Wikileaks Kurucusu Julian Assange Türkiye Röportajı
‘SON KARARI BEN VERİRİM’
Bize mümkünse bu konuda biraz daha bilgi verir misiniz; aldığınız dökümanların gerçekliğini nasıl kontrol ediyorsunuz?
Bilgilere öncelikle teknik düzeyde bakıyoruz; elektronik bir kaynağı bilimsel olarak inceleyebileceğiniz bazı noktaları var. Bir başka husus; belirli çevrelerden gelen belgelerdeki sahtecilik ya da yanlış düzenleme olasılığını göz önüne alarak değerlendirme yapmak. Mesela, belirli bir çevreden gelen gerçek dokümanların neye benzediğini bilmek, ayrıca bunların sahtesini oluşturabilecek kişi ya da örgütleri de iyi tanımak gerekiyor. İncelemeden sonra dokümanı hazırlayan kurumdan birkaç kişiyi, içeriden birilerini arayarak belgeyi doğrulamaya çalışıyoruz, sorumuz şu; “bu dokümanı siz mi hazırladınız?”. Bugüne kadar sadece bir kere “hayır” cevabını aldık. Çünkü, gerçek bir belgenin sahte olduğunu iddia etmek kurumun itibarı açısından tehlikeli olabilir; belgeyi Wikileaks’e sızdıran kaynak, belgenin gerçekliğini ispatlayan başka belgeler sızdırmaya devam edebilir çünkü.
Bazen “belki” cevabını alıyoruz, genellikle istihbarat teşkilatları net bir cevap vermekten çekiniyorlar; bu durumda da evraktaki bilgileri doğrulayacak sorular sorabiliyoruz, mesela “şu tarihte şu olay gerçekleşti mi?” gibi. Tüm bu çalışmaların sonucunda da, “bu dokümanın kendisi gerçektir çünkü içeriği gerçektir” diyebilecek kadar kendimize güveniyoruz.
Dokümanlar yayınlanmadan önce nasıl değerlendiriliyor, yayınlanacak belgelerin nihai kararını kimler veriyor?
Ben Genel Yayın Yönetmeni’yim. Yani sonuçta, eğer bir anlaşmazlık varsa, ki bu enderdir, o halde nihai karar verici ben oluyorum.
Wikileaks; politik meselelerin iç yüzünü öğrenmek için ana akım medya her zaman doğru adres olmayabilir fikrinden yola çıkıyor; fakat The New York Times gibi gazetelerle işbirliği yapıyorsunuz. Bunun sebepleri nelerdir, örneğin onların haber filtrelemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onların filtrelemesinden tabii ki hoşnut değiliz (gülerek). New York Times’a gelince, bir anlaşma yapmıştık, ama onlar 62 sayfalık bir resmi yazışmayı 2 paragrafa indirdiler ve Afganistan’da görevli üç suikast timinin faaliyetlerine ilişkin çok önemli bir belgeyi böylece mahvetmiş oldular.
Ama gerçeklerle başa çıkmamız lazım!.. The New York Times gibi kuruluşların kamuoyları üzerinde ciddi etkileri var, özellikle bazı meseleleri duyurma konusunda. Bu kuruluşlara gerçekleri söylemeleri ve bu gerçekleri duyurmaları için somut nedenler vermeliyiz, teşvik etmeliyiz. Biz de bu beklentiye göre kendimizi konumlandırıyoruz. Maalesef dünyanın şu anki gerçekleri ile uyumlu hareket etmeliyiz, bu bir gereklilik. Bu, yaşamak istediğimiz dünyayı kurabilmek için zorunlu.
Julian, son zamanlarda batılı ülkeler ve hatta bazı yayın ortaklarınız, insanların hayatlarını “tehlikeye atması nedeniyle” hassas bilgilerin ifşa edilmesini “ahlaken” sorguluyorlar. Bu tür değerlendirmelere cevabınız nedir?
Bir kez daha insanların şunu düşünmesi gerekiyor: “bu soru neden soruldu?”. Bir şeyle suçlandığınızda, bunu tersine çevirmek için demagoji yapmak geleneksel bir hiledir. Biz dünyanın değişik yerlerinde 140,000’den fazla kişinin sorgusuz-sualsiz-yargısız öldürüldüğünü açığa çıkardık, ki bu suçların büyük bir çoğunluğu Amerikan ordusu ile ilişkilidir.
Doğal olarak yapılan manevra; gerçek cinayetler, ölümler ve savaş suçlarından bahsetmektense dikkati farklı bir noktaya çekme çabasından başka bir şey değildir… Suçlanan kurumun kendi iç yazışmalarından işkence, uluslararası anlaşmalara aykırılık ve daha pek çok konuda suiistimal gibi başlıkları somut olarak belgeliyoruz. Onlar da suçlamalar hakkında konuşacaklarına; kendilerinin işlediği kanıtlanan bu suçların ifşa edilmesinden dolayı ortaya çıkabilecek, muhtemel kurgular veya temelsiz varsayımlardan söz ediyorlar.
Ana akım medya açısından baktığımızda ise, durum aslında çok ilginç. Gelişmekte olan ülkelerdeki ana akım medya ortaklıklarımız genellikle iyi düzeyde… Ve onların cesur duruşlarına, çalışma ahlakına hayranlık duyuyorum. Ama Batılı ülkelerdeki medya ortaklarımız ile sıkıntılar yaşayabiliyoruz; çünkü CIA ve Pentagon gibi kurumların girişimleri bu basın yayın kuruluşları üzerinde etkili oluyor. Aslında bu da anlaşılır bir durum, çünkü sisteme o kadar yakınlar ki her şeyden sorumlu tutulabiliyorlar.
Kaç tane Wikileaks belgesi daha yayın için bekletiliyor?
Amerika’da “Cablegate” olarak adlandırılan ve 2004-2010 yılları arasındaki politik meselelerin belgeleri söz konusu olursa; 2 hafta öncesi itibariyle hepsi yayımlandı, fakat çoğu henüz okunmadı. Bu açıdan baktığımızda, son 1 ayda belgeler üzerine neden 35, 000 makale yazıldığını anlıyoruz, çünkü gazeteciler belgeleri inceleyip keşfediyorlar. Belgeler yakın zamanın politik geçmişini ele alan yaklaşık 3,000 ciltten oluşuyor. Yani, Britannica ansiklopedisinin 3,000 cilt olduğunu düşünürsek, bunu da bir İmparatorluğun yönetimini ve dünyanın nasıl işlediğini anlatan modern bir ansiklopedi olarak görebilirsiniz.
Bu nedenle, “Cablegate” belgelerini Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana yayımlanan en önemli politik kaynak olarak değerlendirebiliriz. Gazetecilerin bunları sürekli referans göstermesi ve “şirketler – diplomatik oyuncular – politik oyuncular” arasındaki dengeleri ele alması aslında anlaşılır bir durum. Ve yaşadığımızın çağın özeti.
Önümüzdeki birkaç ay içerisinde yayınlayacağımız materyaller hakkında konuşmuyoruz; çünkü bu, kimi suçlardan ötürü sorumlu tutulabilecek kişilere, daha şimdiden meselelerin yönünü çevirmeleri için hazırlık yapma imkanı verebilir.
