“atlantis” efsane medeniyet -1
ATLANTİS
PLATON’UN ESERLERİNDE ATLANTİS
Yazan Erhan Altunay
Atlantis Platon’un iki diyaloşuna konu olmuştur. Bunlar , Timaios ve Kritias adlı dialoglardır.
Platon Atlantis’in öyküsünü anlatmaya Timaios adlı dialoşunda başlamış Kritias’da yeniden ele alarak devam etmiştir. Ancak , Kritias yarım kalmıştır.
Timaios Platon’un en ilginç eserlerinden biridir. Platon bu eserinde evrenin Doğu? temasın? işlemiş ve çağına göre oldukça radikal bir anlayı? ile sergilemiştir. Platon’un bu dialogda bir “Evren’in Yaratıcısı” kavramı kullanması da değişik yorumlara neden olmuştur. Bazı yazarlar bunu bölümlerin daha sonra eklendişini söylemiş bazıları da Platon’a tanrısal ilhamın geldişini söylemişlerdir. Ancak çoşunluşun kabul ettişi bu eserin Platon’un özgün eseri olduğu yolundadır. Gerçekten de dikkatle incelendişinde Platon’un dişer eserlerinden büyük farklılık göstermez. Timaios, daha çok son yıllarına yaklaşan bir yazarın , döneminin ezoterik bilgisini daha yoğun bir şekilde verdişi bir eserdir.
Timaios’un bir başka özelliği de, bu dialogda Sokrates’in sadece dinleyici olması ve lafa fazla karşımamasıdır. Bu eserde Evren ile ilgili bilgileri içlerinde “en iyi astronomi bilen ve dünyanın özüne varmak için en çok uğraşmış” olan Timaios ve Atlantis ile ilgili bilgileri de Kritias vermektedir.
Kritias da tarihsel bir kişilik olmakla birlikte bu eserde adı geçen Kritias’ın kim olduğu tam olarak bilinememektedir. Burada Kritias Solon’un dedesinin dostu olduğunu söylemekte , aynı öyküyü dedesinden de duyduşunu belirtmektedir. Buada Platon’un ustalıkla öykünün çok eski çağlardan beri anlatıldı?ın? ima ettişini düşünebiliriz.
Timaios’da Atlantis ile ilgili bölümler Şu şekilde geçer :
“Solon’un anlattığına göre Mısır’da Delta’da, Nil’in ikiye ayırdığı çıkıntıya doğru Saitikos denilen bir ülke vardı ; bu ülkenin en büyük şehri de, kral Amasis’in memleketi olan Sais’tir. Bura halkına göre şehirlerini kuran bir tanrıçadır ; ona kendi dillerinde Neith adını vermişler, fakat bu tanrıçanın Hellencede adı Athena’dır. Bu adamlar Atinalıları pek severler ve onlarla uzaktan akrabalıkları olduğunu söylerler . Solon onların memleketine varınca pek parlak karşılandığını , bir gün eski zamanlara dair , en bilgin rahiplere bir şey sorduğu zaman , ne kendisinin ne de ne de başka bir Hellen’in hemen hemen hiç bir şey bilmedişini gördüşünü anlattı. Bir seferinde de onları eski şeylerden söz açmaya sürüklerken , bizde bilinen en eski şeyleri anlatmaya koyulmuş . Onlara ilk insan olarak anılan Phoroneus’dan , Niobe’den , tufandan , kendilerini kurtaran Deukalion ve Pyrrha’dan , onların Doğuşu hakkında dönen mythos’lardan ve torunlarının neslinden bahsetmiş. Olayların geçtişi tarihleri tahmin ederek de tarihleri hesaplamaya çalışmış
O zaman pek ihtiyar olan rahiplerden biri ona « Ah Solon , Solon , demiş , siz Hellenler her zaman çocuksunuz , sizin memleketinizde hiç ihtiyar yok.» Bunun üzerine Solon «Bununla ne demek istiyorsun ?» diye sormuş . Rahip -Sizin hepinizin ruhları çok genç diye cevap vermiş, çünkü kafanızda ne bir eski geleneğe dayanan , öteden beri edinilmiş fikir ne de zamanla a?armış bir bilginiz var. Bunun sebebi Şudur . insanlar birçok Şekillerde yok edilmişler daha da edileceklerdir. En büyük felâketler ateğle sudan gelmişti , ama bin türlü başka sebeplerle meydana gelen daha küçük felâketler de vardır. Sizin memleketinizde de bir gün babasının koşu arabasın? koşturup yine aynı yoldan süremeyince yeryüzündeki her şeyi yakan , kendisi de yıldırımlarla vurulup ölen Helios’un oğlu Phæton’un hikâyesi gerçekten bir masal gibi anlatılır , ama hakikat Şudur ki , gökte dünyanın etrafında dönen gök cisimleri bazan yollarından ?a?arlar , uzun aralıklarla meydana gelen bir tutulma yeryüzündeki herşeyi mahveder. O zaman dağlarda , yüksek kuru yerlerde oturanlar , şehirlerde , deniz kenarında oturanlardan daha çok mahvolurlar. Fakat , Nil , her zamanki kurtarıcımız olan Nil , taş,arak bizi bu felaketten de kurtarıyor. Bunun aksine Tanrılar , bir tufanla dünyayı yıkadıkları zaman yalnız dağdaki sığırtmaçlarla çobanlar kurtuluyor, ama sizin şehirlerin ahalisini nehirler alıp denize sürüklüyor. Halbuki bizde sular hiç bir zaman ovalara yükseklerden gelmiyor, her zaman tabiî bir şekilde toprağın altından çıor. İşte burada en eski adetlerin bundan dolayı korunmuş olduğu söyleniyor. Fakat gerçek Şudur ki : kendilerini kaçıracak kadar şiddetli bir soŞuŞu da yakıcı bir s?caşı da almayan bir yerde , her zaman az ya da çok insan vardır. Hem sizde olsun , bizde olsun , , yahut da adını duyduğumuz başka bir ilde olsun , güzel , büyük , yahut da başka bir bakımdan ilgiye değer bir şey meydana gelmişse bütün bunlar , en eski çağlardan beri burada tapınaklarda duruyor , böylece de korunmuş oluyor. Sizde ve başka uluslarda tam tersi , daha yazmayı ve devletlere lazım olan her şeyi öğrenir öğrenmez , gök yüzünün suları belirli bir zamandan sonra , bir hastalık gibi sağanak halinde üzerinize yaşıyor , içinizden okuyup yazması olmayanlarla cahillerden başkasının kurtulmasına meydan bırakmıyor ; o kadar ki toy çocuklar gibi kendinizi yeniden , hareket ettişiniz yolun başında buluyor , eski zamanlarda , burada , kendi memleketinizde olup bitenlerden hiç bir şey bilmiyorsunuz ; çünkü Solon , yurttaşlarının biraz önce saydığın soyu sopu , sütnine masallarından pek farklı değildir. Her şeyden önce daha eskiden bir çok tufanlar olduğu halde siz , bir tek kara tufanın? hatırlıyorsunuz ; sonra insanlar arasında görülen en güzel ve en iyi soyun sizin memleketinizde doğduşunu ve kendinizin , senin de bugünkü devletinizin de , felaketten kurtulabilmiş bir tohum sayesinde o soydan geldişinizi bilmiyorsunuz. Bilmiyorsunuz , çünkü felaketten kurtulabilenler , bir çok nesiller boyunca , hiç bir yazı bırakamadan ölüp gittiler. Evet , Solon , bir zamanlar suların sebep olduğu en büyük felaketlerden önce , bugün Atina adı verilen devlet , savaştan yana en yişit , her bakımdan ölçülemeyecek kadar da medeni bir devletti : Göğün altında sözünü işittiğimiz en güzel şeyleri başaran , en güzel siyasa kurallarını icat eden odur , diyorlar.»
Solon’un anlattığına göre , bunları duyunca ?aşkalmış , rahiplerden eski yurttaşlarına dair ne biliyorsa hepsini dosdoğru , hemen kendisine anlatmasın? rica etmiş . Bunun üzerine ihtiyar rahip cevap vermiş : « İsteğini yerine getirmememe hiç bir sebep yok , Solon , bunu senin hatırın için olduğu kadar yurdunun hatırı , hele sizinki kadar bizim ilimizi de koruyan , onları büyütüp yetiştirmiş olan tanrıçanın hatırı için de yapacaşım. O tanrıça ki , sizin ili bizimkinden bin yıl önce , toprak ile Hephaistos’tan aldığı bir tohumla vücuda getirmişti, kutsal kitaplara göre , bizim ilin kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını , onların en Canlı başarılarını kısaca anlatacaşım. Başka zaman vaktimiz olunca bunların hepsini yeni baştan sıra ile teker teker ele alırız.
Biz burada ilinizin hayranlık uyandıran büyük başarılarından bir çoşunu yazılı olarak saklıyoruz . Ama bunların içinde bir öylesi var ki büyüklük , kahramanlık bakımından hepsini geride bıraor. Gerçekten eski yazılar , vaktiyle ilinizin , büyük Atlas denizinin ötelerinden gelip Avrupa ile Asya’ya küstahça saldıran koskoca bir devleti yok ettişini söylüyor. O zamanlar bu koca denizden geçilebiliyordu ; çünkü sizin Herakles Sütunları dedişiniz o boşazın önünde bir ada vardı. Bu ada Libya ile Asya’nın ikisinden daha büyüktü. O zamanlar oradan başka adalara , oradan da karşılarında uzanan ve gerçekten adını hak eden denizin kenarındaki bütün kıtaya ulaşılabiliyordu. Çünkü sözünü ettiğimiz boşazın iç taraf? , girişi dar bir limana benzer , dı? taraf? ise gerçekten büyük bir denizdir. Etrafın? çeviren kara parçası da gerçekten kıta denebilecek bir topraktır. İşte bu Atlantis adasında , hükümdarlar , hakimiyetini bütün adaya , öteki adalara , hatta kıtanın bazı parçalarına kadar uzatan büyük , hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bunlardan başka boşazın iç tarafında, bizim tarafta , Mısır’a kadar Libya’nın , Tyrhenia ya kadar da Avrupa’nın hakimi idiler. Bir gün bu devlet bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu , bizimkini , boşazın iç tarafındaki bütün ulusları boyunduruŞu altına sokmak istedi. İşte o zaman , Solon , iliniz bütün değerlerini , bütün kuvvetini dünyanın gözü önüne serdi. Cesaretten , savağ bilgilerinden yana öteki illerin hepsinden üztün olduğu için Hellenlerin bağına geçti ; ama ötekiler kendini bırakıp çekilince bir bağına kalan , böylece en tehlikeli duruma dü?en iliniz istilacıları yendi , bir zafer anıtı dikti , Şimdiye kadar hiç kölelik etmetyenleri kölelikten kurtardı ve bizim gibi , Herakles sütunlarının iç tarafında oturanları iyi yüreklilik ile serbestlişine kavuşturdu. Ama bundan sonra korkunç yer sarsıntıları , tufanlar oldu . Bir gün , bir uŞursuz gecenin içinde , ne kadar savaşçınız varsa hepsi birden bir vuruşta toprağa gömüldüler. Atlantis adası da , aynı şekilde , denize gömülerek yok oldu. İşte bunun içindir ki , ada çökerken meydana getirdişi sığ bataklıklar yüzünden o deniz bu gün bile, geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir.”
Atlantis ile ilgili anlatılanlar Timaios adlı eserde burada son bulmaktadır. Platon , Critias da ise daha ayrıntılı bilgi vermektedir :
Bu iki eserde geçen Atlantis öyküsünü dikkatlice incelersek burada anlatılanların sadece basit bir kurgu olmadığını anlarız. Gerçi Platon yine Devlet adlı kitabında anlattığı devlet düzenine dayanmaktadır fakat bilerek , başka bir devlet kurgulayacağına , özellikle Mısır’daki erginlenme merkezlerinde anıs? yaşayan Atlantis’i örnek göstermektedir.
Atlantis’le dolaysız olarak ilgili bir Mısır kaynaşı elimizde olmadığı için Atlantis’in orjinal adını bilemiyoruz. Ancak Platon’da geçen Atlantis sözcüşünü etimolojik olarak inceleyebiliriz.
Yunanca’da Atlantis (“Atlant…j ,-…doj ) Atlas ile ilgili bir kökten gelmektedir. Atlas bilindişi gibi , Yunan mitolojisinde Titan Iapetos’un oğlu olarak geçer ve Hesiodos’a göre Atlas göğü ayakta tutar:
“Dünyanın bittişi bir yerlerde
güzel sesli akıam perilerinin karşısında
dimdik durup ayakta tutuyor göğü
başı ve yorulmaz kolları üstünde.
Akıllı Zeus’un ona ayırdığı kader bu.”
Atlas Homeros’a göre de yeri göğü birbirinden ayıran direkleri taşır :
“Bu Atlas görür denizin bütün uçurumlarını ,
ve koca direkleri omuzlarında taşır,
yeri göğü birbirinden ayıran direkleri.” ( Odysseia I , 53-55 )
Atlas’ın çocukları da incelememiz açısından önemli bir yer tutmaktadır. Efsaneye göre Pleione’den olma Pleiades ve Hyades , Hesperis’ten olma Hesperid’ler Atlas’ın kızları , Hyas ve Hesperos da oğulları olarak mitolojik kaynaklarda yer almaktadır.
Bunlar içinden Hesperid’ler mitolojide ilginç bir yer tutmaktadırlar. Azra Erhat “Mitoloji Sözlüşü”nde Hesperid’leri ayrıntılı olarak anlatır :
“Hesperos ya da Batı Kızları diye anılan Hesperid’ler Hesiodos’a göre Okyanus Irmağının ötesinde , geceyle gündüzün sınırlarında oturan ince sesli perilerdir. […] Hesperid’ler dünyanın batı ucunda , Mutlular Adalarının dolaylarında otururlarmış , ama zamanla coğrafya bilgileri artınca , Hesperid’lerin yurdu Atlas dağlarının eteğinde bir yer sayıldı.
Hesperid’lerin bağlıca görevi , altın elmaların bittişi bahçeye bekçilik etmekmiş. Bir zamanlar Gaia tanrıçanın Hera’ya düşün hediyesi olarak verdişi bu elmaları dünyanın batı ucundaki bir bahçeye dikmişler ve başlarına bekçi olarak Hesperid’lerden başka bir ejder koymuşlardı. Batı Kızları bu cennet bahçesinde ezgi söylemekte ve tatlı balı akan pınarların başında hora tepmekle vakit geçirirlermiş Altın elmalar ölümsüzlük başı?layan bir yemiştir. Herakles onları koparmakla ölümsüzle hak kazanmış olur. Altın elma motifi Üç Güzeller ve Paris efsanesinde de geçer.”
Hesperos sözcüşü Yunanca akıam anlamına gelen
DışER ANTİK KAYNAKLARDA ATLANTİS EFSANES?
Odysseia
MÖ 8 ila 6nc? yüzyıllar arasından kaynaklanan ve Homeros’a atfedilen Odysseia , mitolojik kahraman Odysseus’un , Troya savaşından sonra evine dönmek için yaptığı yolculukları anlatmaktadır. Odysseia , her ne kadar içrek anlamı aşır basan bir destan olsa da o dönemde anlatılan , yaygın olan efsanelerden izler taşımaktadır.
O dönemde bilinen ve yok olan bir kara parçasından söz eden bir efsanenin izlerine Odysseia’da rastlıyoruz.
Tanrılar Odysseus’un tutsak bulunduğu Kalypso’nun adasından ayrılıp yurduna dönmesine karar verince, Odysseus kendine bir sal yapar ve denize açılır. Ancak denizde bir fırtınaya yakalanan Odysseus Phaiak’ların ülkesine kadar sürüklenir. Odysseia’da geçtişi kadarı ile burada bambaşka bir mitos ile karşı karşıya olduğumuzu anlarız .
“Eskiden Phaiak’lar engin Hypereia’da otururdu,
güçte üstün zorba Tepegözlere yakın,
Tepegözler onların topraklarını boyuna ya?ma ederdiler.
Tanrı yüzlü Nausisthoos onları kaldırdı,
götürdü yerleğtirdi Skherie’ye ,
alın teriyle yaşayan insanlardan uzaya.
Dört yandan surla çevirmişti kenti,
evler kurmuş , tapınaklar yapmıştı tanrılara ,
tekmil topraklar daşıtmıştı,
Ama çoktan boylamıştı Hades ülkesini ,
düşünceleri tanrılardan gelen Alkinoos kraldı Şimdi.” ( VI , 4-12 )
Bu bölümde ilginç bir mitos ile karşı karşıya kalmaktayız. Phaiak’ların kökeni anlatılırken Hypereia adlı bir ülkeyle de karşılaşıyoruz. Bu isim Hyper (Upšr-), üzerinde sözcüşünden gelmekte olup , bizim kanaatimizce üzerinde olan – belki de deniz üzerinde – anlamına gelmektedir. Burada Tepegözler , yani Kyklop’lar ( KÚklwpej ) da yer almaktadırlar. Kyklop’lar , mitolojik varlıklarının yanı sıra Dev anlamında da kullanılmaktadırlar ve bu pasajdaki devler daha önce gördüğümüz Nefilim ile benzerlik göstermektedirler. Kısaca Phaiak’ların bir ülkede devlerle birlikte yaşadığını öğrenmekteyiz. Ancak devlerin zorbalı?ından kaçan Phaiak’lar başka bir yere belki de bir adaya yerleğmişlerdir. Bu da daha bir çok efsane ile benzerlik göstermektedir.
Odysseus’un Alkinoos’un sarayına gitmesi ve sarayı betimlemesi ile Platon arasındaki benzerlikler de gözden kaçırılmamalıdır :
“Bu ara Odysseus’da gitti Alkinoos’un Canlı konağına ,
giremedi içeri , gözleri kamaşıverdi,
durakaldı tunç eğişin önünde ,
ulu canlı Alkinoos’un yüksek çatılı sarayı
???ldıyordu güneğ gibi ,ay gibi !
Tunç duvarlar uzanıyordu iki yanda
girişten ta içerilere dek,
kuşaklar vardı bu duvarlarda , mavi mineden
altın kapılar açılıyordu sağlam evin içerisine doğru ,
eğikleri tunçtan , söveleri gümüştendi,
iki yanları ve kap? tokmakları altından
Yerde iki köpek vardı , biri altındı , biri gümüş ,
bütün ustalığını göstermişti Hephaistos bunlarda ,
korusunlar diye ulu canlı Alkinoos’un konağına ,
ölümsüzdüler ve eskimek bilmeyeceklerdi.
Heykeller dikilmişti güzel ayaklılar üstüne,
yanan ç?raşılar tutuyordu ellerinde altından delikanlılar,
konaktaki Bölenleri aydınlatmak için geceleri.
Bir büyük bahçe vardı avlu dışında , kapılara yakın ,
dört dönümlük , çitlerle çevrili çepeçevre ;
A?açlar dal budak salmıştı burda kocaman kocaman ,
armut ve nar ağaçları , pırıl pırıl yemişli elma ağaçları ,
bal gibi incirler , yemyeğil fışkıran zeytinler,
ne yok olur , ne eksilir yemişleri bu ağaçların ,
yaz , k?? ara vermeden bütün yıl yeğerirler,
Zephiros estikçe biri biter , biri düşer ,
taze armut biter kuruyan armut yerine ,
elma üstüne elma biter , salkım üstüne salkım ,
incir üstüne incir biter.
Bir bağ var ötede ,salkım salkım üzümlü ,
arada bir güneşik çardaklar kurulu ,
işte kızarmış salkımlar , koparıp ezilmeye hazır ,
ama koruklar var yanıbaşında ,
çiçek dökmedeler yeni yeni,
alttan da başka salkımlar kızarır .
En dipte öbür ucunda ba?ın ,
asma kütüklerinini yanında , düzenli bostanlarda ,
fışkırırı yol boyunca çeşit çeşit bitkiler .
Ba?ın içinde iki çeşme akar ,
biri dolaşır bütün bahçeyi,
biri gider avlu eğişinden yüksek kona?a doğru ,
hep bu çeşmeden su alır yurttaşlar .
İşte parlak armağanlar bunlardı ,
tanrıların Alkinoos’a verdişi.” (VII 83-133)
Her türlü meyvenin , her zamanda yetiştişi bir tür “Cennet Bahçesi” tanımlaması bir çok mitte ortaktır. Özellikle Platon’un da Atlantis’i bu şekilde betimlemesi ve Odysseia’da aynı motiflerin bulunması dikkat çekicidir. Bir başka ortak nokta da iki su kaynaşının bulunmasıdır.
Ayrıca burada dikkat çeken bir husus da sarayda madenin bol kullanılması ve otomatik robotumsu eğyaların varolmasıdır.
Odysseia’da Phaiak’lar denizcilikte çok kuvvetli bir halk olarak geçerler ve dolayısıyla Poseidon önemli tanrılardan biridir. Odysseia’da bir çok yerde Phaiak’ların denizcilikte üstünlükleri anlatılır :
AZTEK M?TOLOJ?S?NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Eski K?ta’nın karşısında yer alan ve yüzyıllar boyu Eski K?ta’dan tamamen izole yaşadıkları varsayılan Orta Amerika yerlilerinin mitolojilerininde Klasik mitoloji ile benzer motiflerin bulunması ve Aztek efsanelerinde Atlantis’i andıran motiflerin geçmesi ilgi çekicidir.
Dişer Orta Amerika toplulukları gibi Aztekler de bizim yaşadığımız kara parçalarından önce dört dünyanın varolduğuna inanırlardı. Aztekler’e göre , bizim zamanımızdan önce , her birinin farklı bir tanrısı ve insan soyu olan dört güneğ varolmuştu ve her bir güneğ , toprak , hava , ateğ ve su ile ilgiliydi . Bu dört element ait olduğu dünyanın varoluŞu ile ilgiliolduğu kadar yok oluŞu ile de ilgili idi.
Aztek mitolojisine göre yaratıc? tanrı Ometeotl idi. Ometeotl düaliteyi temsil ettişi için dişi ve erkek özellikleri de kendinde barındırıyordu. Ometeotl bu ikili özelliğinden ötürü aynı zamanda Tonacatecuhtli ve Tonacacihuatl çifti ile de gösteriliyordu.
Ometeotl’un iki çocuŞu Quetzalcoatl ve Tezcatlipoca Aztek mitolojisinde önemli roller üstleniyorlardı. Tüylü yılan Quetzalcoatl bir çok efsanede yer almış , hatta , İspanyollar kıtayı işgale geldiklerinde Quetzalcoatl ile ilgili efsanelerden ötürü yerliler bu istilacıları saygı ile karşılamışlardı.
Aztek yaradılı? efsanelerine göre , göğün on üçüncü katında bulunan Yaratıc? , dört oğul hayata getirir. Bunlaradan birincisi , Kızıl Tezcatlipoca’dır. Öbürü ise Kara Tezcatlipoca’dır. Efsanelerde sıkça adı geçen Tezcatlipoca budur. Öbür çocukları ise Quetzalcoatl ve Huitzilopochtli’dir. Bu kardeğler varolan herşeyi ve aynı zamanda da ilk insan çiftini yaratırlar .
İlk dünya üzerinde, toprağa ait güneğ zamanında , Kara Tezcatlipoca hüküm sürmektedir. O zamanlar dünya üzerinde devler vardır. Quetzalcoatl Tezcatlipoca’yı denize atarak hükümdarlı?ına son verir. Tezcatlipoca Okyanustan çıkarak büyük bir jaguar olur ve devler soyu jaguarlar tarafından yok olur. Büyük jaguar ise bugün hala görebileceğimiz Büyük Ayı takım yıldızına dönüşür.
Quetzalcoatl ikinci dünya üzerinde , havaya/rüzgara ait güneğ devrinde hüküm sürer. Fakat bu dünya da Tezcatlipoca tarafından yok edilir. Quetzalcoatl ve bu dünya üzerinde yaşayanlar kuvvetli rüzgarlar tarafından sürüklenir. Bu devirde yaşayanların soyundan gelenler bugün maymuna dönüşmüş olarak ormanlarda görülebilirler.
Yağmur tanrısı Tlaloc , üçüncü dünya üzerinde , suya/yağmura ait güneğ devrinde hüküm sürer . Bu devrin sonunu da Quetzalcoatl ateğ yağmurları ile getirir. Bu Irk da hindilere dönüşür.
Dördüncü Irk ise Tlaloc’un karısı Chalchiuhtlicue tarafından yönetilir. O da bir su tanrıçasıdır. Büyük bir sel dünyayı kaplar ve bu Irka mensup olanlar balığa dönüşür. Dağlar seller altında kalır ve gökler yeryüzüne çöker.
Aztek mitolojisine göre bu dört soy yok olduktan sonra beğinci soy ortaya çıkar. İşte bu son olarak ortaya çıkan soydur. Aynı soylar Hesiodos tarafından da anlatılmaktadır. Hesioods da bizim soyumuzdan önce dört soyun varolduğunu fakat bunların yok olduğunu , Şimdi yeryüzünde bulunan insanların beğinci soya ait olduğunu anlatmaktadır.
Aztek mitolojisi ile Yakın DoŞu mitolojisi arasındaki Şaşırtıcı bir benzerlik de tufan efsanelerinden kaynaklanır.
Aztek efsanesine göre , Tata ve karısı Nene Tezcatlipoca tarafından korunurlar ve bu büyük sel baskınlarından kurtulurlar. Ancak bu çift izinsiz olarak ateğ yaktıklarından tanrı tarafından cezalanırlar.
Tata ve Nene efsanesinde hem Mezopotamya tufan efsanesi ile ortak yönler buluruz hem de Yunan mitolojisindeki Prometheus efsanesi ile benzer yönler gözümüze çarpar.
Aslında Atlantis’in varolduğu söylenen okyanusun iki tarafında da aynı efsanelerin var olması ve bu toplumların belleklerinde daha önce varolan bir felaketin anılarını saklamaları Atlantis’in varlığının basit bir efsaneden öte olduğunu düşündürmektedir.
Aynı şekilde , Maya efsanelerinde de , gerek kutsal kitapları Popol Vuh’da gerekse de Yucatec yazılarında tufan miti ve yokolan Irklar söylencesi mevcuttur.
Aztek efsanelerinde Atlantis
İlginç olan bir nokta da Aztek efsanelerinde Atlantis’den söz edilmesidir. Aztekler,
KAYNAKÇA
ATIENZA Juan G. , Los Supervivientes de la Atlántida , Ediciones Marínez Roca , S.A. , Barcelona , 1978
ASHE Geoffrey , Atlantis , Lost Lands , Ancient Wisdom , Thames and Hudson, London , 1992
BERLITZ Charles , The Mystery of Atlantis , Granada Publishing Limited , St. Albans , 1977
CAYCE Edgar Evans , Edgar Cayce on Atlantis , Warner Books , New York , 1968
CHARROUX Robert , Le Livre du Mysterieux Inconnu , Robert Laffont , Paris , 1969
DE CAMP L. Sprague , Lost Continents , Atlantis Theme in History , Science and Literature , Dover Publicatios Inc., New York , 1970
DONNELY Ignatius , Atlantis , The Antediluvian Word , Dover Publicatios Inc., New York , 1976
EFLÂTUN , Kritias ( çev. Erol Güney , Lûtfi Ay ), Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul , 1989
EFLÂTUN , Timaios ( çev. Erol Güney , Lûtfi Ay), Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul , 1989
ERHAT Azra , Mitoloji Sözlüşü , Remzi Kitabevi , İstanbul , 1978
HOMEROS , Odysseia ( çev. Azra Erhat , A.Kadir ) , Sander Yayınları , İstanbul , 1981
HOMET Marcel F. , Suns of the Sun , Neville Spearman, London , 1963
HOPE Murry , Atlantis , Efsane mi yoksa Gerçek mi ? ( çev. Sibel Özbudun) , Milliyet Yayınları , İstanbul , 1994
LUCE J.V. , The End of Atlantis, Granada Publishing Limited, St. Albans , 1974
MICHELL John , The New View Over Atlantis , Thames and Hudson , London , 1983
PLATON , Critias ( Traduction , Introduction et notes de Jean-François Pradeau ) , Les Belles Lettres , Paris , 1997
SCOTT-ELLIOT W. The Story of Atlantis and the Lost Lemuria , The Theosophical Publishing House London Ltd , London , 1968
SPENCE Lewis , History of Atlantis , Senate , London , 1995
TAUBE Karl , Aztec and Maya Myths , British Museum Press , London , 1993
