Rozafa Kalesi: Duvara Örülen Annenin Efsanesi ve Fatih’in İşkodra Kuşatması

Arnavutluk’un kuzeybatısında, İşkodra şehrinin hemen güneybatısında, Balkanlar’ın en büyük gölünün kıyısında yükselen kayalık bir tepenin üzerinde, binlerce yıllık bir geçmişe sahip bir kale vardır. Rozafa Kalesi, İliryalılardan Romalılara, Venediklilerden Osmanlılara kadar pek çok gücün izlerini taşıyan, ama en çok bir efsaneyle tanınan bir yapıdır: kalenin duvarlarına diri diri örülen genç bir annenin efsanesi. Kalenin adı da bu efsanenin kahramanı Rozafa’dan gelir.

Rozafa Kalesi, Türk tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Fatih Sultan Mehmed, 1478’de İşkodra’yı bizzat kuşatmış ve şehir, ertesi yıl imzalanan barış antlaşmasıyla Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu yazıyla serinin Balkanlar bölümünü tamamlıyoruz. Rozafa’nın efsanesini, İlirya kralları döneminden Fatih’in kuşatmasına, Buşatlı paşalarından Balkan Savaşları’na uzanan tarihini ve kalenin bugün nasıl gezilebileceğini anlatacağız.

Rozafa Kalesi, İşkodra

İşkodra: Gölün, Nehirlerin ve Dağların Buluştuğu Yer

İşkodra, Arnavutça adıyla Shkodër, Arnavutluk’un en eski ve en önemli şehirlerinden biridir. Şehir, Balkanlar’ın en büyük gölü olan İşkodra Gölü’nün güneydoğu kıyısında yer alır. Göl, Arnavutluk ile Karadağ arasında paylaşılır ve çevresindeki dağlarla birlikte etkileyici bir doğal manzara oluşturur. Şehrin yakınında, Drin ve Buna nehirleri birleşir; Buna Nehri ise gölün sularını Adriyatik Denizi’ne taşır.

Rozafa Kalesi, şehrin güneybatısında, yaklaşık 130 metre yüksekliğindeki kayalık bir tepenin üzerinde yer alır. Bu tepe, üç tarafından su ile çevrilidir: kuzeyde göl, batıda Buna Nehri, güneyde ise Drin Nehri. Bu konum, kaleye hem doğal bir savunma avantajı hem de çevredeki göl, nehir ve kara yollarını kontrol etme imkânı sağlıyordu. Kalenin surlarından bakıldığında, gölün geniş yüzeyi, nehirlerin kıvrımları, İşkodra şehri ve arka planda Arnavut Alpleri’nin karlı zirveleri görülür.

İşkodra’nın konumu, şehri tarih boyunca önemli bir ticaret ve askerî merkez yaptı. Şehir, Adriyatik kıyısını Balkanlar’ın içlerine bağlayan yolların üzerinde yer alıyordu. Göl ve nehirler, ulaşım ve ticaret için önemli su yolları sağlıyordu. Bu stratejik önem, Rozafa Kalesi’nin binlerce yıl boyunca farklı güçler tarafından kullanılmasının ve defalarca kuşatılmasının nedenidir.

İlirya Kralı Gentius ve Roma

Rozafa Kalesi’nin bulunduğu tepede yerleşim, çok eski dönemlere uzanır. Antik dönemde bu bölgede, Balkanlar’ın batısında yaşayan İlirya kabileleri bulunuyordu. İşkodra, antik çağda Scodra adıyla biliniyordu ve İlirya krallığının önemli merkezlerinden biriydi. Tepenin üzerinde bir İlirya kalesi bulunduğu ve bu kalenin, bugünkü yapının temellerini oluşturduğu düşünülür.

MÖ 2. yüzyılda İlirya Krallığı, Roma Cumhuriyeti ile çatışmaya girdi. İlirya Kralı Gentius, Makedonya Kralı Perseus ile ittifak kurarak Roma’ya karşı savaştı. MÖ 168’de Roma ordusu, Scodra’yı kuşattı ve Gentius’u yenerek esir aldı. Bu yenilgi, İlirya Krallığı’nın sonu oldu ve bölge Roma’nın egemenliği altına girdi. Gentius’un adı, bugün Arnavutluk’ta ulusal bir figür olarak anılır; ayrıca onun adını taşıyan “gentiana” yani centiyane bitkisinin şifalı özelliklerini keşfettiği de anlatılır.

Roma döneminde Scodra, İllyricum eyaletinin önemli bir şehri oldu. Ardından Bizans İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. Ortaçağın erken dönemlerinde bölge, Slav ve diğer toplulukların göçleriyle değişime uğradı. Bu uzun süreç boyunca tepedeki kale, farklı dönemlerde yeniden inşa edildi ve güçlendirildi.

Rozafa Kalesi surları

Rozafa Efsanesi: Duvara Örülen Anne

Rozafa Kalesi’nin adını aldığı efsane, Balkanlar’ın en dokunaklı ve en çok anlatılan halk hikâyelerinden biridir. Efsaneye göre, üç kardeş tepenin üzerinde bir kale inşa etmeye çalışıyordu. Ancak gündüz ördükleri duvarlar, her gece gizemli bir şekilde yıkılıyordu. Çaresiz kalan kardeşler, bir gün yaşlı bir bilge adamla karşılaştı. Bilge, onlara kalenin ayakta kalabilmesi için bir insanın duvarlara örülmesi gerektiğini söyledi. Bu kurban, ertesi gün kardeşlere öğle yemeği getiren eşlerinden biri olacaktı.

Üç kardeş, bu korkunç sırrı eşlerine söylememeye yemin etti. Ancak iki büyük kardeş, gece eşlerine durumu anlattı ve onları ertesi gün yemek getirmemeleri konusunda uyardı. Yalnızca en küçük kardeş yeminine sadık kaldı. Ertesi gün, büyük kardeşlerin eşleri çeşitli bahanelerle yemek götürmekten kaçındı ve görev, en küçük kardeşin eşi Rozafa’ya kaldı. Rozafa, kucağında henüz bebek olan oğluyla birlikte kardeşlerin yanına geldi.

Durumu öğrenen Rozafa, kaderini kabul etti; ancak tek bir istekte bulundu. Bebeğini emzirebilmek için sağ göğsünün, onu okşayabilmek için sağ elinin, beşiğini sallayabilmek için sağ ayağının ve onu görebilmek için sağ gözünün duvarın dışında bırakılmasını istedi. Kardeşler, bu isteği yerine getirdi ve Rozafa duvara örüldü. Efsaneye göre, bundan sonra duvarlar bir daha yıkılmadı ve kale tamamlandı.

Efsanenin en etkileyici unsuru, kalenin girişindeki duvarlardan sızan kireçli sudur. Halk inanışına göre bu su, Rozafa’nın bebeğini emzirdiği sütün izleridir. Yüzyıllar boyunca, sütü az olan genç anneler, bu duvarın önüne gelerek sızan suyu göğüslerine sürer ve Rozafa’dan yardım diledi. Kalenin girişinde, Rozafa’yı ve bebeğini tasvir eden bir kabartma bulunur.

Duvara örülen insan motifi, Balkanlar’ın pek çok halkının efsanelerinde görülür. Benzer hikâyeler, Sırp, Rumen, Yunan, Bulgar ve Macar folklorunda da yer alır. Örneğin Romen efsanesindeki Meşter Manole ve Sırp destanındaki İskadar’ın inşası, aynı temanın farklı versiyonlarıdır. Bu ortak efsane, Balkan halklarının paylaştığı kültürel mirasın ilginç bir örneğidir. Rozafa efsanesi, Arnavut edebiyatında ve sanatında önemli bir yer tutar ve annelik fedakârlığının en güçlü sembollerinden biri olarak kabul edilir.

Duvara örülme teması edebiyatta

Rozafa efsanesinde yer alan duvara örülme teması, Balkan edebiyatının en güçlü motiflerinden biridir. Arnavut yazar İsmail Kadare, bu temayı “Üç Kemerli Köprü” adlı romanında ustaca işler. Romanda, ortaçağ Arnavutluk’unda inşa edilen bir köprünün temellerine bir insanın örülmesi hikâyesi, siyasi ve kültürel değişimlerin alegorisi olarak kullanılır. Kadare’nin eseri, Rozafa efsanesinin Arnavut kültüründeki derin yerini ve evrensel anlamını gösterir.

Bu efsanelerin kökeni üzerine araştırmacılar farklı görüşler ileri sürer. Bazı araştırmacılar, bu efsanelerin çok eski dönemlerdeki yapı kurbanı inanışlarının bir yansıması olduğunu düşünür. Bu inanışa göre, önemli bir yapının sağlam ve kalıcı olması için bir canlının kurban edilmesi gerekiyordu. Zamanla bu inanış, insan kurbanı yerine hayvan kurbanına ya da sembolik ritüellere dönüştü; ancak efsaneler, bu eski inanışın hatırasını yaşatmaya devam etti.

Rozafa Kalesi'nden İşkodra manzarası

Rozafa efsanesinin farklı versiyonlarında bazı ayrıntılar değişir. Bazı anlatılarda kardeşlerin sayısı farklı verilir, bazılarında bilge adam yerine bir rüya ya da kehanet yer alır. Bazı versiyonlarda ise Rozafa’nın duvarın dışında bırakılmasını istediği uzuvlar farklı sıralanır. Ancak tüm versiyonlarda ortak olan tema, bir annenin çocuğu için gösterdiği sınırsız fedakârlık ve verilen sözün tutulmasının önemidir. Bu evrensel temalar, efsanenin yüzyıllar boyunca canlı kalmasını ve farklı kuşaklara ilham vermesini sağlamıştır.

Arnavutluk’ta Rozafa efsanesi, okullarda öğretilen, şarkılara ve şiirlere konu olan, tiyatro oyunlarında ve bale gösterilerinde sahnelenen bir hikâyedir. Kalenin kendisi de efsanenin somut bir sahnesi olarak, Arnavutlar için derin bir duygusal anlam taşır. Pek çok Arnavut aile, çocuklarını bu efsaneyi anlatmak için kaleye getirir.

Zeta, Venedik ve Ortaçağ Kalesi

Ortaçağda İşkodra ve Rozafa Kalesi, farklı güçlerin egemenliği altına girdi. 11. ve 12. yüzyıllarda bölge, Duklja adlı Slav krallığının bir parçasıydı. Ardından Sırp Nemanjić hanedanının yönetimine geçti. 14. yüzyılın sonunda ise bölgede güçlenen yerel Balšić hanedanı, İşkodra’yı Zeta Prensliği’nin merkezi yaptı.

