Söz Altın Oldu, Sükut Değersiz!
Söz gümüşse sükut altındır sözü günümüzde anlamını yitirmek üzere. Susmaktan koyun muamelesi gören halkımızın artık yapılanlara karşı konuşma zamanı geldi de geçiyor. Zamanında Başbakanının asılmasına ses çıkarmayan Türk toplumunun düşmanını ve dostunu ayırt edebilme yetisini kazanması, gelecek açsından dünya üzerindeki etkisini de bizlere gösterecektir. Aksi taktirde kendi sorunlarını halletmeyen bir toplum, kendi kendini kandırmaktan başka hiçbir şey yapamaz. Yapılan haksızlıklara, kulaksız kalırsa da kendi sorunlarını halledemez!
Hrant DİNK öldürüldü, aradan haftalar geçti. Etkileri halen devam eden, tartışmalar silsilesi meydana getiren bu suikast neticesi Dink unutulmuş, tartışmalar failler ve güvenlik güçleri döngüsünde devam etmeye başlamıştır. Olay gerçekleştikten sonra bir gazetede çıkan “Katil İşsiz Ve Milliyetçi Genç” manşeti, ganimet bulmuşçasına sevinen basının bu olaydan hangi metalardan rant sağlayacağının işareti oldu. Milliyetçilikle toplumun hassasiyetleri üzerine eğilirken, işsizlikle de hükümete bir mesaj verilmek isteniyordu.
Bu suikastın görünemeyen faillerinin netice itibariyle umdukları milliyetçilik duygularının kabarması sonucu meydana gelecek bireyler arası çatışmanın cenaze töreninde gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması üzerine kısa süreliğine bir hayal kırıklığı yaratsada, olaydan günler geçtikçe tartışmanın farklı mecralara kayması sanki asıl bombaların bu noktadan sonra patlatılacağının habercisi gibiydi. İlk amaç gerçekleşmeyince medya tarafından gündeme sunulan ve abartılan bayrak olayı hedefe konulan yeni kurbanı/kurbanları arenaya sürüklemesi açısından önemliydi. Şimdiki yeni medya tarafından takdim edilmekteydi. Devlet kurumları arasında çatışma ortamı oluşturmak. Ve bazı piyon beyinlilerde bu sürece tuz-biber ekerek misyonlarını eda ettiler.
Olayların seyrine baktığımızda Türk medyasının ne kadar başıboş, ne kadar doğruluk payı az, ne kadar yönlendirici ve ne kadar hukuka aykırı haberler yaptığını hayretler içerisinde görmekteyiz. Kuzey Irak’ta çok yalan söyleyenlere itham edilen “Türk medyası gibisin” deyiminin ne denli doğru olduğunu iliklerimize kadar yaşadık bu noktaya gelene kadar. Yapılan haberler soruşturma süreci devam eden ve kovuşturmaya doğru yol almakta olan olayın seyrini etkileyecek derecede olmasına rağmen, hiçbir şekilde ne devlet idarecilerinden, ne yargı makamlarından ne de medyanın ithamda bulunmuş olduğu kurumlardan karşı bir savunma gelmemesi durumun vahametini ve kurumların acizliğini gözler önüne serdi.
Artık yalan haber yapması sıradan bir hal alan medyanın 2006’ nın son aylarında meydana gelen ve en çok satılan gazeteler arasında yer alan bir gazetede “Tesettür Faciası” başlıklı haberiyle kamuoyuna sunulan, doktorların bir hastayı muayene etmemesi balonunu ortaya çıkarıp, bu balonun resmi belgelerle söndürülmesi akabinde malum genel yayın yönetmeninin “Özür Ve Teşekkür” başlıklı yazısı en azından yaptıkları yalan haberlerden utanmaları açısından bizleri ümitlendirse de, son gelişmeler üzerine vermiş olduğu yanlış bilgilendirmeler neticesinde kaç kamyon özür dilese de samimiyetsizliklerini ortaya koymuştur. Bakınız normal zamanların çiçek-böcek-gezi yazarı yazısının son paragrafında ne diyor: “Daha dikkatli davranmamız, sadece rapora güvenmeyip araştırmamız gerekirdi. O bakımdan hem muhabirin, hem de yazı işleri olarak bizim kusurumuz var. Ayrıca olayı hemen ‘Tesettür Faciası’ olarak sunmak da açıkça önyargılı bir davranış olmuş.” İlerleyen günlerde ne derece hassasiyetle haber sunacaklarını göreceğiz. Geçmişe baktığımızda da Aynı gazetenin sicilinin temiz olmadığını görüyoruz. 1993 yılında Ahmet KAYA’yı ‘Ayıp Ettin Gözüm’ başlıklı haberiyle Kürdistan haritası önünde şarkı söylerken çekildiğini iddia ettiği bir fotoğrafla haber yapmış, açılan mahkeme neticesinde gazetede çıkan fotoğrafın fotomontaj olduğu ortaya çıkmıştı[1]. Hep aynı gazeteden örnek vermeyelim. Bu da diğer bir basın organımızdan. Sadece duyumlardan yola çıkarak gazetecilik yapan bu müessese Trabzon Terörle Mücadele Şube Müdürünü Dink cinayetinin azmettiricisi olarak “Vur Emri Polis Şefinden” sürmanşetiyle kamuoyuna sunarak büyük bir habercilik ahlaksızlığına imza atmıştır. Bunun yanı sıra sadece bir tanığın ifadesini ganimet bilerek “Tetiği Yasin Hayal Çekti” başlığıyla haber sunarak bilgi kirliliğine ne denli katkıda bulunduğunu görmekteyiz. Basınımızın yapmış olduğu ahlaksızlıkları yazmak bu köşenin ahlakı kaldırmayacağından son veriyoruz.
Dikkat edecek olursak medyanın haber kaynağından çok dikkat ettiği en önemli husus, haberinde kimi suçladığı, kime iftira attığıdır. Çok büyük bir ustalıkla kendinden güçlüye değil, en zayıf halkaya ithamlar yönelterek kar elde etmeye çalışıp, belki de güçlünün desteğini yanına almaya gayret göstermeye çalışmaktadır. Bu gayretini doğruları ortaya çıkarmaya sarf etseydi durumumuzun nasıl olacağını hayalinizde canlandırmaya çalışın.
Devletin bu duruma nasıl bakması gerekir? Kendini dördüncü güç olarak ilan eden, her taşın altından çıkan, ancak taşın altına başkasını sokmayı da iyi beceren, derin devletten daha derin bir medya müessesesi nasıl düzenlenebilir? Toplumu yapmış olduğu haberlerle paranoyak hale getiren ve sunduğu malzemeyi ürün olarak almaya çalışan, her şeye/herkese potansiyel sansasyonel haber gözüyle bakan bir medyadan ne kadar hayır beklenir. Kanuni düzenlemelerle getirilecek yalan, kışkırtıcı, insan haysiyetini ayaklar altına alan haberlere ağır yaptırımlar, onlar basın özgürlüğünün ihlalini iddia edecek olsalar da, bu zamana kadar yaptıkları ihlaller önlerine sunularak hayata geçirilmelidir. Ayrıca devlete ve kurumlarına karşı yapılan ağır ithamlar, hakaretler ve asılsızlık dolu haberlere karşıda bir daha bu konuda kalem oynatamayacak hale getirecek müeyyideler sunulmalıdır. Ancak bu demek değildir ki yapılan yolsuzluklara, haksızlıklara karşı duyarsız kalsın. Eğer elinde gerekli kanıtlar mevcutsa onları sunarak halkı bilgilendirmesi ve bu olayların üzerine gitmesi basının öncelikli vazifesidir. Ancak aksi durumda da devlet halkının gözünde itibar kaybetmektedir/kaybedecektir.
Hafızası zayıf bir millet olarak yıllardır yapılan propagandalara, yalan haberlere, yolsuzluklara, aptal yerine konmalara sesimizi çıkarmadık. İki dinle bir konuş prensibini, iki dinle ama konuşma olarak uyguladık. Ancak son olaylardaki hassasiyet gösteriyor ki artık susmanın değil, konuşmanın, hakkını aramanın altın olduğu bu devirde, halkımızda konuştuğundan ve kimin nesebinin ne olduğunu bildiğinden ötürü yapılan yalan dolanlar neticesi özür dilenmeye başlanmıştır. Konuştukça, haklar arandıkça, kurumlar kendine karşı yapılan haksız saldırılara karşı korkmadan savunma yaptıkça medyanın yalan haber yapmaya artık yüzü tutmayacaktır. Mitinglerin klasik tabiri ile “Susma sustukça…”
