Yeni Zelanda ve Avusturalya Gezisi

Yeni Zelanda – Avustralya

Avustralya’ya gitmek hic kafamda yoktu dogrusu..Yeni Zelanda’yi gormekti tum niyetim ama 30-35 saatlik yolu bir daha gider miyim, gidemez miyim bilemeyip araya bir “Melbourne”, bir “Sydney” sikistirmak fena olmaz diye dusundum..Melbourne hep aklimdaydi gerçi..Üç sene ustuste dunyanin en yasanir yeri secilmisti vaktiyle (sonra da Vancouver’a gecilmisti).

Büyükelçiliğin başkentte olmasi nedeniyle tum vize islemlerini Ankara’dan hallettik..Bir sorun yoksa gitmeden de posta yoluyla alinabiliyor vize..

Singapur Havayollari ile Dubai ve Singapur aktarmali Melbourne’e uctum..Varir varmaz havaalaninda gorevli iki kiz beni kenara cektiler, basladilar sorular sormaya..
“bu yil kac ulkeye gittin? Hangileri? Senede kac gun iznin var? nerde kalacaksin? Programin nedir?”
Onlarca soru..bir yandan da sirt cantam acilip tum esyalarim titizlikle tek tek gozden geciriliyor..
Birisinin beni misafir edecegini, Couchsurfing sitesi araciligiyla insanlarin evinde kaldigimi filan anlatinca sorularin sayisi artti..

– Ne yani! bir mesaj gonderiyorsun, onlar da seni kabul ediyorlar oyle mi? bu kadar basit mi?

Inanir gibi gozukmuyorlardi, suphelendiler durumdan..Dedim “arayin, arkadasim Paul disarida bekliyor”
Bu kez sordular, Paul senin erkek arkadasin mi diye..Laaaayyynnn!!

Hayir dediler, aramayacagiz arkadasini..Allah allaah..O zaman dedim bakin websitesine..hakikaten gittiler bilgisayardan kontrol ettiler ve ancak o zaman ikna oldular..ayrilirken gorevli kiza dedim profilim orada,istersen yaz bana, haha..

Bu arada Paul de bir yandan ariyor telefondan ama telefonu kullanmama izin vermediler arama sirasinda..Neyse ki,umudu kesip gitmemis, bulustuk disarida..Kendisi 46 yasinda bir ilkokul ogretmeni..Gittigimde tatil zamani oldugu icin sehri gezdirdi, herseyi tek basima kesfetmek zorunda kalmadim..

Ilk gun Christmas idi, saganak yagan yagmur yuzunden kisa tuttuk Melbourne turunu ve aile yemegine gittik..hayatimdaki ilk Christmas yemegimi de orada yemis oldum..Sulalesi oradaydi desem yeri var..Paul ailesini yavas konusmalari icin uyardi, bir onceki agirladigi kisi ailesinin konustugu dilin ingilizce oldugunu bile anlamakta gucluk cekmis, baska bir dil konusuyorlar zannetmis..Aksanlari agirca ama cok sicakkanli insanlar..

Bir golf arazisine gittik kangurulari gormeye..Paul cok emin degildi gorebilecegimizden ama ilk gunde hemen beni karsiladilar sagolsunlar, komik hayvanlar..

Ertesi gun hava yagmurlu degildi ama epey soguktu..Son 30 yilin en soguk kisiymis, bunu bir yerden hatirliyorum ben..New York’ta da son 50 yilin en buyuk kisina denk gelmistim..Hay ayagimi!!…..

Merkezdeki tarihi tren binasini, birkac sanat galerisini ve sergileri gezdikten sonra afilli bir caddeye gidip oranin meshur kurabiyelerinden yedik..

Donuste turistler icin dolasan bedava tramvaya bindik..Bir daha da baska hiçbir ulkede hiçbir belediyeden boyle bir guzellik gormedim..

Son gun ise birinci dunya savasinda olen askerleri icin yaptiklari aniti (Shrine of
Rememberance) gormeye gittik,biraz daha Melbourne’un şık kafelerle dolu guzel caddelerinde dolastiktan sonra botanik parkina yollandik..belli ki parklar ve bahceler muduru Melbourne’de cok iyi calisiyor!..

Neden dunyanin en yasanir yeri secildigini iki gunde anliyorsun..

Yalniz su da var; bir suru insan koprulerden atlayip intihar ediyormus..Bu kadar duzen gercekten bize fazla, azicik kaos lazim, ozellikle bir sekilde Istanbul havasini almis insanlara..

Paul havaalanina kadar birakti beni, gidip uzaktaki havaalanini secmisim Sydney’e ucmak icin..Sesini cikarmadi garibim..

Simdi Sydney zamani..

1 saatlik kisa bir ucustan sonra havaalaninda karsilandim yine baska bir CS uyesi tarafindan..Neil, 50’li yaslarda,acaip kibar ve yardimsever bir adam..Annesiyle yasiyordu o aralar ancak Christmas icin erkek kardesi de gelmisti eve..

ertesi gun once Neil’in favori mekani Queen Victoria binasinda kahve icip daha sonra meshur Opera binasini gormeye gittik, sonra da vapura binip Manly sahiline yol aldik..Aralik sonu, Sydney’in en sicak zamanlari..ayni zamanda tatile denk geldigi icin sahiller tiklim tiklim..Aksam guzel bir Italyan lokantasinda yemek yedik..

Ertesi gun Neil sagolsun, arabasiyla Three Sisters denilen 3 basli kaya formasyonunu gormeye sehirden bir saat uzakliktaki Blue Mountains bolgesine goturdu..Aslinda daglari, ormanlari seyretmek uc kiz kardesin kendisini gormekten daha guzeldi..Aksamina da getirdigim rakiyi acip mangal yaptik..

Pek tutmadilar rakiyi ama belli etmeyip ictiler yine de benimle..

Bir sonraki gun de Bondi sahiline gittik, tamamen vucutlari boyali Aborjinlerin sokaktaki konserini dinledik..

Sonra ben Neil’den ayrilip akvaryumu ve koalalari gormeye gittim..

Yuzlerce cesit balik, Grand Barrier Reef’ten goruntuler,minik penguenler, kopekbaliklarinin uzerinde geziyor olma hissi(cam tavan var tabii aramizda) ve koalalarin sevimliligi kalmis aklimda..Bir de hareket etmeden oylece dakikalarca agaca yapisik vaziyette durmalari..

Bundan sonraki duragim ise Sydney kulesi oldu,oldukca kalabalik,epey sira beklemek gerekiyor..ama yukaridan Sydney harika gozukuyordu,bekledigime degdi..

Yilbasi gunu ise plan yapmak basit oldu..Sydney’in nesi meshur? Yeni yildaki havaifisek gosterileri..hani bir de herkesten once yeni yila girme muhabbeti var ya..en guzel yerden izleyebilmek icin daha oglenden insanlar yerlerini aliyorlar opera binasi cevresinde..

Biz aksam gittigimiz icin biraz disarida kalip kopru manzarasini net goremedik, biraz hayalkirikligi oldu bende..hepi topu bu muymus su meshur atraksiyonun diye hayiflandim..belki de guzel yerde konuslanamadigimiz icin fazla etkilenmedim..

Sabah Neil beni havaalanına gidecek trene bindirdi,öncesinde bu nazik insanla vedalaştık..bir ülkeden ayrılmak -kısa süre kalmis olsan bile- burukluk yaratıyor..

Havaalaninda beni yine bir surpriz bekliyormuş meğer..Check-in görevlisi pasaportuma baktı, “bir dakika” dedi ve bankosundan ayrıldı. Gitti gelmez, uçtu konmaz..20 dakika geçti, beni acaip bir endişe sardı tabii..ne olabilir ki? vizem var işte, bırakın gideyim..Kafamda kotu ihtimalleri kuruyorum; beni bırakmıyorlar ve bir sebeple Türkiye’ye geri gönderiyorlar, offf..sonra aklıma geldi,uçak biletinin tek gidiş olmasından şüphelenmiş olabilirlerdi..yani Y.Zelanda’ya gidip orada kalacağımı düşünmüşlerdi muhtemelen..Hemen Turkiye’ye dönüş biletimi hazırladım..Gerçekten de adam döner dönmez bileti sordu, uzattım,o da nihayet biniş kartımı verdi..Derin bir ‘ohh’!

Buradan Dunedin’e uçacağım ilk olarak, güney adaya en ucuz uçuş Freedom Air ile bu şehire..hem de gidecegim yerlere yakin..ucaktan indim, kuyrukta herkes bir bir gecerken hoop tahmin edeceğiniz üzere beni kenara alıverdiler..Resmen havaalanları kabusum oldu bu gezide! Eşyalarım tek tek incelemeden geçirilirken benim de sorgum başladı..Neden geldim,nerede kalacağım,neler yapacağım vb..Ben anlattıkça kadın yazıyor, işte Dunedin’den Te Anau’ya geçeceğim,orada şu otelde kalıcam, oradan Milford Sound, oradan Queenstown, otelin ismi bu, sonra Wanaka,Franz Josef filan diye anlatırken kadın yorulup tamam tamam dedi bana, oraya ‘etc’ yazdı,haha..simdiye kadar hiç bu kadar yoğun bir program duymadığını söyledi.. “Tamam” dedim “bu iş oldu”..
Son olarak uyuşturucu kullanıp kullanmadığımı sordu, dedim ki ‘Hiç kullanmadım ama zaten kullanmis olsaydim bile Yeni Zelanda’yı görmeyi riske edecek kadar aptal değilim’
Görevli şöyle bir gülümsedi ve beni azat etti..
Bu kadar süre içeride kalınca beni sehir merkezine goturecek shuttle kaçtı tabii..Biraz Yeni Zelanda doları aldıktan sonra başladım otostop yapmaya..3 kadın ve şirin bir köpek beni şehire atmayı kabul ettiler..Pek de duymaya alışık olmadığım aksanlarına rağmen sıcak bir sohbete başladık, o kadar sevimli ve naziklerdi ki sıradan ingilizceme bile övgüler düzdüler..
Yeni Zelanda’da Türklere bir sempati olduğunu duymuştum gitmeden önce..dunyanin bir ucundan onca yol tepip gelmiş turistlere gerçekten minnettar gözlerle bakıyorlar ve asla yardımlarini esirgemiyorlar..

Dunedin’de hoş bir otelde kaldım, hava yaz icin soğukca; 12-13 derecelerde idi..Yerleştikten sonra bir şehir turu atayım dedim, baktım açık yer sayısı çok az..Karnım da acıkmıştı, bir de baktım ki açık bir Türk dönercisi..Daldım içeri, aninda etrafımı sardılar, memleket muhabbeti başladı hemen..Çay ikram ettiler,14 senedir buralarda imiş bu aile..Bir kişi gelmiş, şimdi onu bulmuşlar, Queenstown’da şubeleri bile var.. Yalnız, vahim olan şu ki; onlara Dunedin’deki dünyadaki tek sarı gözlü penguenlerin yaşadığı koloniden ve oranın en meşhur kalesinden bahsedince aval aval baktılar, haberleri yoktu! Eh yani,pes..ingilizceleri desen nanay..Hey yurdum insanı hey..Bir tanesi beni esir aldı mı? Başladı hayat hikayesini anlatmaya..Kırkbeş dakika kilitledi beni. Neyse, yorgunum deyip ayrıldım yemegimi bitirir bitirmez..
Dunedin; güney adanın ikinci büyük şehri ancak sadece 120 bin nüfusa sahip..Ana caddesi hayli renkli, hemen bir cadde arkasında da 1906’da açılan oldukça görkemli bir tren istasyonu var (Yeni Zelanda için epey tarihi bir bina sayılır) İçi de neredeyse saray yavrusu..Dışarıdaki trene atlayıp 4 saatlik bir yolculuk yapma imkanı var -ki Lonely Planet’te bu dünyanın en güzel tren yolculuklarından biri olarak yazılmış- ama Okan ertesi gün araba kiralayacak, buna vakti yok maalesef..

02.01.2007 Salı

Sabah kalktım, hoş bir cafe-restaurantta kahvaltımı ettikten sonra başladım kiralayacağım araba servisinin ofisini aramaya..Dunedin’in tepelerinde bir yerde adresi buldum da ofis diye birşey yok..neyse sokaktaki tek canlıya, bir kadına sordum meğerse sorumlusu oymuş. Evini ofis olarak kullanıyormuş..Neyse, arabayı aldık, pek de yeni olmayan bir Toyota..Tabii, acaip bir stres bu benim için..Zaten aman aman iyi bir sürücü sayılmam bir de burada soldan akan trafiğe ve Yeni Zelanda’nın bilmediğim kurallarına ayak uydurmaya çalışacağım..Parayı ödedik, imzaları attık, yasal uyarıları dinledik ve tepelerden aşağı koyulduk. Çok değil 3-4 dakika sonra birisi baktım cama vuruyor, heyy sağda duruyorsuuunn! Off, kızardım,bozardım. Allahtan çok da kalabalık bir şehir değil, yoksa trafiğin altini üstüne getirmek gayet mümkündü..

Otelden eşyaları aldıktan sonra Otago yarımadasındaki Larnach kalesine doğru yola koyuldum ama bir yağmur başladı ki, silecekler yetişemiyor..Politikacı ve tüccar William Larnach 1871 yılında eşini etkilemek için bu görkemli kaleyi yaptırıyor ve 1898’te bir suikasta kurban gidiyor..Kaleden çıktım, planlarimda o sarı gözlü penguen kolonisini görmek vardı ama yağmurda bir 30 km.daha gidip aynı yolu dönmekten korktum ve Te Anau’ya doğru yola koyuldum..Önümde bir 5 saatlik yol vardı..Bir saate kalmadı yağmur azaldı, yollar geniş ve bomboş..Saatte 100 km sınırına riayet etmeye çalışarak gidiyordum başta ama baktım ki böyle yol bitmez..Zaten yolda kimse de yok pek, ben o sınırı 120’ye çıkartmaya karar verdim..Önümde bir araba gidiyordu, benimle aynı hızda. Şeytan dürttü, geçmeye karar verdim..Baktım araba da gelmiyor, geçtim..Derken biraz ileriden hızlı bir araba gördüm ve sola doğru kırdım. Ancak arkadaki araba biraz fren yapmak zorunda kaldı ve bir korna sesi duydum, hani ne yapıyorsun be adam der gibi..Ozur diler gibi elimi kaldırıp devam ettim,baktım adam aynı hızla peşimden geliyor,bir süre sonra şehire gelince o araba arkamdan ayrılip sehire girdi..
Bir 15-20 dakika sonra bir de baktım ki ileride bir polis arabası beni görür gormez direksiyonu kırdı ve beni takip etmeye başladı..Eh durumu anlamak zor değil,durdum,kibarca pasaportumu ve araba kiralama kontratını istedi..O anda benden çıkan yusuf yusuf sesleri sanırım Yeni Zelanda’nın kuzey adasından da duyulabilirdi..derdim polisin ehliyetime ve arabanin kontratına el koymasi ve tum tatil planımin bozulma ihtimaliydi..

Polis sonra “senin hakkında böyle bir şikayet var, en az şu kadar metre mesafe bırakmalıydın arabayı sollarken, bıraktın mı? ” diye sordu..Dedim ki, emin değilim..Size 150 Yeni Zelanda doları ceza kesiyorum dedi, ki benim için o anda bu ödül gibi bir şeydi.
“Aman parası neyse vereyim, bir de yok ben yapmadım deyip inkar edersem yüzleşme durumuna falan girmeyelim, yolumuza gidelim paşa paşa “ diye düşündüm..

Yol da git git bitmiyor..bir yemek molası da verdim, neyse nihayet Te Anau’ya geldim, otelimi kolayca buldum..Taupo’dan sonra Yeni Zelanda’nın 2.büyük gölünün kenarına kurulmuş sadece 2000 nüfuslu bir kasaba Te Anau..Aslen Milford Sound ve Kepler yürüyüşleri için bir geçiş noktası gibi bu kasaba, ancak gölde su kayağı, jet bot yapmak ve büyülü bir yer olarak addedilen Glow Worm mağarasına gidiş de mümkün..

Bu arada uçakta gelirken üç Türk kızına rastlamıştım ve Yeni Zelanda’da buluşmak üzere sözleşmiştik..Programlarımızın tek kesiştiği yer Te Anau idi, cepten mesajlaştık ve akşam yemeğinde buluştuk..Kuzey adayla ilgili tüyoları aldıktan ve keyifle anılarını dinledikten sonra ertesi sabah Milford Sound’u görecek olmanın verdiği heyecanla ayrılıp otellere dağıldık..

03.01.2007 Çarşamba

Te Anau ile Milford Sound arasi 121 km. Gidis gercekten guzeldi, eflatun renkli cicekler, kucuk golcukler, dag manzaralari..

Daha da guzel olani ise dort gunluk Milford Sound yuruyusu imis, dunyanin en guzel yuruyusu deniyor..

Rudyard Kipling’in dunyanin sekiz numarali harikasi dedigi Milford Sound yillik bir milyona yakin ziyaretcisiyle Yeni Zelanda’nin en cok turist ceken yeri..

1200 metre yukseklige varan kaya formasyonlariyla cevrili, “Tasman” denizinde 15km.uzunlugunda bir fiyord..Dunyanin bir numarali destinasyonu secilmisti uluslararasi bir ankette..Burayi gunduz gezebildiginiz gibi gece konaklamali tur da alabiliyorsunuz teknelerde..

Fok baliklari, minik selaleler, gok kusagi, “ah burasi da nefismis,bu manzara supermis” derken bir saat 45 dakikalık bu harikulade yolculuk sona erdi..

Sonrasinda denizin altındaki mercan resifini seyredebilmek için yapılan sualtı gözlemevine gittim, çantalarımı da bıraktım ki taşımayayım oralarda..20-25 dakika sualtında da hiç bilmediğim bir yolculuğa çıktıktan sonra döndük başka bir tekneyle ki o da ne, cantayi biraktigim tekne başka bir yolculuğa yelken açıyor..Geri gelmesi 2 saat sürecek..benim de Queenstown’a daha 5 saatlik yolum var ve orada da Lake Wakatipu kenarındaki yine gitmeden önce okuduğum nefis manzaralı Glenorchy yolunu katedeceğim..Görevlilere derdimi anlattım, telsizle tekneyle konuştular ve eşyalarımı buldular..3 saat sonraki otobüsle eşyalarımı Queenstown’a göndereceklerine garanti verdiler ve ben de yola koyuldum..Dönüş yolu yine acaip zevkliydi, o manzaralari unutmam mumkun degil..
Queenstown’a vardım, otele çıkmadan Glenorchy yoluna doğru devam ettim..baktım ki olacak gibi değil, dikkatim acaip dağılmış durumda..10 dakikadan sonra geri döndüm ve Karakoyun oteline yerleştim(Black Sheep lodge) Tam backpacker yeri, bir de spa var içinde. diğer backpacker’larla çene çalmak için ideal ama öyle yorgunum ki hiç sosyalleşesim yok.. Şehirde atıştırmalık bir küçük cafe-restaurantta yemek yiyip bir de internet cafede maillerimi kontrol ettikten sonra uyku vakti geldi..Ertesi gün yolumuz uzun..

04.01.2007 Perşembe

Queenstown Yeni Zelanda’nın adrenalin başkenti..İlk ticari bungy-jumping 1988’de burada başlamış..Bungy-jumpingin bu kadar çeşidi olabileceğini tahmin etmezdim..Jet-boat, rafting, su kızağı, nehirde sörf, halatla saatte 150km.ye ulaşarak kanyon geçişi, paragliding, artık ne ararsanız..benim hiç bu taraklarda bezim olmadığı için direk şehri en güzel görebileceğim tepeye çıktım, orada da devasa bir skyline kurulmuş, içinde yine bir sürü aktivite..

Queenstown’u yukarıdan görünce bayıldım, hemen oracıkta bir de Yeni Zelanda’nın yerlileri olan Maorilerin dansına denk geldim..

Buraya kadar gelmişken hiçbir atraksiyona da girmemek olmaz..Bizim Türk kızlar “Luge” diye birşeyden bahsetmişlerdi, küçük ama freni direksiyonu filan detaylı bir kızağa binip kaskinizi da taktıktan sonra tepeden aşağı inmeye başlıyorsunuz..çok fazla hızlanabilme şansınız olduğu için aslında oldukça eğlenceli,üstelik kullanırken yine aşağıdaki nefis manzarayı seyretme şansınız var..

Eveet,Wanaka’ya gitme vakti, ilk günler programim o kadar yoğun ki, Wanaka’dan da Franz Josef’e ulaşmam gerekiyor aynı gün..Queenstown’un merkezinde yine trafik acemiliğim yüzünden oyalandıktan sonra anayola çıkabildim..İki yol var, birincisi ve kısa olan kışlari geçilemiyormuş ama sorun yok,hava güzel..ilk yolu secip ancak 30’la gidilebilen hayli virajlı iki saat yolculuktan sonra Wanaka’ya varıyorum..

Wanaka güzel bir gölün kenarına kurulmuş 3500 nüfuslu bir kent -orada kent bizde olsa belde derdik herhalde- ve Queenstown’daki aktivitelerin en az yarısı burada da yapılabiliyor.. Buralara kadar gelmişken bir jet-boating yapmaya karar veriyorum, bir saatlik bir tur bu..İlk 15 dakika daha düşük bir hızla nefis manzaranın keyfini çıkarırken geri kalan zamanda botu kullanan abinin şovuyla biraz ıslanıyoruz..Bir anda müthiş hızlanıp ani dönüşlerle hepimize banyo yaptırıyor..Göl biraz ileride kudretli Clutha nehriyle buluşuyor, orada birkaç ekstra tur atıp yüzmeye çalışanlarla biraz sohbetten sonra dönüşe geçtik..

Aslında Wanaka’ya gelmeden gözüme LP’de çok övülen Rob Roy vadisi yürüyüşünü kestirmiştim ama 4 saat gidiş gelişi bu yorgun bünye kaldırmazdı artık..bende 20-25 dakika göl kenarından yürüyerek yapılan Eely noktası yürüyüşünü tercih ettim..insanlar ne kadar mutlu gözüküyorlar burada..
Franz Josef’e daha 5 saatlik yol var,off of..

Aklimdan bunlar geciyordu yururken..ama o 5 saatlik süre zarfında keyiften kendimden geçeceğimi,bir yoldan bu kadar zevk alabileceğimi hiç tahmin etmezdim doğrusu..

Böyle bir güzel yol olamaz, bir göl bitiyor, diğeri başlıyor ama ben ikide bir arabayı durdurup fotoğraf çekmekten yol alamıyorum..Göller bitiyor bu kez yol kenarlarında sarılı yeşilli sonbahar renkleri taşıyan bitkiler ve ağaçlar..zevkten dortkoseyim..

Haast civarında mola verip Yeni Zelanda’nın milli yemeği balik & patates kizartmasiyla karnımı doyuruyorum..bir yerde baktim bir sürü araba durmuş..E bir bakmak lazım ne var.. Dönenlere soruyorum, yürümeye değer mi? ”Değer” cevabını alınca devam ediyorum. Neyse,10 dakikaymış..Değişik bir yeşile sahip küçük bir ırmak ama çevresinde pastel tonlu renkler oluşmuş, tablo gibi bir yer..

Buz gibi suya aldırmadan insanlar suya girmişlerdi, daha fazla zaman gecirmek guzel olurdu ancak Okan’ın yolu cook uzuunn..

Yollar nefis ama böyle sessiz sessiz de gidilmiyor ki, bağıra çağıra şarkı söylüyorum araba kullanırken..Hem de dalıp gitmemek için..Müthiş yoruldum..Bastıran yağmurla beraber Franz Josef’e geldim..Diğer şehirlere göre daha pahalı bir yer burası, oteller neredeyse iki katı fiyatı..Neyse, bu gece nerede olsa uyurum..

05.01.2007 Cuma

Bugünün en heyecanlı olayı; saat dokuzda buzullar üstünde yapacagim helikopter turum..ama önce yedide kalkıp minik bir trekking yapmak istiyorum..Matheson gölünün manzarası pek meşhurmuş..Araba işte böyle durumlarda çok işe yarıyor, yoksa o saatte 6-7km.uzağa nasıl gideceğim, imkanı yok..Kahvaltı bile yapmadan hemen başladım..Zaten gölün etrafını cepecevre dönmek sadece bir saat alıyormuş..Parkur hiç zorlu değildi, güzel bir patikadan yürümeye başladım, yirmi – yirmibeş dakika sonrasında Yeni Zelanda’da gördüğüm en etkileyici manzaralari gördüm..

Tasman ve Cook dağları ve göl kenarındaki ağaçların gölgeleri Matheson gölünün üzerine düşmüş ama göl sanki bir ayna..buraya Reflection Island ismini vermişler..

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir