Datça Gezisi
DATÇA: Strabon’a göre dünyanın en uzun yaşatan yeri
Çekimler arasında gene Datça’da dinlendim bu sene. En güzel zamanında Datça’da yüzdüm-yürüdüm-kendimi dinledim. Ege ve Akdeniz’in arasında, tam yaz mevsiminin ortasındaydım.
Vakit geçmesin istedim. Bildim ki son güzel havada, son kez denizdeydim. Bildim ki şehre gidince bir daha buralara inemeyeceğim, bir kez daha denize giremeyeceğim. İlerisi soğuk, ıslak; ufukta sıkışık trafik, bolca sinirli insan, sayısız dert var.
Oysa Datça, nasıl ama!
Daha doğrusu Eski Datça ve köyler-koylar. Yeni Datça merkezden şiddetle uzak durun. İnsanoğlunun çirkin yaratabilme, güzelliğin ortasında gudubet yapılarla bir cennet koyu mahvedebilme yeteneğini görüp çok üzülürsünüz sonra. Ben öyle yaptım. “Ne var orada” diye sorsanız, inanın bilemem. Ne bir sokakta yürümüşlüğüm var ne de bir insan tanımışlığım. Uzaktan gördüm, tepeden seyrettim; içim acıdı, reddettim. Daha fazla kendimi mahvetmemek, güzel günlerimi gölgelememek adına Yeni Datça’ya kalın bir perde çektim.
SOKAKLARINA ŞİİR SİNEN KÖY
Ama size Eski Datça sokaklarını bir bir sayabilirim. Evlerini, ağaçlarını, güzel insanlarını da. Yaz, İlkbahar, hele de sonbahar gezisi için en uygun yerlerden biri bence burası, Eski Datça. Büyük şehirlerin uğultusu ve mutsuzluğundan kaçmış okur yazarlarla, doğudan bu dar sokaklara sığınmış kalabalıklarla, bilmem kaç kuşaktır buralılarla saati sabah ettim. Güler, Su ve Güzel Yücel’le sohbet ettim. Resim seyrettim, şiir okudum, şiir dinledim, Can Yücel’i hatırladım:
“Beni kuzum Datça’ya gömün / Geçin Ankara’yı İstanbul’u! / Oralar ağzına kadar dolu / Alabildiğine de pahalı. / Örneğin Zincirlikuyu’da / Bir mezar 750 milyona. / Burası nispeten ucuzluk, / Ortada kalma tehlikesi de yok. / Hayır, dua istemez / Dediğim gibi, beni Datça’ya gömün / Şu deniz gören mezarlığın orda, / Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!”
Badem kırılıyor her köşede. Türlü adları, cinsleri varmış; nurlu, dedebeğı, diş denirmiş. Salyangoz yemeği pek güzel olurmuş. Bir yıl boyunca en az 300 günde güneş açarmış. Rüzgarı bolca esermiş, nem en çok bu yaz hissedilmiş. İnsanı pek bir muhabbetli, otları kitaplar yazılacak kadar bol, koyları say say bitmezmiş. Datça’nın 3 B’si: Bal, badem ve balığı pek şöhretliymiş. Balın hası kekik, çayın hası ada’dan olurmuş. Haa bir de, Balıkaşıran’dan öteye akıllı adam geçmezmiş. Tarihi pek eskilere gider, biraz eşeleyene pek çok zenginlikler sunarmış…
Bu sonbahar, yapılabilecek en güzel gezilerden birinde, olunacak en güzel noktadayım sanki. Strabon’un “Tanrı yarattığı kulun uzun ömürlü olmasını isterse, buraya bırakır” dediği kentteyim. Acaba gerçekten demiş mi, yoksa turizmciler mi uyduruvermiş; orasını pek bilemedim…
Yapacak o kadar çok şey var ki… Bal ve badem yiyerek başlamak lazım güne. Özellikle sonbaharda… Yukarıya, mezar taşlarının üzerindeki yazılarıyla meşhur Yazıköy’e gidip, zamandan kopmak lazım. “Daha genç idim, hevesim vardı dünyada / İki tane yavrum vardı yuvada. / Almanya’ya kadar gittim imdada, / Onbeş gün sonra gözümü yumdum hayata…”
NEYDİ ARADIĞIM, NEYİ BULDUM
Burası böyle bir yer işte…
Bir köyün “sohbeti” olur mu hiç? Kimbilir, olur belki de. Kentler konuşur, dertleşir, seneleri aktarır belki de. O “elektrik” denen şey, budur belki de.
Eğer öyleyse, en iyi zaman bu zamandır belki de…
Bilirim şubat ayında bademlerin bütün dağları tepeleri beyaz gelinliklere bürüdüğü zamanı. O doğanın delice uyanışının yaydığı kokuyu, hissedilen o ilk gençlik enerjisini. O bambaşka bir zaman, bambaşka bir konu, bambaşka bir Datça.
Sanki ben buraya bir virgül atmaya gelmişim de, bambaşka birşey bulmuşum gibi. O bulduğumu bilemiyorum ama. Knidos’u turladım, Reşadiye’yi dolaştım, Le jardin de Semra’da durdum; ama bütün bu gezinin sonunda bir şey buldum. O bulduğum neydi, işte onu unuttum.
Yapmadan dönmeyin
1. Eski Datça gezisi; sokak sokak.
2. Köylere tur.
3. Reşadiye’de Konak’ı mutlaka gezin.
4. Palamutbükü ve Hayıtbükü’nde zaman geçirin.
5. Uzun yüzme günleri ayırın, bükler çok elverişli.
6. Knidos, en güzel antik kentlerden biri. Kitaplarla, hakkını vererek gezmenizi öneririm.
