Macaristan Gezisi
Mohaç Kanuni Sultan Süleyman’ın parladığı, Zigetvar ise hayata veda ettiği yerdir. Kanuni’nin önderlik ettiği 13 askeri seferden 9’u Macaristan ve kuzeyine, Tuna’nın kuzey kıyılarına düzenlenmiştir. Sıradışı öyküler manzumesine dönüşen bu seferlerin gerçekleştiği coğrafya şimdi Türkiye’den gelen ziyaretçiler için “Muhteşem Seyahat” ruhu taşıyor.
Ahmet Yeşiltepe NTV Tarih Dergisi’nin Ocak sayısında Kanuni’nin Macaristan ovalarındaki tarihini kaleme aldı.
Mohaç ve Zigetvar izlenimleri, unutulmuş ya da unutulmaya yüz tutan tarihin notları şöyle;
Işık hüzmeleri yoğun sis tabakasından yol bulup önümüzü aydınlatınca, üzerinde ilerlediğimiz ovanın cesametini fark ediyoruz. Ucu bucağı olmayan bu düzlükte bir işaret levhası ufuk çizgisine doğru yol gösteriyor; Mohaç. Budapeşte’den güneye otomobille yaklaşık iki saat süren yolculuk tamamlanmak üzere. Sis yer yer izin verdikçe karşımıza çıkan bina gölgelerinden bir kasaba ya da kente ulaşıp ulaşmadığımızı anlamaya çalışıyoruz. Halbuki düzlükte aradığımız bir yerleşim değil, “savaş meydanı”.
Elimdeki notlara yeniden bakıyorum, koordinatlar günümüz Mohaç yerleşiminin hemen güneyini işaret ediyor. Kente girmeden 56 numaralı otoyolu izliyoruz. Yaklaşık 5 kilometre sonra Satorhely kasabasını gösteren levhanın dibinde “Mohaç Müzesi” tabelasıyla karşılaşıyoruz.
Sapaktan hemen sonra, yolun sol tarafında üstü camlarla örülü “tuhaf” bir yapı ile karşılaşıyoruz. Burası inşaatı tamamlanmak üzere olan ve Ocak 2012’den itibaren “resmi” olarak ziyarete açılacak “Mohaç Savaşı Müzesi”.
Binanın önünde demir örgüyle birbirine bağlanmış iki sütundan oluşan kapıya benzer bir yapıdan geçiyoruz. Ayakta, herhangi bir duvara bağlantısız ve bağımsız duran bu mimari unsur müze binası inşa edilmeden önce savaş alanına girişi gösteren bir anıt-kapı olarak kullanılmış. İlk bakışta kapının demir örgüsü, savaşın isimsiz kahramanlarının zırhlı kıyafetlerini andırıyor. Ancak bu demir örgüyü meydana getiren 28 bin demir parçasının her biri bir kemik parçasını, yani burada yaşamını yitirmiş askerleri işaret ediyor. Macar tarihçilere göre, bu kaybın en az üçte ikisi Macarlara ait. Jozsef Pölöskei isimli bir demir ustasının elinden çıkmış bu anıt-kapının adı ise; Hades Kapısı. Ölülerin ruhlarını barındıran yeraltı dünyasına ve onun hükümdarı, tanrısı Hades’e açılan kapı.
Müze yapısı “tuhaf” görüntüsüne rağmen kapıyla bütünlük halinde. Yolun karşısına geçip baktığımızda demir kapının arkasından yükselen müze yapısını bir “miğfer”e benzetiyoruz. İkisi bir arada; gövdesine zırh geçirmiş, başında savaş başlığıyla bir asker.
Kapı ve “miğfer” görünümlü binanın uyumu Mohaç ovasında aradığımız geçmişin ruhunu simgeliyor. Yoğun sisle birlikte siluete dönüşen zırh ve miğfer tarifsiz bir hüzün resmi çiziyor. Her an bir sis bulutu ardından karşınıza çıkıverecek Macar süvarileri, ellerinde kılıçları saflar halinde yürüyen Yeniçeriler…
Müzeye girmeden önce savaşın geçtiği ovanın ortasında “sembolik alan” olarak seçilmiş bölgeye yöneliyoruz. Karşımızda ahşaptan yapılmış çok sayıda heykel, totemleri andıran tahta yığınları duruyor. Fakat buraya ulaşamadan bir çukura düşüyoruz! Duygusu biraz böyle… Çünkü zeminden 4 metre kadar kazılarak inşa edilmiş adeta çukurdan bir avluya iniyoruz. Bu avlu Macar sembolizminin tümüyle kendisine döndüğü yer. Dramatik bir görüntü… Sanki yukarıda savaşı kazanmış Osmanlının miğferi ve zırhına karşılık toprağın altında kanayan bir yürek.
Kireçtaşından örülmüş avlunun ortasında, Mohaç Savaşı’ndan sonra üç parçaya ayrılmış Macaristan’ı bir beyaz gonca gül heykeli anlatıyor; üzerindeki derin kırıklarla üç parçaya ayrılmış, insan yüreğini andıran formuyla… O kırıkların arasından sızan su ise Macarların yürekten akıttığı gözyaşı.
Avluyu çevreleyen duvarlarda savaşın çıkış nedenleri, Osmanlının Mohaç’a gelişi ve Macarların bu savaşa nasıl hazırlandığı anlatılıyor. Savaşın en kanlı çarpışmalarının yaşandığı anlarından sahneler kabartmalar halinde duvarlarda yer alıyor. Bizim bildiğimiz adıyla Macarların genç kralı Layoş, yani II. Luis’in öyküsüne burada geniş yer verilmiş. Kanuni Sultan Süleyman’dan da “muhteşem” sıfatı kullanılmadan sıkça bahsediliyor. Ancak bu metinlerde Osmanlıya yönelik düşmanlık ve tahkir duygusu yok. Tam tersine, Macarların milli birlik ruhunun yeni bir miladı olarak görülen Mohaç, Osmanlının verdiği bir “ders” gibi anlatılmış.
Yalın bir dille, Macarların sayıca üstün Osmanlı ordusuna karşı aslında bir intihar saldırısı yaptığı savunuluyor. Gelişmiş tüfekleri, iyi okçuları ve güçlü toplarıyla üstünlüğün ikiye katlandığı belirtiliyor. Erdel Voyvodası Yanoş (John) Zápolya’nın Macar ordusundan desteğini son anda çekmesi “tarihte görülmemiş bir hainlik eylemi” olarak tanımlanırken, diğer yandan; Sipahilerin Macarları nasıl aldattığı, Layoş’un komutanlarının etkisiyle aldığı yanlış kararlar, taktik hataları ve savaş meydanından kaçışı gibi İbrahim Peçevi tarafından aktarılanlar bu metinlerde yer almıyor.
Çukur avludan yine kireçtaşından yapılmış basamaklarla yukarı çıkıp “sembolik alan”a giriyoruz. Solumuzda Macar ordusuna başkomutanlık yapan Kalocsa Başpiskoposu Pal (Paul) Tomori, sağımızda ise Layoş’un ahşaptan heykelleri bir totem başlığı gibi yine ahşap direklerin tepesinde duruyor.
Stilize, hatta biraz kukla görüntüsü veren bu heykelciklerin yanlarından toprağın içerisinden acıyla haykıran at başları çıkıyor. Savaşın dehşetini yeniden ve daha derinden hissettiren kılıç, ok, yay, mızrak, kalkan, balta, gürz (topuz) heykelleri etrafa dağılmış halde. Burada 120’den fazla ahşap heykel, ya da Macarların ifadesiyle; mezar taşı (tahtası) var.
Dairesel bir dağılım izleyen bu kurguda Tomori’nin yanındaki top ve merkezin dışında duran bir haç ile çan kulesi dışında her nesne diğerleriyle belli bir uyum içerisinde. Osmanlı sarıkları, Macarların pagan inançlarını, kadim ritüellerini temsil eden totemlerle yan yana…
Bu dairesel dağılım aslında Osmanlıların savaş sırasında izlediği taktiği hatırlatıyor. Taktik gereğince, Macar saldırısı beklenecek, saldırılar Türk ordusunun merkezine yönelince, Türk kuvvetleri yanlara doğru açılarak Macar süvarisini topların karşısında bırakacaktı.
Başta en güvendikleri ağır zırhlı süvarileri olmak üzere bütün Macar ordusu bu tuzağa kolayca düştü. Hemen hepsi topların önüne çıktıktan sonra, 300 top birden ateşlendi!
Ölümcül bir dairenin içerisine alınmış ve çok kısa sürede yok edilmiş Macar ordusunun ruhu sanki şimdi bu ahşap heykeller arasında dolaşıyor. Mistik, giderek karanlık bir atmosferi yaratan heykeller, bize bir mezarlıkta olduğumuz hissini yaşatıyor. Kaldı ki çok geçmeden bunun somut bir karşılığı olduğunu fark ediyoruz.
Dairenin ortasına doğru sarıklı, sakallı bir çehrenin yerleştirildiği direğin tepesinden urgandan yapılmış bir ağ sarkıyor. Yaklaştıkça daha iyi seçilen Osmanlı figürü heybeye benzeyen bu ağda bir şeyler taşıyor. Direğin dibine ulaşınca heybenin içerisinde kesik insan kafalarını görüyoruz.
Resmi broşürlerde yazan o ki, bu Osmanlı figürü Kanuni Sultan Süleyman’ın savaş meydanındaki acımasızlığını simgeliyor, yani bu figür Süleyman’ın ta kendisi. Ancak müzenin müdürü, heybesinde kesik kafalarla tasvir edilmiş korkutucu figür için, “bu figür Bali Bey olarak da biliniyor” diyor, “daha sonra Budin (Budapeşte) Beylerbeyi olacak Yahyapaşazade Malkoçoğlu Bali Bey”. Savaş sırasında Sağ Ordu komutanı olan Bali Bey, Macar tarihçilere göre, bir buçuk saat gibi inanılmaz bir sürede kazanılan zaferin ardından canlı ele geçirilen Macar askerlerin kellelerini bizzat kendisi almış.
Bulunduğumuz noktadan hemen ileride bir toplu mezar levhası göze çarpıyor. Macar arkeologlar tarafından 1966’da keşfedilen bu mezardan çıkarılan Macar askerlerin kafaları kesik halde yanlarında duruyormuş! Dairesel alanın çevresini saran siyah çamların altında biraz soluklanıyoruz. Bu çamlar, Macar ordusuna gerçek sürprizi yapan Osmanlı ordusunun çekirdeğini simgeliyor; Yeniçerileri ve topçu birliklerini… Her adımda bir öykü, her öyküde Macarların gözünden farklı bir tarih… Bir başka direğin arka yüzünde sessizce ağlayan bir kadın; oğlunu Yeniçerilere vermemek için onu öldürmek zorunda kalmış bir anne!
1526’nın sıcak bir Ağustos günü burada yaşananlar elbette unutulacak gibi değil, hele Macarlar için… Kaybedilen savaş aslında kelimenin tam anlamıyla bir “bozgun”. Ancak Macar tarihçilerine göre bu, aslında bir zorunluluk hali. Layoş, Osmanlının Macaristan ve Avrupa içlerine ilerleyişine tek başına karşı çıkabilmiş bir “cesur yürek”. Hıristiyan dünyasının gözü pek savunucusu, öncü neferi. Savaş meydanından kaçarken Mohaç ovasının hemen dibindeki Karasu bataklığına saplanıp 19 yaşında hayatını kaybeden bu genç kral Macarlar için aziz mertebesine yükselmiş bir kahraman. Bu yüzden Mohaç ovasındaki yeni müzede ona ve kısa ömrüne ilişkin çok şey anlatılıyor.
