Evrende Yaşam – UFO
Evrende yaşam, NASA’nın büyük ölçüde desteklediği çalışmalar arasında yeralmaktadır. Uydularla gerçekleştirilen uzay araştırmaları çağı başlamadan önce, Güneş dizgesinin diğer gezegenlerinde yaşam olduğu yönünde büyük spekülasyonlar yapılıyordu. Uzay uçuşlarıyla birlikte NASA, yerötesi uygarlık-ların araştırılmasına geniş destek vermeye başladı. Apollo uçuşlarını anımsayınız! Ay’dan birçok taş toprak örneği getirildi.Bu taşların toplanması ve Yer’de karantinaya alınmasında gösterilen özen çoğumuzda yanlış izlenim bırakmıştı. Bu özenin nedeni, Ay’da bulunan öldürücü bir virüsün Yer’e yayılma olasılığından duyulan endişeden çok, taş ve toprak örneklerinin bizim tarafımızdan “kirletilme” olasılığıydı. Olası bir kirlenme yerötesi organizmalar üzerinde yapılacak bir çalışmanın engellenmesi anlamına gelecekti. Bugün artık biliyoruz ki Ay’da yaşam yok!
Daha sonraki yıllarda gezegenlerarası ortam, Mariner, Pioneer,Viking ve Voyager adlı uydu dizileriyle “tepeden tırnağa” araştırıldı. Bu uydulardan elde edilen veriler incelendikçe, Güneş dizgesinde Yer’den başka bir yörede yaşamla karşılaşma olasılığı giderek azaldı. Mars’ın erken dönemlerinden arda kalan fosilleri bulma olasılığını dışlarsak, Güneş dizgesinde Yer’den başka bir yörede yaşamı destekleyebilecek bir ortamın olmadığını söyleyebiliriz.
Şimdi, başka bölgelerde yaşamla karşılaşma beklentimizi canlı tutarak diğer yıldızlara, özellikle de yakın komşuluğumuzdakilere dönelim. İnsanlık belli bir teknolojik düzeye erişti. Bu düzey, 10 – 20 yıllık bir zaman aralığını kapsayacak olan yıldızlararası yolculukları desteklemeye yeterli değil. Bu nedenle, olası bir yerötesi yaşamın varlığını optik, radyo, kırmızıöte, vb. algaçlarla algılamaya çalışacağız. Uzun uzun düşünüldü; uluslararası bilimsel toplantılarda tartışıldı ve yıldızlararası yolculuklar yerine belli dalgaboylarında “dinlemeye” karar verildi. Yerötesi uygarlıkların da iletişim kurmak isteye-ceklerini varsayarak ve sinyallerini dar-bant mikrodalga bölgesinde gönde-receklerine inanarak, SETI programı oluşturuldu. SETI, Yerötesi Uygarlıkların Araştırılması anlamına gelen, Search for ExtraTerrestial Intelligence sözcüklerinin baş harflerinden oluşturulmuş bir isimdir. Bugün, gökadamızda iletişim kurmaya çalışan yerötesi uygarlıkların olası sayısı olan N üzerinde spekülasyon yapmadan SETI çalışmalarını gözden geçiremeyiz.
N Sayısı
Önce N sayısını içeren Drake eşitliğine bir göz atalım. Drake eşitliği,
Nc = R* f* pp np pl pi pt Tt
biçimindedir. Bu eşitlikte yeralan harfler sırasıyla şunları temsil eder: Nc , göka-damızdaki çağcıl uygarlık sayısı; R* , gökadamızdaki yıldız oluşum oranı; f* , yaşamın gelişmesine elverişli yıldız sayısının toplam yıldız sayısına oranı; pp , yıldız çevresinde gezegen oluşma olasılığı; np , yıldızın çevresinde bulunan yaşanabilir gezegenlerin toplam sayısı; pl , bu tür gezegenlerde yaşamın ortaya çıkma olasılığı; pi , zeki yaşamın gelişme olasılığı; pt , bu zeki yaratıkların teknoloji geliştirme olasılığı ve son olarak Tt , teknolojik etkinliklerin ömrü. Drake eşitliğindeki parametrelerin hepsi büyük belirsizlikler içermektedir. Bu nedenle Nc sayısı çok büyük de olabilir çok küçük de! Bu değer, eşitliği kullanan kişinin hangi konuda ne denli “yanlı” olduğuna bağlıdır. Ancak, Nc sayısı üzerine yapılan spekülasyonların SETI programıyla bir ilgisinin olmadığını da hemen belirtmeliyiz. SETI, Nc sayısının 1 den büyük olduğunu savunan hipoteze bilimsel bir yaklaşım uygulama programıdır. Nc = 1, “Yerötesi uygar komşularımız belki de ‘burnumuzun dibinde’ , iletişim kurabileceğimiz uzaklıklarda bulunuyor!” anlamına gelir.
Bu arada, ellerinde herhangi bir veri olmamasına karşın, evrende yalnız olduğumuzu savunanlar da var. Bu gruba göre SETI, zaman ve erke yitiğinden başka bir şey değil. Yalnız olduğumuz sonucuna şöyle varıyorlar: eğer ileri düzeyde teknolojik uygarlıklar varolsaydı, bunlar en az bir milyar yıl önce yıldızlararası yolculukları başlatırlardı. Yolculuk yeteneklerini geliştirecek olan bu uygarlıklar, ışık hızının 0.1 – 0.3 katıyla yolculuk etseler bile tüm gökadayı çok uzun zaman önce koloni edinecek ve bugün Güneş dizgesinde de bulunuyor olacaklardı. Bu uygarlıklar bugün burada bulunmadıklarına göre başka hiçbir yerde de yoklar!
Bu sonuç oldukça tuhaf! Çünkü eldeki veri yokluğundan yola çıkarsak, tam tersi bir sonucu da çıkarabiliriz: yerötesi uygarlıklar burada bulunmadığına göre hepsi kendi yerinde yurdunda oturuyor ve ömür tüketici yıldızlararası yolculuklara ne gerek ne de arzu duyuyorlar!
Niçin Yıldızlararası Yolculuk ?
Yüksek teknolojik uygarlıkları yıldızlararası yolculuklara iten üç temel dürtü olabilir: 1) koloni edinme; 2) neslini sürdürme; 3) araştırma, bilgilenme. Christopher Columbus’un denizlere açılma nedeni belki salt araştırma, bilgilenme içgüdüsünü doyurmaktı; ancak onu destekleyen İspanya kralının esas dürtüsü kuşkusuz koloni edinmekti. Dolayısıyla yukarıdaki üç neden birbi-rinden kesin sınırlarla ayrılmış değildir. İnsanlık tarihinin değişik imparator-luklarına bir göz atacak olursak, bu imparatorlukları koloni edinmeye dürten etmenlerin başında toplumsal, dinsel, politik ve en temelde de ekonomik baskıların yanısıra yeni yaşam bölgeleri bulma isteği vardır. Etmenlerden biri de neslini sürdürme çabası! Yıldızlararası yolculuk yeteneğimizi geliştirmeden önce Yer’de bir denge kurmamız gerekiyor. Eğer bunu beceremezsek bir canlı türü olarak yokolacak ve gerçekleştirmeyi deliler gibi arzuladığımız birçok uzay projesini bitiremeden gökada, evren ve tarih sahnesinden çekilip gideceğiz! Nüfus patlamasına ve çevre kirliliğine DUR! demeliyiz. Özellikle nükleer atıklar insan nesli için ölümcül boyutlardadır. “Zararsız radyasyon dozu” kandırmacasını ileri sürenler, “gelecek nesillerden ödünç aldığımız” bu geze-geni yokediyorlar. Kaynaklarımızı yeniden çevrime sokabilmeli ve yeni erke kaynakları bulmalıyız. Eğer ucuz ve tükenmez erke kaynakları bulamaz, dünya barışı ve eşitliğini sağlayamazsak, bırakın yıldız kolonileri edinmeyi, yokolup gideceğiz! Önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde bu sorunları çözemezsek, koloni edinme, nesli sürdürme ve araştırma dürtülerimiz ortadan kalkacak veya eskisinden daha az çekici olacaktır. Eğer gezegenimizde toplumsal ve çevresel dengeyi ve eşitliği yakalayabilirsek bu sefer de nedenlerden biri, koloni edinme, anlamsız olacaktır. Çünkü bu durumda, oldukça kararlı ve güvenilir bir erke kaynağı olan Güneş’ten, başka bir erke kaynağı olan diğer bir yıldıza uçacağız. Bu, oldukça uzun, yorucu, bıktırıcı ve tehlikeli bir yolculuk olacak. Yolculuğun tamamlanması belki de nesiller boyu sürecek. Yeni bir gezegene ulaştığımızda uzay aracındaki yaşantımıza o denli bağlanacağız ki gezegene inme düşüncesi hiç de çekici gelmeyeceği gibi, itici de gelebilecek. Yeni gezegen dizgesine ulaştığımızda bizi iki olasılık bekliyor olacak. Ya tamamen boş, yaşamdan uzak ama yaşamaya uygun duruma getirilebilecek bir ortamla ya da yaşam çeşitliliği yönünden zengin bir ortamla karşılaşacağız. İkinci durumda (belki heriki durumda da) biyokimyamızı yeni koşullara uydurabilme sorunuyla karşı karşıya kalacağız. Bu iki seçenek karşısında çoğumuz uzay aracında güvenlikte ve rahat rahat yatmak istiyor olacak. O zaman niçin böyle bir yolculuğa çıktığımızı merak edecek ve kendimize şaşacağız.
İnsanın neslini sürdürmek amacıyla yıldızlararası yolculuğa çıkması da usa pek yatkın görünmüyor. Eğer Yer dediğimiz bu mavi gezegenin başına “global” ölçüde bir felaket yaklaşıyorsa ve elimizde de yeterli teknoloji varsa, Güneş dizgesinin daha güvenceli bir bölgesine “çekilebiliriz”. Örneğin, aşağı yukarı beş milyar yıl sonra Güneş, hidrojenden oluşan yakıtını nükleer olarak yakıp helyuma dönüştürme sürecini tamamlayacaktır. Sonra hidrostatik den-gesini kısa bir süre için yitirip çökecek ve hemen ardından genişleyerek kırmızı dev aşamasını yaşamaya başlayacaktır.Kırmızı dev aşamasında Güneş’in ışık küresi Mars gezegeninin yörüngesine dek uzanacaktır. Bu durumda Yer kuş-kusuz bir “fırına” dönecektir! Ancak, eğer o günlere dek Yer’deki uygarlık kendini yokedip tüketmediyse, geliştirmiş olduğu teknoloji yardımıyla uzay yerleşim bölgelerine çekilecek ve Jüpiter’in yörüngesinin ötesine konuşlanacaktır. Güneş kırmızı dev aşamasını atlatıp da beyaz cüce aşamasına geçtiğinde biz de uzay yerleşim yerlerimizi daha iç bölgelere taşıyıp, erke akısının yaşam için en uygun olduğu kuşağa yerleşeceğiz. Güneş gibisinden bir yıldız, beyaz cüce aşamasına geldiğinde, ileri düzeydeki bir uygarlığın gereksinimi olan erke akısını en az on milyarlarca yıl sağlamaya devam edebilir. Bu nedenle beyaz cücelerin SETI gözlemleri için çok iyi hedefler olduğu düşünülmektedir.
İleri uygarlıkların yakın komşuluklarındaki yıldızları salt araştırma ve bilgi edinme amacıyla ziyaret edecekleri düşüncesi hiç de anlamsız değildir. Böylesi bir araştırma programını ileri gelecekte biz de başlatabiliriz. Bu tür araştırmalarda büyük bir olasılıkla robot araştırıcılar kullanılacak. Tamamlanması belki de yüzlerce yıl sürecek olan bu tür araştırma uçuşlarından elde edilen veriler geriye Yer’e gönderilecek. Toplanan veriler çözümlenerek incelemeye alınan yıldız ve çevresindeki gezegen dizgesinin fiziksel özellikleri elde edilecektir. Böylesi bir program usa yatkın olduğu için olasıdır. Ancak, ileri uygarlıkların, gökadanın çeşitli yörelerine çok sayıda araştırma uydusu göndereceği savı hiç de inandırıcı değildir. Böyle bir programa girişmeyeceklerdir. Bunun iki nedeni vardır: 1) yüksek maliyet, yüksek risk ve yıldızlararası yolculuğun çok büyük uzaklıkları kapsaması nedeniyle verilerin geriye, Yer’e gönderilmesinde kaçınılmaz olarak karşılaşılacak olan yavaşlık ve 2) bu tür uçuşlara girişmeden önce yerötesi uygarlıklarla iletişim kurma olasılığımızın yüksek oluşudur.
Birazdan ayrıntılarıyla değineceğiz, yıldızlararası yolculuklar erke tüketimi açısından baktığımızda oldukça pahallı ve yüksek hızlara erişme zorunluluğu açısından baktığımızda da oldukça tehlikeli bir girişimdir. Çünkü ışık hızına yakın hızlara ( 0.1 – 0.7 gibi) çıkıldığında karşımıza çıkacak olan tehlikelerden korunmamız gerekiyor. Bunun için alınması gereken önlemlerin ederleri hiç de yüreklendirici boyutlarda olmayacaktır. Diğer yandan, düşük hızlarda gerçekleştirilebilecek yıldızlararası yolculuklar daha güvenceli ve daha az masraflı görünmesine karşın, verilerin geri dönüş süresi dikkate alındığında, yatırımcının yanaşmayacağı denli uzun sürede olacaktır.
Araştırma ve bilgi toplama amacıyla tasarlanacak olan yıldızlararası yolculuklara kalkışmamızı engelleyecek olan etmen, yerötesi uygarlıklarla kura-bileceğimiz olası bir iletişimdir. Herhangi bir konudaki bilgiyi dolaysız, düşük maliyetle ve ışık hızıyla aktarmanın yolu varken niçin daha yavaş ve daha pahallı olan yıldızlararası araştırma uydularını kullanalım?
Yıldızlararası Yolculuklar Olası mı?
Bu soruya çoğu biliminsanı “evet” biçiminde yanıt veriyor. Bu soru, maliyet ve tehlikelere karşı gereksinim ve istek dengeleri açısından incelenebilir; ancak biz bu yanına değinmeyeceğiz. Oliver ve Billingham’ın Cyclops Raporu [1] bilinen fizik yasalarına uygun olarak yapılabilecek en iyi uzay aracını tartışmaktadır. Bu rapora göre en uygun uzay aracı, etkinliği % 100 olan relativistik foton roketi olacaktır. Bu roket, madde ile anti maddenin birbirini yokederek saf erkeye dönüşme sürecini kullanacaktır. Böylesi bir roketle donanmış olan bir uzay aracı eğer 0.7c hızıyla devinirse, örneğin bize 4.3 ışıkyılı uzaklıkta bulunan a Centauri yıldız dizgesine 13 yılda (Yer zamanıyla) gidebilecektir. Gerekli sayıda görevliyi taşıyacak olan böyle bir aracın ağırlığı 1000 ton dolaylarında olabilir. 0.7c hızıyla a Centauri ye yolculuk edecek olan bu aracın 33.000 ton madde – anti madde yakıtına gereksinimi olacaktır. Bu yakıtın ederi, tüm ABD’nin bugünkü tüketimiyle 300.000 yıllık elektrik tüketimini karşılayabilir!
Daha usa yatkın bir yolculuk, Güneş türünden en yakın yıldıza (bizden 10 ışıkyılı ötede) yönelik bir yolculuğa çıkmak olacaktır. Daha düşük bir hızla gerçekleştirilebilecek olan bu yolculuk bizim yakıt sorunumuzu çözebilir. 0.2c lik bir hızın gerektireceği yakıtın ağırlığı uzay aracının ağırlığına denk olur. Bu koşullarla yapılacak olan yolculuk yaklaşık 100 yıl süreceğinden uzay aracımızın daha ağır olmasına, örneğin 10.000 tona, izin verilebilir. Bu tür uzay aracının ön cephesi 100m ´ 100m boyutlarında olacaktır.
Peki bu arada, yıldızlararası ortamda bulunan tozun başımıza açacağı tehlikenin boyutları ne olacaktır? Bu tehlikeden nasıl korunacağız? Toz deyip geçmeyiniz! Yıldızlararası ortamda her boydan tanecikli madde bulunmaktadır. Yıldız ışığının soğurulması üzerine yapılan çalışmalar bize bunların en küçük boyutlularına ilişkin bilgi sunmaktadır. Ancak “sapan taşı”, çakıl, meteor ve asteroid boyutlarındaki maddenin yıldızlararası ortamdaki dağılımları ve yoğun-luklarına ilişkin hiçbir şey bilmiyoruz. Çok ilginçtir ki, yıldızlararası ortamda bulunan bu picogram ( 10 -12 gram ) ağırlığına sahip taneciklerin yoğunluğu, Yer yakınlarındaki gezegenlerarası ortamdaki tanecikli maddenin yoğunluğuna yaklaşık eşittir. Yer konuşlu ve uzay araçlarındaki algaçlarla yaptığımız ölçüm sonuçlarından gezegenlerarası ortamdaki tanecikli maddenin yoğunluğu ve dağılımına ilişkin oldukça iyi verilere sahibiz. İlk uzay uçuşları döneminde Mars’ın yörüngesine dek olan bölgelerde mikro meteor algaçları kullanmıştık. Pioneer 10 ve Pioneer 11 uzay araçları ile ilk kez Mars ötesine, Güneş dizgesinin dış sınırlarına mikro meteor algaçları taşıdık. Ağırlığı gramın milyarda birinden daha fazla olan tüm tanecikli maddeye duyarlı olan bu algaçlar, parçacık akısının asteroid kuşağıyla ilişkisi olmadığını, tam tersine her yönden geldiğini ve 18 AB ( 1 AB = Yer – Güneş arası uzaklık) uzaklıklara dek uzaklıktan bağımsız olduğunu göstermiştir [ 2 ].
Gezegenlerarası ortam ile yıldızlararası ortamın bu bağlamdaki ben-zerlikleri oldukça ilginç! Ancak yıldızlararası yolculukları tartışırken bu ra-kamların yıldızlararası ortamda 10 kez daha düşük olduğunu varsayalım. Amacımız bu tür yolculukları yüreklendirmek! Bu durumda, yıldızlararası or-tamda karşılaşabileceğimiz en iri tane, 100 gram ağırlığında bir parçacık ola-caktır. 0.2c lik hızlarla devinen uzay aracımıza çarpacak olan 100 gramlık bir parçacığın kinetik erkesi 40 kilotonluk bir bombanın patlama erkesine denk olacaktır! Böylesi bir çarpma sonunda kinetik erkenin ısısal erkeye dönüşme-siyle başımıza gelebilecek tehlikeden (buharlaşıp yokolmak!) korunabilmek için uzay aracımızın tümünün 10 metre kalınlığında katı tungsten maddesiyle kaplanması gerekir. Uzay aracımızın yalnızca ön tarafını kaplayacak olan böylesi bir koruyucu kalkanın ağırlığı 2 milyon tondan fazla olacaktır!! Bu koruyucu kalkan uzay aracımızın bir parçası olacağından, madde – anti maddeden oluşan yakıtımızın ağırlığı yaklaşık 2 milyon ton olacaktır. Yukarıdaki karşılaştırmayı yinelersek, bu yakıtın ederi, tüm ABD’nin 18 milyon yıllık elektrik erke tüketimini karşılayabilir!
Sonuç
Yukarıda söylenenlerin ışığında değerlendirecek olursak, biz, yani Yer’liler, bu aşamada henüz diğer yakın komşularımıza UFO olamayız! Çünkü yıldızlararası yolculuklar hem pahallı hem de tehlikelidir. Bizim için doğru olan bu sonuçlar, eğer varsa diğer uygarlıklar için de doğrudur. Bu nedenle onlar da bu tür yolculuklara “sıcak” bakmayacaklardır. Bu nedenle, görüldüğü ileri sürülen UFO’lar, inanmak isteyen kişilerin gördüğü ilüzyondan başka birşey olamaz. Hem biz hem de “onlar” büyük olasılıkla elektromanyetik tayfın “bir“ penceresinden iletişim kurmaya çalışacağız. Ama hangi pencereden? İşte bu konudaki spekülasyonları ve çalışmaları da bir başka yazıda ele alabiliriz.
10 ışıkyılı ötemizdeki yıldızlar
Adı Uzaklığı (ışıkyılı) Göreli Işıtması
Güneş – 1.00
a Centauri A 4.3 1.56
B 4.3 0.45
C 4.2 6´10-5
Bernard yıldızı 6.0 5´10-4
Wolf 359 7.7 2´10-5
BD+3602147 8.2 6´10-3
Luyten 726-8 A 8.4 6´10-5
B 8.4 4´10-5
Sirius A 8.6 23.6
B 8.6 3´10-3
Ross 154 9.4 5´10-4
