İznik Tarihi Turistik Yerleri

İznik Gezisi

İznik, bir diğer adıyla Nicaeia, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan yola yakın olması sebebiyle her devirde çok önemli bir konumdaydı. Üç imparatorluğa ev sahipliği yapan kent sırasıyla Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’nın başkenti oldu. Ama onu vazgeçilmez bir güce ulaştıran asıl önemli olay çinisiydi. İki yüzyıla yakın hüküm süren İznik çiniciliği dünyanın en büyük ve vazgeçilemez markası oldu. Bu güçlü markanın sahibi olan İznik, büyük kentlerin bile sahip olamadığı bir konuma erişti. İznik çiniciliği artık bitmiş olsa da, bu marka güçlü koleksiyonerlerin ve muhteşem yapıların en değerli objeleri olarak yaşamaya devam ediyor.

İznik

İznik’in ismi hakkında değişik hikayeler var. Şarap tanrısı Dionysos’un kenti olarak da bilinen İznik’in isim öykülerinden bir tanesi şöyle; Sangarios (Sakarya) Iırmağı ile tanrıça Kibele’nin bir kızları olmuş. Nikaia adlı bu kız hiç evlenmeyeceğine dair and içmiş. Bir gün Hymnes adlı bir çoban, Nikaia’ya aşık omuş. Ama bu aşkını Nikaia’nın attığı bir oktan dolayı hayatıyla ödemiş. Bu olay aşk tanrısı Eros’u çok kızdırmış. Eros bu konuyu şarap tanrısı Dionysos’a açmış. Dionysos, Nikaia’yı merak etmeye başlamış. Ve bir gün derede onu yıkanırken görünce de, Nikaia’ya  büyük bir aşkla bağlanmış. İnatçılığını bildiğinden ve çobanın akibetine uğramaktan korktuğundan da Nikaia’yı baştan çıkarmadan önce şarabıyla şarhoş edip, sonra da onunla sevişmiş. Nikaia, önce ölmek istemişse de daha sonra karnındaki çocuğu doğurmaya karar vermiş. Dionysos’da bir Hindistan yolculuğu sonrasında buraya dönüp bu sevimli kenti kurmuş adını da sevgilisinin isminden alıp Nikaia koymuş. Bu, İznik’in güzelliğine güzellik katan mitolojik öyküsü. Şehrin asıl kuruluş hikayesi Makedonya kralı Büyük İskender’in iki komutanından geliyor. İskender’in ölümünden sonra  M.Ö. 316 yılında, komutan Antigonos (Frigya satrabıydı) Askanya (İznik) Gölü kıyısında bir kent kurmuştu. Antigoneia adını verdiği kenti, İskender’in Trakya satrabı Lysimakhos ele geçirdi ve kentin adını değiştirerek karısı Nike’ye atfen Nikaia olarak koydu.

Strabon da ünlü Geographika’sında buradan söz ediyor. Askania Gölü’nün kenarında kurulu olduğunu söyleyip, buradaki ovanın çok geniş ve verimli olduğunu ama yazın sağlık açısından hiç de iyi olmadığını yazıyor. Yukarıda adı geçen Nikaia’nın, Antipatros’un kızı olduğunu bildiriyor. Antipatros, M.Ö.334 yılında Büyük İskender tarafından Makedonya’ya naip olarak atanmıştı.

Strabon daha sonra biraz da Nikaia’yı anlatıyor. “Kentin çevresi 165 stadion’dur ve dörtgen şeklindedir. Bir düzlükte kurulmuş olup dört kapısı bulunmaktadır. Caddeleri dik olarak birbirlerini keserler, öyle ki, gymnasionun ortasına konan bir taştan dört kapı da görülebilir” der.

Bir Helenistik dönem kenti olan İznik, ızgara planlı, sistemli bir şehir olarak inşa edilip surlarla çevrilmişti. Bu gün görünmekte olan surlar, helenistik dönem sur temelleri üzerinde daha sonra inşa edilmişlerdir. Roma ve Bizans dönemine aittirler. Kent haç planında konumlandırılmıştır. Sur uzunlukları 4970 metredir. VIII. Yüzyılda Roma tiyatrosundan getirtilen taşlarla sur duvarları yükseltilmişlerdir. Surlardan, 4 ana kapı dışında muhtelif küçük kapılarla dışarıya giriş ve çıkışlar sağlanmıştır.  Ana kapılar, Yenişehir, İstanbul, Lefke ve Göl Kapı (bu kapı yıkık durumdadır) olarak adlandırılırlar. Kapılar, Roma İmparatorları Vespasianus ve oğlu İmparator Titus zamanında inşa edilmişler. 123/124 yılında da İmparator Hadrianus zamanında esaslı bir onarımdan geçirilmişler. Orhan Gazi, 1331 yılında İznik’e Yenişehir Kapısı’ndan girmiş, İmparator, İstanbul Kapısı’ndan çıkarak Gemlik Limanı’ndan İstanbul’a gitmiştir.

İznik,  önemli bir yol kavşağında olması açısından da tarih sayfalarında sıkça yer almıştır. Hristiyan tarihinde belirleyici birer öğe olan konsüllerin ilki 325 yılında burada yapılmıştır. Göl Kapı yakınlarında olduğu tahmin edilen ve büyük ihtimalle İznik Gölü’nün suları altında bulunan Lysimakhos’un Sarayı’nda gerçekleştirilen birinci konsülden sonra 787 yılında yapılan yedinci konsül de bu gün de mevcut olan Ayasofya Kilisesi’nde gerçekleştirilmişti.

İznik Çiniciliği

İslam mimarisinde çininin kullanımı M.S. IX.yüzyılda başlamış olsa da İznik Çiniciliğinin altın devirleri XV, XVI ve XVII.yüzyıllarıdır. Osmanlı’lar, Selçuk çini geleneğini devam ettirmeyip yeni arayışlar içine girmiş olsalar da İznik’teki Yeşil Cami’nin çinileri teknik ve dekor açısından Selçuklu geleneğinin iyi bir örneğiydiler. Ama renk tonları açısından biraz daha iyiydiler. Osmanlı çiniciliği XIV. yüzyılda İznik’te yeni bir boyut kazanmış, XVII.yüzyıl başlarına kadar bu sanatın doruğuna çıkılmıştı. İznik artık bir çini ve seramik merkezi olmuştu. Lale, sümbül, karanfil, şakayık, erik ve nar çiçekleri,  insan, kuş, balık, tavşan, köpek, kalyon gibi  motifler kullanılıyor, mavi, firuze, yeşil, kırmızı ve hele İzniğe özgü mercan kırmızısı çinileri birer şahesere dönüştürüyordu. iznik çiniciliğinde sanat da sürekli olarak kendisini yeniliyordu. XVI.Yüzyılda yerden çıkartılan çiçek ve ağaç motiflerinin daha sonraları vazolardan çıkartılmış olduklarını görüyoruz. Burada üretilen bu harikulade eserler Milet ve Şam grubu, Rodos işi gibi gibi isimlerle gruplandırılıyor ve İstanbul’da yapılan önemli eserlerde kullanılıyorlardı. Ama, XVII.Yüzyıl başlarından itibaren İznik Çiniciliğinde bir azalma zaman içinde de bir gerileme oldu ve ne yazık ki bu ölümsüz eserlerin yaratıldığı sanat dalı tükendi. Bu tükenişi, renkleri birbirine karıştırmayacak veya aynı rengi her zaman yaratabilecek kadar maharetli olan ustaların ölmelerinden sonra aynı bilgi ve beceride yeni ustaların yetişmemiş olmasına bağlayanlar var. İkinci bir sebep olarak da özellikle İznik çiniciliğine has  mercan kırmızısı rengini yaratan toprağın ve çiniye özellik katan diğer hammaddelerin tükenmiş olduğu gösteriliyor. İznik Çinisi öyle ayrıcalıklar içeriyordu ki, üretim durduktan sonra özellikle İstanbul’da yapılan önemli eserler için yıkılmakta olan binalardan toplanan çiniler kullanılıyordu. Bu gün dünyanın her yerinde buradan götürülmüş İznik çinileri özenle korunmaktadırlar.

Görülmesi Gereken Yerler :

İznik Surları

Bizans, IV.yy’dan itibaren bu kenti kuvvetli bir şekilde koruma altına aldı. Surlar 6 Km’yi buluyordu. 240 adet nöbetçi kulesine sahipti. Helenistik surlardan (Helenistik Çağ, yaklaşık olarak 300 sene sürdü. Başlangıcı M.Ö. 334 yani Büyük İskenderin Doğu seferine başlamasıdır. Bazı tarihçiler bu tarihi Pers İmparatorluğu’na son verdiği M.Ö.331 yılı olarak da alırlar. Hellenistik çağ M.Ö.30 yılında sona erer. Bu tarihte son Hellenistik krallık olan Ptolemaioslar, Actium savaşı sonrasında tarih sayfalarından silinmişlerdir.) bu güne gelebilmiş her hangi bir şey bulunmuyor. Aslında Strabon’a kadar hala ayaktaymışlar. Bu surlar 256 yılında Gotlar şehri yağmalamaya başladıklarında yapılan surlardır. İmparator Gallineus zamanında yapılmaya başlanmışlar. Yenişehir ve Lefke kapılarının üzerlerindeki yazıtlarda, surların 268/69 yıllarında II.Claudus tarafından onarılmış olduğu belirtiliyor.

4970 metre uzunluğunda ve çokgen kenarlıdırlar. Kısım kısım yıkılmış olsalar da İznik’te hala görkemli bir görünüş kaydetmektedirler. Türkiye’de, kuruluşlarından bu güne kadar surlarını koruyabilmiş kentler, İstanbul (tarihi yarımada ve Galata), Diyarbakır ve İznik’tir. Helenistik dönemde yapımına başlanan surların, Roma ve Bizans dönemlerinde de inşa ve onarımlarına devam edilmiştir. Dört önemli kapının yerleşiminde şehre hakim bir haç oluşturulmak istenmiştir. Kapılar görkemlerini hala korumaktadırlar. Askeri  amaçlı yapılmışlardır. Yani bir kapı sonrasında avlu, tekrar bir kapı tekrar avlu şeklinde inşa edilmişlerdir. Tabii surların aralarında muhtelif tali girişler de yapılmıştır.

Kapılar

Kent bir haç şeklinde konumlandırılmış. Atatürk ve Kılıçaslan Caddeleri birbirini ortadan kesiyor. Her dört uca birer kapı konmuş. Göl tarafında bir de küçük kapı bulunuyormuş.

İstanbul ve Lefke Kapıları üçlü kapılardır. İç ve dış surlardaki kapıların yanı sıra, içeride de bir kapı bulunyor. Aslında bu iç kapılar birer zafer takıdırlar. 124 Yılında İznik’e  gelen Roma İmparatoru Hadrianus adına yapılan zafer takıdır. Hadrianus Roma İmparatorlarından ayrı olarak Küçük Asya’ya iki büyük seyahat yapmış ve tarih kitaplarında buna çokça yer verilmiştir. İlk seyahati beş yıl sürmüş, Anadoluda, Antakya’dan başlayarak Malatya üzerinden Karadeniz’e çıkmış, Trabzondan Ankara’ya, Bitinya ve Misya bölgelerine uğramış, Çanakkale’ye geçmiş Troya’ya uğrayıp, Troya kahramanlarının mezarını ziyaret etmiştir. İkinci seyahatinde de yine Anadolu topraklarında uzun ziyaretlerde bulunmuştur.

Kapının üzerindeki masklar Antik Roma tiyatrosundan getirilmiş komedi ve dramı sergileyen tiyatro masklarıdır. 2000 Yılında yapılan İznik Sempozyumunda tarihçi Semavi Eyice, eski fotoğraflarda maskların bu şekilde görülmediklerinden bahseder.” Bir şekilde yere konan masklar uzunca bir süre orada kalmışlar, daha sonra yerlerine yerleştirilirken sağdaki sola, soldaki sağa konduğundan eski fotoğraflarla karşılaştırıldıklarında farklılığın olduğu görülmektedirdemiştir.

Ayasofya Müzesi

Kentteki dört ana yolun kesişme noktasında, ilçe merkezindedir. Görünen bina VI.yüzyıla aittir. IV.Yüzyılda yapılan binanın temelleri üzerinde Jüstinianus tarafından yeniden inşa edilmiştir. Ama, XI.Yüzyıldaki depremde yıkıldığından yeni baştan inşa edilmiş ve üç nefli bazilika planı uygulanmıştır. 787 Yılında gerçekleşen VII.Ekümenik Konsil toplantısı burada gerçekleştirilmiş olduğundan, Hristiyanlar açısından önemli bir mabeddir. Hz.İsa’nın 2000.doğum günü özel bir izinle burada kutlanmıştır. Koruma altına alınan geometrik desenli yer mozaik ve freskleri İznik için önemli objelerin başında yer alırlar. 1331 Yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun fethi sonrasında camiye çevrilmiş ve Kanuni devrinde Mimar Sinan tarafından bir taş minare eklenmiştir. Ama ne yazık ki zaman içinde bu eşsiz minare yıkılımış olup geçtiğimiz yıllarda yapı esaslı bir restorasyondan geçirilerek bir çatı ile de kapatılmıştır.

İznik Tiyatrosu

Göl kapısı ile Yenişehir kapı arasında genişçe bir alanda bulunan tiyatro, M.S.111- 112 yıllarında, İmparator Trajan zamanında, Vali Plinius yönetiminde inşa edilmiştir. Aslında, tiyatro bu tarihten daha önce inşa edilmiş fakat yarım bırakılmış ve bu vali tarafından tamamlanmıştır. Plinius’un Trajan’a yazdığı mektuplardan birisinin konusu tiyatrodur. İşte o yazışmalar;

Plinius’tan İmparator Traianus’a

Efendim, Nicaea’daki, büyük br kısmı inşa edilmiş ama yarım bırakılmış bir tiyatro için, işittiğmie göre (çünkü bu yapı hakkında gerekli araştırma yapılmadı) on milyon sestertiustan fazla harcandı. Korkarım, boşu boşuna. Çünkü ya yerin nemli ve yumuşak ya da taşların ince ve kolay ufalanır olmasından ötürü, bina kocaman çatlaklarla ayrılıyor ve esniyor, bu yapının tamamlanması mı, bırakılması mı ya da tamamen yok edilmesi mi gerektiği konusu, hiç şüphesiz, dikkate değer bir olgudur. Çünkü yapıyı doğrudan tutan payandalar ve temeller bana sağlam görünmekten çok, pahalı gibi geliyor. Bu tiyatroya bitişik bazilşkaları ve dinleyicilerin olduğu bölüme bir galeri inş etmek için, özel şahısların kendi paralarından çokça harcamaları gerekir. Önceden bitirilmesi gereken şeyler ihmal ediince, şimdi erteleniyor.

Ayrıca Nicaealılar, benim gelişimden önce, yangında yıkılmış bir gymnasiumu, öncekinden çok daha orantılı ve geniş bir biçimde onarmaya başlamışlardı, boşa gitme tehlikesi olan bir hayli para harcamışlardı. Ayrıca, başlanmış yapıyı devralan ve elbette önceki mimarın rakibi olan şimdiki mimar, duvarların 22 ayak kalınlığında olmasına karşın, içinin molozla doldurulduğundan etrafının tuğlayla örülmemesinden ötürü, üstüne binen yükü kaldıramayacağını iddia ediyor.

Claudiopolis halkı da dağın tam dibindeki çukur alan üzerine geniş bir hamamı dikmekten çok, batırıyor; bunu da onlara fazladan verme lütfunda bulunduğun senatorların kendi senatuslarına girişlerinde ödediğin paradan ya da benim zorlamalarım sonucu ödedikleri paralardan sağlıyor. Bu yüzden ben, bir yandan  bu kamu parasının; bir yandan da her tür paradan daha değerli olan senin bağışının kötüye kullanılacağından endişe duyduğumdan, senden sadece tiyatroyu değil, bu hamamı da gözden geçirecek   ve yapılan bunca masraftan sonra, bu yapıların başlandığı tarza uygun şkilde bitirilmesinin mi, yoksa düzeltilmesi gerekenlerin düzerltilip, değiştşrşklmesşi gerekenlerin değiştirilip bitirilmesinin  mi daha yayarlı  olacağına karar verecek bir mimar göndermeni talep etmek zorundayım. Yoksa, harcadığımız parayı koruyalım derken, eklememiz gereken parayı yok yerde harcamış olacağız.

Traianus’tan Plinius’a

Nicaealılar tarafından başlamış olan tiyatroyla ilgili ne yapılması gerektiğini en iyi şekilde gözden geçirecek ve buna karar verecek olan kişi, halihaırda bu konunun içinde olan sensin. Bana, senin kararından haberdar olmam yeterli olacak. Ama, tiyatro bitirildiğinde özle şahıslardan, tiyatroya ek bina yapacaklarına dair verdikleri sözü yerine getirmelerini istemelisin. Yunanlılar gymnasumlara düşkündür; belki de bu yüzden Nicaelalılar ondan bir tane yapmayı çok istediler. Ama onların gereksinimletini karşılayacak bir tekiyle yetinmeleri gerekir.

Claudiopolsilileri, yazdığın gibi, pek uygun olmayan bir yerde inşa ettikleri hamamlarıyla ilgili olarak nasıl ikna edeceğine sen karar vereceksin. Mimarlardan yoksun kalamazsın. Usta ve yetenekli  insanlara sahip olamayan hiçbir eyalet yoktur. En kolay yolun onların kentten gönderilmesi olduğunu düşünme; çünkü bize de hep Yunanistan’dan geliyorlar.

Yeşil Camii

1378-1392 Yılları arasında Çandarlı Halil Hayrettin Paşa tarafından yaptırılan Yeşil Cami, adını turkuaz renkli çiniler ve tuğlalarla yapılmış minaresinden alıyor. Selçuklu minare geleneğinin Osmanlı mimarisinde kullanılmasının en iyi örneklerinden olan bu tek kubbeli cami, erken Osmanlı dönemi mimarisinin harika bir örneğidir. Mermer mihrabında da benzersiz bir taş işçiliği bulunuyor.

İznik Müzesi (Nilüfer Hatun İmareti)

Osmanlı İmpratoru I.Murat (Murat Hüdavendigar 1360-1389) tarafından annesi Nilüfer Hatun adına 1388 yılında imaret olarak yaptırılmıştır. Yüzyıllar boyunca yoksullara yemek dağıtımı yapılan imaret binası, zengin ve renkli bir taş-tuğla işçiliğine sahip blunuyor. Cumhuriyet sonrasında değişik amaçlarla kullanılan bu harika bina 1960 yılından bu yana müze olarak hizmete sokulmuş. Roma, Bizans ve Osmanlı eserlerinin sergilendiği müzede lahitler, steller, kabartmalar, erzak küpleri, islam mezar taşları sergileniyor.

Nilüfer Hatun, Bilecik Tekfuru’nun kızıydı. Orhan Gazi’nin bir diğer eşi de Asporça ve Bizans İmparatoriçesi Thedora’ydı.

İsmail Bey Hamamı (Selçuklu Hamamı, Beyler Hamamı, Mescit Hamamı)

İznik’te, Selçuklu’lardan bu güne gelebilmiş tek eser. Ne yazık ki içler acısı bir durumda. Bu seçkin yapının iç süslemeleri 14. ve 17. yüzyıl arasına tarihlendiriliyor. Her mekanında ayrı ayrı malakari bezemeler bütün hoyratlıklara rağmen göz dolduruyorlar. Prof. Dr. Ara Altun ve bir çok tarihçi bu hamamın, Çandarlı Saray/Köşkünün hamamı olduğunu söylerler ve sondajlarla bunun kanıtlandığını anlatırlar.

Hacı Zeynel  Özbek Camisi

Lefke kapısına giden ana caddenin kuzeyinde yer alır. Tarihi bilinen ve günümüze ulaşabilmiş en eski Osmanlı eseridir. Yol genişletme (1959) çalışmaları esnasında ne yazık ki bu nadide eser zarar görmüş, son cemaat yeri yıkılmıştır. ıkılan son cemaat yerinin kemerleri Bizans başlıklı iki sütunla tutturulmulardı. Bu kısımdaki esas giriş pencereye dönüştürülmüş, kitabe de buradan alınıp, mihrabın sağ tarafındaki pencere içine yerleştirilmiştir. Bilinen ilk Osmanlı kitabesi budur. Kitabede, Mehmet oğlu Hacı Zeynel’in halis ve temiz niyetle Allahın rızasını isteyerek bu mübarek mescidi 734 yılında imar ettiği belirtilmektedir.

 

Bu cami için uzmanlar şöyle diyorlar; Osmanlı Mimarisi, Selçuklu Mimarisinin gelişmiş bir devamıdır. Buna en iyi örnekler de, kitabeli en erken cami olan Hacı Özbek camisi ile Yeşil Caminin kubbeleridir. Bizans’ın yüksek kasnak üzerinde basık kubbesi değil, yaklaşık 10 metre çapında, tam yarım küre biçimindeki kubbesi kullanılmıştır. Bu kubbe Orta Asya’da kullanılmıştır ve bu bölgede ilktir. Hacı Zeynel Özbek Camisi’nin en belirgin özelliği, hiçbir zaman bir minaresinin olmayışındadır.

Berberkaya  Lahti

İlkçağlarda nekropol yani mezarlık surların dışındaydı. Bu lahtin o mezarlıktan buraya getirildiği biliniyor. Bithynia Kralı II.Pruslass’a aittir. (M.Ö.185-149) Bu tür lahitler dünyada sayılıdırlar. Ama bizde görüldüğü üzre bu hale getiriliyorlar. Tek parça taştan yapılmış olup devasa boyuttadır. Anlaşılamayan bir dönemde bir Yahudi tarafından da kullanılmıştır. Kırılan parçalardan birisinin üzerindeki İbranice yazılarda  bu okunuyor. Otuz sene kadar önce define arayıcılarının kurbanı olmuş. Dinamitlenerek parçalanmış. Halbuki o sırada içi boş bir mezar odasıymış. Eski İznik fotoğraflarında hafif yana yatmış bir şekilde görülmekteymiş. Hatta, bu fotoğraflardan dolayı İznik’in simgesi olmuş bir esermiş. Parçaları toplayıp bir araya da getirilmiyor. Perişan bir halde bulunduğu yerde bekletiliyor. Bu kral, II.Attalos zamanında Pergamon’a saldırmış Athena Nikeophoros Kutsal alanını harap etmişti. Kartaca’nın cesur komutanı Hannibal’i de oyuna düşürerek yenilmesini sağlamıştı.

İznik Roma Yolu

İznik’te bulunan Roma Yolu’ndan bir bölüm geçtiğimiz yıllarda I.Murat hamamının altında gün yüzüne çıkartıldı. Romalılar ulaşıma büyük önem veriyorlardı. İmparatorluğun her yerine, bölge ve eyaletlere ulaşmak için, ülkelerini önceden hiç olmadığı kadar geniş yol ağlarıyla donatmışlardı. Uzmanlar, Romalıların yaklaşık olarak bin kilometrelik bir yolu ki örneklendirirsek İstanbul- Adana diyebiliriz atla bir haftada aldıklarını söylüyorlar. Bu iyi bir yol ağına sahip oluşlarının en iyi örneğidir. Mesela M.Ö.4.yy’da bir yol yapmışlardı, Adriyatik Denizi kıyısındaki Dyrrhakhion’dan (bu günkü Durres ) Byzintion’a (İstanbul) kadar ulaşıyordu. Roma yolları farklılıklar gösterse de genelde 6 metre genişlikte oluyordu. Bu yollar üzerine belirli aralıklarla  yuvarlak formda mesafe taşları (mil taşları) koyuyorlardı. Üzerlerinde gidilecek yere olan uzaklık, ne kadar yol kaldığı yazılıyordu.

Kimisinde imparatorun veya valinin ismi bulunuyordu. Günümüzde biraz değişerek yol lavhaları halinde devam etmektedirler.

Kırgızlar  Türbesi

Selçuklu Ordusunda yer alan Kırgız askerlerinin anısına yaptırılmıştı. Bu askerler İznik’in fethine katılıp şehit olmuşlardı. 1331 Yılında Orhan Gazi tarafından inşa ettirildi.

Kitabesi günümüze ulaşamamış. Kesin olmasa da, inşa özelliklerine bakıldığında XIV. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. Hacı Camadan, Camasa, Kırk Kızlar, Reyhan, Yedi Kardeşler adlarıyla da anılan Kırgızlar Türbesi eyvan ve türbe bölümü olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Tonoz örtülü giriş bölümünde 6, yüksek kasnağa oturan kubbe örtülü türbe içinde biri küçük 8 adet sanduka var. Hepsi birbirindenfarklı kompozisyonla çalışılmış kalem işleri bulunuyor. İşçilik ileri düzeyde olmamakla beraber, yer yer ahşap hatıllardan yararlanılmış. Türbe içerisine bazı mezarlar yerleştirilmiş olup, bunlar içinde duvarlarda nişler açılmıştır. Türbe uzun süre kendi kaderine terkedilerek harap olmuştu. Ayrıca çeşitli dönemlerde kaçak define kazılarına da hedef olmasından dolayı sandukaları zarar görmüştü. İznik Köylere Hizmet Götürme Birliği kaynaklarından yayarlanılarak restore edildi. Bronz heykel, Kırgızistan Cumhurbaşkanı tarafından yaptırıldı. Yapının kalem işleri Osmanlı Dönemi’nin ilk örneklerini teşkil etmektedir.

Süleyman Paşa Medresesi

Süleyman Paşa, Orhan Gazi ile Nilüfer Hatun’un büyük  oğluydu. Hayrabolu ilini zapt etmek için gittiğinde ava çıkmış, avını kovalarken atın ayağı takılınca düşüp şehit olmuştu. Osmanlı’da medrese amacıyla yapılan ilk bina burasıdır. Bu yüzden de çok önemlidir. Ufak tefek değişikliklere uğramış olarak günümüze kadar gelebilmiştir. Bu gün de medrese ruhuna uygun bir işlevle kullanılmaktadır. Klasik Osmanlı medreselerinin “U” plan tipine dahil olan yapı, 11 hücre ve bir dershaneden oluşuyor. Duvarları 14.yy’la, kubbeli örtüsü ise 15.yy’la tarihleniyor. Medresenin kapıları bir insanın girerken eğilmesini gerektirecek kadar alçaktır. Öğrencilerin sınıfa girerken eğilmelerini isteyen mimar Mehmet Ağa burada öğretmene karşı duyulan saygıyı betimlemek istemiştir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Osmanlı Hanedanı Üstüne İncelemeler” adlı eserinde bu medreseyi anlatır;” Süleyman Paşa elindeki atmacayı anın peşinden salıp onu takip etmeye kalkıştığında, atının ayağı bir köstebek deliğine geçer. paşa atından düşerek veya atıyla birlikte düşerek vefat eder. Gazi Orhan Bey bu gayretli oğlunun vefatından müessir olur ve İznik’te Hacı Karaoğlan diye maaruf olan Osman bin Yusuf’un zaviyesine 1360 Haziranında vakfiyesini tertip ettirmiş ve bu vakfın mütevevlliliğini ve nezaretini de Hacı Karaoğlan ve ondan sonra oğul ve torunlarına bırakmıştır. ” der. Yani Uzunçarşılı, burada daha önce bir zaviye bulunduğunu söyleyip, medreseye dönüştürüldüğünü ve vakıf olarak bir vakfiye tertip edildiğini yazar. Vakfiyeyi de anlatır. “Sülüs hatla yazılan vakfiyenin boyu beş metre yrtmiş beş santimetre, eni on dokuz buçuuk santimetre, satırların arası baş taraflarda on beş, otada sekiz ve aşağıya doğru daralarak altı santide nihayet bulmaktadır. Yazısı, XIV.asıırdaki vakfiyelerde gördüğümüz yazının aynısıdır.”  Sultan Murat Hüdavendigar’ın da kardeşi olan Süleyman Paşa, vefat ettiğinde 43 yaşındaydı. Bolayır’a gömüldü.

Beştaş (Obelisk)

“Beştaş”, “Nişantaşı”, “Dikilitaş” olarak adlandırılır. Eski Roma Yolu üzerindedir. Dikdörtgen prizma bir kaide ğzerinde yükselen anıt, üst üste konmuş üçgen prizma şeklinde beş adet taştan oluşur. Adını da bu şeklinden alır. Üzerindeki Yunanca kitabede I.yüzyılda, C.cassius Philiscus tarafından yaptırıldığı kaydı vardır.

Alternatif Turizm

İznik bu alanda da emsalsiz olanaklar sunabilen bir kent. 8 Kilometrelik bir parkura sahip Sansarak Kanyonu gezginlerin sıklıkla tercih ettikleri bir seçenek. Kamp ve dağ yürüyüşü açısından elverişili olan kanyon Sansarak Köyü yakınında bulunuyor. İznik’i çevreleyen Katırlı Dağları’nda; Köristan, Avdan, Müşküle, Samanlı Dağlarında da, Hacı Osman yaylaları bulunuyor. Bu yaylalar her daim yeşil ve bol oksijen sunabilen, foto safari yapmaya uygun alanlar. İznik’in adını aldığı sevimli göl, ülkemizin 5.büyük gölü. Burada yüzme, sörf, kano, su kayağı yapabilir, göl kenarında kamp kurabilirsiniz.

İznikli Cassius Dio :

M.S. 150 Yılında İznik’te (Nikaia) doğup  235 yılında hayata veda eden Cassius Dio, Roma  tarihi hakkında çok önemli bir eser bırakmıştır. M.S. 180-190 Yılları arasında Roma’da yaşayan Dio, Roma Senatosuna girerek değişik görevlerde bulunmuştur. Preatör ve valilik, iki defa consullük ve tekrar valilik yapmıştır. Grekçe olarak yazdığı 80 kitaplık Romaike Historia (Roma Tarihi) önemli bir kaynak eserdir. Bu eserin M.S.X.yüzyılda  yeniden kaleme alınmış bir özeti de bulunmaktadır.

Yapmadan Dönmeyin

* Abdülvahap Tepe’den kenti kuşbakışı izlemeden,
* Nilüfer Hatun İmaret’inde oluşturulan zengin İznik Müzesini gezmeden,
* Ayasofya Müzesine girmeden,
* Surların iki tarafını da görebilmek maksadıyla görkemli kapılarını kullanmadan,
* Dünyaya mal olmuş İznik Çinisi ve zeytin almadan,
* Göl kenarında balık yemeden,
İznik’ten dönmeyin.

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir