gök sanatı – 4

Coşku Sanatı

Gümbürtülerle, ellerimde kollarımda bir dolu süslemeli bir kıyafeti bir kaç dakikada kesip biçip uydurduğum Şu k?lığımla sokakta heyecanla ko?maya başlamıştım. Olmayan fişeklerin patlayı?larının gümbürtüleriydi bunlar. Başırta başırta çaldıkları bu, işte o benim en sevdiğim parça evet. Evet, devam edin diyerek ama bir yandan çevremdeki insanların suratıma tebessümle baktığı, neredeyse herkezi tanıyormuşcasına Islık çalıp herkeze başırarak bana katılmalarını söylüyordum. Bir sigara bile yakmaya fırsat olmamıştı ki göstermeyin parmaklarınızla. Hayatınıza bir aldırmayı? katın.

Koymalıyım biraz, kalbim beynimden yavaş atıyor, hızlanmalı. Ne yapsam da bu enerjiyi, içimdeki koskoca potansiyeli çevreye gösterip onlara meydan okurcasına aşırıya kaçmaya çalışsam.

Ko?tum sonra, ama hiç uzaklaşmadı kulaş?ma gelen ses. Kararan hava daha da açıyordu sesini. Sonuna kadar diyesim geliyordu, daha hızlanıyordum karanlıktan aldığım güçle. O kadar ki karşıma çıkan tepeye öyle hızlı tırmanıyordum ki, tutunduğum ağaç dallarının kırılma sesleri süreklilişe adanmış, tepenin sonunda beni bekleyen yükseliş, açık saçlarımdan giren akıam rüzgarının ensemde dinlenişi, sırtımdan akan terin aşırlığı, imkansıza bu kadar yakın olduğum hissi, yükselmeliyim, daha yukarıda bir yerlerde, bireysel bir yoldan çıkma gibi, bana özel, dişi değil, doğa değil, müzik değil farklı daha farklı bir şey yüzünden, biliyorum. Ve artık anlam değil “an” o kadar güzeldi ki. Kendime sarıldım kocaman. Gözlerimi gördüm. Sıfat oluğumu gördüm, öznemi öldürdüşüme tanık oldum ve bir kişi daha yoktu bu anı kirletmeye. Sivrilen ay akIşının gösteremedişi yoldan gidişime, çıktığım bu yolun sonunun bir türlü gelmeyişine, çılgına dönüp kovalandığım sokak köpeklerine ve peğlerindeki ince sesli yavrularına çok teğekkür ederim.

Şimdi aslında o gece, o tepede, uyumak değil uyanmayı yaşadığımı nasıl ve neyle ifade edebilirim kiş Vücuduma atılmış her çizişi işaretledişim sabah yaşadığım bu içkaynaklı keğif, uyanış demeyi yetersiz bulduğum o anı herkez yaşıyor muydu yoksağ Bunu bir düşünmeliyim, ölünce.

Hayal Sanatı

Kalabalık bir şehirdeyim bu gece ötesi. Ankara gibi, istanbul gibi… Öyle ki rahatsız ediyor bakmayı?larındaki akılları fikirleri bendelik. “Hey sen bizden misin?” bakışlara cevabım bile yok ki anlasınlar bizdenlikten uzaklardayım. Patlayan güneşe yokoluşlarını izliyorum sokaklardan dökülenlerin. Demek ki sabah oldu ve milyorlarca insan uyanışa geçti monotonlukları onlarla gene. Ben hala o şehirdeyim ve hala aynı sokaktayım. Girintili çıkıntılı yollarında sabah sabah koşarak sanki kaçırdıkları birıeylere yetişmeye çalışan insanlar. Kaldırıma çıkmak için üç nefes alan sakalında sakladığı erdemiyle huzurlu dişerleri gibi mi yoksa onu farklıya mI yazmalı akıldağ Birden renksizleşirse ortalık. Siyah beyaz bir hayalde birkaç yıl. Çiçekler gri, gökyüzü gri, ellerim gri. Kim verecek cevabın?, ne kadar sarı? saçların ne kadar sarı? Y?llar sonra bir de bakmış?m kahverengi saçların beni aldatmış. İstemiyorum renksiz bir hayalde olmayı diye başırsam kim duyacak benden başkağ Peki yokettim her okunanı. Çakıllı kumsaldayım bu sefer. Dalgalı değil bu sefer su saçlarım gibi. Çekmişiz çarıaf gibi bir o yana bir bu yana deniz denilesiceyi. Yanlızca hafifçe dalgalanmalı ki ordalı?ın? anlatabilsin. Ve sessiz sandığım kumsalı dolduran seslerin sahibi kuşlar değil. Çakılların vücudunu acımasızca çizdişine inandığım bir şekilde gömmüİler onu yüzü çarıafa doğru. Hayal edemiyormuş, suçu buymuş künyesinde yazanların yalancısıyım. Başırı?ın? ağzından değil cansız suratından görüyorum. Gözlerim duymayı bu kadar acı bir şekilde öğrenmek istememişcesine, kırpıntılar bıraor anısına. Sonra birden farkına varıyorum ki birisi kumsala doğru geliyor. O kadar sakin yürüyor ki sanki görmesini öğrenmemiş gözleri farketmiyor beni. Sessizce bekliyorum çarıafın önünde ta ki o da çakıl taşlarındaki başırı?ları duyana dek. Görmesini bilmesede duyabildişini anlıyorum gözlerinin ki başırı?a geliyor. Kesik izleri süs gibi suratında. Hala sızan kırmızı değil ki kan olsun. Su aor bakışlarından o göremesede. Güneşin eği, yakalamak için dönüp duruyor dünyayı. Beyaz güneşin yolculuŞu günlerin geçtişine en güzel örnek. Onun ışığında bir başka baorum çarıafa. Elimi uzatıp parmaklarımın üzerinden çarıafa baktığımda sanki parmaklarımdan denizimsi süzülüyor. Mavilişi daha bir belli ediyor, ondan güzel beyaz güneğ. Ama dur bakalım. Boyayacak mI seni bu renklerı Ölümün müzişini duyacak mIsın sende bu kadar dalmışken? Vazgeçtim çarıafta bana göre değil. İstemem. O zaman bir köydeyim bu sefer yeğilin gözlere karşıtığı bir köy. Kaosun en son uğradığını sandığımız yerdeyim. Tahtalardan bir oda, kır kokusu satılık olmayandan. Ne geri dönesim var, nede kalasım gibi ortada kalmış bir hal. Yo hayır. Yok ki benden çaldıklarıyla karanlık buralarda. Ne kadar anlıyorsun kara olmayı? ne kadar hissediyorsun? İstemem. Geri alacaşım benimleri. Bundan da vazgeçtim. Peki odamdayım hayalde olsa. Basit 4 duvar. KonuŞamayan kablolar. Çalan müzişi duyamayanlar da yok. Benden değil gitar sesleri. Huzursuzluktan hiç var en azından, yok göz gürültüsü, ten kokusu, çalan telefonlar, televizyonlar. Rüzgarın üzücü şarkıs? yok, imalar, gösterimler yok, kaygı, korku, özgürlük yok. Eski yataşımın izi bile yok yerde. Yılların birikintisinden başka bir şey yok yazılarda.


Aycan ARICAN

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir