Bratislava Gezisi – Slovakya
Gezilecek Yerler
Maria Theresia şehirde en çok adı geçen isimlerdendir. Maria Theresia Bratislava şehrinin adı henüz Pressburg iken zamana damgasını vuran, güçlü bir imparatoriçedir. Bratislava’daki en güzel saray olan Palffy, ilk barok saray olarak bilinen Keglevich ve pembe dış cepheli Primatial bu güçlü imparatoriçe zamanında yapılmıştır. Bu yapılar genellikle Avusturya mimarisinin izlerini taşımaktadır.
Devlet başkanının kullanmakta olduğu Grasskalkovich Sarayı, tarihi bölgenin bitişiğinde bulunmaktadır. Maria Theresia döneminde şehirdeki pek çok kutlama, tören, konser Grasskalkovich Sarayı’nda düzenlenmiştir. Şehrin en görkemli yapıları çoğunlukla Maria Theresia tarafından yaptırılmıştır ve Maria Theresia yaptırdığı ihtişamlı saraylarda görkemli eğlenceler düzenlemiş, sarayların halka açık bahçelerinde halkın da eğlenmesine imkân sağlamıştır.
St. Martina Şatosu’nun yamacındaki katedralde pek çok ünlü müzisyen konser vermiş, 19 kral ve kraliçe burada taç giymiştir. Bakır kubbeli saraylar ve kiliseler bu şehre özgü mimari yapılardır.
Hlavne Meydanı
Her büyük şehrin olduğu gibi bu şehrin de kalbi olan bir meydanı vardır; Hlavne Meydanı. Bu meydanda Mozart ve Franz Liszt çocukluk zamanlarında ilk sahne gösterilerini yapmışlardır. Macar Kraliyeti’nin ilk üniversitesi; Academia Istropolitana burada kurulmuştur. Eski belediye binası ise, 500 yıl boyunca bu şehrin yönetildiği tarihi mekândır.
Hlavne Meydanı, arnavut kaldırımlarıyla döşenmiştir, tüm eski şehir bölgesi araç trafiğine kapalıdır. Aheste aheste yürüyüp, tarihi binaları rahatlıkla inceleyerek dilediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz. Meydanın ortasındaki 1572’de yapılmış Maximilian Çeşmesi insanların buluşma noktasıdır. Maximilian Çeşmesi dışında şehrin birçok yerinde değişik çeşmelere rastlayabilirsiniz.
Meydanı çevreleyen renkli binalar, barok ve Rönesans etkilerini üzerlerinde taşımaktadır. Bu capcanlı meydan, küçük dükkânlar ve kafelerle doludur. Birçok yabancı konsolosluk da bu meydandadır.
Grassalkovich Sarayı
Saray, 1760 yılında Maria Thresa’nın isteği üzerine Kont Anton Grassalkovich adına yapılmıştır. Uzun yıllar boyunca aristokrat etkinliklerin, konserlerin ve baloların düzenlediği saray; bugün Slovak Cumhuriyeti Başbakanlık Sarayı olarak kullanılmaktadır.
Sarayın hemen arkasında Hodzovo Meydanı bulunmaktadır. Bu meydan kocaman yaşlı ağaçlarlarla ve çimlerle kaplıdır. Meydanda şahlanan bir at üzerinde duran İmparatoriçe Maria Theresa’nın bir heykeli vardır. Tibor Batfay tarafından yapılan bu heykel Gençlik Çeşmesi’nin üzerinde durmaktadır. Meydana bisiklet ve köpek girmesi yasak olduğundan oldukça sakin bir alandır. Gün doğuşundan gün batımına kadar açık olan bu mekân yıl boyunca her gün ziyaret edilebilir.
Palffy Sarayı
Jan Palffy Kontu tarafından yapılan sarayda, cam üzerine yapılmış Gotik resimler, 17. yüzyıl usta ressamlarının resimleri, 13. yüzyıla ait tarihi eserler tüm güzellikleriyle sergilenmektedir. Bazı günlerde modern sergilere yer verilmektedir.
Keglevich Sarayı
Sarayın giriş kapısı üzerinde iki aslan ve antik Hırvat ailesi görülmektedir. Ludwig van Beethoven’ın yakın bir arkadaşı ve yetenekli bir piyanist olan Kontes Babetta Keglevich, Beethoven’la birlikte sarayda birçok kez kompozisyon sergilemişlerdir. Beethoven’ın 1796’daki ziyaretiyle bir süre müzik akademisi olmasına karar verilen saray, bugün Danimarka Büyükelçiliği olarak kullanılmaktadır.
Devin Kalesi
Bratislava Kalesi’nin kalıntıları olan bölgeden şehir manzarası muhteşemdir. Yüzyıllar boyunca Kelt, Alman, Roma ve Slav medeniyetlerinin izlerini barındıran bölgede yürürken zengin, sıcak iklim bitki örtüsünü göreceksiniz. Sangberg kum tepesinin üzerinde 14-16 milyon yaşında olan fosilleri görmeniz mümkündür. Doğal bir patikanın da yer aldığı vadi; bisikletçilerin ve motor tutkunlarının hayran kaldığı yerlerdendir.
Cafe Meyer
Ana meydanın hemen köşesinde geçmişin tatlarını bugüne taşımayı başaran bir kafe bulunuyor. 1878’de açılmış olan kafenin ortasındaki kuyunun altında eski zamanlardan kalma kemikler ve kaplar bulunuyor. Café Meyer, yerel mutfağın yanı sıra pastalarıyla çok sevilen bir mekândır.
Rusovce and Cunovo
Farklı toplu taşıma araçları ya da Tuna Nehri kıyısından bisikletle giderek Ulaşabileceğiniz İngiliz Tudor dönemi tarzında yapılmış olan kalenin etrafında İngiliz parkı bulunmaktadır. Čunovo, olimpiyat şampiyonu Michael Martikan ve “su sporcularının cenneti” olarak adlandırılan 816 metre uzunluğunda ve 6,6 metre derinliğinde olan su kanalını içinde barındırır. Spor komplekslerinin yanı sıra bir Avrupa müzesi olan Danubiana Sanat müzesini de görebilirsiniz. 1700 metrekarelik alana sahip olan müzede, en ünlü Avrupalı ve yerel sanatçıların eserlerini bulabilirsiniz.
Trinity Kilisesi
Eski şehrin girişinde, yuvarlak bir meydanda, içi büyüleyici güzellikte olan Trinity Kilisesi ile karşılaşacaksınız. 1529′da Osmanlı Savaşı sırasında yıkılan St. Michael Kilisesi’nin yerine inşa edilen kilise 1717′de yapılmaya başlanmış ancak bitirilişi 1727 yılını bulmuş. İç kısımları tamamen mavi renge boyanan kilisenin duvarlarında ve tavanda oldukça güzel freskler yer almaktadır.
Eski Şehir
Kilisenin biraz ötesindeki dar geçitten geçerek eski şehri görebilirsiniz. 1927 yılından beri beton olarak inşa edilmiş köprüden geçip, bugün ayakta kalabilmiş dört kapıdan sonuncusu olan Michael’s Kapısı’ndan içeri girebilirsiniz. Eski binaların alt katları modern ve zevkli bir şekilde döşenerek, küçük kafeteryalar ve restoranlar hâline getirilmiştir.
Bazı evlerin pencereleri savaş sırasında tuğla ile örülerek kapatılmış veya pencerelere taş yünleri sıkıştırılmıştır. Bu evler bugün aynı şekilde korunmaktadırlar. Bir evin çatısında aldığı bir darbe sonucu büyük bir delik bulunmaktadır. Açık hava müzesinde gezerken savaş esnasında hasar gören evlerin bile mimari estetiğe sahiptir.
Cumil ve Napolyon Heykelleri
Şehrin en çok fotoğrafı çekilen heykeli; eski şehrin içinde yürürken birden karşınıza çıkıyor. Logar kapağından çıkar gibi durmakta olan bronzdan bir heykel, muzip bir şekilde aşağıdan yukarı doğru bakıyor ve mutlu mutlu gülümsüyor.
Meydanda bulunan bir diğer heykel de, banka yaslanmış bronz Napolyon heykelidir. Bu iki heykelin de sembolik anlamları vardır. Cumil 1997 yılında Korzo’nun yani eski şehrin yeniden inşasını anlatmak, Napolyon heykeli ise 1805 yılındaki istilayı hatırlatmak için yapılmış. Şehir meydanının kenarında birbirinden güzel mimari özellikler sergileyen yapıların yanı sıra sizi şaşırtacak heykeller de görmeniz mümkündür.
St. Elizabeth Kilisesi
“Mavi Kilise” adıyla da bilinen St Elizabeth Kilisesi’nin dış cephesi tamamen mavi seramiklerle süslenmiştir ve nouveau mimari sanatının muhteşem örneklerini sergilemektedir. Bratislava; özgürlüğüne kavuşmasıyla birlikte etkileyici tarihi binaları, en iyi hâllerine getirmiş ve en iyi şekilde restore ettirmiştir.
St. Martin Katedrali
Eski Şehir’in sonunda Bratislava Kalesi’nin altında bulunan katedral, Macar krallarının ve kraliçelerinin taç giydirme törenlerinin yapıldığı, tarihi 14. yüzyıla uzanan bir yapıdır. St. Martin tacın üzerine konulması için bir haç yerine altın bir yastık kullanılmasını uygun görmüştür. O günden sonra bu katedral, dini bir yapı olmanın dışında yeniliklere açık oluşunu kanıtlamıştır.
Bratislava Kalesi
Eski şehrin üzerinde bulunan tepeye yapılmış kale, Bratislava hakkında yazılı kayıtlarda bulunan ilk yerdir. Bu yazılı kayıt; 907’de yazılmış olan Salzburg anıtlarıdır. Yazıda Bavyeralılar ve Macarlar arasında geçen savaş anlatılmaktadır. Kalenin ilk sahiplerinin Keltler olduğu düşünülmektedir. Keltlerin kaleye verdikleri isim ise Oppidum’dur.
Yüzyıllar boyunca Roma İmparatorluğu’nun sınırında bulunan kale, Büyük Moravian (Çek) İmparatorluğu sırasında heybetli bir şekilde büyütülmüş ve o zaman için önemli ve belirgin bir merkez hâline getirilmiştir.
10. yüzyılda Bratislava büyüyen Macaristan’ın önemli bir bölgesi olmuştur. Kalenin içine taş bir saray ve onun uzantısı olan taş bir kilise; St. Saviour yapılmıştır. 15. yüzyıla gelindiğinde ise, Luxembourg Hanedanı’nın son imparatoru Sigismund’un hükmüyle kale, gotik stille yeniden yapılmıştır. Bu dönemde kaleye yedi metre uzunluğunda yeni bir giriş kapısı; Sigismund’s Gate eklenmiştir.
Kral Ferdinand 16 yüzyılda Rönesans stiliyle kaleyi yenilerken, 17. yüzyılda Maria Theresa barok stilini daha uygun görmüştür. Özetle Bratislava Kalesi her döneme göre yenilenmeye devam etmiş, sürekli yenilenen şehre ayak uydurmuştur.
Tarih kokan heybetli Bratislava Kalesi’ne gittiğinizde tüm şehri ve Tuna Nehri’nin eşsiz manzarasını görebilirsiniz.
Primatial Sarayı
1778 yılında Estergon başpiskoposuna ait bölgede yapılan saray, tamamen klasik bir şekilde inşa edilmiştir. Sarayın çatısında bulunan alegorik heykeller ve vazolar, ünlü heykeltıraşlar J. Kögler ve J.A. Messerchmidt tarafından yapılmıştır. Pencerelerin üzerinde bulunan 150 kilo ağırlığındaki heykel, sarayın ilk sahibi olan Kardinal Jozef Batthyanyi’nin heykelidir.
Çatıda bulunan heykeller, kardinalin insani değerlere ve gelişime verdiği önemi göstermek amacıyla yapılmıştır. Fransa ve Avusturya arasında imzalanan Bratislava Antlaşması 26 Aralık 1805 tarihinde bu sarayın Aynalar Salonu’nda (Hall of Mirrors) imzalanmıştır.
Bugün ise Bratislava Belediye binası olan saray, halkla iç içedir ve eski sarayın Aynalar Salonu, büyük konserler için kullanılmaktadır. Bir İngiliz kasabası olan Mortlake’de 1903’te gün yüzüne çıkan kraliyet duvar resmi dokumacılığı koleksiyonunun nadir eserleri şüphesiz görülmeye değerdir.
Sarayın bahçesindeki zarif çeşme St. George, efsanevi bir şövalyenin ejderha ile savaşmasını simgelemektedir. Efsaneye göre; şövalye, reformcu St. George kardinalini, ejderha ise şehrin reformunu yasaklayan Katolik Kilisesi’ni simgelemektedir. Efsaneye göre, St George ejderha ile savaşında galip gelir ve ödül olarak bakire Dubravka ile evlenmeye hak kazanır. İnanışa göre, her yıl St. George Günü’nde, taştan heykel canlanır ve atıyla tüm şehir sakinlerini kolaçan edip tüm şehri dolaşır.
St. Michael Kapısı
Bratislava’nın ortaçağdan kalma en eski kapısı üzerinde barok stili bir ejderha bulunur. Kapı adeta tarihi hayatla, güncel yaşamı birbirinden ayıran bir noktada bulunmaktadır. Kapının dışında yoğun akan bir yaşam, trafik, telaş; diğer yanda ise tarihi eserlerin olduğu, tarihi dokuyla kaplı bir yer.
St. Michael Kapısı’nın hemen altında kapının diğer önemli dünya şehirlerine olan uzaklıkları yazılmış ve İstanbul da doğal olarak bu şehirler arasında yerini almıştır.1543’te Osmanlı, Estergon’u fethedince kardinal kaçıp bu kapıdan geçmiş ve kapının arkasındaki tarihi yapıtları ve binaları büyütmüştür. Osmanlı, farkında olmadan buradaki sanatsal gelişime katkıda bulunmuştur.
En Dar Ev
Michael Kulesi ve Michael Kapısı’nın arasında bulunan 130 cm genişliğindeki, 3 katlı ev turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşmaktadır. Bu yapı, Avrupa’da bulunan en dar evdir.