Bir de başkomutan Pal Tomori… Üzerindeki şövalye zırhı ile dimdik, gururla ayakta. Osmanlının top ateşine karşı tereddütsüz yürüyen, her devrilişinde yeniden ayağa kalkıp daha büyük güçle hücuma geçen efsane asker, din adamı. Sonunda, kaçan askerlerine savaşmaları için yalvarırken bir top güllesiyle parçalanan bir başka aziz.
Toplu mezarların arasından geçip “sembolik alandan” müzeye doğru yöneliyoruz. Artık açılışa hazırlanan bu müzede savaş alanından çıkarılmış zırh, miğfer ve silahların yanı sıra, Osmanlı ve Macar askerlerin kıyafetlerine ait deri ve metal parçaları, yemek ve tıraş kapları ile toplu mezarlardan alınan iskelet örnekleri sergileniyor.
Burada ayrıca, gençler ve çocuklar için uygulamalı müzecilik yaklaşımıyla kıyafet ve silah salonları yapılmış, dijital canlandırma, oyun ve sohbet mekanları hazırlanmış, bir de sinema salonu inşa edilmiş.
Mohaç Savaşı Müzesi’nin bu bölümlerindeki gezimiz kısa sürüyor. Ovanın ortasından geçen ama pek hareketli görünmeyen karayoluna yeniden çıkıyoruz. Sonu gelmez hissi veren devasa düzlüğün ekseninde ilerlerken sabahtan beri peşimizi bırakmayan sis yeniden yoğunlaşıyor. Arada bir ortaya çıkan günışığı ovayı denetliyor. Aklım, ruhum yine 486 yıl önceki ovaya dönüyor.
Kanuni Sultan Süleyman Mohaç’taki büyük zaferin ardından ordusuyla 6 gün ovada kamp kurup bekledi. O da iyi biliyordu ki bir meydan savaşını bir buçuk saat gibi kısa sürede kazanmak dünya tarihinde örneğine az rastlanır bir durumdu. Karşısındaki ordu aslında iyi hazırlanmış, yetkin ve donanımlı bir orduydu. Özellikle Macar zırhlı süvarileri Osmanlı ordusuna büyük kayıplar verdirebilirdi. Ama Bali Bey’in önerileriyle uygulanan savaş taktiği mükemmeldi!
Macar tarihçilere göre Layoş’un ve komutanı Tomori’nin “onurlu intihar saldırısı” Kanuni tarafından doğru algılanmadı..! Çünkü Kanuni bunun kötü hazırlanmış bir saldırı girişimi olduğunu, hatta Avusturyalılar tarafından kışkırtılan Layoş’un bilinçsiz bir şekilde kendi sonunu hazırladığını düşünüyordu. Asıl büyük ordunun Almanların öncülüğünde toplanmış bir Haçlı Ordusu olabileceği ihtimali Kanuni’nin Mohaç’ta beklemesine yol açtı.
İbrahim Peçevi’ye göre ise, Kanuni ovada ordunun dinlenmesi için bekledi ve Akıncı birliklerine kuzeyde Estergon’a kadar olan bölgeyi kontrol ettirdi. Daha sonra Budin’e ilerleyip herhangi bir çatışmaya girmeden kentin anahtarını teslim aldı. Mohaç’tan itibaren Macar ovaları yaklaşık 150 yıl boyunca Osmanlının hükümranlığında kalacaktı.
Kanuni, bu savaşla, Avrupa’da öteden beri Osmanlılara karşı Hıristiyanlığın en güçlü müdafaa hattını kırmış oldu. Aynı zamanda, Macar topraklarının parçalanması ve kademe kademe bütün Macaristan’ın ilhakına yol açacak seferler, yani Osmanlı-Avusturya savaşları için ilk adım Mohaç’ta atıldı. Macaristan ilerleyen yıllarda doğrudan idare altına alınmayıp, Osmanlıya bağlı bir tampon ve üs devleti haline getirildi.
Buradan hareketle, Kanuni’nin saltanatı boyunca gerçekleştirdiği 13 askeri seferden 9’unu Macaristan ovalarının kuzeyine, yani Avrupa’nın içlerine doğru yaptığını hatırlatmamız gerekiyor. Mohaç işte bu nedenle Macarlar kabul etse de etmese de “Muhteşem Süleyman” efsanesinin başladığı yer oldu.
Efsanenin başladığı yerden sona erdiği yere ise, sadece 45 dakikalık mesafe var bugün.
Yolumuz Baranya ve Pecs (Peç) üzerinden Zigetvar’a ..!
Sis dağıldığında Peç kentinin sırtını dayadığı tepeleri görüyoruz. Önümüzdeki işaret levhası kısa bir süre sonra Zigetvar’da olacağımızı söylüyor. “Muhteşem” efsanesinin doğduğu yerin batısında bizi bu defa Kanuni Sultan Süleyman’ın son askeri seferini gerçekleştirdiği ve hayata gözlerini yumduğu kalenin surları bekliyor.
Türkçeye “Adakent” olarak çevirebileceğimiz “Zigetvar”a alacakaranlıkta ulaşıyoruz. “Ziget” Macar dilinde “Ada”, “Var” kelimesi ise “Surlarla çevrili kent” anlamına geliyor. Keza, bugün Türkçede kullanılan “Varoş” kelimesi de, Macarcadan Türkçeye girmiş ve “sur dışındaki yer” anlamını taşıyan bir kelime. Etimolojik tartışmaları bir kenara bırakırsak, Ortaçağ Zigetvar’ı bir düzlüğün üzerinde yükselen, kalın surlarla çevrili bir adayı andırıyor. 16. Yüzyılın başlarında Zigetvar’ın savunmasındaki en önemli unsur, kale çevresinde su düzeyi setlerle yükseltilen Almas deresiydi. Bu yöntemle oluşturulan gölün ortalama genişliği 500 metreydi. Su düzeyi aşırı yükseldiğinde kaleyi görmek oldukça güçleşiyordu.
Artık doldurulmuş hendeklerin, yani gölün üzerinde ağaçlar var… Üç ayrı bölümden oluşan kalenin surlarından içeriye “Orta Kale” diye anılan bölüme yürüyoruz. Işığın nazlanarak düştüğü bu geniş avluda şimdi müze olarak kullanılan bir yapı dikkatimizi çekiyor.
İçeriye girdiğimizde müze yetkilisi bizi heyecanla bir koridorun sonuna götürüyor, karşımıza çıkan şey bir mihrap, hemen yanında yarısı sağlam bir minarenin basamakları. Müzenin içinde adeta bir başka mekan, gizli, unutulmuş bir dünya. Ve anlıyoruz ki burası aslında bir cami, adı; Sultan Süleyman Cami.
Kanuni Sultan Süleyman 1566’da burada yaşamının son seferini yönetti. Macar tarihçilerine göre 100 bin kişilik Osmanlı ordusu 5 Ağustos’ta Zigetvar önlerine geldi. Kaleyi savunan Hırvat asıllı Mikloş Zrinyi’nin elinde ise Hırvat ve Macarlardan oluşan sadece 2 bin 500 kişilik bir kuvveti vardı. Sultan Süleyman karargahını bugünkü “Turbek” yükseltisinde kurmuştu. Yine Macar tarihçilerine göre, aynı gün Sultan Süleyman “gazada değil, otağında” vefat etmiş ancak Yeniçeriler arasında karışıklık çıkmasını önlemek amacıyla bu durum gizli tutulmuştu. Padişahın vücudunun bozulabilecek bölümleri ise bugünkü “Turbek” arazisinde kurulu olan ordugah çadırının altına gömüldü.
Buraya sonraları bir palanka (ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrili küçük hisar) tarafından korunan bir türbe inşa edildi. Bu türbe 1689’da Zigetvar Hıristiyan imparatorluk orduları tarafından geri alındığında yıkıldı ve yerine küçük bir kilise, şapel inşa edildi.
Sultanın vücudu balmumuyla tahnit edildikten (mumyalama) sonra kuşatma süresince zaman zaman çadırın önünde bir kukla gibi, özellikle ışığın azaldığı saatlerde Yeniçerilere moral vermek üzere gösterildi. Bu aslında bir gölge oyunundan başka bir şey değildi. Bu sırada Yeniçeriler Kanuni’nin hayatta olduğunu düşünüyorlardı.
Zigetvar kuşatması bu sırada büyük sıkıntılarla devam ediyordu. İçeride az sayıda asker olmasına karşın yine Macarlara göre 33 gün süren kuşatmada 30 binden fazla Osmanlı askeri öldü.
Kalenin tahkimatı çok güçlü olduğu için kuşatma bu kadar uzun, zayiat bu derece büyük olmuştu. Nihayet kalede açlık ve salgın hastalıkların baş göstermesi sonucu Zrinyi kale kapılarından dışarıya çıkıp ani bir intihar saldırısı gerçekleştirdi. Elbette hepsi Yeniçeriler tarafından kılıçtan geçirildi ama Zigetvar’ı almak Osmanlıya pahalıya mal olmuştu.
Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünü askerden II. Selim gelinceye kadar sakladı ve bu şekilde onu iç karışıklığa yol açmadan tahta çıkarmayı başardı. Sultan Süleyman Camii’nde çoğu izler silinmiş olsa da bazı detaylar göze çarpıyor; pencere süslemeleri, mihrap, minber çıkışı ve minare basamakları… Kalenin alınışından 4 gün sonra kale beyi olarak atanan İskender Bey tarafından kiliseden devşirilerek yaptırılan cami aslında bir mescit görünümünde. Uzun yıllar burada sergilenen bir Osmanlı otağı ise şimdi Budapeşte’deki Macaristan Milli Müzesi’ne gönderilmiş. Zigetvar’da 122 yıl süren Osmanlı egemenliğinden geriye kiliseye çevrilen iki cami ve bir kervansaraydan başka pek fazla bir şey kalmamış. Tarih Macarlar için değerli ve çok önemli bir olgu, fakat geçmişin düşmanlıklarından ziyade “olan biteni” konuşmak onlar için daha değerli. Kanuni için bu parkta yaptırılan bir sembolik mezarın üstüne bir Noel çelengi bırakıldığını görüyoruz. Saygıyla, özenle…
“Muhteşem” efsanesi Mohaç’ta başladı, sona erdiği yer ise 50 kilometre batıdaki Zigetvar oldu. Muhteşem Süleyman’ın kaderini, tüm yaşamını belirleyen bir coğrafya burası. Sis bulutları müsaade ettiği sürece, günışığı yol gösterdikçe bu coğrafyada, Macar ovalarında tarihin en görkemli öykülerinden birinin izini sürebilirsiniz. Haydi, şimdi çıkın yola..!
Macaristan’a gerçekleştirdiğimiz “Muhteşem Seyahat”te değerli katkılarından ötürü Prontour’a teşekkür ederiz… Belirtelim ki, talep edildiği takdirde Prontotour Macaristan seyahatlerinde Mohaç ve Zigetvar’a özel turlar düzenliyor.
Ayrıca Prontour Macaristan’da Budapeşte, Estergon, Vişegrad, Szentendre; Avusturya’da Viyana; Çek Cumhuriyeti’nde ise Prag’dan oluşan toplam 7 gece 8 günlük “Orta Avrupa Turları”nı 299 Euro’dan başlayan fiyatlarla sunuluyor. Detaylı bilgi için yapmanız gereken tek şey; http://www.prontotour.com sitesine gitmeniz.
kaynak: ntvmsnbc