1396’da, Osmanlı tehdidi karşısında zor durumda kalan Balšić hanedanı, İşkodra’yı Venedik Cumhuriyeti’ne bıraktı. Venedik, şehri ve kaleyi yaklaşık seksen yıl boyunca yönetti. Bu dönemde Venedikliler, kaleyi kapsamlı biçimde güçlendirdi ve yeniden düzenledi. Bugün kalede görülen surların ve yapıların önemli bir kısmı, bu Venedik döneminden kalmadır. Venedikliler için İşkodra, Adriyatik’teki ticaret ağlarının önemli bir parçasıydı ve Osmanlı’nın ilerleyişine karşı bir savunma noktasıydı.

15. yüzyılın ortasında Arnavutluk, Osmanlı ile Arnavut lider İskender Bey arasındaki uzun mücadeleye sahne oldu. İskender Bey, Venedik ile çeşitli dönemlerde ittifak kurarak Osmanlı’ya karşı direndi. 1468’de İskender Bey’in ölümünün ardından Osmanlı, Arnavutluk’taki fetihlerini hızlandırdı ve İşkodra, bu fetihlerin önemli hedeflerinden biri hâline geldi.

İskender Bey ve Arnavut direnişi

İşkodra’nın Osmanlı’ya geçişini anlamak için, 15. yüzyılın ortasında Arnavutluk’ta yaşanan büyük direniş hareketini hatırlamak gerekir. Bu direnişin lideri, Arnavut soylusu Gjergj Kastrioti, yani Osmanlı kaynaklarında İskender Bey olarak bilinen kişidir. Gençliğinde Osmanlı sarayında rehine olarak yetiştirilen İskender Bey, Osmanlı ordusunda önemli görevler üstlendi. Ancak 1443’te Osmanlı’dan ayrılarak memleketi Arnavutluk’a döndü ve Arnavut beylerini birleştirerek Osmanlı’ya karşı bir direniş başlattı.

İskender Bey, yaklaşık yirmi beş yıl boyunca Osmanlı ordularına karşı başarılı bir direniş sürdürdü. II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed’in büyük kuşatmalarına karşı Kruja Kalesi’ni başarıyla savundu. Bu direniş, Avrupa’da büyük yankı uyandırdı ve İskender Bey, Papa tarafından “Hristiyanlığın savunucusu” olarak anıldı. 1468’de İskender Bey’in hastalık nedeniyle ölümünün ardından direniş zayıfladı ve Osmanlı, Arnavutluk’taki kaleleri birer birer ele geçirdi. İskender Bey, bugün Arnavutluk’un ulusal kahramanı olarak kabul edilir; Tiran’ın ana meydanı onun adını taşır.

İskender Bey’in ölümünden sonra, onun en önemli kalelerinden Kruja 1478’de düştü. Aynı yıl Fatih, İşkodra kuşatmasını başlattı. Böylece Rozafa Kalesi, Arnavut direnişinin son büyük kalelerinden biri olarak tarihe geçti.

1478-1479: Fatih Sultan Mehmed’in Kuşatması

İşkodra, Osmanlı’nın Arnavutluk’taki fetihlerinin en zorlu hedeflerinden biriydi. Şehir, ilk kez 1474’te Rumeli Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa komutasındaki bir Osmanlı ordusu tarafından kuşatıldı. Ancak Venedik garnizonunun ve şehir halkının kararlı direnişi karşısında bu kuşatma başarısız oldu. Kalenin sarp konumu ve güçlü surları, kuşatanlar için büyük bir engel oluşturdu.

1474 kuşatması

Fatih’in büyük kuşatmasından dört yıl önce, 1474’te İşkodra ilk büyük Osmanlı kuşatmasıyla karşılaştı. Rumeli Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, kaleyi birkaç ay boyunca kuşattı. Kuşatma sırasında Osmanlı ordusu, kalenin surlarına ağır topçu ateşi açtı ve birkaç kez genel saldırı düzenledi. Ancak Venedikli komutan Antonio Loredan’ın yönetimindeki garnizon ve şehir halkı, büyük bir kararlılıkla direndi.

Kuşatma sırasında şehirde ciddi bir su sıkıntısı yaşandığı anlatılır. Yaz sıcağında, kalenin sarnıçlarındaki su azaldı ve savunmacılar susuzlukla mücadele etmek zorunda kaldı. Buna rağmen kale teslim olmadı. Sonunda Osmanlı ordusu, ağır kayıplar vererek kuşatmayı kaldırdı. Bu başarılı savunma, İşkodra’yı Avrupa’da bir direniş sembolü hâline getirdi ve Venedik’te büyük kutlamalarla karşılandı.

1478’de ise Fatih Sultan Mehmed, büyük bir orduyla İşkodra’yı bizzat kuşatmaya karar verdi. Bu kuşatma, döneminin en büyük askerî operasyonlarından biriydi. Osmanlı ordusu, yanında getirdiği dev toplarla kalenin surlarını aylarca dövdü. Kaynaklarda, kuşatma sırasında on binlerce top güllesinin kaleye atıldığı aktarılır. Osmanlı birlikleri, kaleye defalarca saldırdı, ancak her seferinde ağır kayıplarla geri püskürtüldü.

