Yeni Zelanda ve Avusturalya Gezisi

Büyülenmemek elde değil..

Yağmur başladı..Helikopter turum için ofislerine gittim, rezervasyonu neredeyse bir ay öncesinden yaptırmıştım ama Yeni Zelanda’da meğerse işler böyle hep istediğin gibi yürümüyormuş. Gittim ki adam kötü haberi verdi, bugün hava kötü bütün uçuşlar iptal, birkaç gün beklemeniz gerekebilir..
Ne birkaç günü, benim yarım günüm bile yok..Her günün programı full..eh ne yapalım, Arthur’s Pass’a gidelim bari..

Yolda Hokitika diye bir kasabaya uğrayıp hoş bir cafede bir kahve içip biraz deniz kenarında gezindim..Toplam 4 saatlik bir yolculuktan sonra Arthur’s Pass’a geldim..

helikopter turunun iptalinden biraz vakit kazanınca kısa bir trekking yapmaya karar verdim..Sadece yarım saatlik bir yürüyüş seçtim dağların arasından..o yürüyüşü de patikalar açarak, köprüler yaparak, beş metrede bir oklarla yön göstererek hayli kolaylaştırmışlar..Manzara açısından çok da matah olduğunu söyleyemeyeceğim, en iyi güzergahlar bir tam günü hatta birkaç günü ayırmayı gerektiriyor ve parkurlar zorluk derecelerine göre değişiyor..oldukça detaylı yardım hizmeti veren turizm ofisinden günlük hava durumları ve her türlü bilgi alınabiliyor..

Dönüşte aynı yolu yürüyesim gelmedi, hemen otostop çektim ve 5 dakikada arabamın bulunduğu yere geldim. Arabanın ve benim karnımı doyurduktan sonra Christchurch’e doğru yine güzel dağ manzaraları eşliğinde yola koyuldum..

Araba kullanmak artık epey yorucu gelmeye başladı..4 günde katettiğim mesafe 1500km. ki benim gibi hiç araba kullanmayan birisi için çok fazla..Bir yandan da tum aktiviteleri düşünürseniz..diger taraftan arabasiz Yeni Zelanda’da bu kadar kisa surede bu kadar cok yere gitmek imkansiz gibi..

Christchurch’te bir Hospitalityclub üyesinde kalacağım…ismi Kirsty..yolu yanlış tarif edince (başka şehirden geliyorum zannediyormuş) şehrin içinde epey dolandım..neyse 20 dakikada buldum evi..

Kirsty oldukça aktif..60 kişi ağırlamış bana gelinceye kadar..Turlar satıyor ülkenin her bir yanına, bol bol da seyahat ediyor..Biraz Yeni Zelanda’dan biraz da müzik ve filmlerden konuştuk..Kirsty abisinin biraz antisosyal olduğunu söylemişti, hakikaten de biraz yabaniydi.. 75 yaşlarındaki babasıyla da güzel muhabbet ettik, bilge bir adamdi babasi..Beni ertesi gün Akaro’ya gitmeye ikna ettiler..Acaba şehri mi gezsem diye düşünüyordum ertesi gün, “Düşünme bile” dediler..pek birsey yokmus sehir merkezinde..

HC ile gezerken pek lüks aramazsın ama bana çok güzel bir oda verildi, havlular konuldu, ohh miss..Konukları için özel bir oda bile yapmış Kirsty, etraftaki gezilecek yerler için broşürler bile serpiştirmiş her tarafa..Profesyonel evsahibi vesselam..Sabah erken çıkacagim, vedalaştık baba ve Kirsty ile..Sağolun,varoluunn..

06.01.2007 Cumartesi

Sabah erkenden yola çıkmanın güzel yanı trafik ile boğuşmayacak olmam..Akaroa Christchurch’ten sadece 82km. fakat virajlı yolundan dolayı bir buçuk saat sürüyor..Nüfusu 1000 bile olmayan eski bir fransız yerleşimi Akaroa..

Gitmeden methini duymuştum gezi blog’larında..Maori dilinde ‘Uzun liman’ anlamına geliyormuş..Huzur veren, sakin ama kartpostal guzelliginde bir yer..

Bir gece oncesi Kirsty tekne turu rezerve etti adima..kalkis saatini bekleyene kadar kahvaltımı edip, bir tur attım kasabada..zaten boydan boya 10-15 dakika sürüyor yürümesi..Fransız mimarisi ayrı bir hava katmış, sokak isimlerinin yarısı halen Fransızca..Fransız mezarlığını da gezdim bu arada..Çanakkale’deki mezarlıklarından epey etkilenmiştim..
Tura çıktık,tekne oldukça kalabalık..Amacim hem yarımadanın güzelliklerini hem de yunusları görmekti..önce foklar bize eslik etti, kendilerini bir gösterip tekrar denize dalıyorlar..derken yunuslar da peşimize takılmaya başladı..Aslında bir de yunuslarla yüzmek vardi(onun için ayrı tur var)

Benimki sadece 1.5 saatlik bir turdu..Kaptan’ın açıklamaları eşliğinde bitiverdi zaman, iner inmez baktım ki balık ızgara var iskelede. .körün istediği bir göz..
ve ardindan..yine düştüm yollaraa,yollara..
Neyse ki, arabayı Christchurch’te bırakıp oradan otobüsle devam edeceğim.İyi ki de böyle yapmışım artık araba kullanmaktan gına geldi, yoruldum, pilim bitti..Saat 4’te kalkıyor otobüsüm, sağsalim arabayı teslim ettim, mutluyum gururluyum..Bilemezsiniz, ne kadar stres oldum her şehiriçinde trafiğe girdigimde..

Önüme iki ufaklık oturdu otobüste, anneleri bindirdi, babaları alacakmis Kaikoura’dan..Ufak olan 8-9 yaşlarında öndeki dişleri yok ve sürekli arkaya dönüp laf atıyor bana..Ah bir de anlayabilsem şivelerini..Burasi adanın güneybatısı kadar şahane değil, yine de yolları araba kullanmadan seyretmek baska bir keyifmiş..Buradaki otobüs şoförleri cok komik adamlar.. Dövmeli, hayvan gibi iri adamlar çoğu ama o govdelerinden beklenmeyecek kadar da kibarlar..Arada bilgiler veriyorlar, “şimdi şuradan geçiyoruz, bakın solda şu var” gibi..Kaikoura’da bir yemek molası verdik, hemen sahile indim, orası da 4bin nüfuslu küçük bir yer..Daha çok balina izleme turları (yine güzel havayı yakalamak gerekli imiş) ve kerevitiyle ünlü (ama çok pahalı).

Birbuçuk saatlik daha yolumuz var ve nihayet ulaştık Picton’a, saat oldu 9..Picton’un merkezinde değildi otelim ama beni şehirden aldılar..Bayview Backpackers sahipleri beni gayet sıcak karşıladılar,resmen sızmıştım o gece yorgunluktan..

07.01.2007 Pazar

Bugün Pazar..
Ve bugün beni ilk defa güneşimden kopardılar..
Güneşin serotonin salgılamasını bir kenara bırakın, onsuz olmuyor, hele Yeni Zelanda hiç olmuyor..
Saat 9.30 da meşhur Marlborough geçidinde Queen Charlotte turum var..Marlborough geçidi yüzlerce küçük koydan oluşuyor, haritaya bakarsaniz binlerce kıvrım göreceksiniz..Bir örnek vermek gerekirse; sadece küçük bir bölümü olan Pelorus geçidini kuşbakışı 42km.olarak gorebilirsiniz ancak tüm sahil şeridini gecmeye kalkarsaniz 379km.mesafe katetmeniz gerekiyor..

Teknemiz açıldı ama güneşimiz biraz eksik..Teknede biraz Türkiye’ye hayranliklarini anlatan lokallerle, biraz da 30 yaşlarındaki kaptanla konuştum..Biraz sonra, kaptan ekrani kullanmayi ogretti ve kenara çekilerek dümeni bana teslim etti..20 dakika kadar kullandım tekneyi..

45 dakikadan sonra teknemizi “Ship koyu”na bağlamadan önce kayaların arasında minicik mavimsi bir penguen gördük..Meğerse zaten boyları o kadarmış.. “Koy çok hoştu ama abartıldığı kadar bir güzellik göremedim” cümlesini kurma nedenimi yine güneşe bağlıyorum..Birkaç koy ve balık çiftliklerini gezdikten sonra dönüşe geçtik..İşte orada harika birşey oldu, bir yunus sürüsü peşimize takıldı..Bir yandan seyredip bir yandan fotoğraflamaya çalışıyorum ama bir türlü kareye girmiyorlar, belki 50 denemeden sonra bir tanesini yakaladım ve de bu fotoğraf gezinin en güzellerinden biri oldu..

Dönüşte Picton’da bir sandviç mideye indirip öğle güneşiyle güzelleşen manzaraları hafızaya ve fotoğraf makinesine kaydettikten sonra Nelson otobüsüne bindim..İki saatte Nelson’a vardık, burası benim Yeni Zelanda’ya geliş nedenlerimden biridir..Vietnam’da aldığım günlük bir turda İsrail’li bir kız Nelson ve çevresini öve öve bitirememişti..O gün karar verdim aslında Yeni Zelanda’yı kesinlikle görmeye..Sonradan araştırınca anladım ki şarap ve sanat kenti olarak da anılan Nelson’un Abel Tasman ulusal parkından bahsediyor o kız.. Aslında basta Abel Tasman ve Milford arasında karar verememiş, ancak Milford için rezervasyonların 5 ay öncesinden dolu olduğunu görünce mecburen Abel Tasman’a kayıt yaptırmıştım..Milford yürüyüşü daha once belirttigim gibi Abel Tasman’dan çok daha ünlü. Bir gün tekrar dönersem, o yürüyüşü de yapmak isterdim..Bu arada yürüyüşe rezervasyon yaptırmak şu demek: Bu yürüyüş sırasında kalacak yer olarak sadece hut’lar var..Yani 12 kişinin uyuduğu sobalı, ağaçtan herhangi bir luksu olmayan barınaklar..Dolayısıyla siz aslında burada ya da sınırlı sayıda ayrılmış çadır alanında kalmak için rezervasyon yaptırıyorsunuz..doganin dengesini bozmamak icin hergun sinirli sayida insan aliyorlar iceri..

İki saatlik bir yol sonrası Nelson’a vardığımda şirin bir kent buldum karşımda..Diğer Yeni Zelanda kasabalarından daha renkli, kendi karakteri olan bir şehir..Evsahibim 22 yaşında bir kız, midyeler üzerine çalışıyor bir laboratuarda..Ev arkadaşı da bir gazeteci, Sally..evleri otobüsten indiğim yerden biraz uzakmış, belim kopuyor sırt çantamla o kadar mesafeyi yürürken..Neyse, kolayca buldum evi..Çok tatlı bir kız Skye..Biraz muhabbet ettik..Güney Amerikaya gitmek istiyormuş, favori yerlerimden bahsettim ona..O da yarın başlayacağım Abel Tasman yürüyüşüm hakkında biraz bilgi verdi..Sonra Sally geldi, meğerse daha önce Türkiye’de bulunmuş..onunla da memleketten konustuk, sadece güneyde takılmış gerçi..

Beni önce şehirin en yüksek noktasına götürdüler, tüm Nelson denizle beraber ayaklarımızın altında,hos,cok hos..sonra alışveriş merkezine götürdüler..parkta yürürken etrafta herhangi bir market falan olmadığından 4 günlük alışverişimi buradan yapmak zorundayım..konserve tuna ve diğer balık çeşitlerinden aldım, bir de güzel şarap..bol bol peynir..akşam yemeği için bir kız arkadaşlarını daha çağırdılar, barbekü yaptılar,oh lezizz..Yemekte; alışkanlıklarımızdan, kültür farklılıklarından konuştuk..22 yaşında bir kızın kendi başına Güney Amerika’ya gitme kararını vermesi halinde Türk ailelerin pek destekleyici olmayacaklarını, kendisinin çok şanslı olduğunu söyledim Skye’a..Onlar da Avustralya olan ilişkilerinden bahsettiler ; hep Yeni Zelanda’ya Avustralya’nın küçük kardeş olarak baktığını, çok da önemsemediğini, spordaki büyük rekabetlerini ama onların bu rekabete rağmen Avustralya’yı diğer Commonwealth ülkeleri karşısında her zaman desteklemelerini anlattilar..
Yemek bitti, arkadaşları gitti,uyku vakti..

08.01.2007 Pazartesi

Gün güneşli..Yaşasın! Arkadaslar beni arabayla otobüs istasyonuna kadar bıraktılar.. Eşyalarımı Sally’nin gazetesine bıraktım, dönüşte oradan alacağım..Bir-birbuçuk saatten sonra başlangıç noktası olan Marahau’ya bıraktı beni otobüs..Minik bir kahvaltı yapıp başladım yürümeye..Bir sırt çantası, asılabilecek bir büyük torba bir de uyku tulumum var. Başlangıç için biraz yüklüyüm ama gün geçtikçe(yedikce) azalacak esyalarim..Bugün 4 saat kadar yürüyeceğim, toplam 11.5 km..Saatte bir mola veriyorum, arada durup manzaraların keyfini çıkarıyorum, fotoğraflar çekiyorum.Hele bir yere geldim ki tam kartpostallık..Deniz, denizden hemen önce de rengi laciverte çalan küçük bir göl..

Arada devasa “kanuka” ağaçlarının arasından geçerek sonunda kalacağım yere geldim; Anchorage koyu..Barınağın kapısı kapalı, görevli ortalarda yok..Herkes eşyalarını öylece bırakıp gitmiş..İşte Yeni Zelanda’nın bu yönü çok şaşırtıcı, insanlar hiç umursamadan eşyalarını yol ortasına bırakıp gidebiliyorlar..hirsiz korkusu yok..
Genelde aileler var, şaşırıyorum, ikişer çocuklarıyla yollara dökülmüşler..Avustralya’dan gelmiş bir çiftle tanışıyorum, rezervasyonlarını 6 ay once, yani 1 Temmuz’da yaptırmışlar.. Adam Alman ama 40 yıl olmuş Avustralya’ya geleli, karısı ve biraz tuhaf çocuklarıyla kampa gelmişler..Ben de eşyalarımı bırakıp sahile gidiyorum..Kumsal nefis, biraz keşiften sonra kitap okuyorum biraz..Sonra denize girmeye karar veriyorum ama bu sadece bir dakika kadar sürüyor çünkü sıcak havaya rağmen deniz buzzz..Herhalde 10 derece falan, meğer hep böyle imiş..

Akşam biraz daha Sydney’li amcanın anılarını dinledikten sonra uyumaya karar veriyorum ama ne mümkün..amca müthiş bir gürültüyle horluyor..Neyse ki kulak tıkaçlarım var, onlar sayesinde uyuyabildim..

09.01.2007 Salı

Bugün yolum biraz daha kısa. 9.5km.kadar ve takribi 3 saat sürecek..Bark koyuna gidecegim.. Ancak maalesef beni Abel Tasman yürüyüşünün manzaralarını görmekten alıkoyacak yağmur başlıyor yağmaya..Sabah kahvaltımı ederken Japon bir kız “ ben de yalnızım, beraber yürüyelim mi” diyor, “olur, neden olmasın”.
Yalnız yürümenin de burada belirli saatleri var..Şöyle ki, bazı alanları geçebilmek için gel-git zamanlarına ayak uydurmanız gerekiyor, aksi takdirde yüzerek geçmek zorundasınız..Misal; Anchorage koyundan önce Torrent koyuna geliyorsunuz, oradan ancak sabah sekiz ve akşam sekizde geçebiliyorsunuz (artı eksi bir saat) tabii ki bu saatler ayina gore değişiyor.. Barınakların kapısından veya yürüyüşe başlangıç noktasındaki ofisten bu saatleri öğrenebiliyorsunuz..
Yağmur öyle bir yağıyor ki,iç çamaşırlarıma kadar ıslanıyorum..torbalarla sırt çantamı koruyorum ama kendimi korumak zor..Hızlı hızlı yürüyüp Bark koyundaki barınağa geliyoruz, herkes kurulanma çabası içerisinde..Bereket sobalar var ve bu anlamda çok işe yarıyorlar..Portekizli bir kız var, onunla biraz muhabbet ediyoruz, sonra İsrailli bir kızla ve Danimarkalı bir çiftle tanışıyoruz..Erkek olanı acaip komik, gulduruyor bizi surekli..Herkes küçük ocaklarıyla full techizat gelmiş, ben ekmek arası tunaya devam..Şarabımı da son geceye saklıyorum..

10.01.2007 Çarşamba

Bugünkü rota 11.5km. Awaroa koyu..Yine yağmur var, zaten gece boyunca hiç durmadı..Beş kişi olduk toplamda bugün..Danimarkalı çift ve İsrailli kız da eklendi bize..Yine gel-git zamanını kollayarak yürümeye başladık ancak bugün bizi motive eden birşey var: yarı yolda bir cafe-restaurant mevcut..Özellikle tuna balığından “ööeehh” gelmiş bana çok iyi gelecek bu..Varınca hemen kahveleri, sandviçleri söylüyoruz..Orada iki de Alman kızla karşılaşıyoruz, ikişer biradan sonra muhabbet daha da güzelleşiyor, kalkmak bilmiyoruz..Bir de komiktir; ben bir ay öncesinden buraya mail atmışım, “akşam yemek yiyebilir miyim, rezervasyon yapar mısınız bana” diye..Barınağa varınca bunun geyiği dönüyor,dalga geciyorlar benimle..öyle yağmur var ki,ben restoran icin 20 dakikalık yolu o karanlıkta göze alamıyor ve gitmiyorum..bana acıyan Japon kız yemeğini benimle paylaşıyor, içimde tuna ağacı çıkacak yoksa..Ben de şarabımı açıp paylaşıyorum onlarla..Acaip şaşırıyorlar,bugüne kadar sarap tasidigimi soylememi hep şaka zannetmişler.Bu kadar az şey taşıyan birisinden nasıl olur da şarap çıkar diyor Alman olan..Ee,keyfimize düşkünüz,onun yeri ayrı..

11.01.2007 Perşembe

Ve yürüyüşün son günü..Yağmur non-stop devam..Totaranui koyuna sadece 1.5 saat yürünecek, yaklasik 5.5 km..Tabii ki yine gel-gite dikkat edilerek..Paçalar sıvanıyor, yerler ne de olsa çamur..Bir yerde ayakkabılar da çıkıyor, diz altına kadar gelen sudan geçmek gerekecek.. Almanlarla birlikte grup oldu 7 kişi..Böylesi daha keyifli, gırgır şamata yürüyoruz..Bugünkü rotada jungle içinden gececegiz, yağmur aralıklarla yağmaya devam etse de pastoral renklerde ağaçların arasından yürümek inanılmaz güzel..aralıksız yağan yağmur biraz moralimi bozmuştu ama arkadaşlar ve bugünkü yürüyüş tekrar beni havaya soktu.. Maalesef ayrılma vakti, fotoğraflar çekildi, adresler, telefonlar,verilip alındılar..Sanki aranacaklar gibi..
Yol boyunca herhangi bir çöp tenekesi de olmadığı için herkes mecburen tüm çöplerini yanında taşıyor, onlardan kurtulmak herkese çok iyi geldi..

Burada benim planseverliğimin yol açtığı başka bir komik olayi anlatayim..
Daha Turkiye’de iken tüm otobüs biletlerimi almıştım internetten..sonra bir bindim ki koskoca otobuste bir tek ben varım..İyi ki rezervasyon yapmışım, yoksa ne olacaktı halim!..

Nelson’a vardım, karnımı doyurduktan sonra Sally’e de bir küçük hediye alıp çalıştığı gazeteye gittim, sağolsun beni havaalanına kadar bıraktı..40 kişilik küçücük bir uçakla kuzey adaya, başkente geçtim..Wellington’daki evsahibim önce gel buyur dedikten sonra son güne kadar herhangi bir şekilde geri dönmeyince LP’den bulduğum bir otele yerleştim..

Akşam dışarı çıkıp bir uzakdoğu restoranında yemek yedikten sonra canlı müzik yapan bir bara gittim..Bu arada Wellington’un diğer şehirlere göre daha eğlenceli gözüktüğünü söylemeliyim. Barda bir kız bir erkek iki gitar vardı, kızın sesi Norah Jones’a benziyordu..öyle huzurlu huzurlu söylüyordu ki berrak sesiyle..
Yarın ilk iş olarak kiralayacağım arabayı teslim alacağım,yatma vakti,haydi otele..

12.01.2007 Cuma

Kiraladigim arabam bu kez oncekinden biraz daha küçük,ama yine Toyota..Arabayı alıp malum şehiriçi trafik stresimi yine yaşadıktan sonra (nasıl gidiliyordu bu müzeye ya?) “Te Papa” müzesine ulaştım..Burası Yeni Zelanda’nın ulusal müzesi, doğrusu içeriye girip gezince çok hayıflandım memleketim icin..Bu kadar kısacık tarihi olan Yeni Zelanda’da böylesine devasa,görkemli, oldukça detaylı bir müze varken bizim muzelerimiz niye buranin yanina bile yaklaşamayacak kadar albenisiz?

İçeride ne mi vardı? Yeni Zelanda’nın manzaralarının oluşmasını sağlayan jeografik olaylar, ülkenin bitki örtüsü ve hayvanları (bir alet yıllara göre insan/koyun sayısını veriyordu mesela), Maori’lerin tarihi ve Maori sanatçılarının yaptıkları işlerden örnekler,Yeni Zelanda’nın tarihine ilişkin simülasyonlar, filmler..Disneyland’a çevirmişler bazı katları, cocuklar icin öğrenmeyi eğlenceli hale getirmişler..

Birkac saat kaldiktan sonra ciktim..Önce art-deco şehri Napier’e , ardından da Tongariro Ulusal Parkı yakınlarında kalacağım otele gitmeyi planladim..Napier 320km., tahmini 4.5 saat kadar sürecek..Yollar virajlı, bazen 20 bazen 30 ile gidilebiliyor,kuzey adada araba kullanmak güney ada kadar zevkli de değil..Neyse ki bu arabanın kasetçaları var ve ben de yanıma aldığım 3-4 rock kasedini dinliyorum..

Napier’e ulaştığımda yolun iki tarafındaki palmiye ağaçları karşılıyor beni..Napier dünyanın art-deco başkenti sayılıyor,1930’ların başındaki depremde 162 kişi ölünce şehir yeni baştan kurulmus..O zamanki ileri görüşlü yerleşimciler bir trajediyi vatandaşlarının gurur duyacakları bir hazineye dönüştürüyorlar ancak benim gibi alakasiz insanlar için art-deco detaylari fazla birşey ifade etmeyebiliyor..Yine de Lonely Planet’in gör dediği evleri, otelleri ve art-deco shop/müzesini gezip fotoğraflıyorum..

Ufak ufak yağmur da kendini gösteriyor bu arada..Şehirde biraz daha turladıktan sonra rotayı değiştirip Taupo üzerinden ulusal parka doğru yola koyuluyorum, benzin de az gibi ama, neyse,yolda buluruz..

Napier’den Taupo 142 km. Gözümde büyüyor tabii bu iki saat, acaip yorgunum. Taupo’dan da ileri 98km.daha yolum var..Bu arada benzin istasyonu da çıkmıyor karşıma ve hafif hafif akşam da çökmeye başlıyor..Terslikler olursa aynı anda olur, telefonumun sarji da yok “benzin biterse arabaları durdurup benzin aktarırım, olmazsa rica edip cep telefonlarindan Taupo’da kalacagim hostumu ararım” diye planlar yapıyorum. Bir yandan da tırsık vaziyette yokuşları boşa alarak iniyorum ki benzin bitmesin..gosterge kırmızı yanıp duruyor.. Neyse, gece olmadan Taupo’ya varıyorum, benzinimi dolduruyorum..Hava da bozuk. Orada bir internet kafeye girip ertesi gün Tongariro yürüyüşünün olup olmayacağını öğrenmelerini rica ediyorum..Adam sağolsun, telefon ediyor ancak kötü haberi de veriyor: Sen bu geziyi unut. Bir yandan minik bir tesellim de var; On kilometre bile gidecek halim kalmamış..mesaj atip hostumun uygun olup olmadigini soruyorum, normalde yarın gelecektim buraya..Diane’dan iyi haber, “atla gel” diyor..Adres elimde yazili, kolayca buluyorum..Diane 44 yaşlarında sevecen, Türkleri ve Türkiye’yi de çok seven bir kadın..Güzel bir yemek hazırlıyor, çok az Türkçe bile biliyor, çalışıyormuş kitaplardan..Meğerse daha önce Türk sevgilisi olmuş..Şarap ikram etti, epey muhabbet ettik..sonradan yorgun olduğumu anlayınca yatacagim yeri gösterdi bana, gözlerim kapanıyordu artik..

13.01.2007 Cumartesi

Uyandım ki Diane güzel bir Türk kahvaltısı hazırlamış bana, bıkmıştım aynı tür şeyleri yiye yiye kac gundur..Peynir ve yeşil zeytin öyle iyi geldi ki..Guneydogu Anadolu’dan getirdigi “Muhammara” diye bir şey bile vardi çemene benzeyen..
Sonra da arabasıyla şehir turu attık,önce Haka şelalelerinin olduğu yere götürdü beni.. Gerçekten görkemli ve farklı bir yeşil renkte coşkun nehir biraz ileride oldukça yüksekten kendini aşağı bırakıyor,manzara etkileyici..
Zelanda’nın bu bölgesi gayzerleriyle unlu..Diane da beni bu gayzerlerin bulunduğu parklardan birinde gezdirdi..

Garip bir duygu,toprak yerden ısıtmalı gibi,ayağınıza hoş bir sıcaklık geliyor tahta korumalara rağmen..bir yandan her taraf duman dumana tabii..
Daha sonra ise küçük bir baraja götürdü Diane beni..Saniyesi saniyesine suyun ne zaman verileceği belli olduğu için insanlar zaman zaman oraya gidip suyun muhteşem gücünü tekrar tekrar hissetmek istiyorlar..Gerçekten de o ilk serbest kaldigi an görülmeye değer..

Vee yağmur tekrar yüzünü gösteriyor..Taupo gölünde bir tekne gezisi planım vardı ancak suya düştü Tongariro geçişi gibi..Diane eve döndü, ben de şehri gezmeye devam ettim..Bir turist alışveriş mağazasından sonra şarap imalathanesine girdim..Burası oldukça ilginç bir yerdi çünkü üst katında satış sürerken alt katta ise bir düğün vardı..Görme şansına sahip olamadım ama mahzenvari bir yerde düğün fikri hosuma gitti..
Satış yapılan yerde şarapları tatma imkanı da vardı..Şöyle ki; size bir kart veriyorlar, siz bu kartı şişelerin bulunduğu yerlerin hemen üzerine takıyorsunuz..alet bardağı tadımlık dolduruyor otomatik olarak ve kartınıza da ücretini işliyor, isterseniz arada su ile ağzınızın tadını sıfırlayabilir ya da bardağı her seferinde değiştirebilirsiniz..Bu işin en güzel tarafı da normalde şişesine veremeyeceğiniz fiyatlardan dolayı içemeyeceğiniz şarapları cüzi miktarlarda paralar vererek tatma şansı..bir şişe de hediye alıp çıkıyorum dükkandan..Çok hoşuma gidiyor bu sistem..
Diane dışarı çıkmayı sevmiyor, barlardan hoşlanmıyor, üstelik evinde televizyonu da yok..takdir ettim yaşam biçimini..panosunda astığı gazete kupüründe görüyorum ki, Diane motorsiklet tutkunu imis..hız yapmaya bayılıyor,yarışlara katılıyor ve o haberde de “Diane:madwoman” diye yazılmış hakkında..Nev’i şahsına münhasır bir kadın velhasil..

14.01.2007 Pazar
Son günüm sayılır,ertesi gun uçacağım,Diane ile vedalaşıyoruz…(bu arada kendisi beş ay sonra Türkiye’ye geldi ve misafirim oldu bir haftalığına)
Rotorua yolu 1 saat kadar sürecek..arada küçük bir kasabada geceleyeceğim ama önce Rotorua’yı gezmek niyetim..Kuzey adanın en turistik yerlerinden biri..Aslinda gayzerler şehri burası, hatta kent sülfürden dolayı kötü kokusuyla da hoş olmayan bir üne sahip..ama beni termal havuzlar, çamur banyoları pek çekmiyor, aklım fikrim Zorb’u denemekte..Bunu Te Anau’da gördüğüm Türk kızlar önermişti, “çok zevkli” diyerek..Yalnız yapıldığı yeri bulmakta sorun yasadim..Diane “sehrin sadece 2 km.dışında” demişti. Ben dönüyorum dolaşıyorum bir türlü bulamıyorum..45 dakika oldu ben hala Zorb’u arıyorum..en sonunda turist info merkezine gidip harita aldim ki, meğer 9km.imiş şehre. İçimden de “güzel olsa bari”diye geçiriyorum, çünkü en az bir saat kaybettim..
Neyse buldum..Özel giysilerimizi giydik önce..Olay şu: bir balonun içine yerleştiriyorlar sizi -biraz da içine su basarak- ve tepeden yuvarlıyorlar..Önce gayet normal yuvarlanıyorsunuz balonun içinde ama balon hız kazandıkça asıl keyif başlıyor, yapışıyorsunuz tavanına ve hızla dönmeye başlıyorsunuz balonun içinde..Bunu yapana da “zorbonot” deniyor..

Bunu Türkiye’ye ilk getirenin hayli para kazanacağını düşünüyorum,acaip keyifli bir şey. Kendimi tutamayıp t-shirt’lerini bile aldım..(sonradan Turkiye’ye de geldi ama gecici olarak)
Dönüş yolunda Maori’lerin muze-kultur merkezi arasi yerlerine girdim..Baktım ki Maori dans gösterisi var, daldım içeriye, nihayet o meşhur Haka danslarını göreceğim..

Yeni Zelanda’nın milli takımlarından biliyoruz hani bu dansı; motive olmak için, takım olduklarını göstermek için yapıyorlardı bunu..Zamanında Demirel’in karşısında da yapmışlardı ve birtakım ayıpçı hareketler (!) içeriyor diye garipsenmişti ulkemizde..Gercekten korkutucu adamlar..Acaip iriler bir kere. Oradan cikip baska bir parka gittim ve suyu on-onbes metreye firlatan gayzerleri gezdikten sonra Reporoa’daki Couchsurfing’ten buldugum baska bir hostun evine yollandim..Reporoa kucuk bir koy, cok fazla gorecek birsey yoktu..Zaten ertesi gun de Rotorua’dan ucaga binip Christchurch’e uctum, oradan Singapura, oradan Dubai’ye, oradan Istanbul’a..aktarmalarla tam 36 saat! ama degdi dogrusu..Yeryuzunun gorup gorebilecegin en guzel manzaralari burada..galiba..yine de tam anlamiyla emin olabilmek icin gezip gormeye devam etmeli..

Nasil gidilir;
Istanbul’dan Emirates veya Singapur havayollariyla hem Avustralya hem de Yeni Zelanda’ya gitmek mumkun.

 

(Bu yazı üzerinde hiç bir değişiklik yapılmadan, dünya turu bölümündeki yazıları için Sınırları Kaldırdım Blogundan alınmıştır.)

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir