bu tuhaf sonun ardındaki gerçek hâlâ tartışılır; ama olay, kulenin sadece gözyaşı değil, şaşkınlık dolu hikâyeler de barındırdığını gösterir.
Dünya savaşlarında kule: casuslar ve son infaz
Londra Kulesi’nin bir hapishane olarak hikâyesi ortaçağda bitmedi. Şaşırtıcı olan şu ki, kalenin idam yeri olarak son perdesi yirminci yüzyılda, iki dünya savaşı sırasında yazıldı. Bu kez mahkûmlar kraliçeler ya da soylular değil, cephe gerisinde yakalanan casuslardı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında yakalanan bir dizi Alman casusu, kalenin içindeki atış poligonunda kurşuna dizilerek idam edildi. Aynı gelenek İkinci Dünya Savaşı’nda da sürdü. Kulenin idam ettiği son kişi, 1941’de kurşuna dizilen Josef Jakobs adlı bir Alman casusuydu; paraşütle İngiltere’ye indikten kısa süre sonra yakalanmıştı. Böylece yüzyıllar boyunca sayısız insanın son nefesini verdiği bu kale, son infazını da bir casusla noktalamış oldu. Bu, Londra Kulesi’nin dokuz yüz yıllık idam tarihinin de kapanışıydı.
Savaş yılları kaleye başka ünlü konuklar da getirdi. Hitler’in yardımcısı Rudolf Hess, gizemli bir biçimde İngiltere’ye geldiğinde birkaç günlüğüne bu kalede tutuldu; kulenin ağırladığı son önemli devlet tutsaklarından biri oldu. İlginç bir ayrıntı olarak, yıllar sonra, 1950’lerde Londra’nın ünlü gangsterleri olan Kray ikizleri de, askerlik görevlerini yerine getirmedikleri için kısa bir süre bu tarihî surların içinde tutuldu. Yani kalenin mahkûm listesi, ortaçağ kraliçelerinden yirminci yüzyıl gangsterlerine kadar uzanan, inanılmaz bir çeşitlilik taşır.
Londra’nın yoğun bombardımana uğradığı Blitz döneminde kule de nasibini aldı; düşen bombalar bazı yapılara zarar verdi. Paha biçilmez Kraliyet Mücevherleri ise güvenlik için gizlice başka bir yere kaçırıldı ve savaş boyunca saklandı. Bütün bu fırtınaları atlatan kale, savaşın ardından yeniden ziyaretçilerine kapılarını açtı ve bugün olduğu gibi dünyanın en çok ziyaret edilen tarihî mekânlarından biri hâline geldi. Dokuz yüz yıl boyunca hem tarihin en görkemli hem de en acı anlarına tanıklık eden bu surlar, hâlâ ayakta ve hâlâ anlatacak yeni hikâyeler buluyor.
Kapısını çaldığınızda
Londra Kulesi, şehrin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri; her yıl milyonlarca insan bu surların içine giriyor. İyi haber şu ki ulaşımı da çok kolay: metroda Tower Hill istasyonundan (District ve Circle hatları) çıktığınızda kale birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, karşınızda beliriveriyor.
İçeride kaçırmamanız gerekenler epeyce fazla. Mücevher Evi’nde Kraliyet Mücevherleri, Beyaz Kule’de ise etkileyici bir zırh ve silah koleksiyonu var; VIII. Henry’nin devasa zırhı bunların en çok fotoğraflananı. Kanlı Kule’yi, idam çimenliği Tower Green’i, Hainler Kapısı’nı gezmeyi ve tabii avludaki kuzgunları görmeyi unutmayın. En iyi tavsiye ise şu: bir Beefeater turuna katılın. Ücretsiz olan bu turlarda anlatılan hikâyeler, gezinizi bambaşka bir düzeye taşır. Kaleyi hakkıyla gezmek için en az üç saat ayırmanızı öneririz; sıralar uzun olabildiği için sabah erken gitmek büyük avantaj.
Kule aynı zamanda son yıllarda görsel açıdan da unutulmaz anlara sahne oldu; örneğin bir yıl, kalenin hendeği yüz binlerce seramik gelincikle doldurularak savaşta hayatını kaybedenlerin anısına devasa bir kızıl deniz yaratılmıştı. Bugün de kale, sayısız film, dizi ve belgesele ev sahipliği yapıyor.
Konum: Tower Hill, Londra, İngiltere · Koordinatlar: 51.5081° K, 0.0761° B · Londra Kulesi’ni Google Haritalar’da aç
Gezinizi tamamladıktan sonra hemen yanı başındaki Tower Bridge’e yürüyebilir, nehir kıyısında biraz soluklanabilirsiniz. Kale ve köprü, birlikte Londra’nın en ikonik manzaralarından birini oluşturuyor.
Aynı yolda görülecek diğer kaleler
Londra Kulesi’ni gezdiyseniz, İngiltere’nin kale keşfi daha yeni başlıyor demektir. Şehirden trenle kısa sürede ulaşabileceğiniz, dünyanın en uzun süredir oturulan kalesi Windsor Kalesi, bu rotanın ilk durağı olmaya aday. Bunun yanında ortaçağ ihtişamıyla Warwick, suyun üstündeki Leeds ve Manş’a bakan Dover da aynı seride sizi bekliyor; yayımlandıkça bağlantılarını buraya ekleyeceğiz.
Londra Kulesi, tek bir kale değil; taşa kazınmış bin yıllık bir tarih kitabı. Bir fatihin gözdağı olarak yükseldi, kralları ağırladı ve kralları yargıladı; hazineler sakladı, aslanlar besledi, hayaletler biriktirdi. Bugün siz de o avluda yürürken, ayaklarınızın altındaki taşların neler gördüğünü bir an düşünün. Çıkışta, o kuzgunlardan birine son bir kez bakmayı da unutmayın; ne de olsa krallığın kaderi, güya onların kanatlarında.