Kuşatmanın en ayrıntılı anlatımı, İşkodra doğumlu bir rahip ve tarihçi olan Marin Barleti’nin eserinde yer alır. Barleti, kuşatmaya bizzat tanıklık etmiş ve sonradan “İşkodra Kuşatması” adlı bir eser yazmıştır. Bu eser, kuşatmanın ayrıntılarını ve şehir halkının direnişini aktaran önemli bir kaynaktır. Barleti, daha sonra İskender Bey’in hayatını anlatan ünlü biyografisini de kaleme alacaktı.

Uzun süren kuşatmaya rağmen kale düşmedi. Ancak Venedik, Osmanlı ile uzun süredir devam eden savaşın yükü altında ezilmişti. 1479’da imzalanan İstanbul Antlaşması ile Venedik, İşkodra’yı Osmanlı’ya bırakmayı kabul etti. Antlaşma uyarınca, şehrin halkının isterse şehri terk edebileceği kabul edildi; pek çok kişi Venedik topraklarına göç etti. Böylece Rozafa Kalesi, kuşatmayla değil, bir barış antlaşmasıyla Osmanlı’ya geçti. Bu durum, kalenin savunmasının ne kadar güçlü olduğunu da gösterir.

Osmanlı-Venedik savaşları

İşkodra kuşatması, 1463’ten 1479’a kadar süren uzun Osmanlı-Venedik Savaşı’nın bir parçasıydı. Bu savaş, Doğu Akdeniz ve Adriyatik’teki ticaret yollarının ve toprakların kontrolü için yapıldı. Savaş boyunca Osmanlı, Mora’da, Ege adalarında ve Arnavutluk’ta Venedik’e ait pek çok yeri ele geçirdi. Osmanlı akıncıları, savaşın son yıllarında İtalya’nın kuzeydoğusundaki Friuli bölgesine kadar ilerleyerek Venedik’in kendi topraklarını tehdit etti.

Bu baskılar karşısında Venedik, barış istemek zorunda kaldı. 1479 İstanbul Antlaşması ile Venedik, İşkodra, Kruja ve Ege’deki bazı adaları Osmanlı’ya bıraktı ve yıllık bir vergi ödemeyi kabul etti. Karşılığında Venedik tüccarlarına Osmanlı topraklarında ticaret yapma hakkı tanındı. Bu antlaşma, Osmanlı’nın Adriyatik’teki varlığını sağlamlaştıran önemli bir dönüm noktası oldu.

Rozafa Kalesi'nden İşkodra Gölü

İşkodra Sancağı ve Buşatlı Paşaları

Osmanlı döneminde İşkodra, İşkodra Sancağı’nın merkezi oldu ve kale, sancağın askerî ve idari merkezi olarak kullanıldı. Kalenin içindeki Aziz Stefan Kilisesi, Osmanlı fethinin ardından camiye dönüştürüldü ve Fatih Sultan Mehmed Camii olarak anıldı. Bu yapının kalıntıları bugün kalenin içinde görülebilir; minaresinin bir bölümü de hâlâ ayaktadır.

18. yüzyılda İşkodra, Osmanlı İmparatorluğu içinde yarı özerk bir güç merkezi hâline geldi. Yerel bir Arnavut ailesi olan Buşatlılar, 1757’den itibaren İşkodra Paşalığı’nı yönetti ve bölgede geniş bir otorite kurdu. Bu ailenin en ünlü temsilcisi, Kara Mahmud Paşa’dır. Kara Mahmud Paşa, 18. yüzyılın sonunda Osmanlı merkezî yönetimine karşı zaman zaman bağımsız hareket etti, Karadağ’a seferler düzenledi ve bölgede büyük bir güç kazandı. 1796’da Karadağ’a düzenlediği bir sefer sırasında hayatını kaybetti.

Kara Mahmud Paşa ve İşkodra’nın altın çağı

Buşatlı ailesinin yönetimi altında İşkodra, 18. yüzyılın sonunda bir tür altın çağ yaşadı. Ailenin en güçlü temsilcisi Kara Mahmud Paşa, İşkodra’yı Balkanlar’ın batısındaki en güçlü siyasi merkezlerden biri hâline getirdi. Kara Mahmud Paşa, Osmanlı merkezî yönetimiyle zaman zaman iş birliği yapsa da, çoğu zaman bağımsız bir hükümdar gibi hareket etti. Avusturya ve Rusya ile doğrudan diplomatik temaslar kurduğu, kendi ordusunu oluşturduğu ve çevredeki bölgelere seferler düzenlediği bilinir.

Osmanlı merkezî yönetimi, Kara Mahmud Paşa’nın bu bağımsız tavrına karşı birkaç kez ordu gönderdi, ancak paşa bu orduları yenmeyi başardı. Bu başarılar, onun bölgedeki gücünü daha da artırdı. Ancak 1796’da Karadağ’a düzenlediği bir sefer sırasında ağır bir yenilgiye uğradı ve hayatını kaybetti. Efsaneye göre, Karadağlılar onun kafasını Cetinje Manastırı’na götürdü. Kara Mahmud Paşa’nın hikâyesi, Osmanlı’nın taşradaki güçlü yerel hanedanlarının, yani “ayanların”, 18. yüzyıldaki yükselişinin çarpıcı bir örneğidir.

Buşatlılar döneminde İşkodra’da pek çok cami, medrese, han ve köprü inşa edildi. Şehrin ticareti gelişti ve İşkodra, Arnavutluk’un en önemli ticaret merkezi hâline geldi. Bu dönemin mimari mirası, bugün de şehrin farklı noktalarında görülebilir. Rozafa Kalesi de bu dönemde onarıldı ve güçlendirildi.

Buşatlı ailesinin yönetimi, 1831’de Osmanlı merkezî yönetiminin bölgede yeniden otorite kurmasıyla sona erdi. Sultan II. Mahmud döneminde, Osmanlı’nın taşradaki güçlü yerel ailelere karşı yürüttüğü merkezîleşme politikası kapsamında, son Buşatlı paşası Mustafa Paşa’nın direnişi kırıldı ve İşkodra doğrudan merkezî yönetime bağlandı. Bu dönemden sonra kale, Osmanlı garnizonunun elinde kaldı.

İşkodra’da Osmanlı mirası

Yaklaşık dört yüz otuz yıl süren Osmanlı dönemi, İşkodra’nın mimarisinde ve kültüründe derin izler bıraktı. Şehrin en önemli Osmanlı yapılarından biri, Kurşunlu Cami’dir. 18. yüzyılda Buşatlı ailesinden Mehmed Paşa tarafından yaptırılan bu cami, kurşun kaplı kubbeleri nedeniyle bu adı almıştır. Cami, İşkodra Gölü’nün kıyısına yakın bir noktada yer alır ve yağmurlu mevsimlerde göl sularının yükselmesiyle zaman zaman suyla çevrili hâle gelir. Bu görüntü, caminin en tanınmış fotoğraflarından birini oluşturur.

İşkodra’nın yaklaşık sekiz kilometre kuzeydoğusunda, Kir Nehri üzerinde yer alan Mesi Köprüsü de Osmanlı döneminin önemli yapılarından biridir. 18. yüzyılda Buşatlı ailesi döneminde inşa edildiği kabul edilen bu taş köprü, yüksek ortadaki kemeri ve yanlardaki küçük kemerleriyle Osmanlı köprü mimarisinin Balkanlar’daki güzel örneklerinden biridir. Köprü, bugün de ayakta ve yaya trafiğine açıktır.

Osmanlı dönemi, İşkodra’nın kültürel hayatında da izler bıraktı. Şehrin eski çarşısı, geleneksel evleri, kahvehaneleri ve mutfağı, Osmanlı ve yerel Arnavut kültürlerinin bir sentezini yansıtır. İşkodra, aynı zamanda Arnavutluk’un Müslüman ve Katolik topluluklarının yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığı bir şehirdir. Şehirdeki camiler ve kiliseler, bu çok inançlı yapının somut göstergeleridir.

1912-1913: Balkan Savaşları ve İşkodra Kuşatması

20. yüzyılın başında, Balkan Savaşları sırasında İşkodra, yeniden büyük bir kuşatmaya sahne oldu. 1912’de Balkan devletleri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaş açtığında, Karadağ orduları İşkodra’yı kuşattı. Kuşatmaya kısa süre sonra Sırp birlikleri de katıldı. Şehri ve Rozafa Kalesi’ni savunan Osmanlı garnizonu, önce Hasan Rıza Paşa, onun bir suikast sonucu hayatını kaybetmesinin ardından ise Esad Paşa Toptani komutasında direndi.

İşkodra kuşatması, yaklaşık altı ay sürdü ve Balkan Savaşları’nın en uzun ve en kanlı kuşatmalarından biri oldu. Osmanlı garnizonu, sayıca üstün kuşatma kuvvetlerine karşı uzun süre direndi. Hasan Rıza Paşa’nın savunması, Türk askerî tarihinde kahramanlık örneği olarak anılır. Ancak Nisan 1913’te Esad Paşa, garnizonun silahlarıyla birlikte şehirden çekilmesine izin veren bir anlaşma ile şehri Karadağ’a teslim etti.

Hasan Rıza Paşa: İşkodra’nın savunucusu

Balkan Savaşları sırasındaki İşkodra savunmasının kahramanı Hasan Rıza Paşa, Türk askerî tarihinde özel bir yere sahiptir. Bağdat doğumlu olan Hasan Rıza Paşa, İşkodra’daki Osmanlı garnizonunun komutanı olarak, sayıca kat kat üstün Karadağ ve Sırp kuvvetlerine karşı aylarca direnmiştir. Onun yönetiminde garnizon, kuşatmanın ilk aylarında düşman saldırılarını defalarca püskürttü. Hasan Rıza Paşa, aynı zamanda şehrin Arnavut halkıyla iyi ilişkiler kurmuş ve savunmayı birlikte örgütlemişti.

Ocak 1913’te Hasan Rıza Paşa, bir akşam şehirde bir suikaste kurban gitti. Suikastın arkasında kimin olduğu konusunda farklı görüşler bulunur; bazı kaynaklar, şehrin teslimini isteyen çevrelerin bu suikastı organize ettiğini öne sürer. Onun ölümünün ardından komutayı devralan Esad Paşa, birkaç ay sonra şehri teslim etti. Hasan Rıza Paşa’nın savunması, Balkan Savaşları’nın en kahramanca savunmalarından biri olarak anılır.

Balkan Savaşları, Osmanlı’nın Balkanlar’daki yaklaşık beş yüz yıllık varlığının büyük ölçüde sona erdiği bir dönemdi. İşkodra’nın kaybı, bu sürecin önemli dönüm noktalarından biriydi. Ancak aynı dönemde, 1912’de Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti ve İşkodra, bir süre sonra yeni Arnavut devletinin bir parçası oldu.

Büyük güçler, İşkodra’nın Karadağ’a bırakılmasına karşı çıktı. Londra Konferansı’nda, yeni kurulan Arnavutluk devletinin sınırları içinde kalması gerektiğine karar verildi. Uluslararası baskı sonucunda Karadağ, şehri boşaltmak zorunda kaldı ve İşkodra, uluslararası bir gücün kısa süreli yönetiminin ardından Arnavutluk’a bırakıldı. Bu olaylar, İşkodra’nın ve Rozafa Kalesi’nin Arnavutluk’un ulusal kimliği açısından ne kadar önemli olduğunu gösterir.

İşkodra Gölü ve Rozafa Kalesi

Kalenin İçinde: Avlular, Kilise-Cami ve Müze

Rozafa Kalesi, tepenin üzerinde yaklaşık dokuz hektarlık bir alanı kaplar. Kale, surlarla birbirinden ayrılan üç avludan oluşur. Ziyaretçiler, kaleye tek bir ana kapıdan girer. Bu kapı, Venedik döneminde inşa edilmiş ve sonraki dönemlerde güçlendirilmiştir. Kapının hemen içinde, Rozafa efsanesini tasvir eden kabartma ve sütü temsil ettiği söylenen sızan su bulunur.

Birinci avlu, kalenin en geniş bölümüdür ve ortaçağda askerlerin ve sivil halkın sığınak olarak kullandığı bir alandı. Burada sarnıçlar, depolar ve askerî yapıların kalıntıları görülebilir. İkinci avluda, kalenin önemli yapılarının kalıntıları bulunur. Üçüncü avlu ise kalenin en yüksek ve en korunaklı bölümüdür; burada kalenin komutanlarının konutları ve yönetim binaları yer alıyordu. Bu bölümde bugün kalenin müzesi bulunur.

Kalenin içindeki en dikkat çekici yapılardan biri, Aziz Stefan Kilisesi’nin kalıntılarıdır. Bu kilise, ortaçağda inşa edilmiş ve Osmanlı fethinden sonra camiye dönüştürülmüştür. Yapının bir bölümü, 20. yüzyılda yaşanan depremler ve ihmal nedeniyle zarar görmüştür; ancak duvarlarının ve minaresinin bir kısmı hâlâ ayaktadır. Bu yapı, kalenin farklı dönemlerinin bir arada yaşadığını gösteren güzel bir örnektir.

Kalenin üçüncü avlusundaki müze, Venedik döneminden kalma bir yapıda yer alır. Müzede, kalede ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkarılan buluntular, İlirya, Roma, ortaçağ ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergilenir. Seramik parçaları, sikkeler, silahlar ve günlük kullanım eşyaları, kalenin binlerce yıllık tarihini somut olarak gösterir.

Kalenin surlarında yürürken, farklı dönemlerin yapı tekniklerini ayırt etmek mümkündür. İlirya döneminden kalma büyük, düzensiz taş blokların üzerinde, Venedik döneminin daha düzenli taş işçiliği ve Osmanlı döneminin onarımları görülebilir. Bu katmanlar, kalenin binlerce yıllık tarihinin taşlara işlenmiş bir kronolojisi gibidir. Kalenin batı tarafındaki surlardan bakıldığında, Buna Nehri’nin kıvrımları ve uzaktaki Adriyatik kıyısına uzanan ova görülür.

Rozafa Kalesi giriş kapısı

Rozafa’yı videoda izleyin

Kale ve şehir: Değişen ilişki

Tarih boyunca İşkodra şehri, Rozafa Kalesi’nin eteğinde ve çevresinde gelişti. Ortaçağda şehrin büyük bölümü, kalenin hemen altında, tepenin yamaçlarında yer alıyordu. Osmanlı döneminde ise şehir, kalenin kuzeydoğusundaki düzlüğe doğru genişledi. Bu yeni şehir, çarşıları, mahalleleri ve camileriyle Osmanlı şehir dokusunun tipik özelliklerini taşıyordu. Kale ise şehrin askerî ve idari merkezi olarak tepenin üzerinde kaldı.

Bugün İşkodra, Arnavutluk’un en canlı şehirlerinden biridir. Şehrin yaya caddeleri, kafeleri, bisiklet kültürü ve genç nüfusu, ona dinamik bir atmosfer kazandırır. Rozafa Kalesi ise şehrin yukarısında, tarihin sessiz bir tanığı olarak yükselmeye devam eder. Şehrin her yerinden görülebilen kale, İşkodralılar için kimliklerinin ve tarihlerinin bir sembolüdür.

Ziyaret Rehberi

İşkodra, Arnavutluk’un başkenti Tiran’ın yaklaşık 100 kilometre kuzeyinde yer alır. Tiran’dan İşkodra’ya otobüs ya da minibüslerle yaklaşık iki saatte ulaşılabilir. Karadağ’dan gelenler için ise İşkodra, Podgorica ve Ulcinj gibi şehirlere yakındır ve sınır geçişleri kolaydır. Türkiye’den Arnavutluk’a, Tiran Havalimanı’na doğrudan uçuşlar bulunur; Türk vatandaşları, kısa süreli turistik ziyaretlerde Arnavutluk’a vizesiz giriş yapabilir, ancak seyahatten önce güncel kuralları kontrol etmek önemlidir.

Rozafa Kalesi, İşkodra şehir merkezinin yaklaşık iki kilometre güneybatısındadır. Şehir merkezinden kalenin eteğine taksiyle ya da bisikletle kolayca ulaşılabilir. Kalenin eteğinden girişe kadar uzanan yol, dik bir yokuştur ve yürüyerek yaklaşık 15-20 dakika sürer. Araçla kalenin girişine yakın bir noktaya kadar çıkmak da mümkündür.

Rozafa’yı ziyaret etmek için en uygun dönemler ilkbahar ve sonbahardır. Bu dönemlerde hava ılıktır ve kalenin surlarında yürümek, manzarayı izlemek için idealdir. Yaz aylarında İşkodra oldukça sıcak olabilir; kaleyi sabahın erken saatlerinde ya da akşamüstü ziyaret etmek daha rahat bir deneyim sunar. Gün batımı, kalenin surlarından izlenebilecek en güzel manzaralardan birini sunar; güneş, İşkodra Gölü’nün ve Buna Nehri’nin üzerinde batarken, göl ve dağlar altın ve kızıl tonlara bürünür.

Kalenin içinde zemin yer yer engebeli ve taşlıktır; rahat ve sağlam ayakkabılar giymek önemlidir. Kalenin bazı bölümlerinde koruma bariyerleri bulunmadığı için, özellikle çocuklu aileler surların kenarında dikkatli olmalıdır. Kalede gölgelik alanlar sınırlı olduğu için yaz aylarında şapka, güneş kremi ve bol su almak önerilir.

Kalenin eteğindeki otoparkta araç bırakmak mümkündür.

Kale, fotoğraf meraklıları için de harika bir mekândır.

Bilet ve saatler

Rozafa Kalesi yıl boyunca ziyarete açıktır. Giriş ücreti, Avrupa’daki pek çok kaleye kıyasla oldukça uygundur ve müze ziyaretini de kapsar. Açılış saatleri mevsime göre değişir; yaz aylarında kale akşam geç saatlere kadar açık kalır. Güncel bilgiler için yerel turizm ofislerine ya da resmi kaynaklara başvurmanızı öneririm.

Kalenin girişinde küçük bir bilet gişesi bulunur; müze ve kalenin farklı bölümleri hakkında bilgi veren panolar kale içinde yer alır. Rehberli tur isteyenler, İşkodra’daki yerel tur şirketleri aracılığıyla kale ve şehir turu ayarlayabilir.

Ne kadar zaman ayırmalı?

Kaleyi ve müzeyi gezmek için bir buçuk ile iki saat yeterlidir. Kalenin surlarında dolaşıp manzarayı izlemek ve gün batımını beklemek isteyenler için daha fazla zaman ayırmak önerilir. Kalenin içinde küçük bir restoran bulunur; burada yerel Arnavut mutfağının lezzetlerini, göl ve nehir manzarası eşliğinde tatmak mümkündür. İşkodra şehrinin tarihi merkezi, Kole Idromeno Caddesi’nin renkli binaları, Kurşunlu Cami ve Katolik Katedrali de görülmeye değer yerlerdir.

Arnavut kültürü ve misafirperverlik

İşkodra’yı ve Rozafa Kalesi’ni ziyaret edenler, Arnavut kültürünün en önemli unsurlarından biri olan misafirperverlikle de karşılaşır. Arnavut geleneğinde misafir, kutsal kabul edilir. Kuzey Arnavutluk’un geleneksel hukuku olan Kanun’da, misafire gösterilecek saygı ve koruma ayrıntılı kurallarla düzenlenmiştir. Bu gelenek, bugün de Arnavutların ziyaretçilere gösterdiği sıcak ilgide hissedilir.

Kanun, aynı zamanda “besa” adı verilen söz verme ve sözünü tutma kavramıyla da bilinir. Besa, Arnavut kültüründe onurun ve güvenilirliğin temelidir. Bu kavram, İkinci Dünya Savaşı sırasında Arnavutların Yahudi mültecileri koruma kararlılığında da önemli bir rol oynamıştır; Arnavutluk, savaş sonunda savaş öncesine göre daha fazla Yahudi nüfusa sahip olan ender Avrupa ülkelerinden biri olarak anılır. Rozafa efsanesindeki en küçük kardeşin yeminine sadık kalması da bu besa kavramının efsanedeki bir yansıması olarak yorumlanabilir.

Arnavut mutfağı da İşkodra ziyaretinin keyifli bir parçasıdır. Osmanlı, Akdeniz ve Balkan mutfaklarının etkilerini taşıyan Arnavut mutfağında, Türk okurların tanıdık bulacağı pek çok yemek bulunur: börek, dolma, köfte, baklava ve kadayıf gibi. İşkodra Gölü’nden avlanan sazan ve diğer balıklar, şehrin restoranlarında sıkça sunulan yöresel lezzetlerdir.

