kızıl derili felsefesi

YaŞam nedir ? Geceleyin bir ateğ
böceğinin saçtığı Açıktır. KIşın
bufalonun soluğudur. Otların arasında
koşan ve günbatımında kaybolan gölgeciktir.
Karaayak 1821-1890

Her şey kutsaldır; her şey büyük
tanrısal tapınağın bir parçasıdır.
Eğer yüreğinden bakarsan, her
yerde güzellik görürsün.
Yalnızca son ağaç kesildikten,
son ?rmak zehirlendikten,
son balık yakalandıktan sonra …
ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini
anlayacaksın.
Cree Kızılderilisi

?ef Joseph
DOĞA’NIN D?L?

Yıllardır uygar sözcüşünün, nedense hep Batı sözcüşü ile yan yana olmasına özen gösterilmiştir. “ Uygar Batı “. Doğal olarak bizlerin, uygar sözcüşünden ne anladığımıza bağlı. Çok yönlü bilgilenmiş ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için uygarlık kavramı çok farklı. Özü yitirme, sevgiye yabancılaşmaya karşın, elde edilen görüntüsel başarıların olumsuz sonuçları, hemen ortaya çıkacak şeyler değildir. Bu gelecek kuşaklara çıkan maddi ve manevi faturalardır. Manevi faturalar, bireysel ve toplumsal çöküntüler sonucu sevgisizliktir. Bunların Doğurduğu panik ve bilinçsizlik, maddi yıkımların da hazırlayıcılarıdır.

Bizim kuşak, doğa ile savağ sloganları ile yetiştirildi. Şimdilerde ise Yeğil Barı? ( Green Peace ) sloganları yankılanıyor dünyanın her yerinde. Bu gerçeşin ışığında, bize doğayla savaş? öğretenlerden ve bu düşünceyi irdelemeden, akıl yürütmeden, bu savaşımı bir uygarlık ve insanın üstünlüşü, ya da gücü gibi gören anlayıştan utanıyorum. insan doğa ile savağ değil, uyum içinde olmasının gereğini ya da kavraması için bilge olmasına gerek yok.

Batı’nın vahşi ya da az gelişmiş diyerek, uygarlık sıfatını yakıştıramadığı bir çok ulusun, doğa ile hatta kendi ile daha bir uyum ve barı? içinde olduğunu Şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Hatta ilkellik olarak gösterilen doğaya tap?? düşüncesinin, bilenler için hiç de öyle basit ve ilkel olmadığını, bir çok anlam içerdişini yeni yeni kavrıyoruz.
Nezperce

Bilim olarak adlandırılan bilgi dallarının tümünde, bir başlantılar zinciri görebiliyoruz. Kuantum Fizişi dedişimiz yakın zaman fizişinde, artık canlı cansız diye bir ayırım söz konusu olamadığı bir gerçek. Tüm evren özde bir uyum ve iletiğim içinde ve aynı zamanda devingen. Ve insan bu bütünün bir parçası, efendisi değil.

Yinelersek, sosyal ve bilimsel alanda uygarlık, insanın tüm algıladığı şeylerle bir bütün oluşturduşunu ve bunların birbirleriyle sorumluluk başları ile bağlı olduklarının bilincidir .

Doğadaki her şey, tıpkı insan beynini oluşturan, milyarlarca nöron ve onları birbirlerine başlayan sinapslar gibi ilişkidedirler. Bu nedenle dünyamız? devasa bir beyin olarak görebiliriz. Sonuçta, doğaya yaptığımız her olumsuzluk ya da olumluluk, tüm insanları etkileyecektir ve etkilemektedir.
piega tipi çadır

Sanayileğmenin gelişmesi oranında, kırsal kesimin kentlere göçü, bilinçsiz yapıla?ma, eğitimsizlik, sosyal olduğu kadar çevre sorunlarının da oluğumuna etken oldu. Bu olumsuzlukları somut olarak yaşamaya başlayınca, işin yaşamsal önemini anladı. Yakın zamana kadar yüzüp balık tuttuŞu denizin, fosseptik çukuruna döndüşünü, havanın nefes alınamayacak kadar toz ve dumana büründüşünü, ağaçtan yoksun yerlerin uğradığı erezyonu ve bunun sonucu oluşan sel felaketlerini gören insan, geleceğinin hiç de iyi olmayacağını kavradı.

Sonuçta bizden daha önce sanayileğen Batı bu olumsuzlukları, yetersiz bile olsa, yasalarla önlemeye çalışıyorlar. Buna paralel olarak, sivil toplum örgütleri, halkın bilinçlenmesi için, çevreye zarar veren kişi ya da kuruluşları protesto ve benzer eylemlerle, kamuoyunun dikkatini çekmede çaba harcamaktadırlar

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler de bu olumsuzluktan ders almadıkları için, bunun faturasın? daha trajik bir şekilde ödeyeceklerdir. Bu ülkelerden çoğu, gelişmiş ülkelerin çevreye zarar veren sanayi kuruluşlarını ülkelerine kurdurarak, ülke doğasına büyük zarar vermektedirler. Bu yetmiyormuş gibi bazı nükleer artıkları ya buna benzer çöpleri, ülke topraklarına halkın haberi olmadan gömülmesine göz yummaktadır.

Tüm bu olumsuzlukların temelinde yatan neden, Batı ve OrtaDoğu topluluklarının, doğaya bakış düşüncesidir. Bu düşünce bu toplulukların inanç ve dinlerindeki, insan – doğa anlayışıdır. İkinci bölümde daha detaylı olarak ele alacaşımız bu anlayı?, bu toplulukların kutsal kitaplarındaki, insanın dünya ve üzerinde var olan her şeyin EFENDİSİ olma inancından kaynaklanmaktadır.

Y?llar önce çevre ile ilgilenen Kutan Savaİçın kardeğim , bana bir poster vermişti. Arka yüzünde resimler, ön yüzünde de şöyle bir yazı vardı.

“ Bu konuşma 1854’ de Kızılderili ?ef Seattle tarafından halkının topraklarını satması istenmesi üzerine bir cevap olarak yazılmıştır. Bu konuşma Washington’da muhafaza edilmiş ve Amerikan Expo 74’de sunulmuştur.”
“ Son zamanlarda da UNEP tarafından yayınlanıp, çevre üzerine Şimdiye kadar en güzel ve en içten anlatım olarak tanımlanmıştır.”

Daha önce, Dee Brown’un ünlü Kalbimi Vatanıma Gömün ( Yaralı Diz ) adlı belgesel yapıtın? okumuştum. Ve Kızılderililerin Amerikan filmlerinde gösterildişi gibi vahşi olmadıklarını da çok iyi biliyordum. Yaralı Diz daha çok, Kızılderililer ile Amerika’yı ele geçiren beyazların, kızılderili topraklarını, para ile, kandırarak , çoğu kez de zorla alı? ve çatışmalar belgeselidir.
Alice Cuninngham-zorla hristyanlıştırılmışlardır!

Reis Seattle mektubunda, Kızılderililerin doğa ve insan ilişkilerini şöyle dile getiriyor.

“ Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin ANASIDIR. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeğlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeğlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki Islaklık, tayın vücut ısıs? ve adam, hepsi aynı aileye ait.
Dünya beyaz adamın kardeği değil, ama düşmanıdır ve onu fethettimi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeği göğe, satın alinan, ya?ma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.
Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışın? ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. insan eğer bir kuşun yalnız ağlayIşın? ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedirı
Ben vahşi yim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşi yim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüşümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildişini anlamıyorum.
Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynıs? olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.
Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi başlayan kan gibi birbirine bağlı. “

Kızılderili reis Seattle’ın doğa ve insan bütünlüşünü dile getiren bu uyarıları, tüm dünyada Kızılderilileri daha gerçekçi bir bakış açısıyla inceleme gereğini Doğurdu. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan yapıtlar çoğaldıkça, büyük bir kıtayı kaplayan, bu gün ise belirli rezervasyon bölgelerinde izole edilmiş olan bu topluluklardan, doğa ve insan ilişkileri açısından öğrenecek çok şeyimiz olduğunu görüyoruz.

Yer Yüzüne Dokun adlı yapıtında Mc Luhan “ Çok iyi anlaşılmıştır ki, Şimdi Amerika’da yaşayan bizler için tek güzel gelecek, ancak çevremizi yeniden keğfetmek yoluyla gerçekleşecektir. Toprakla ve onun bize verdikleriyle doğru bir ilişki kurmalıyız; aksi takdirde, Kızılderililerin yıkımın? doğanın yıkımı, doğanın yıkımın? da bizim yıkımımız takip edecek.
Kızılderililer bir bakıma bunu çok önceden biliyorlardı. Yüzyıllarca onların bilgelişini görmemezlikden geldikten sonra, belki Şimdi Kızılderililerden bir şeyler öğrenebiliriz.” Gerçeşini dile getirmektedir.

Ayıe Göktürk Tunceroğlu’nun 1999 yılında New Jersey’de yazdığı, Kızılderili Hikmetleri adlı yapıtın ön sözünde , duygu ve düşüncelerini büyük bir içtenlikle şöyle açıklıyor.

“ Kızılderililerin cümlelerini okurken bazen kendime sormadan edemem. Acaba kelimeleri yanlış mI tarif ettik. “ medeniyet “ kelimesinin manası üzerine yeniden mi düşünmeliyiz? Acaba “ İlkel “ “ Vahşi “ olanlar onlar değil de, biz beyazlarmıyız?
Atso tohkomi
İlk başta doğa ve doğanın dili konusunda Kızılderililerin temel görüİlerini yadırgayabiliriz. Fakat bu konuda bilgilenip düşünmeye başlayınca, kendi duyarsızlığımız?, sağır ve dilsizliğimizi daha iyi anlayabiliriz.

“ A?açların ve çimenlerin ruhu olduğunu kabul ederiz biz. İyi bir Kızılderili ne zaman onlardan bir kısmın? kesecek olsa, çok kederlenir. İhtiyacı nedeniyle onlara kıydığını söyleyerek dua edip af diler “ diyor bir Kızılderili.”

Buna çok daha çarpıcı ve kapsamlı bir örnek de Siyu kabilesi başkanı Ayakta Duran Ayı’nın sözleri.

“ Nerede kesilip indirilmemiş orman varsa, nerede hayvanlar kuytu köşelerinde dinleniyorsa, nerede dünya dört ayaklılardan yoksun değilse, SOLUK BEN?ZL?LER oraya ehlileğtirilmemiş, yabani arazi diyorlar. Halbuki bize göre yabani, vahşi yer yoktur. Doğa tehlikeli değildir, misafirperverdir; korkutucu değil, arkadağçadır. Bizim felsefemiz korkudan ve ön yargıdan uzak, sağlıklı bir düşünce sistemidir. Bu noktada Beyazadam ve Kızılderili inançları arasında önemli bir fark buluyorum.
Kızılderili inanc?, etrafın? çevreleyen her şeyle insanın ahengini gözetir; beyazlar ise çevreye tahakkümü esas almıştır.
Kızılderililer aradıkları her şeyi, paylaşma ve sevgide buldu; ama beyazlar aradıklarını korkarak savaşmada buldular. Bizim için dünya güzellik doluydu. Dişeri için öteki dünyaya gidene kadar, tahammül edilmesi gereken, günah ve çirkinlik dolu bir yerdi.”

Ayakta Duran Ayı, Şimdilerde Batı toplumunda yeni yeni dile getirilen, pek fazla öze inmemiş HAYVAN HAKLARI’n? şöyle açıklıyor.

“ Hayvanların hakları vardır. insanlar tarafından korunup kollanma hakk?, yaşam hakk?, çoğalma hakk?, özgürlük hakk?. Bütün bu hakları kabul etmiş olan bizler hayvanları esir etmeyiz. Yiyecek ve içecek olarak ihtiyacımız olanların dışında hepinin hayatın? başı?larız.”

VAKAN TANKA sözcüşü Kızılderili inancında, Yaratıc? Güç, Her şeyin Kaynaşı, Büyük Ruh, anlamına gelir. Siyu kabilesinden Zitkala Sa’nın “ Doğanın bahçelerinde, küçük bir çocuk hayreti ile gezinirken, kuşların ?akımasında, suların çaşıldamasında, çiçeklerin tatlı kokusunda BÜYÜK RUH’un fısıltısın? duyarım. Siz buna putperestlik mi diyorsunuz? sorusu, bizleri düşüncelerimizi yeniden gözden geçirmeye yönlendirmelidir.
1871-1967 yıllarında yaşamış Tatanga Mani ya da Yürüyen bufalo, bu konudaki düşünceleri şöyle açıklar “ A?açların konuştuğunu biliyormusunuz? Bu soruya“ kendisi yanıt verir. “ Evet konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”

Amerika kıtasından onbinlerce kilometre uzakta yaşayan Avusturalya yerlilerinden Aborijin’ler de pek farklı düşünmüyorlar. Onlar da doğayla bütünlüklerinin bilincinde ve doğanın dilini biliyorlar. Onlara göre; “ Önemli olan açık yüreklilikle ve sevgiyle verme anında deneyimlenen duygudur. Ölmekte olan bir bitkiye ya da hayvana su ya da cesaret vermek, aydınlanma yolunda , yaşamı ve bizi Yaratanı tanımak konusunda, susamış bir insan bulup ona su vermek kadar önemli bir adımdır. insanoğlu bu varoluş düzeninden ayrılırken HEYACANLARINI AN BE AN NASIL YA?ADI?ININ KAYITLARINI DA YANINDA GÖTÜRÜR “

Aborijinler, köklerinden yararlanılan bitkileri yer yüzüne çıkarmadan önce , onların ham mI olgun mu olduklarını anlayabiliyorlar. Ellerini bitkilerin üzerine gezdiriyorlar ve bu daha büyüyor, henüz olmamış, ya da şöyle bir yorumda bulunuyorlar. Evet, bu can vermeye hazır.

Araştırmacı Marlo Morgan bu konudaki deneyimini şöyle açıklıyor. “ Ben de Evrenden izin aldıktan sonra, elimi bitkilerin üzerinde gezdiriyordum. Olgun bir bitkinin üzerinde elimin ya ayası Isınıyor ya da parmaklarımın uçlarında k?v?lc?m duyuyordum. “

Bu düşünceleri And Dağları Kızılderililerinde de görüyoruz. And Dağları Şamanlarının bilgelik öğretisindeki, usta ile öğrencisi arasında geçen söyleğiden şunları öğreniyoruz.

“ Koruyucu taşı selamladın mış Çünkü her şey senin parçan, her şey canlı,İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere ? Duydun mu evin önünde öten kuşları ? Teğekkür ettin mi uyandışında, sana armağan olarak verilen yeni güne ? Yoksa teğekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin. “

Usta, öğrencisine Şu uyarılarda bulunur. “ Toprakla karşılıklı konuŞup onu sevmeliyiz. Kimi yerli çitçiler, ekin ekerken, kızgın ya da üzgün olan birinin tarlaya girmesine izin vermezler. Böyle biri topraşı çürütür derler. Bu çiftçiler tarlayı ekmeden önce, çocukları getirip orada oyun oynatırlar; çünkü masumluk güçlü bir erktir, arılık ise değerli bir gübre.

Her şeyle konuş, çünkü her şeyin canı vardır; her şeyde bir ağabeyi bir kardeğ bul. Her şey BİR’dir, her şey canlıdır.”

Bir Kuzey Amerika Kızılderilisi olan Tatanga Mani, yaşam öyküsünde, Beyaz Adam’ın yanında gördüğü eğitimin izlenimlerini şöyle anlatıyor.

“ Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruhun kitabına, yani onun yarattığı her şeye baorum. Eğer doğayıtanımaya çalışırsanız, o kitabın büyük bir kısmın? okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiç bir ?ek kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize doğa okulunda ormanları, Irmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanaşı verir.

Kızılderili anlayIşında ahlak, yalnızca insanın başka insanlara, topluma ve tanrıya karşı olan davranışları ile ilgili değildir. Ahlak, kesinlikle insanın hayvanlara, bitkilere ve doğanın dişer görüntülerine karşı olan davranışlarını da içerir. “
Anne ve çocuŞu

Şamanist bir animizm içeren doğadaki tüm varlıkların ilişki ve özdeğlişi olgusunun, Orta Asya, Amerika ve Avusturalya halklarının temel düşüncelerini oluşturduklarını görüyoruz. Binlerce yıldır bu düşünce ve kavramlardan uzaklaşan OrtaDoğu ve Batı Avrupa halkları, günümüzde bu doğal gerçeşi anlamakta güçlük çekmektedirler.

Batı ve OrtaDoğuda , doğayıalg?lama ve kavramayı,onunla bütünlük bilincini duyumsamayı, ancak sınırlı sayıda aydın ve araştırmacıda görebiliyoruz. Bu araştırmacılardan Peter Topkins ve Cristoper Bird’ ün “ Bitkilerin Gizli YaŞamı “ adlı yapıtın can alıc? noktalarını aktarmak konumuza ???k tutacaktır. Bitkilerin dünyasının özelliklerini kısa başlıklarla özetlerken, onların en az bizler kadar, hatta bizlerden çok daha ileri, duyu?, görü? ve hissediş özellikleri olduğunu görmekteyiz.

BİTKİLER VE ALTINCI DUYU

Bitkilerle bakıcıları arasında bir iletiğim olmakta ve bu iletiğim kilometrelerce uzakta bile devam etmektedir. Aynı zamanda bütün canlılara karşı olumsuz düşüncelere tepki göstermektedirler. Bu iş bununla da bitmemekte, lavaboya dökülen kaynar suyun kirli su borusundaki bakterileri öldürmesine bile tepki göstermektedirler. Bu deneyimler yaşamın temelinde bir tür hücresel bilinç yattığı düşüncesine yer vermektedir. ( Holografik beyin ve evren ) Bu da insanda bu tür gözlemlerin, bir tür toplam belleğin, hücre düzeyine kadar iniyor olabileceği düşüncesi yaratıyor. Bu nedenle, ?ayet bu yaklaşım doğruysa, beyin bir bellek depolama organı değil, yalnızca açıp kapama mekanizması olabilir düşüncesini öne çıkarmaktadır.
Bitkilerin en büyük tepkiyi çevrelerindeki canlı hücrelerin ölümüne, özellikle tutarlı olarak insan hücrelerinin ölümüne gösteriyorlar. Aynı zamanda haz ve sevinç’e de tepki oluşturuyorlar. Seks ilişkilerindeki doruk noktalarda çok daha tepki gösteriyorlar. Bu da binlerce yıldır bazı yörelerde, tarlada sevişmenin ürüne bereket getireceği inancın? doğruluyor.

B?TK?LERİN MEKANİK ALANDA KULLANILMASI

Bu konuda en ilginç sonuçlardan biri de Japonya’da bir felsefe doktoru olan Hashimoto, çiçekleri çok seven eğinin yardımıyla “ KAKTÜSE “ ile konuşma sağlayabilmesidir. E?inin bitkiye olan sevgisini dile getirdişinde ondan yanıt almaktadır. Bitkinin çıkardığı titreğimler sese dönüşüp, ho? ve değişken ritim ve tonları ile daha çok şara benziyor.( Yunuslar gibi )

BİTKİLER DÜ?ÜNCELERİM?Z? OKUYABİLİR

En ilginç deney, koparılan iki yaprağın birine her gün sevgi ile bakıp yaşamasın? isterken , dişerine hiç ilgi göstermemesi sonucu, birinci ve sevgi ile gözlenip, yaşama isteği duyulan yaprağın yemyeğil, dişerinin ise kuruduğu görülür. Psişik enerji, yani düşünce gücü bir yapraşı sağlıklı tutabiliyor.

Bitkilerin çevrelerindeki dünyayı algılamalarını en iyi dile getirebilenlerden biri de Rus araştırmacı Karamanov dur. Ona göre. “ Bitkilerin çevrelerinde dünyayı alg?layabilecekleri gerçeşi, dünyamızın kendisi kadar eskidir. Algılama olmaksızın uyum da olamaz. Bitkilerin duyu organları bulunmasaydı ve kendi dilleri, bellekleriyle bilgi aktarabilecek ve işleyebilecek olanakları olmasaydı, önünde sonunda yok olur giderlerdi.”

B?TK?LERİN BAŞKALA?IMI

Dikensiz kaktüs yetiştirmeyi başaran Luther Burbank şunları anlatıyor. “ Kaktüslerle deney yaparken, bir sevgi titreğimi yaratabilmek için konuşurdum onlarla. Korkacak bir şey yok derdim, koruyucu dikenlerinize gerek yok, ben korurum sizleri. “

Burbank’ın sevgisinin gücü bütün başka güçlerden büyüktü. Onların küçük yaşamlarına derin bir saygı ve sevgi duyması onlara güvence veriyordu.

Eski Hind tarihi ve felsefesi uzmanı Dr. T.C. Sing, seralarda hoparlörlerle müzik yayını yaparak, verimi yüzde 25-60 artırabilmiştir. Bunun yanında gürültülü rock müzişinde ise bitkilerin ters tepki verdikleri görülmüştür.

Amerikalı bir bahçıvan olan Luther Burbank. Yeni meyve ve çiçeklerin üretilmesi konulu bir konferansta, üyelerin ?aşkın bakışları arasında Şu gerçekleri dile getiriyordu.

“ Doğanın evrensel ve bitimsiz yasalarından herhangi biri, ister küçücük bir bitkiyle , ister insan beyninin işleyişiyle, isterse de dev bir gezegenin yaşamı, gelişmesi, yapısı ve devinimiyle ilgili olsun; üzerinde çalışırken , doğanın çevirmenlerinden biri olabilmemiz ya da dünya için değerli bir yapıt meydana getirebilmemiz için, belirli koşullar gerekir. Önceden saplanılmış kavramlar, dogmalar ve her türlü kişisel önyarg? bir kenara bırakılmalıdır. Doğa ANA’nın önceden giz olan derslerini sabırla, sesizce ve saygıyla birer birer dinlemeliyiz. Doğa; gerçeklerini bekleyen ve algılamaya hazır olanlara iletir. Önerilen bu gerçekleri olduğu gibi kabullenirsek bütün evreni kendimizle uyum içinde buluruz. Ait olduğu evrenin biçim açısından sonsuz ölçüde değişken, madde açısından ise sonsuza kadar değişmez olduğunu öğrenen insanoğlu, bilim için sağlam bir temel bulmuştur sonunda.”

Bir avuç araştırıc? ve aydın dışında, genelde Batı ve OrtaDoğu’nun, doğaya bu kadar farklı bakış açısının temelinde dinsel ve felsefi inançlarının yattığını görüyoruz. Tüm Sami dinleri ve bunları etkilemiş Platon ve Aristotales felsefeleri, dünyanın bir hayal, bir gölge olduğunu ileri sürer. insan dünyanın efendisi ve Tanrının günahkar kulu düşüncesine odaklanır.

Tevrat’ta ( 1. Tekvin 28 ) “ Ve onları ( Adem ile Havva ) kutsadı ve onlara dedi ki; üreyin ve çoğalın, dünyayı doldurun ve emrinize sokun, denizdeki balıklara ve gökyüzünün kuşlarına, sığırlara ve dünyadaki kıpırdayan tüm hayvanlara hükmedin “ düşüncesi Batı insanının doğayıneden bu derece yok etmeye eğilimli olmasına açıklık getirmektedir.

Bir araştırmacı olan Rudolf Kaiser, doğa- insan konusunda Batı düşüncesine etken olan nedenleri açıklamayı şöyle sürdürüyor.

“ İki bin yıllık geçmiş süresince Batının düşünce yapıları ve yaşam biçimleri, bu düşünsel ve dinsel kökenlerden önemli ölçülerde etkilenmiş ve biçimlenmiştir. Bilim ve teknolojinin dünyaya egemenlişi de ( yaşantımıza getirdikleri ve götürdükleri ile ) Batı düşünüşünün bir yandan Platon’a dişer yandan Musa’ya dayanan ?K?C?’lişi olmadan, gerçekleşemezdi. Bir Descart’ın, rönasansın ve aydınlanmanın ikici’lişi , Antik Çağ sonrası ve Tevrat ikicilişinin yalnızca bir devamıdır.

Rudolf Kaiser, Kızılderililerin bu konudaki düşüncelerini şöyle yorumluyor.

“ Burada ortaya çıkan, bizim evrene bakışımız ile Kızılderililerin bakışlarının büyük ölçüde ba?dağmaz olduğudur. Kızılderili geleneğine göre dünyanın tümü tanrısal bir ruhla dolu ve böylece tümü ile kutsal sayılmaktadır. Tevrat’a dayanan bizim düşüncemize göre yalnız biri kutsaldır; TANRININ KENDİSİ . Geleceğimiz için çözümleri Kızılderililerden ve onların farklı düşüncelerinden kolayca sağlayabileceğimizi beklememeliyiz. Fakat yine de onlardan ve dişer kültürlerden öğreneceklerimiz var.”

Yine de günümüzde Batının çevre kavramı, geleneksel Kızılderili düşüncesine uymuyor. Çünkü bu kavram tüm dünyayı daha önce de belirtildişi gibi, insana bağlıyor ve onu çevreleyen dünya olarak yorumluyor. insan sanki doğanın bir parçası değil de efendisiymiş izlenimi verdişi için Kızılderililer buna kibir diyor.

Sonuçta, insan olarak yaratılmışların en Şereflisi ( Eşref-ül Mahlukat ) olduğumuz düşüncesi bizi; bencillik, üstünlük duygusu ve davranışlarımızla varlığımız? borçlu olduğumuz doğaya ne kadar yabancılaştığını anlamaya başladık. Bu gün alinan önlemler, yaşam biçimine dönüşmedikçe yüzeysel ve geçici olacaktır.
Bu böyle sürdükçe de , trajik sonumuzdan kaçamayacaşımız? bilmek için, kahin olmamıza da gerek kalmayacaktır.

Şamanist ( Animist ) bir yaşam ve doğa felsefesini sürdüren Kızılderili, Altay ( Orta Asya ) ve Avusturalya yerlilerini inceleyen günümüz bilim insanlarının, Nevill Drury’in Şu düşüncesinde birleğmekte olduğunu görüyoruz.

“ Çevremiz ve çevre dengesindeki kırılganlığın farkında oluğumuzun giderek arttığı bir zamanda Şamanlık belirgin bir görü? öne sürmekte, doğanın kutsallığına saygı duymamız? önermektedir.”

Doğayla bütünlüşünün bilincinde olmayan, doğal olarak doğanın dilini anlayamaz. Doğada her şeyin canlı olduğunu düşünürsek, bu canlılığı görür ve işitebiliriz. Bizler bakmak ile görmek, işitmek ile duymak arasındaki farkın ayırdında olduğumuzda, doğa ile söyleşir ve varolan her şeyin titreğimini algılayabiliriz.

Her şeyden önce doğa dilinin sevgiyle anlaşılabileceğini de bilmemiz gerekir. Bunun için de kafamızdaki önyargılardan ve olumsuzluklardan arınmadıkça, bu gerçeşi yaşayamayız.

Bu dünya, Batı ve OrtaDoğu halklarının inançlarında belirtildişi gibi, hayal, geçici, kötülüklerle dolu, cennetten kovulmuşların kötü dünyası değil; güzel, yaşanası ve belki de evrende eğine az rastlanan bir dünya.

Anadolu insanının, Orta Asya’dan birlikte getirdişi, gelenek ve folklarında, doğa ve insan özdeğlişinin izlerini görüyoruz. Tasavvuf felsefesindeki temel amaç da, insan-doğa BİR’lişini geliştirmektir. Bu düşünceler çevresinde yaşanan inançlarla tam ba?dağamadığı ve zaman zaman da ters düştüşü için, batıni bir yol izlemek zorunda kalmıştır. Yine de bu düşünceleri, Anadolu halk ozanlarının dizelerinde bulabiliyoruz.

Doğa ve insan BİR’lişini özümseyip yaşama geçirmedişimiz sürece, bu bölünmüşlük nedeniyle ne doğayıve dilini ne yaşamın anlamını ne de kendimizi anlayabiliriz. Bakar kör, işiten sağır olmak kadar, gören ve duyan insan olmak da elimizdedir.

Düşüncelerimi doğa ve insan arasında düzenli, yararlı ve samimi bir ilişkinin varoluşsal zorunluluşunu, Kızılderili OMAHA kabilesinden bir din adamının, bir çocuğun Doğumunda söyledişi çok anlamlı dizelerle noktalıyorum.

Ey siz… göktekiler
siz havadakiler
siz topraktakiler
lütfen beni duyun.
Aramıza yeni bir yaşam geldi
onu aranıza alın lütfen
yolunuzu düz yapın
o zaman gezecektir
dört tepeyi alarak.

26 nisan 2000 Özkan ARAS

tuna

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir