Şuşa Kalesi: Uçurumların Koruduğu Kültür Başkenti

Karabağ’ın dağlık yüreğinde, yaklaşık 1400 metre yükseklikte, üç tarafı sarp uçurumlarla çevrili bir yaylanın üzerinde bir şehir var: Şuşa. Bu şehri bir kez gören, neden burada kurulduğunu hemen anlıyor. Doğanın kendisi bir kale inşa etmiş; insanlar ise bu doğal kalenin açık kalan tek tarafını taş surlarla kapatmış. Şuşa Kalesi, 18. yüzyılda Karabağ Hanlığı’nın başkenti olarak kuruldu ve kısa sürede Kafkasya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline geldi. Ama aynı zamanda, yakın tarihin en acı çatışmalarından birinin de sembolü oldu.

Bu yazıda Şuşa Kalesi’nin mimarisini, kuruluş hikâyesini, kuşatmalarını ve şehrin zengin kültürel mirasını anlatmaya çalışacağım. Şuşa’nın tarihi, Azerbaycanlılar ve Ermeniler için farklı anlamlar taşıyan, hassas bir konu. Ben burada tarihsel olayları olabildiğince dengeli ve olgusal bir şekilde aktarmaya, yorumların ayrıştığı yerleri belirtmeye özen göstereceğim.

Şuşa Kalesi surları
Şuşa Kalesi surları

Genel Bakış

Şuşa, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde, Hankendi’nin (Ermenice adıyla Stepanakert) yaklaşık 10-15 kilometre güneyinde bulunan bir şehir. Şehir, deniz seviyesinden 1300-1600 metre yükseklikteki bir yaylaya kurulmuş. Bu yaylanın doğu, güney ve batı tarafları, yüzlerce metre derinliğe inen dik uçurumlarla çevrili. Yalnızca kuzey tarafı, yani bugün Hankendi yönüne bakan taraf, nispeten kolay ulaşılabilir durumda. Şuşa Kalesi’nin surları, büyük ölçüde bu kuzey ve kuzeybatı taraflarını kapatmak için inşa edilmiş.

Kalenin surları, yaklaşık 2 kilometre uzunluğunda olduğu belirtiliyor; ancak kaynaklarda farklı rakamlar verilebiliyor. Surlar, yerel taşlardan, kireç harcıyla örülmüş ve belirli aralıklarla yuvarlak burçlarla desteklenmiş. Kalenin üç ana kapısı olduğu biliniyor: Gence Kapısı, Ağoğlan Kapısı ve İrevan Kapısı. Bunlardan Gence Kapısı, bugün en iyi korunmuş ve en ünlü olanı.

Şuşa, Azerbaycan’da “Kafkasya’nın konservatuvarı” ve “Azerbaycan’ın kültür başkenti” olarak anılıyor. Şehir, 19. ve 20. yüzyıllarda pek çok ünlü müzisyen, şair ve sanatçı yetiştirdi. 2021’de Azerbaycan hükümeti tarafından resmi olarak “kültür başkenti” ilan edildi. Ardından İslam Dünyası Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (ICESCO) tarafından da İslam dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak seçildi.

Neden “kale şehir”?

Şuşa’yı diğer Azerbaycan kalelerinden ayıran en önemli özellik, onun bir kale ile bir şehrin iç içe geçmiş olması. Bakü’nün İçerişehir’i de surlarla çevrili bir şehir; ama Şuşa’da doğanın kendisi kalenin büyük bir kısmını oluşturuyor. Uçurumlar, surların yerini alıyor; şehrin kendisi, bir yaylanın üzerinde, adeta gökyüzüne doğru yükseltilmiş bir kale gibi duruyor. Bu nedenle Şuşa’ya “kale şehir” demek, onu en iyi tanımlayan ifade.

Şuşa’nın bu özelliği, onu tarih boyunca hem bir sığınak hem de bir kültür merkezi yaptı. Güvenli bir şehirde, sanatlar ve bilimler gelişebiliyordu. Belki de Şuşa’nın bu kadar çok sanatçı yetiştirmesinin bir nedeni, sağladığı bu güvenlik ve istikrar ortamıydı.

Bugün Şuşa’yı ziyaret edenler, bu kale şehrin hem tarihi katmanlarını hem de yeniden yapılanma sürecini aynı anda görüyor. Bu, şehri ziyaret etmeyi hem duygusal hem de düşündürücü bir deneyim haline getiriyor.

Şehrin her köşesinde, geçmişin izleriyle geleceğin planları yan yana duruyor; bu da Şuşa’yı bugün Kafkasya’nın en dikkat çekici yerlerinden biri haline getiriyor.

Kuruluş ve Karabağ Hanlığı

Penah Ali Han

Şuşa’nın kuruluşu, 18. yüzyılın ortalarında, Nadir Şah’ın ölümünden sonra Kafkasya’da ortaya çıkan siyasi boşlukla bağlantılı. Nadir Şah’ın 1747’deki ölümünden sonra, Karabağ bölgesinde Cavanşir boyundan Penah Ali adlı bir lider, bağımsız bir hanlık kurdu. Penah Ali Han, önce Bayat adlı bir kalede, ardından Şahbulag Kalesi’nde hanlığın merkezini kurdu. Ancak bu yerlerin savunma açısından yeterli olmadığını düşünerek, daha güvenli bir başkent aradı.

Sonunda Penah Ali Han, bugünkü Şuşa’nın bulunduğu, üç tarafı uçurumlarla çevrili yaylayı seçti. Kaynaklarda bu seçimin 1750-1752 yılları arasında yapıldığı belirtiliyor. Şehir, başlangıçta kurucusunun adına izafeten “Penahabad” olarak anıldı; daha sonra “Şuşa” adıyla tanındı. “Şuşa” adının kökeni konusunda farklı görüşler var; bazıları yakındaki bir köyün adından geldiğini, bazıları ise Farsça “cam” anlamına gelen bir kelimeyle ilişkili olduğunu öne sürüyor. Ermeni kaynaklarında ise şehir “Şuşi” olarak anılıyor.

Şuşa surlarından bir bölüm
Şuşa surlarından bir bölüm

Şehrin inşası

Penah Ali Han, şehrin kuruluşuyla birlikte surların inşasına da başladı. Surlar, yaylanın açık olan kuzey tarafını kapatacak şekilde planlandı. Şehrin içinde hanın sarayı, camiler, çarşılar ve konutlar inşa edildi. Penah Ali Han, çevredeki köylerden ve bölgelerden halkı yeni şehre yerleşmeye teşvik etti. Kısa sürede Şuşa, Karabağ’ın en kalabalık ve en önemli şehri haline geldi.

Penah Ali Han’dan sonra hanlığın başına oğlu İbrahim Halil Han geçti. İbrahim Halil Han, yaklaşık 40 yıl süren saltanatı boyunca Şuşa’yı güçlendirdi, surları genişletti ve şehri bir kültür merkezine dönüştürdü. Onun döneminde, ünlü şair ve devlet adamı Molla Penah Vagif, Karabağ Hanlığı’nın veziri olarak görev yaptı. Vagif’in şiirleri, Azerbaycan edebiyatının klasikleri arasında yer alıyor ve onun mozolesi bugün Şuşa’da bulunuyor.

Hanlığın yapısı

Karabağ Hanlığı, çok etnikli ve çok dinli bir yapıya sahipti. Hanlığın nüfusu içinde Müslüman Türk halkının yanı sıra, özellikle dağlık bölgelerde yaşayan Ermeni Hristiyanlar da önemli bir yer tutuyordu. Ermeni nüfusunun yaşadığı dağlık bölgelerde, “melik” adı verilen yerel Ermeni beyleri hüküm sürüyordu. Bu melikler, hanlığa bağlı olmakla birlikte belirli bir özerkliğe sahipti. Hanlık ile melikler arasındaki ilişkiler, kimi zaman işbirliği, kimi zaman çatışma şeklinde gelişti. Bu karmaşık ilişkiler, bölgenin sonraki tarihini de derinden etkiledi.

Şahbulag ve Bayat kaleleri

Penah Ali Han’ın Şuşa’dan önce kullandığı kaleler de Karabağ Hanlığı’nın tarihinde önemli bir yer tutuyor. Bayat Kalesi, hanlığın ilk merkezi olarak 1748 civarında inşa edildi; ancak düz bir arazide bulunduğu için savunması zordu. Bunun üzerine Penah Ali Han, Ağdam yakınlarındaki Şahbulag’da yeni bir kale inşa ettirdi. Şahbulag Kalesi, bugün de kısmen ayakta ve son yıllarda restore edildi. Bu iki kalenin ardından Şuşa’nın seçilmesi, Penah Ali Han’ın güvenli bir başkent arayışının son halkasıydı.

Şuşa’nın seçimi, hanın ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteriyor. Sonraki on yıllarda Şuşa, defalarca kuşatıldı; ama doğal konumu sayesinde, büyük orduların saldırılarına bile dayanabildi. Bayat ya da Şahbulag’da kalınsaydı, hanlığın bu kadar uzun süre ayakta kalması belki de mümkün olmazdı.

Kuşatmalar

Muhammed Hasan Han’ın kuşatması

Şuşa Kalesi, kuruluşundan kısa bir süre sonra ilk büyük sınavını verdi. 1750’lerin sonlarında, İran’da güç mücadelesi veren Kaçar boyunun lideri Muhammed Hasan Han, Karabağ’a yürüdü ve Şuşa’yı kuşattı. Ancak kalenin doğal konumu ve Penah Ali Han’ın savunması karşısında başarılı olamadı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bu ilk zafer, Şuşa’nın savunma kapasitesini kanıtladı ve kalenin ünü yayıldı.

Sonraki yıllarda Şuşa, Afşar komutanı Feth Ali Han Afşar’ın da saldırısına uğradı. Bu kez Penah Ali Han, doğrudan çatışma yerine diplomasiyle bir çözüm aradı ve oğlu İbrahim Halil’i rehine olarak vermek zorunda kaldı. Daha sonra İran’da güç kazanan Kerim Han Zend döneminde Penah Ali Han’ın Şiraz’a götürüldüğü ve 1760’larda orada öldüğü kaydediliyor. Bu olayların ayrıntıları kaynaklarda farklı şekillerde anlatılıyor.

Ağa Muhammed Şah Kaçar

Şuşa’nın en ünlü kuşatması, 1795’te Kaçar hanedanının kurucusu Ağa Muhammed Han tarafından gerçekleştirildi. Ağa Muhammed Han, İran’ı birleştirdikten sonra Kafkasya’daki hanlıkları yeniden kontrol altına almak için büyük bir orduyla kuzeye yürüdü. Şuşa’yı kuşattı; ancak İbrahim Halil Han ve vezir Vagif liderliğindeki savunma, yaklaşık bir ay süren kuşatmaya direndi. Ağa Muhammed Han, Şuşa’yı alamadan Tiflis’e yöneldi ve Gürcistan’ın başkentini yağmaladı.

Bu kuşatmayla ilgili ünlü bir anekdot anlatılıyor. Rivayete göre Ağa Muhammed Han, kuşatma sırasında Şuşa’nın savunucularına bir mesaj göndererek kaleyi teslim etmelerini istedi ve mancınıklarıyla kaleyi taşa tutacağını söyledi. Vezir Vagif ise bu tehdide, Ağa Muhammed Han’ın adıyla oynayan bir şiirle cevap verdi: “Eğer yaratan beni korursa, şişeyi taşın içinde saklar.” Bu söz, “Şuşa” adının Farsça “şişe” kelimesine benzerliğine bir gönderme. Anekdotun tarihsel doğruluğu tartışmalı; ama Şuşa’nın direnişinin sembolü olarak anlatılmaya devam ediyor.

Şuşa Kalesi duvarları
Şuşa Kalesi duvarları

Ağa Muhammed Şah’ın ölümü

1797’de Ağa Muhammed Han, artık “Şah” unvanıyla, yeniden Karabağ’a yürüdü. Bu kez Şuşa, kıtlık ve salgın hastalıklarla zayıflamış durumdaydı ve İbrahim Halil Han şehirden kaçmıştı. Ağa Muhammed Şah, Şuşa’yı ele geçirdi. Ancak şehirde kaldığı birkaç gün içinde, kendi hizmetkârları tarafından bir suikast sonucu öldürüldü. Kaynaklar, suikastın kişisel bir intikam meselesinden kaynaklandığını anlatıyor. Ağa Muhammed Şah’ın Şuşa’da öldürülmesi, Kaçar hanedanının Kafkasya politikasında önemli bir dönüm noktası oldu.

Ağa Muhammed Şah’ın ölümünden sonra İbrahim Halil Han Şuşa’ya döndü ve hanlığın başına yeniden geçti. Vezir Vagif ise bu karışık dönemde, Ağa Muhammed Şah’ın yeğeni Muhammed Bey tarafından öldürüldü. Vagif’in ölümü, Azerbaycan edebiyatı için büyük bir kayıp olarak görülüyor.

Rus dönemi

1805’te İbrahim Halil Han, Rus İmparatorluğu ile Kürekçay Antlaşması’nı imzaladı ve Karabağ Hanlığı Rus himayesine girdi. 1806’da İbrahim Halil Han, İran ile gizli temaslarda bulunduğu şüphesiyle Rus askerleri tarafından öldürüldü. 1822’de ise hanlık tamamen ortadan kaldırıldı ve bölge doğrudan Rus yönetimine bağlandı. 1826’da başlayan Rus-İran savaşı sırasında, İran ordusu Şuşa’yı yaklaşık 48 gün kuşattı; ancak şehirdeki Rus garnizonu kaleyi savunmayı başardı.

Karabağ hanlarının soyu

İbrahim Halil Han’ın ölümünden sonra, Karabağ Hanlığı’nın başına oğlu Mehdikulu Han geçti. Mehdikulu Han, Rus yönetimi altında sınırlı bir yetkiyle hanlığı yönetti. 1822’de, Rus yönetimiyle yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle İran’a kaçtı ve hanlık tamamen ortadan kaldırıldı. Sonraki yıllarda Mehdikulu Han, Rus yönetimiyle uzlaşarak Şuşa’ya geri döndü; ancak artık bir han olarak değil, bir Rus subayı ve toprak sahibi olarak yaşadı.

Mehdikulu Han’ın kızı Natavan, babasının ölümünden sonra ailenin servetinin ve prestijinin mirasçısı oldu. Natavan’ın hayırseverliği ve edebi faaliyetleri, Karabağ hanlarının son kuşağının kültürel mirasını temsil ediyor. Han ailesinin diğer üyeleri de Rus ordusunda subay olarak görev yaptı; bunlardan bazıları generalliğe kadar yükseldi.

Rus döneminde Şuşa

Rus yönetimi altında Şuşa, Karabağ’ın idari merkezi olarak önemini korudu. 19. yüzyılın ikinci yarısında şehir hızla büyüdü; okullar, tiyatrolar, kütüphaneler ve matbaalar açıldı. Şuşa, Kafkasya’nın önemli eğitim ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. Şehirde Rusça, Azerbaycan Türkçesi ve Ermenice eğitim veren okullar bulunuyordu. Bu dönemde Şuşa’da yetişen aydınlar, hem Azerbaycan hem de Ermeni kültürünün gelişmesinde önemli roller üstlendi.

Şehrin surları, Rus döneminde askeri önemini büyük ölçüde yitirdi. Bazı bölümleri onarıldı, bazıları ise şehrin büyümesiyle yıkıldı ya da yapılarla birleştirildi. Gence Kapısı gibi önemli kapılar korunmaya devam etti; ama artık bir savunma işlevinden çok, şehrin girişini belirleyen sembolik yapılar haline geldiler.

Surlar ve Kapılar

Surların yapısı

Şuşa Kalesi’nin surları, yaylanın kuzey ve kuzeybatı taraflarını kapatan uzun bir hat oluşturuyor. Surlar, yerel kireçtaşı ve moloz taşlarla, kireç harcı kullanılarak örülmüş. Duvarların kalınlığı ve yüksekliği bölümden bölüme değişiyor. Surların belirli aralıklarla yuvarlak burçlarla desteklendiği ve burçların üst kısımlarında mazgallar bulunduğu görülüyor.

Surların inşası, Penah Ali Han döneminde başladı ve İbrahim Halil Han döneminde tamamlandı ya da genişletildi. Sonraki dönemlerde, özellikle Rus yönetimi sırasında, surlarda bazı onarımlar ve değişiklikler yapıldı. 20. yüzyılda ise surların bazı bölümleri yıkıldı ya da yıprandı. Son yıllarda yapılan restorasyon çalışmalarıyla, surların önemli bir kısmı yeniden düzenlendi.

Şuşa Kalesi
Şuşa Kalesi

Gence Kapısı

Şuşa Kalesi’nin en ünlü kapısı, Gence Kapısı. Bu kapı, şehrin kuzeybatısında, Gence yönüne giden yolun başlangıcında bulunuyor. Kapı, iki yanında güçlü burçlarla korunan, kemerli bir geçitten oluşuyor. Kapının önünde, iki küçük nöbet kulesi bulunuyor. Rus döneminde kapı, “Yelizavetpol Kapısı” olarak da anılıyordu; çünkü Gence, o dönemde Yelizavetpol adını taşıyordu.

Şuşa Gence Kapısı
Şuşa Gence Kapısı

Gence Kapısı, son yıllarda kapsamlı bir restorasyondan geçti. Bugün kapı, Şuşa’nın en çok fotoğraflanan yapılarından biri. Kapının içinden geçerek şehre girmek, ziyaretçilere tarihi bir deneyim yaşatıyor. Kapının yakınında, kalenin tarihini anlatan bilgi panoları bulunuyor.

Gence Kapısı önündeki nöbet kuleleri
Gence Kapısı önündeki nöbet kuleleri

Diğer kapılar

Gence Kapısı’nın yanı sıra, kalenin Ağoğlan Kapısı ve İrevan Kapısı adlı iki kapısı daha olduğu biliniyor. Ağoğlan Kapısı, şehrin güneydoğusunda, Ağoğlan Manastırı’na giden yol üzerinde bulunuyordu. İrevan Kapısı ise batıya, İrevan yönüne açılıyordu. Bu kapıların bugünkü durumu, Gence Kapısı kadar iyi değil; bazılarının yalnızca kalıntıları kalmış.

Doğal savunma

Şuşa Kalesi’nin asıl gücü, insan yapımı surlardan çok, doğanın kendisinde. Yaylanın doğu, güney ve batı tarafları, yüzlerce metre derinliğe inen dik uçurumlarla çevrili. Bu uçurumlar, Daşaltı Çayı ve diğer derelerin oluşturduğu derin vadilere iniyor. Bu doğal savunma, Şuşa’yı tarih boyunca ele geçirilmesi son derece zor bir şehir haline getirdi.

Uçurumların kenarında yürümek, Şuşa’yı ziyaret edenlerin en etkileyici deneyimlerinden biri. Özellikle Cıdır Düzü, yaylanın güney ucunda, uçurumların kenarında uzanan geniş bir düzlük. Buradan, aşağıdaki Daşaltı vadisi ve çevredeki dağlar muhteşem bir manzara oluşturuyor. Cıdır Düzü, geçmişte at yarışlarının ve festivallerin düzenlendiği bir alan olarak da biliniyor.

Şehrin mahalleleri

Şuşa, 19. yüzyılda belirgin bir mahalle yapısına sahipti. Şehir, her biri kendi camisine, hamamına, çeşmesine ve çarşısına sahip mahallelere bölünmüştü. Kaynaklarda Şuşa’nın Müslüman bölümünde 17 mahalle bulunduğu belirtiliyor. Her mahalle, kendine özgü bir kimliğe ve sosyal yapıya sahipti. Şehrin Ermeni bölümü ise ayrı bir mahalle grubundan oluşuyordu ve kendi kiliseleri, okulları ve çarşıları vardı.

Bu mahalleler arasında, şehrin ticari ve sosyal hayatının merkezi olan çarşılar bulunuyordu. Şuşa’nın çarşılarında halı, ipek, bakır eşya, silah ve takı satılıyordu. Şehir, Karabağ’ın ve çevre bölgelerin ticaret merkeziydi. 19. yüzyılda Şuşa, Tiflis ve Bakü’den sonra Güney Kafkasya’nın en büyük şehirlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

Şuşa Kalesi surları 2021
Şuşa Kalesi surları 2021

Natavan’ın su kanalı

Yüksek bir yaylada kurulan Şuşa’nın en büyük sorunlarından biri, su temini oldu. Şehrin kuruluşundan itibaren su, uzaktaki kaynaklardan getirilmek zorundaydı. 19. yüzyılın ortalarında, şair Natavan, kendi servetini kullanarak şehre yaklaşık 5 kilometre uzaklıktaki bir kaynaktan su getiren bir kanal yaptırdı. Bu kanal, şehrin su sorununu büyük ölçüde çözdü ve Natavan’ın adı halk arasında minnetle anılmaya başlandı. Kanalın sonundaki çeşme, “Hanqızı Bulağı” ya da “Natavan Bulağı” olarak biliniyor ve bugün de şehrin simgelerinden biri.

Kaleye ilk bakış

Şuşa’ya Hankendi yönünden, kuzeyden yaklaşırken, yol yavaş yavaş yükseliyor ve yaylanın kenarına doğru kıvrılıyor. Bir noktada, yolun kenarında, taş surların ilk bölümleri belirmeye başlıyor. Surların ardında, şehrin kubbeleri ve minareleri görünüyor. Gence Kapısı’na ulaştığınızda, kemerli geçidin önünde durup surların iki yana nasıl uzandığını görmek, Şuşa’ya girişin unutulmaz bir anı.

Kapıdan geçip şehre girdiğinizde ise, bir yanda yeni restore edilmiş yapılar, öte yanda hâlâ yeniden yapılanmayı bekleyen alanlar sizi karşılıyor. Şuşa, bugün bir dönüşüm sürecinde olan bir şehir. Bu süreç, şehrin geçmişini ve geleceğini aynı anda düşünmenizi sağlıyor.

Uçurumların kenarında

Şuşa’nın en etkileyici deneyimlerinden biri, yaylanın kenarındaki uçurumlara yaklaşmak. Cıdır Düzü’nde, uçurumun kenarında durduğunuzda, yüzlerce metre aşağıda Daşaltı Çayı’nın vadisini görüyorsunuz. Vadinin karşısında ise ormanlık dağlar ve kayalık zirveler yükseliyor. Bu manzara, Şuşa’nın neden yüzyıllarca ele geçirilmesi zor bir kale olduğunu çok net bir şekilde anlatıyor.

Uçurumların kenarında, rüzgârın sesi ve kartalların süzülüşü eşliğinde birkaç dakika durmak, insanı derin düşüncelere sevk ediyor. Bu manzara, Şuşa’yı kuran Penah Ali Han’ı, kuşatmalara direnen İbrahim Halil Han’ı, şiir yazan Vagif’i ve Natavan’ı, şarkı söyleyen hanendeleri ve bu şehrin tüm sakinlerini düşündürüyor. Güvenlik açısından, uçurum kenarlarında korkulukların bulunduğu alanlarda kalmanızı ve kenara fazla yaklaşmamanızı öneririm.

Kültür Başkenti

Müziğin şehri

Şuşa, Azerbaycan müziğinin beşiği olarak kabul ediliyor. Şehir, 19. ve 20. yüzyıllarda, muğam geleneğinin en önemli merkezlerinden biriydi. Şuşa’da yetişen hanendeler ve sazendeler, Kafkasya’nın ve İran’ın dört bir yanında ün kazandı. Şehirde düzenlenen “meclis”ler, yani müzik ve şiir toplantıları, muğam sanatının gelişmesinde ve aktarılmasında önemli bir rol oynadı.

Azerbaycan’ın en ünlü bestecisi Üzeyir Hacıbeyli, Şuşa’da büyüdü. Hacıbeyli, 1908’de bestelediği “Leyli ve Mecnun” operasıyla, Doğu dünyasının ilk operasını yazmış olarak kabul ediliyor. Onun eserleri, Azerbaycan müziğinin klasikleri arasında yer alıyor ve Azerbaycan’ın milli marşının müziği de ona ait. Şuşa, ayrıca ünlü opera sanatçısı Bülbül’ün (Murtuza Memmedov), hanende Cabbar Karyağdıoğlu’nun ve daha pek çok müzisyenin de memleketi.

Natavan ve edebiyat

Şuşa’nın kültürel mirasında önemli bir yer tutan isimlerden biri, Karabağ’ın son hanı Mehdikulu Han’ın kızı Hurşidbanu Natavan. 19. yüzyılda yaşayan Natavan, Azerbaycan edebiyatının en önemli kadın şairlerinden biri olarak kabul ediliyor. Natavan, şiirlerinin yanı sıra hayırseverliğiyle de tanınıyordu; Şuşa’ya su getirilmesi için büyük bir su kanalı yaptırdı. Onun kurduğu “Meclis-i Üns” adlı edebiyat topluluğu, Şuşa’nın kültürel hayatında önemli bir rol oynadı.

Şuşa, ayrıca pek çok yazar, şair ve düşünürün memleketi. Bu zengin edebi miras, şehrin “Kafkasya’nın konservatuvarı” ve “kültür başkenti” olarak anılmasının nedenlerinden biri.

Mimari miras

Şuşa’nın tarihi yapıları arasında, Yukarı Gövher Ağa Camii ve Aşağı Gövher Ağa Camii öne çıkıyor. Bu camiler, 19. yüzyılda İbrahim Halil Han’ın kızı Gövher Ağa tarafından yaptırıldı. Yukarı Gövher Ağa Camii, iki minaresi ve zarif tuğla işçiliğiyle Şuşa’nın simge yapılarından biri. Son yıllarda kapsamlı bir restorasyondan geçti ve yeniden ibadete açıldı.