İşkodra’nın Venedik dönemi mimarisini ve Osmanlı mirasını bir arada görmek için şehrin tarihi merkezinde rehberli bir yürüyüş turuna katılmak da iyi bir fikirdir.

İşkodra Gölü ve çevresi

İşkodra Gölü, Balkanlar’ın en büyük gölüdür ve önemli bir doğal yaşam alanıdır. Göl, yüzlerce kuş türüne ev sahipliği yapar ve kuş gözlemcileri için popüler bir hedeftir. Gölün kıyısındaki köyler ve küçük kasabalar, geleneksel balıkçılık yaşamını sürdürür. Gölde tekne turları düzenlenir; bu turlar, gölün adalarını, manastırlarını ve doğal güzelliklerini keşfetmek için idealdir. İşkodra’dan kuzeye, Arnavut Alpleri’ne doğru ilerleyenler ise Theth ve Valbona vadilerinin muhteşem dağ manzaralarıyla karşılaşır.

Koordinatlar: 42.0468 K, 19.4936 D. Konumu haritada görmek için Google Haritalar’da Rozafa Kalesi bağlantısını kullanabilirsiniz.

Rozafa Kalesi kalıntıları

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Rozafa Kalesi, serinin Balkanlar bölümünün altıncı ve son durağı. Kuzeye, Adriyatik kıyısı boyunca ilerleyenler için serinin önceki yazısı olan Dubrovnik surları, İşkodra’dan yaklaşık dört saatlik bir yolculukla ulaşılabilecek mesafededir. Dubrovnik ile İşkodra’nın tarihi, Venedik ve Osmanlı arasındaki ilişkiler üzerinden birbirine bağlıdır. İki şehir arasındaki yol, Karadağ’ın muhteşem Kotor Körfezi’nden geçer.

Balkanlar’ın içlerinde, Sırbistan’daki Belgrad Kalesi ve Golubac Kalesi, Osmanlı’nın Tuna’daki varlığını anlatan iki önemli duraktır. Fatih Sultan Mehmed’in hem Belgrad’ı hem de İşkodra’yı kuşattığını hatırlamak, bu kaleler arasındaki tarihi bağı anlamak için önemlidir: Belgrad, Fatih’in alamadığı, İşkodra ise uzun bir kuşatmanın ardından barışla aldığı kaledir. Serinin ilk durakları olan Slovenya’daki Bled Kalesi ve Predjama Kalesi ise Balkanlar’ın kuzeybatı ucunda, Alpler’in eteğinde yer alır.

Rozafa Kalesi içindeki kalıntılar

Balkanlar serisinin özeti

Rozafa Kalesi ile birlikte, serinin Balkanlar bölümünü tamamlamış oluyoruz. Bu bölümde, Slovenya’nın Alp gölü kıyısındaki Bled Kalesi’nden, karst bölgesinin mağara kalesi Predjama’ya, Tuna ile Sava’nın buluştuğu Belgrad Kalesi’nden, Demir Kapı’nın girişindeki Golubac’a, Adriyatik’in incisi Dubrovnik surlarından, efsanelerle dolu Rozafa’ya kadar altı farklı kaleyi tanıdık. Bu kaleler, Balkanlar’ın Habsburg, Venedik, Osmanlı ve yerel hanedanlar arasında şekillenen karmaşık tarihini farklı açılardan anlatır.

Bu altı kalenin ortak noktası, hepsinin bir şekilde Osmanlı tarihiyle bağlantılı olmasıdır. Bled ve Predjama, Osmanlı akınlarının Orta Avrupa’nın içlerine kadar ulaştığı dönemi; Belgrad ve Golubac, Osmanlı’nın Tuna sınırındaki askerî varlığını; Dubrovnik, Osmanlı ile kurulan akıllıca diplomatik ilişkiyi; Rozafa ise Fatih Sultan Mehmed’in Adriyatik’e uzanan fetihlerini anlatır. Bu kaleler, Türk okurlar için Balkanlar’daki ortak tarihimizi keşfetmenin en etkileyici yollarından birini sunar.

Rozafa Kalesi, binlerce yıllık tarihi ve efsanesiyle Balkanlar’ın en etkileyici kalelerinden biridir. İlirya krallarından Roma lejyonlarına, Venedik tüccarlarından Fatih Sultan Mehmed’in ordusuna, Buşatlı paşalarından Balkan Savaşları’nın kahramanlarına kadar pek çok insanın hikâyesi bu taşlarda saklıdır. Ama kalenin en çok akılda kalan hikâyesi, bebeğini emzirmeye devam etmek için duvara örülmeyi kabul eden genç bir annenin hikâyesidir. Arnavutluk’a yolunuz düştüğünde, Rozafa’nın kapısından geçerken duvardan sızan suya bakmak ve bu efsaneyi hatırlamak, Balkanlar’ın ortak hafızasına dokunmak demektir.

Kalaja e Rozafës, İşkodra

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

One thought on “Rozafa Kalesi: Duvara Örülen Annenin Efsanesi ve Fatih’in İşkodra Kuşatması”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir