Hatay
Hatay ilimizin diğer adı da Antakya’dır.
Anadolu’nun güneyinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sınır vilayetlerinden biri olan Hatay ilinin yönetim merkezi Antakya, 36 10′ kuzey enlemi ve 36 06′ doğu boylamı ile yurdumuzun en güneyinde yer alan kent niteliğindeki yerleşme merkezidir.
Akdeniz iklim bölgesinin doğu ucunda, kıyıdan 22 km. kadar içerde olar kentin denizden yüksekliği yaklaşık 80 m.dir. Kuzeyde Amanos Dağları (Nur Dağları) ile güneyde Kel Dağ (Cebel-i Akra) arasında kalan Aşağı Asi Vadisi’nin başlangıcında, Kel Dağı’nın kuzeydoğusunda, 440 m. rakımlı Habib-i Neccar Dağı’nın eteklerindedir. Kentin kuzeydoğusuna doğru gelişen ve Hatay çöküntü alanının ortasında yer alan Amik Ovası, zirai potansiyeli çok yüksek kalın bir alüvoyal toprak tabakası ile kaplı olup, aynı zamanda ilin en büyük toprak düzlüğünü oluşturur. Başta Asi Nehri olmak üzere, Karasu ve Afrin Çayı ile beslenen Amik Ovası’nda, yakın zamanlara kadar Amik Gölü adı ile bilinen bir göl vardı. Ancak uzunluğu 16 km., genişliği 10 km. olan gölün ve göl çevresindeki bataklıklarla beraber 310 km2’yi bulan arazinin bir bölümünün kurutulması ile göl kayboldu. DSİ tarafından yürütülen ve 1955 yılında başlayıp 1980 yılında tamamlanmış olan kurutma işlemi sonucunda elde edilen zirai verimi yüksek topraklar çiftçilere dağıtılarak tarıma açılmıştır.
|
|
Antakya’nın ortasından geçen ve ovanın kurutulması çalışmaları sırasında nehir yatağının kentin içinden geçen kısmı ıslah edilerek düzgün bir kanal haline getirilmiş, Antik Çağ’ın Orontes’i olan günümüzün Asi Nehri’nin kaynağı, Lübnan Dağları’dır. |
| Amanoslar ile Keldağ arasında bir yatak oluşturan Asi Nehri’nin toplam uzunluğu 380 km. olup, nehrin büyük bölümü Suriye toprakları içinde bulunmaktadır. | |
| Kuzey yönünde yaklaşık 30 km. boyunca Türkiye-Suriye sınırını oluşturacak şekilde akan Asi Nehri, topraklarımıza girdikten sonra batıya döner ve bugün hemen hemen tümü kurutulmuş olan Amik Gölü’nün ayağı Küçük Asi ile birleştikten sonra güneydoğu doğrultusuna yönelir ve yaklaşık 40 km. sonra Samandağ’ın güneyinde bir delta oluşturarak Akdeniz’e kavuşur. Antik çağda küçük tonajlı nehir gemilerinin seyrüseferine imkan veren ve Antakya’yı asırlar boyu Akdeniz’e bir su yolu ile bağlanmış olan Asi Nehri’nin bugün akıttığı ortalama su miktarı, kentin içinde 5.04 m3/sn.dir. Asi’nin Antakya içinden geçen ve bir kanal haline getirilmiş olan yatağı, yaklaşık 2 km. uzunluğunda ve 30-35 m. genişliğindedir. | |
| Kentin kuzeydoğusunda, üzerinde Demir Kapı’nın yer aldığı, St. Piyer Kilisesi yakınından geçen ve bir sel yatağı niteliğinde olan Hacı Kürüş Deresi ile güneybatıdaki Hamşen Deresi (Memekli Köprü’nün altından ve kışlanın yanından geçen) Habib Neccar Dağı’ndan doğarak Asi’ye doğru akan iki önemli su yatağıdır. |
XIX. yüzyıldan beri nehrin karşı tarafında, kuzeybatıdaki düzlüklerde kurulan yeni mahallelerle büyüyerek kendi mimari karakteri içinde gelişen Yeni Antakya’yı nehir ile Habib Neccar Dağı arasında kalan Eski Antakya’ya bağlayan dört köprüden üçü, bulundukları yer ve malzemeleri itibariyle tamamiyle yeni köprülerdir. İçlerinde en eskisi olan dördüncü köprü ise asırlarca yaya ve araç trafiğine hizmet etmiş olan eski köprünün bulunduğu yerde, modern malzeme kullanılarak inşa edilmiş, yeni bir köprüdür. Amik Gölü’nün Asi Nehri aracılığı ile kurutulması projesi çerçevesinde, Asi’nin genişletilmesi ve yatağının taranması çalışmaları sırasında kentin Roma Çağı’ndan beri ayakta duran bu ünlü taş köprüsü (ki Diocletian zamanında yapıldığı tahmin edilir), 1972 yılında Hunharca ve acımasızca yıkılarak yerine bugünkü betonarme köprü inşa edilmiştir.
|
|
Tepelerin zirvelerine tırmanarak kenti çepeçevre saran sur kalıntıları ve kalesiyle kentin adeta simgesi olan ve eteklerinde Antakya’nın kurulu olduğu Habib Neccar Dağı, kenti güneybatı-kuzeydoğu istikametinde sınırlayan bir dizi tepelerin oluşturduğu doğal bir engeldir. |
|
Antik Çağdaki ismi Silpius olan Habib Neccar Dağı’nı da içine alan Keldağ sırası, altyapı serpantin ve gabro gibi yeşil renkli kütlelerin oluşturduğu, üst kısımlarda ise bazalt ve kalkerin hakim olduğu jeolojik bir yapıya sahiptir. Habib Neccar’ın kuzeybatı yamaçları, genç fayların dik basamaklar oluşturduğu parçalanmış, arızalı yüzeyler halindedir. |
Antakya ve civarında Akdeniz iklim tipi egemendir. Bu nedenle kentte yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer. Ancak, kıyı şeridi ile dağların arka kısımları ve yükseltisi fazla olan yerler arasında iklim koşullarındaki bölgesel farklar nedeniyle Antakya’daki iklim koşulları kıyı şeridine kıyasla biraz farklılık gösterir. Bu nedenle sıcaklık, kıyılarda yüksek değerlerde kalır. Yazların, kıyı şeridine kıyasla daha serin geçmesinin bir nedeni de en sıcak ortalamaların kaydedildiği ayların aynı zamanda, Antakya’da rüzgarın en hızlı estiği ve en çok esme sayısına ulaştığı aylar oluşudur. Antakya’da yıllık sıcaklık ortalaması 18.2 derecedir. En yüksek sıcaklık 26 Ağustos 1962’de 43.9 derece, en düşük sıcaklık ise 15 Ocak 1950’de -14.6 derece olarak kaydedilmiştir. Yılın 148.2 günü açık, 156.2 günü bulutlu, 60.5 günü kapalı geçmektedir. Antakya’da yaz günleri ortalaması yılda 172 gündür. Kış günü genellikle görülmez. Donlu günler yıllık ortalaması 7 gün, karlı günler yıllık ortalaması ise 0.9 gündür. Antakya’da yıllık ortalama nem oranı %69’dur. Antakya’da kış aylarında en yüksek değerlere ulaşır. Sonbahar ve ilkbahar daha az yağış alan aylardır. Temmuz ve Ağustos aylarında hiç yağış almayan Antakya’da yıllık yağış ortalaması 1173.4 mm.dir. Özellikle bahar aylarındaki sağanaklar meşhur olup kısa bir süre içinde kentin sokaklarını dereler haline getirir.
Eski Çağlardan Osmanlılara kadar Antakya
Yapılan arkeolojik kazılar kuzey Suriye’de İÖ 4.binde ve 3. bin başlangıcında birbirine bitişik kültür çevrelerinin oluştuğunu ve İÖ 3. bin dolaylarında bu bölgede küçük kentler (kent devletleri) halinde bir yerleşmenin başladığını göstermektedir.
Amik Ovası’nın doğusunda Antakya-Halep yolu yakınında bulunan Tell-Tayinat ve özellikle Tell-Açana’da (Alalah), 1934 yılından bu yana yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış olan avlulu, dikdörtgen planlı ve çok odalı evler ile tapınaklar, ön avlulu saraylar ve savunma yapıları, İÖ XVIII-XII. yüzyıllar arasında inşa edilmiş binalardır. Ayrıca Tell-Açana yerleşme höyüğündeki kazılarda ele geçirilen parçalar, buranın Kalkolitik Çağdan beri (İÖ 5000-4000) bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir.
Buluntulardın ortaya çıkardığı bir diğer sonuç da, İÖ 3. binde, Anadolu’dan Amik Ovası kanalıyla Filistin’e doğru bazı kavimlerin hareket ederek, Mısır’a kadar uzanan, güney-kuzey doğrultusunda bir ticaret aksını meydana getirmiş olduklarıdır.
Filistin ve Suriye sahillerini takriben güney Anadolu’ya gelen yollar ile bu yöne dik olan ve Mezopotamya’dan gelerek Akdeniz’e ulaşan yollar, bu bölgeden geçmek zorunda idi. Grekler, Makedonlar’ın bölgeyi istilasına kadar aynı ticaret yollarını kullanmışlardır. Ticari trafiğin zaman içinde giderek gelişmesi, bölgenin askeri yönden kontrol altında bulundurulması zorunluluğunu her dönemde gündemde tutmuştur.
İÖ. XVII. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hakimiyetinde kalan bölge, bu tarihten itibaren Hurriler ve Hititler tarafından istila edilmiştir. Hitit İmparatorluğu’nun İÖ 1200 yıllarında parçalanmasından sonra güneyde kurulan Sam’al Prensliği’nin iki yüzyıl kadar bağımsızlığını koruması ve İÖ 700 tarihinde Asur egemenliğini kabul etmesi ile bölge Asur yönetimine geçmiştir.
Daha sonra Babil egemenliğine giren bölgede, büyük ünvanı ile bilinen Pers Hükümdarı II. Kuras’ın İÖ 539’da Babil İmparatorluğu’na son vererek Mezopotamya ve Suriye’yi alması ile başlayan Pers hakimiyeti, bir satraplık halinde Makedon istilasına kadar devam etmiştir. Büyük İskender ile başlayan Makedon istilasından önce Grek tacirler tarafından Antakya’nın bulunduğu yerin bir durak noktası olarak kullanılmış olması ihtimal dahilindedir. Antik Çağdaki adı Orontes olan Asi Nehri’nin o çağlarda küçük gemiler için seyrüsefere uygun olması ve Antakya’nın nehir yolu ile Akdeniz’e bir günlük mesafede oluşu bu ihtimali kuvvetlendiren faktörlerdir.
Antakya kurulmadan önce civarda kent olarak varolan Grek yerleşmeleri hakkında, Malalas ve Libanius’un naklettikleri menkibeler içinde üç isim geçer. Birincisi Silpius’da (Bugünkü Habib Neccar Dağı) Iopolis, diğeri Antakya’nın yakınındaki Daphne (bugünkü Harbiye) civarında Herakleia ve Silpius’un tepesinde KasiotisAntakya’nın Seleucuslar tarafından kurulduğu bilinmekle beraber Libanius, kentin kurucusunun Büyük İskenderun olduğundan bahseder. İÖ. 333 yılı Ekim ayında Arbela (Erbil) yöresinde Gavgamela Ovası’nda Pers hükümdarı Dara’yı (Büyük Dairus) mağlup eden Büyük İskender, fetihlerine devam etmek üzere güneye, Fenike’ye doğru ilerlerken, Antakya’nın doğusunda suyu çok tatlı olan bir pınarın başında durur ve kaynaktan çıkan suyun annesinin sütü kadar tatlı olduğunu söyleyerek pınara annesinin ismini verir: Olympias.
Orada bir çeşme yaptıran İskender, yörenin güzelliğine hayran olur ve bu yerde bir kent kurmayı arzular. Fakat fetihlerine devam etmek zorunda olduğu gerçeği karşısında buna vakit bulamaz ve sadece bir mabed ile bir hisarın inşasına başlanır. Bu rivayeti, Büyük İskender’in (başka yerlerde benzer şekilde yaptığı gibi) stratejik önemi olan bir bölgede, Makedonlar’dan oluşan bir garnizon teşkil etmiş olduğu şeklide düşünmek, dana gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.
Antakya’nın Seleucus I. Nicator (İÖ. 312-280) tarafından kuruluşuna ait Libanius ve Malalas’ın rivayet şeklinde naklettikleri olaylar birbirinden farklıdır.
Büyük İskender’in İÖ 323’te ölümünden sonra imrapatorluğun yönetimini ve topraklarını paylaşan generallerinden Antigonos ve Seleucus I. Nicator arasındaki iktidar mücadelesinde, bu iki kumandanın, İÖ. 301 yılı Ağustos ayında İpsus’da (Puhut yöresinde bir düzlük) yaptıkları savaş Antigonos’un mağlubiyeti ile sonuçlanınca, Suriye ve Mezopotamya, Seleucus yönetimine geçti. Bu savaş sırasında Seleucus’un yönetim merkezi Tigris (Dicle) kenarındaki Seleucia, Antigonos’un yönetim merkezi ise Antakya’nın 5 km. kadar kuzeyindeki Antigonia isimli kentlerdi.
İpsus savaşından sonra Mezopotamya’dan Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir bölgenin kontrol altında tutulmasının getirdiği zorunluluk, Seleucia’nın yeri bakımından çok içerilerde olması nedeniyle artık krallığın yönetim merkezi olarak kalmasını imkansız hale getirmişti.
Bu durum Seleucus’un, krallığın merkezini daha batıya taşımasını, kendine oralarda uygun bir yerde yeni bir başkent kurmasını gerekli kıldı. Bu amaçla Akdeniz’in en güzel limanlarından biri olan Seleucia Pieria’nun bulunduğu yer, topoğrafyası, deniz ulaşımına açık oluşu, zaptedilmesi zor bir akrepole sahip olması gibi özellikleri nedeniyle uygun bulundu ve İÖ 300 yılı Nisan ayında Seleucia Pieria (bugün Antakya’nın kazası olan Samandağ, daha eski ismi ile Süveydiye) başkent olarak kuruldu. Krallığın yönetimi Tigris kenarındaki Seleucia’dan, deniz kenarındaki Seleucia’ya taşındı.
Makedonlar’ın Grek mirasını, iç kısımlara kıyasla sahillerde daha iyi koruyup kontrol edebilmeleri ve buralardan yayılmaları, yönetim merkezinin sahilde yer almasının nedenleri arasındadır.
Seleucos, mağlup ettiği Antigonos’un yönetim merkezi olan Antakya yakınındaki Antigonia’yı tahrip ederek halkını kendi adına kurduğu bu yeni başkente naklettirdi. Ancak kısa bir süre sonra yeni başkentin Seleucus krallığı için sahip olması gereken bazı niteliklerden yoksun olduğu gerçeği ortaya çıktı. Krallığın egemenliği altında bulunan Küçük Asya, Fırat Havzası, merkezi ve güney Suriye ile Amik Gölü civarının kontrol altında tutulmasında, Seleucia Pieria’nın bu hakimiyetin sağlanması için başkent olarak uygun yerde olmaması ve denizden gelecek saldırılara açık bulunması, daha içeride bir kent kurulmasını zorunlu hale getirdi. Bu kentin Antakya sahasında olmasına karar veren Seleucus’un, yeni bir kent kurmak veya bu civarda b ulunan Antigonos’un başkenti Antigonia’yı ihya etmek seçeneklerinden, yeni bin kent kurma
fikrini benimsemesinde, mağlup ettiği bir kumandanın tahrip ederek ahalisini de Seleucia Pieria’ya naklettiği başkentini yeniden canlandırmasının prestij açısından uygun olmayacağı düşüncesinin ağır basmış olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.
Antigonia’ya kıyasla su kaynakları açısından son derece zengin olan Daphne’ye (Harbiye) 6 km. mesafede bulunan müstakbel Antakya kentinin bulunduğu alan, Orontes (Asi Nehri) kıyısında olup denizden 22 km. mesafede, bir günlük nehir yolculuğundan sonra Akdeniz’e ulaşılabilen bir bölgede idi. Ayrıca denizden gelecek saldırılara karşı emniyet açısından yeteri kadar içeride bulunuşu yanında Seleucia Pieria ile arasındaki mesafenin, bir askeri birlik için bir günde kattedilebilir oluşu yer seçimini etkileyen diğer avantajlar arasındaydı.
| ANTAKYA’NIN KURULUŞU | ||||
| Kentin kuruluş merasimleri İÖ 300 yılının Mayıs ayının 22’sinde, Seleucus hükümdarlığının 12. yılında, Seleucia Pieria’nun kuruluşundan tam bir ay sonra yapılmış ve kentin inşasında tahrip edilmiş olan Antigonia kentinin taşları yapı malzemesi olarak yeniden kullanılmıştır. | ||||
| Antik kentlerin bir çoğunda olduğu gibi, kuruluşunda dini bir temele dayanıldığı görüşü dikkate alınırsa Antakya’nın kuruluşu Malalas’a göre şöyle olmuştur: İÖ 300 yılı 23 Nisanında Casius Dağı’na çıkan Seleucus I. Nicator yeni kuracağı kentin yerini göstererek bir işaret vermesi dileği ile Zeus’a bir kurban keser. Bir kartal kurban etini kapar ve bir süre uçtuktan sonra eti bırakır. Böylece Seleucia Pieria’nın kurulacağı yeri Zeus’un gösterdiğine inanılır. | ||||
|
||||
| Anadolu’daki diğer ünlü Antakya’lar: Isparta’nın kazası Yalvaçda bulunan ve Hıristiyanlığın yayılma döneminde havarilerin faaliyet gösterdiği bir diğer önemli merkez olan Pisidia’daki Antakya ile Denizli-Nazilli arasında Menderes Nehri kenarında bulunan Caria’daki Antakya’dır. (Antioch-ad-Maeandrum) |
Çarşıların, hanların, kilise ve evlerin ön plana çıkarak, diğer illerden çok farklı bir kent dokusu oluşturduğu Hatay’dayız. Akdeniz’in serinlettiği ve bir anlamda Türkiye’ye karşıdan bakan bir şehir Hatay ve antik kentleri, tarihi dokusu, daima sıcak havasıylada tercih ediliyor.
Türkiye’nin büyük bölümü sağınızda kalırken, bir ölçüde ülkeye karşıdan bakıyorsunuz. Önceleri denizdeki yansımalarıyla pırıl pırıl parlayan güneş, günbatımıyla her akşam güzelleşip bulutları kızartarak şölen misali batıdan yine karşınızda kayboluyor. İlk kez gidenler için yadırganacak bir bakış açısı. Tarih, doğa, lezzet üçgeni zengin çeşitleriyle insana “Buraya yine gelirim” dedirtiyor. Hava hep sıcak, Kasım ayında denizden çıkanlar Nisan’da tekrar başlıyorlar yüzmeye. Kış mevsimi ise kazak ve montla geçirilebiliyor.
Önce ana hatlarıyla gezi yerleri…
Eşsiz güzellikte örnekler barındıran Hatay Mozaik Müzesi, tarihi Uzun Çarşı, Ortodoks-Katolik kiliseleri, cami ve türbeler kent merkezinde bulunuyor. Samandağ sahillerine tepeden bakan doyumsuz güzellikteki Akdeniz manzarasıyla St. Simon manastırı, Titus tüneli, bir başka tarafta nefes almanızı kolaylaştıran hava akımı, gözü dinlendiren bitki örtüsü, mitolojik öyküsü ve kulak okşayan şelale sesiyle Harbiye mesire yeri… Hepsi burada. Çarşıların, hanların, kilise ve evlerin ön plana çıkıp birbirine benzeyen illerden çok farklı bir kent dokusu oluşturduğu; misafirperver, yardımsever, konuşkan ve samimi insanlarıyla Hatay’da sıkılmak aklınıza bile gelmiyor. Yaylaları, yürüyüş parkurları, plajları, Arsuz, İskenderun, Payas’taki turistik değerleri arasında kesme taştan yapılan Payas Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi ve antik Issos su kemerleri ile çevrili Hatay’da; kendinizi sürekli çekim yapılan bir film platosunda ya da açık hava müzesinde zannedebiliyorsunuz. Kısacası Hatay’a gelmek için sayısız neden bulabilirsiniz.
Bakras kalesi
Kızıldağ etekleri Bakras köyü yakınındaki kale, Hatay’a girerken ilk karşınıza çıkan yapı oluyor. Kartal yuvasını andıran bulunduğu konik ve sarp tepe ile bütünleşen Bakras kalesi, 2000 yıllık tarihi boyunca birçok defa el değiştirmiş. Son olarak Osmanlı döneminde onarılarak tüm görkemi ile günümüze ulaşabilmiş, görmeye değer güzellikler sergileyen bir yapı. Geçiyoruz Samandağ sahiline, Çevlik’teyiz.
Titus tüneli
M.Ö. 300’lerde mimar imparator Vespasianus zamanında kenti tehdit eden sel sularını önlemek amacıyla 1000 kişilik esir ordusu tarafından 10 yıl boyunca delinerek açılmış. Titus zamanında tamamlanan yüksekliği 7 m, genişliği 6 m, uzunluğu 1380 metrelik tünelin 130 metresinin üstü kapalı. Bu bölümü gözlerinizi karanlığa iyice alıştırdıktan sonra, kanal boyunca duvara dokunarak yürüyüp, diğer aydınlık girişe geçebilirsiniz (zemin ıslak ve kaygan). Titus tünelinin yolu üzerindeki kemerli köprünün yanında bulunan bahçe içine saparak dar patikadan ilerleyip, veba nedeniyle tarihte 300-400 kişinin öldüğü ve toplu kaya mezarlarının yer aldığı Beşikli Kilise’yi görebilirsiniz. Burası gençlerin kaçamak yeri ve etkileyici güzellikte.
2000 yılı inanç turizmi ilan edildiği halde, hedeflenen tanıtımın yapılamadığı ülkemizde, Hatay’daki Saint Pierre, Hıristiyanlığın ilk kilisesi olarak biliniyor. Reyhanlı karayolunun 2. km’sinde Haç dağı güney yamacındaki mağara kilise 9.5 m genişliğinde, 13 m uzunluğunda ve 7 m yüksekliğinde. 12 havarinin başı olan Saint Pierre Hıristiyanlığı yaymak için ilk olarak burada çalışmalara başlamış. Mağara kilise Türkiye’deki diğer müzelerde olduğu gibi pazartesi hariç hergün açık ve 1.5 milyon giriş ücretiyle gezilebiliyor.
Apollon’un Defne’yi kovaladığı birçok kültürü birarada barındıran kent, defne ağacı meyvelerinden çıkarılan yağ ile yapılan defne sabunu sayesinde, güzellik ve sağlık kaynağı olarak da ün kazanmış. Asi nehri kenarına kurulan motosiklet ve yanı başında tavuk pazarında ilginç görüntülere rastlanırken; Samandağ-Çevlik sahili kayalıkları aracınızı park edip balık tutabileceğiniz yerler olarak dikkat çekiyor. Yazın nemli hava bunaltsa da, yaylalar imdada yetişiyor. Tarihi kent Hatay’da 2 milyon 250 bin lira ücretle gezilen Mozaik müzesi, kentin bir başka simgesi durumunda.
Doğal nar ekşisi
Nar meyvesinin ezilerek ve kaynatılarak elde edilen özüdür. Yemeklere lezzet vermekte kullanıldığı gibi sulandırılarak şurup yapılmak suretiylede tüketilir. Vitamin ve enerji deposu olarak bilinir. Vücudun güçlenmesinin yanısıra birçok hastalıkların tedavisinde de kullanılır.
Daphne sabunu
Defne vücut ve saç için nebati yağlardan üretilmiş doğal bir banyo sabunudur. Terkibi saf zeytin yağı ve defne yağıdır. Ürtetiminde hayvansal yağlar, sentetik parfüm, boya, köpürtücü ve sertleştirici kimyasallar kullanılmamıştır. Daphne sabunundaki defne yağı ve zeytin yağı cildin beslenmesi ve yumuşak kalmasını sağlar. Saçların kendi doğal canlılığını doğal kokusu saç yumuşaklığı ve sağlığı için yarar sağlar.
Mitolojide defne ağacı
Birgün erkek güzelliğinin sembolü olan tanrı “Apollo”, THESSALIA ırmağını çevreleyen ormanda gezerken orman ve superisi güzel “Daphne”yi görür ve kalbini ona kaptırır. Ancak ırmak tanrısı Peneus’un kızı Daphne kendi tanrı “Gaia”ya adamış ve bakire kalacağına söz vermiştir. “Daphne” Apolloyu farkedince uzaklaşmaya çalışır. Ancak Apollo tarafından yakalanacağını anlayınca babasından kendisini kurtarması için yardım ister. Kızını reddedemiyen baba onu oracıkta defne ağacı şekline dönüştürür. Yakışıklı tanrı Apollo, kendine defne ağacından bir taç yapar. O günden beridir eski İsparta’da krallar, kahramanlar, şairler, ressamlar ve artistler defne yapraklarından yapılmış taç giyerler