Yukarı Gövher Ağa Camii
Yukarı Gövher Ağa Camii

Şehirde ayrıca Penah Ali Han’ın sarayının kalıntıları, Natavan’ın evi, Mehmandarov’ların evi, eski hamamlar ve kervansaraylar bulunuyor. Şehrin Hristiyan mirası da var: 19. yüzyılda inşa edilen Gazançetsots Katedrali (Kutsal Kurtarıcı Katedrali), Şuşa’nın en büyük kilisesi. Bu katedral, şehrin Ermeni topluluğunun önemli bir dini mekânıydı. Şuşa’nın tarihi dokusu, farklı dönemlerin ve toplulukların izlerini taşıyor; ancak yakın tarihteki çatışmalar, bu dokunun büyük bir kısmının zarar görmesine yol açtı.

Karabağ halıları

Şuşa, Karabağ halıcılığının en önemli merkezlerinden biri. Karabağ halıları, iri desenleri, canlı kırmızı ve lacivert tonları ve kendine özgü motifleriyle tanınıyor. Bu halıların bazı türleri, örneğin “Çelebi”, “Bağçada güller” ve “Lempe” desenleri, dünyanın dört bir yanındaki müzelerde ve koleksiyonlarda yer alıyor. Şuşa’da 19. yüzyılda çok sayıda halı atölyesi bulunuyordu; şehrin kadınları, evlerinde de halı dokuyarak aile ekonomisine katkıda bulunuyordu.

Karabağ halı geleneği, Azerbaycan halıcılığının UNESCO’nun somut olmayan kültürel miras listesine alınmasında önemli bir rol oynadı. Bugün Bakü’deki Azerbaycan Halı Müzesi’nde, Karabağ halılarının zengin bir koleksiyonu sergileniyor. Şuşa’da da halı geleneğini yeniden canlandırmaya yönelik çalışmalar yürütülüyor.

Karabağ atı

Şuşa ve Karabağ’ın bir başka ünlü mirası, Karabağ atı. Bu at ırkı, altın rengi tüyleri, zarif yapısı ve dayanıklılığıyla tanınıyor. Karabağ atları, dağlık arazide hızlı ve çevik hareket edebilme yetenekleriyle ünlü. Karabağ hanları, bu atların yetiştirilmesine büyük önem veriyordu; han ahırlarında yetiştirilen atlar, değerli diplomatik hediyeler olarak kullanılıyordu. Kaynaklarda, bir Karabağ atının İngiltere’ye gönderildiği ve oradaki at yetiştiriciliğini etkilediği bile anlatılıyor; bu iddianın ayrıntıları ise tartışmalı.

Cıdır Düzü’nde düzenlenen at yarışları ve cirit oyunları, Şuşa’nın geleneksel eğlenceleri arasındaydı. “Cıdır” kelimesi, at yarışı anlamına geliyor; Cıdır Düzü de adını bu yarışlardan alıyor. Bugün Karabağ atı ırkının korunması ve geliştirilmesi için çeşitli çalışmalar yapılıyor. Azerbaycan’ın milli atı olarak kabul edilen Karabağ atı, ülkenin pek çok simgesinde ve sanat eserinde yer alıyor.

Muğam ve Şuşa meclisleri

Şuşa’nın müzik geleneğinin kalbinde, muğam sanatı yatıyor. Muğam, doğaçlamaya dayalı, makamsal bir müzik türü; bir hanende (şarkıcı), bir tar ve bir kamança sanatçısından oluşan küçük bir toplulukla icra ediliyor. Hanende, aynı zamanda def çalarak ritmi tutuyor. Muğam, klasik şiirlerin, özellikle gazellerin, makamlara uygun şekilde okunmasıyla birlikte, saatlerce süren performanslara dönüşebiliyor.

19. yüzyılda Şuşa’da, varlıklı ailelerin evlerinde düzenlenen müzik meclisleri, muğam sanatının gelişmesinde merkezi bir rol oynadı. Bu meclislerde ustalar ve genç sanatçılar bir araya geliyor, yeni yorumlar deneniyor ve bilgi aktarılıyordu. Kaynaklarda, Şuşa’da bir dönem 90’dan fazla hanende ve 30’dan fazla sazendenin yaşadığı belirtiliyor; bu rakamlar abartılı olabilir, ama şehrin müzikal yoğunluğunu yansıtıyor. Şuşa’nın hanendeleri, Tiflis, Bakü, Tebriz ve hatta İstanbul’da konserler veriyordu.

Azerbaycan muğamı, 2003’te UNESCO tarafından “İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirasının Başyapıtları” arasında ilan edildi; daha sonra somut olmayan kültürel miras listesine dahil edildi. Bu tanınırlıkta, Şuşa’nın muğam geleneğinin büyük payı var.

Yakın Tarih

Şuşa’nın 20. ve 21. yüzyıllardaki tarihi, Azerbaycanlılar ve Ermeniler arasındaki çatışmalarla derinden şekillendi. Bu konuda iki toplumun anlatıları büyük ölçüde farklılık gösteriyor ve her iki taraf da ağır acılar yaşadı. Ben burada temel olayları kısaca ve olgusal olarak aktarmaya çalışacağım.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Şuşa, hem Azerbaycan Türklerinin hem de Ermenilerin yaşadığı, iki ayrı mahalleye bölünmüş kalabalık bir şehirdi. 1905-1906’daki Ermeni-Azerbaycan çatışmaları sırasında şehirde şiddet olayları yaşandı. 1920 Mart’ında ise şehrin Ermeni mahallesi büyük ölçüde yakıldı ve yıkıldı; bu olaylarda çok sayıda Ermeni hayatını kaybetti ve hayatta kalanlar şehirden ayrılmak zorunda kaldı. Bu olaylar, Ermeni tarihyazımında büyük bir trajedi olarak anılıyor.

Sovyet döneminde Şuşa, Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nin bir parçası oldu ve nüfusunun çoğunluğu Azerbaycan Türklerinden oluşuyordu. 1980’lerin sonunda başlayan Karabağ çatışması sırasında, şehir yeniden savaşın ortasında kaldı. 1992 Mayıs’ında Ermeni kuvvetleri Şuşa’yı ele geçirdi; şehrin Azerbaycanlı nüfusu şehri terk etmek zorunda kaldı. Bu olay, Azerbaycan tarihyazımında büyük bir trajedi olarak anılıyor. Sonraki yaklaşık 28 yıl boyunca şehir, Ermeni kontrolünde kaldı.

2020 sonbaharında yaşanan İkinci Karabağ Savaşı sırasında, Azerbaycan kuvvetleri Kasım ayının başında Şuşa’yı yeniden kontrol altına aldı. Azerbaycan’da 8 Kasım, “Zafer Günü” olarak kutlanıyor. 2023 Eylül’ündeki askeri operasyonun ardından ise bölgedeki Ermeni nüfusunun büyük çoğunluğu Ermenistan’a göç etti. Bu olaylar, bölgede derin insani sonuçlar doğurdu ve uluslararası toplumda farklı tepkilere yol açtı.

Bugün Azerbaycan, Şuşa’da kapsamlı bir yeniden yapılanma ve restorasyon programı yürütüyor. Camiler, tarihi evler, surlar ve kapılar restore ediliyor; yeni oteller, yollar ve altyapı tesisleri inşa ediliyor. Şehrin tarihi mirasının, hem Müslüman hem de Hristiyan yapılarıyla nasıl korunacağı, uluslararası kültürel miras kuruluşlarının da yakından izlediği bir konu.

Gence Kapısı panoraması
Gence Kapısı panoraması

Gezi Rehberi

Ulaşım

Şuşa’ya ulaşım, son yıllarda büyük ölçüde değişti. Azerbaycan, Karabağ bölgesine yeni yollar ve havalimanları inşa etti. Bakü’den Şuşa’ya, “Zafer Yolu” adı verilen yeni bir otoyolla ulaşmak mümkün. Ayrıca bölgede inşa edilen Füzuli Uluslararası Havalimanı, Bakü’den gelen uçuşlarla Karabağ’a hızlı bir erişim sağlıyor. Füzuli’den Şuşa’ya ise karayoluyla ulaşılıyor.

Ancak Karabağ bölgesine yapılan ziyaretler, güvenlik ve mayın temizleme çalışmaları nedeniyle belirli kurallara tabi olabiliyor. Bölgeye bireysel ziyaretler için özel izin gerekebiliyor ya da ziyaretler organize turlarla sınırlandırılabiliyor. Bu kurallar zaman zaman değişiyor; seyahat planlamadan önce Azerbaycan’ın resmi turizm kaynaklarından ve kendi ülkenizin seyahat uyarılarından güncel bilgi almanız çok önemli.

Kültürel mirasın korunması

Şuşa’nın kültürel mirası, yakın tarihteki çatışmalar sırasında ciddi zarar gördü. Hem Müslüman hem de Hristiyan dini yapıları, tarihi evler, müzeler ve anıtlar, farklı dönemlerde hasar gördü ya da yıkıldı. Her iki toplum da, kendi kültürel miraslarının zarar gördüğünü ve bunun bir kayıp olduğunu vurguluyor. Uluslararası kültürel miras kuruluşları, bölgedeki tüm tarihi yapıların, kimin tarafından inşa edildiğine bakılmaksızın korunması gerektiğini sıklıkla dile getiriyor.

Bugün Şuşa’da yürütülen restorasyon çalışmaları, şehrin tarihi dokusunu yeniden canlandırmayı hedefliyor. Bu çalışmaların, şehrin tüm tarihi katmanlarına saygı göstermesi, Şuşa’nın gelecek kuşaklar için çok kültürlü bir miras olarak korunması açısından önemli. Bir ziyaretçi olarak, şehirdeki tüm tarihi yapılara aynı saygıyla yaklaşmanızı öneririm.

Mayın uyarısı

Karabağ bölgesi, uzun yıllar süren çatışmalar nedeniyle dünyanın en yoğun mayınlı bölgelerinden biri. Şehir merkezleri ve ana yollar büyük ölçüde temizlenmiş olsa da, kırsal alanlarda, ormanlarda ve işaretlenmemiş patikalarda mayın riski hâlâ bulunuyor. Şuşa’yı ziyaret ederken, yalnızca işaretli yolları ve alanları kullanmanız, rehberlerin ve yetkililerin uyarılarına kesinlikle uymanız hayati önem taşıyor. Uçurum kenarlarında ve vadilerde keşif yapmak için asla işaretli alanların dışına çıkmayın.

Görülecek yerler

Şuşa’yı ziyaret ettiğinizde, kalenin surları ve Gence Kapısı’nın yanı sıra şu yerleri de görebilirsiniz:

  • Cıdır Düzü: Yaylanın güney ucunda, muhteşem uçurum manzarasıyla ünlü düzlük.
  • Yukarı ve Aşağı Gövher Ağa camileri: 19. yüzyıldan kalma, restore edilmiş camiler.
  • Vagif’in Mozolesi: Ünlü şair ve vezir Molla Penah Vagif’in anıt mezarı.
  • Natavan’ın evi ve Natavan Bulağı: Şair Natavan’ın yaşadığı ev ve yaptırdığı çeşme.
  • Üzeyir Hacıbeyli’nin ev-müzesi: Ünlü bestecinin çocukluğunun geçtiği ev.
  • Penah Ali Han’ın sarayının kalıntıları: Şehrin kurucusunun sarayı.
  • Daşaltı vadisi manzarası: Uçurumların kenarından derin vadiye bakış.

Bu yapıların bir kısmı restorasyon aşamasında olabilir; ziyaret koşullarını önceden kontrol etmenizi öneririm.

Ne zaman gidilmeli?

Şuşa’nın yüksek rakımı nedeniyle, yazlar serin, kışlar ise soğuk ve karlı geçiyor. Ziyaret için en uygun dönemler, mayıs-haziran ve eylül-ekim ayları. Bu dönemlerde hava ılık, manzara en güzel halinde. Mayıs ayında, Şuşa’da düzenlenen Harıbülbül Müzik Festivali, şehrin kültürel canlılığını yaşamak için harika bir fırsat. Harıbülbül, yalnızca Şuşa ve çevresinde yetişen, Karabağ’ın simgesi haline gelmiş bir çiçek; festival de adını bu çiçekten alıyor.

Şuşa mutfağı

Şuşa ve Karabağ, Azerbaycan mutfağının en zengin bölgesel mutfaklarından birine sahip. Karabağ’ın en ünlü yemeklerinden biri, “Şuşa plovu” ya da diğer adıyla “Şah plov”. Bu pilav, ince lavaş hamurunun içine pirinç, kuru meyve, kestane ve etin yerleştirilmesiyle hazırlanıyor ve fırında pişiriliyor. Servis edilirken hamur kesiliyor ve içindeki pilav ortaya çıkıyor; bu sunuş, sofrada her zaman büyük bir etki yaratıyor.

Karabağ’ın dağ otlaklarında yetişen kuzuların etiyle hazırlanan kebaplar, dolmalar ve “Ciz-biz” gibi yemekler de bölgenin lezzetleri arasında. Karabağ’ın ormanlarından toplanan otlarla hazırlanan “kükü” (bir tür omlet) ve “kutab” da sıkça yapılan yemekler. Tatlı olarak ise “Karabağ pahlavası” ve “şekerbura” gibi Novruz tatlıları yapılıyor. Şuşa’da, geleneksel mutfağı yeniden canlandırmaya yönelik restoranlar açılıyor.

Mevsimlere göre Şuşa

Şuşa’nın yüksek rakımı, mevsimlerin belirgin bir şekilde hissedilmesine yol açıyor. İlkbaharda, mayıs ayında, yaylalar çiçeklerle kaplanıyor; Harıbülbül çiçeği de bu dönemde açıyor. Yazlar serin ve ferah; Şuşa, tarihi boyunca Karabağ’ın sıcak ovalarından kaçanlar için bir yayla şehri oldu. Sonbaharda ormanlar sarı ve kırmızıya bürünüyor ve vadiler sisle doluyor. Kışın ise kar yağıyor ve şehir beyaz bir örtüyle kaplanıyor; bu dönemde Şuşa’ya ulaşım zorlaşabiliyor.

Konaklama

Şuşa’da son yıllarda yeni oteller inşa edildi. Bunların arasında lüks oteller ve daha mütevazı konaklama seçenekleri bulunuyor. Şehrin turizm altyapısı hızla gelişiyor; ancak hâlâ sınırlı. Özellikle festival dönemlerinde önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor. Bazı organize turlar, konaklamayı da kapsayan paketler sunuyor.

Son bir söz

Şuşa Kalesi, doğanın ve insanın birlikte inşa ettiği bir kale. Uçurumların korumasında kurulan bu şehir, iki buçuk yüzyıl boyunca kuşatmalara, savaşlara, yıkımlara ve yeniden doğuşlara tanıklık etti. Bir yanda muğamın ve şiirin şehri, öte yanda acı dolu bir yakın tarihin sembolü. Şuşa’yı ziyaret ederken, bu karmaşık hikâyenin tüm katmanlarını göz önünde bulundurmanızı öneririm. Gence Kapısı’ndan geçip Cıdır Düzü’nde uçurumların kenarında durduğunuzda, neden bu şehrin bu kadar çok insan için bu kadar anlamlı olduğunu anlayacaksınız.

Video

Konum

Koordinatlar: 39.7587° K, 46.7484° D
Google Haritalar’da Şuşa Kalesi, Gence Kapısı

Aynı Yolda Görülecek Diğer Kaleler

Bir İyilik

Dünyayı daha iyi yapmayan insan insan değildir.

2 thoughts on “Şuşa Kalesi: Uçurumların Koruduğu Kültür Başkenti”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir