Çorum Tarihi ve Turistik Yerleri
Çorum, İç Anadolu’nun kuzeyi ile Orta Karadeniz bölgesinin iç kısımlarında yer alıyor. Kent, geçmişi gelecekle buluşturan bir köprü niteliğindedir. Yaklaşık olarak 5.000 yaşında bulunan Çorum, bir çok uygarlığa ev sahibi olmuş. Hatti dilini konuşan ve Hitit’lerden önce Anadolu’da yaşayanlardan sonra Frigler, Roma’lılar da bu topraklardan geçmişler. 1071 Yılında yapılan Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya giren Türkler’le Çorum Selçuklu hakimiyetine girmiş. 1075 Yılında Danişment Ahmet Gazi ile bir Türk yurdu olmuş.
Hititler
Hitit’ler, Hind-Avrupa kökenli bir halktı. Anadolu’da M.Ö.19-18.yy.da görülmeye başladılar. Önce beylikler halinde yaşadılar. Sonra bir krallık daha sonra da büyük krallık şeklinde yaşadılar. Anadolu’da yaşayan kavimleri özllikle de Hatti’leri ve Hurri’leri, hoşgörüyle yönettiler. Ülkelerinin adını bile değiştirmediler. Dinlerinden, kültürlerinde nesinlendiler. Çivi yazısı ve hiyeroglif kullanıyorlardı. Yaşadıkları devrin en uygar halklarıydılar. Elli tane kadar başkent ve kült merkezleri vardı. Tabletlerinde sık sık “Hatti ülkesinin bin tanrısı” şeklinde cümleler geçer. Çok tanrılıydılar. Çünkü Hitit’ler diğer ülkelerin özellikle de yendikleri komşularının tanrılarını kabul edip, kendi tanrıları içine alarak onların gazaplarından korunurlardı. Her şehrin de koruyucu bir tanrısı vardı.
Baş tanrı, Gök Tanrısı’ydı. Yazılı metinlerde genekllikle, ” Hatti ülkesinin gök tanrısı”, Göğün tanrısı”, Hattuşa’nın tanrısı”, “sarayın tanrısı” olarak belirtiliyordu. Hiyerogliflerdeki tanrı işareti ikiye bölünmüş bir elips işaretiydi. Eğer gök tanrısı yazılacaksa, bu elipsin altında W şeklindeki yıldırım işareti bulunurdu. Hititlerde dağlar kutsaldı. Gök tanrısı da tasvir ve sanat eserlerinde dağlar üzerinde dururdu.
Çorum İlçeleri
Alaca
Alacahöyük’ün de bulunduğu ilçenin tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Eskiçağ’ da ilçe merkezinin bulunduğu alan, “Etonia” olarak geçmektedir. Karadeniz ile Akdeniz’i birbirine bağlayan yol üzerinde bulunuyor.
Bayat
Yaklaşık olarak 1400 yılından bu yana yerleşim olan bir ilçedir.
Boğazkale
İlk yerleşim tarihi, M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanır. İlçe merkezinin hemen yanı başında bulunan ve Hitit İmparatorluk başkenti olan Hattuşa ve Hattuşa’nın görkemli açık hava tapınağı Yazılıkaya ilçenin belli başlı tarihi mekanlarıdır.
Hattuşaş (Boğazköy)
Hattuşaş, Hitit İmpatarorluğu’nun hem idari hem de dini merkeziydi. Tabletlerde buradan “Bin tanrılı ülke” olarak bahsedilmektedir.Hattuşa’da bu güne kadar 31 adet tapınak gün yüzüne çıkartılmıştır. Hitit tapınakları tanrıların sadece evi değil aynı zamanda kendi toprak ve işlikleri de olan mülkleeriydi. Bütün bunlar personelleri tarafından işletilirlerdi. Aşağı şehirde baş tanrı olan Fırtına tanrısı ile Arinnanın güneş tanrıçasına adanmış olan büyük tapınaklar bulunuyor. hattuşaş ilk kurulduğunda 76 hektarlık bir alanı kapsıyormuş. M.Ö.14. yüzyılda yani Hitit İmparatorluk döneminde şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda bir surla çevriliydi. Surda, belirli aralıklarla yüksek kuleler bulunuyordu. Şehir bu günkü Boğazkale’nin teras düzlüğünde ve dik bir kayalıkta yer alıyordu. Sur teş temelliydi ama üst yapısı kerpiç tuğlalarla örülmüştü.Bu surun içindeki şehre giriş farklı noktalara konulmuş anıtsal kapılardan sağlanıyordu. En önemli kapılar Aslanlı kapı ile Kral kapısıdır. Kral kapı’nın iç yüzünde silahlı askerler bulunuyordu. kentin güney ucunda bulunan Yer kapı 20 metre yüksekliğinde yapay bir sırty üzerinden geçiyordu. Bütün bu yapılar oldukça korunmuş bir halde günümüze ulaşmışlardır.
Yazılıkaya Tapınağı
Hattuşaş Ören yerinin 2 km. kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı, önünde Hitit mimari özelliklerinin yansıtıldığı iki kaya odadan oluşuyor. Yazılıkaya Tapınağı’nın kayalığa yapılmış olan bu odaları “Büyük Galeri” (A odası) ve “Küçük Galeri” (B Odası) adıyla anılmaktadır. Büyük Galeri’nin (A odası) batı duvarı tanrı kabartmalarıyla, doğu duvarı ise tanrıça kabartmalarıyla bezeli olup her iki duvardaki figürler, doğu ve batı duvarlarının kuzey duvarı ile birleştiği ana sahnenin yer aldığı kısma doğru yönelmektedir. Tanrıların genel olarak sivri bir külâhı, belden kuşaklı kısa bir elbisesi, kalkık burunlu papuçları ile küpeleri vardır. Çoğu zaman kıvrık bir kılıç ya da topuz taşırlar. Tanrıçaların hepsi uzun bir etek giyer, başlarında silindir biçimli bir başlık vardır. Doğu ve batı duvarının birleştiği kuzey duvarında, ana sahneyi oluşturan baş tanrılar yer almaktadır. Burada dağ tanrıları üzerinde duran Hava tanrısı Teşup ve karısı tanrıça Hepatu ile arkasında oğulları Şarruma ve çift başlı kartal yer almaktadır. Kral IV. Tuthalia’nın kabartması ise doğu duvarda yer almakta olup, galerinin en büyük kabartmasıdır.
Ayrı bir girişi bulunan Küçük Galeri’yi (B odası) girişin iki yanında bulunan aslan başlı, insan gövdeli kanatlı cinler korumaktadır. B odasının batı duvarında sağa doğru sıralanan oniki tanrı, doğu duvarında ise Kılıç Tanrısı ile Tanrı Şarruma ve himayesindeki kral IV. Tuthalia yer almaktadır. Bu kısımda iyi korunmuş kabartmalar dışında kayaya oyulmuş üç adet niş bulunmakta olup, bu nişlere bir takım hediyelerin veya Hitit kral ailesinin ölü küllerinin saklandığı kapların konulduğu düşünülmektedir.
Yazılıkaya Ören yerinde, belki de ülkemizdeki en şirin tuvalet olan bir WC bulunuyor.
Dodurga
Dodurga adı Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugatit Türk adlı eserinde açıkladığı 24 Oğuz boyundan biri olan “Toturga'” gelmektedir.
Dodurga 1910-1935-1942-1943 yıllarındaki depremlerden çok hasar görmüş, birkaç defa yeniden imar edilmiştir.İlçe, linyit yatakları yönünden zengindir. Kömür 1942’de bulunmuş ve aynı yıl işletilmeye başlanmıştır. Hatta, Birinci Dünya savaşında erkek nüfusunun büyük kısmını kaybeden, Milli Mücadelede de nüfusu bir hayli azalan Dodurga, çevresinde linyit madeninin bulunması nedeniyle tekrar önemli bir yerleşim bölgesi haline gelmiştir.
İskilip
İskilip adının Asklepios, yani sağlık ilahı manasına geldiği, Paflagonya tarihine ait kitaplarda belirtilmektedir. M.S. 2. yy. da İskilip, Bitinya sınırları içinde bulunuyordu. Bizans çağında İskilip’e “Neoklauniopolis” deniliyordu.
İskilip, 1075 tarihinde Selçuklu Komutanı Gümüştekin Ahmet Gazi tarafından fethedilmiş, Yıldırım Bayezit zamanında da Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Etrafı yüksek dağlaela çevrili olan ilçe, doğası, tarihi dokusu ve tarihten günümüze uzanan mimari yapıları ile otantik bir özelliğe sahiptir.
İskilip Kalesi ve Kaya Mezarları
İlçe merkezinde bulunan 100 metre yüksekliğindeki doğal bir kaya kütlesi üzerinde, Osmanlı’lar devrinde inşa edilmiştir. Kale kapısı güney cephesindedir.
Bu sarp kayalığın güney ve güneydoğu eteklerinde de Roma dönemine tarihlenen kaya mezarları bulunuyor. Güneydoğudaki mezarın dikdötgen girişinde bulunan iki sütunun bilezikleri ve altlarındaki aslan kabartmaları dikkat çekmektedir. Sütun üzerindeki üçgen alınlıkta, yatar durumdaki kanatlı iki aslan figürü daha bulunuyor. Bu aslanlardan birisinin elinde kadeh diğerinde de kılıç mevcuttur. Oda içinde de iki adet ölü sekisi vardır.
İskilip Ulu Cami
Daha önce burada mevcut olan bir caminin yerine, Geç Osmanlı Dönemi’nde, 1839 yılında inşa edilmiştir. Cami, içerideki kufi yazılarlla da dikkat çeker. İnşasında, Çorum Ulu Cami özelliklerine uyulmuştur. Taş minare eski camiden kalmadır.
İskilip Şeyh Muhiddin Yavsi Cami
İlçenin en eski camisidir. Şeyh Yavsi, Kanuni Sultan Süleyman devri Şeyhülislamı Ebussu’d Efendi’nin babası olup, caminin güneydoğusunda bulunan türbede yatmaktadır, Cami, onun adına oğlu tarafından yapılmıştır. 1569 Tarihli vakfiesine göre köprü, bedesten, mektep ve hanı da olan bir külliyeye dahil olduğu görülüyor. Fakat bu külliyeden günümüze sadece cami gelebilmiştir.
Kargı
Türk yerleşiminden önceki adı; BLAENE olan Kargı, yaylaları ve yayla evleriyle bilinmektedir.
Ortaköy
Ortaköy adını, “üç köyün ortasındaki köy” olması sebebiyle almış.İlçe merkezinin kuzeydoğusundaki Asraköy ile batısında buluna Pınarköy, ilçe merkezini yerleşim yeri olarak seçmişlerdir. Ortaköy bu iki köyün arasında kaldığı için bu adı almıştır.Kısaca söylemek gerekirse,Pınarköy ve Asraköy Ortaköy’le birleşmiş ve Ortaköy ilçesi oluşmuştur.
İlçe topraklarının eski devirlerden bu yana yerleşim yeri olarak kullanılmış. Hitit, Roma ve Bizans dönemlerine ait kalıntılar bu güne değin gelmişlerdir.
Şapinuva
Hitit’lerin 50’ye yakın başkenti olduğu biliniyor. Ortaköy İlçesi sısnırları içindeki şapinuva da bunlardan biri. Yaklaşık olarak 20 sene öncesine kadar varlığı biliniyordu ama nerede olduğu bilinmiyordu. iki köylünğn tarlalarında bulup müzeye götürdükleri bir kaç tablet incelenince, yapılan çalışmalar sonrasında Şapinuva’nın yeri bulundu.Şapinuva-Ortaköy, Çorum’ un 53 km. güney doğusundadır
Şapinuva, Hitit Devletinin önemli idari merkezlerinden birisiydi. Hitit Çağında, hem siyasi hem de coğrafi konumu nedeniyle stratejik bir noktada yer alan şehir, önemli bir askeri ve dini merkezdir. Şapinuva ile ilgili olarak Tokat Masat Höyük kazılarında ele geçen büyük krala ait bir mektupta “Bu tablet size ulaşınca, 1701 askeri îshupitta’dan acele olarak sevkediniz ve onları iki gün içerisinde Şapinuva şehrine, Majeste’nin huzuruna getiriniz” ifadesine göre Hitit kentinin önemli idari bir merkezi olduğu anlaşılmıştır. Buradaki yazışmaların büyük bir kısmını oluşturan büyük kral ve kraliçeye gönderilen mektuplar, Şapinuva’da bir kraliyet çiftinin varlığını gösterir. Kentte Büyük kral UI. Tuthaliya’nın yanında yer alan kraliçe Taduhepa’dır. Taduhepa III. Tuthaliya’nın ölümünden sonra kral 1. Şupiluliuma ile birlikte ülkeyi yöneten kraliçedir. Şapinuva şehri aynı zamanda ordu komutanlığının ve sürekli olarak askerin hazırda bulunduğu bir yerdîr. Hitit büyük kralı II. Murşili de “Şapinuva’daki birlikleri teftiş ettim ve orduma öncülük ettim” demektedir. Şapinuva, kendi idari bölgesinde yer alan şehirlerle birlikte oldukça geniş bir alana yayılmakta ve iki Fırtına Tanrısı adına ayrı ayrı yapılmış olan iki tapınağı, kraliçe sarayı, ordu komutanlığı ve belediye teşkilatı gibi önemli kurumlarıyla oldukça teşkilatlı bir şehir görünümündedir
Kybele Kaya Kabartması
İlçenin, İncesu Köyü’ne 3 km. uzaklıktaki Çekerek Irağı kıyısındaki kayalara oyulmuştur. Ö II. Yüzyıla ait Bergama heykelinin aynısıdır.
Akropol
Çekerek Irağı kıyısında ,Kybele kaya kabartmasının tam karşısındadır. Akropolde az miktarda taş kalmıştır.
Kayalara oyulmuş mağara
İncesu köyüne 3km uzaklıktadır. Akropolün yanında ,kabartmanın karşısındadır.kaya yaklaşık 300 metre oyulmuştur. Mağaraya 468 basamakla inilir. Sonu kapandığı için yolun nereye gittiği bilinmemektedir.
Hoca Sultan
Hıristiyanlığın ilk devirlerine ait bir kilise kalıntısıdır. Fakat tarihi eser kaçakçıları tarafından harap edilmiştir.
Kızılhamza Höyük
Höyük Kızılhamza köyünde ,köyün orta yerinde binalarla çevrili vaziyette yer alır. Höyük yüzeyinden eski tunç çağı ve demir devrine ait parçalarda toplanmıştır. Höyükten kurşun bir figür ve höyüğün karşı yamaçlarında klasik çağa ait mezarlardan çıkan tam bir kap Çorum müzesine teslim edilmiştir.
Yuğ Höyük
İlçenin 4km güneyinde yer almaktadır. Höyük 20 metre yükseklikte ve 100 metre çapındadır. Höyük yüzeyinden bir II.bin seramiği ,demir devri ve klasik çağa ait parçalar toplanmıştır.
Fığla Tepesi
Yuğ höyüğün kuzeybatısında ve Ortaköy”ün batısında Fığla tepesi yer alır. 250 metre çapı ve 25 metre yüksekliği vardır. Bugün üstü tamamen ağaçlarla kaplıdır.üzerindeki düzlükte bir kale iç mimarisinin büyük yapılarını gösteren taş temeller gözlenmektedir.
Osmancık
Osmancık’ın bilinen sakinlerinden Hititler, Kızılırmak yayı içindeki yörelerde uygarlık kurmuşlardır. Osmancık ( Kandibed ) Kalesi bu dönemde yapılmıştırÜnlü Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali, 1271 tarihinde görevinden alınarak bu kaleye hapsedilmiştir.1274 Yılında suçsuz olduğu anlaşıldığından hapisliği sona ermiştir. Bu yöre daha sonra İyon, Frigya ve Pers yönetiminde kalmıştır. Osmancık çok eski dönemlerden beri yerleşim yeridir.
Osmancık’ın bilinen ilk ismi Pimuliza’dır. Büyük İskender’in Anadolu’yu istilasından sonra Pontus Kralı Minthridates zamanında birkaç kez tahrip edilmiş, daha sonra Amasya tekfuru burasını komutanlarından Aflan’ın yönetimine bırakmıştır. Bundan dolayı kentin adı Aflanos olmuştur.
11.y.y.’dan itibaren Oğuz boyları Anadolu’ya girmişler, 1075 yılında Melik Ahmet Gazi Çorum’u Bizanslılardan aldıktan sonra Alayuntlu Boyundan Sorgun Oymağı Beyi Şerafettin Osman Gazi’yi kente emir olarak atamıştır. Osmancık adının buradan kaynaklandığı söylenir. Ancak Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi’nin burada doğmuş olmasından kaynaklandığı hususunda ulusal ve yabancı kaynaklar fikir birliği içindedir.
Danişmendlilerden sonra Osmancık Anadolu Selçuklu Devletinin yönetimine geçmiştir. Kadı Burhaneddin Beyliğinin egemenliğinde kalan Osmancık, Yıldırım Beyazıt zamanında 1393 yılında Osmanlıların yönetimine girmiştir.
Kızılırmak, Osmancık’ın can damarıdır. İlçe hudutları içindeki uzunluğu 80 km.’dir.
Osmancık, önemli ilim, devlet ve gönül adamlarının makamıdır. Koyun Baba, Baltacı Mehmet Paşa, Akşemseddin, Koca Mehmet Paşa ilk akla gelen isimlerdir.
Osmancık’ta turizme zemin hazırlayan önemli tarihi yapılar vardır. Koyun Baba Türbe ve Zaviyesi, Koyun Baba Köprüsü, Kandiber Kalesi, İmaret Camii, Akşemseddin Cami, Baltacı Mehmet Paşa Çeşmesi en önemli ve görülmeye değer tarihi yapılardır.
Sungurlu
İlçede ilk yerleşmeler Kalkotik (taş ) dönemde (M.Ö. 5000) olmuş, daha sonraki çağlarda Hititler, Frigler, Galatlar ve Roma İmparatorluğunun hakimiyetinde kalmıştır. Adını, Maraş Beyi’nin zulmünden kaçıp buraya yerleşen Sungur bey’den almıştır.
Sungurlu Saat Kulesi
1891 Tarihli olan Sungurlu Saat Kulesi, kare, pirrizma gövdeli olup, en üst katında dalgalıu, saçaklı ahşap bir köşk bulunur. Köşkün altında, dört tarafta bulunan yuvarlak saat kadranları onun da altında yine dört taraflı balkon vardır. Kulenin ikinci katı haricinde, bütün katlarında yuvarlak kemerli pencereler bulunuyor.
Hüseyindede Kült Merkezi ve Hüseyindede Vazoları
Sungurlu İlçesi’nin 30 Km. uzaklığındaki Yörüklü’nün 2.5 km.güneybatısında bulunan Hüseyindede, 1997 yılında Prf.Dr. Tayfun Yıldırım ve Prof.Dr. Tunç Sipahi tarafından bulunmuş. Kazılar Çorum Müzesi ile birlikte Ankara Üniversitesi tarafından yapılmaya devam etmiş. 1998 yılında, buradaki bir dini merkezin depo odasında bulunan kabartmalı bir kült vazo, Eski Hitit Çağına ait dini, krali tasvir sanatının en önemli temsilcisi olarak kabul görmüş. Bu görkemli eser, Çorum Müzesi’nde özel bir biçimde ziyarete açık tutuluyor. Bu kült eser, belirli bir takvim yılına göre gerçekleştirilen kült aktiviteden sonra, kült seramiği ile birlikte saklanmak üzere mabedin depo-odasına konulmuşlar. Öyle anlaşılıyorki çevredeki diğer Hitit kentleri ile birlikte, çıkan kargaşa sonucundaki yangınlar buraya da gelmiş. Burasının sahipleri vazoyu almaya fırsat bulamadan Hüseyindede’yi terk etmek zorunda kalmışlar.
Vazo, 86 cm. uzunluğunda. Bu nadide eserin gövdesi, çeşitli kült sahnelerin tasvir edilebilmesi için uygun bir hale getirilmiş.Kabartma figürler, kırmızı, krem, siyah ve beyaz renklerle boyanmışlar. Vazo ağzında daha farklı bir çalışma gerçekleştirilmiş. Ağız kenarındaki kanallara bağlanmış boğa başları ve tekne ile vazo bir libasyon kabı olma özelliği de kazanmıştır. Çeşitli bayram ve kutlamalarda, ağzın üzerindeki tekneye boşaltılan sıvı, kaanallardan geçerek Hitit’lerin büyük tanrısını simgeleyen boğa başlarından kabın içine akmaktaydı.
Vazonun gövdesinde dört ayı bant bulunuyor. Bu bantlardan her biri yapılan töreni anlatan kabarık figürlerle işlenmiş. En alttaki bantta Fırtına tanrısının kutsal boğaları bulunuyor. Boğalar gözle görülür derecede enerjik ve canlı gösterilmişler. Bu bandın üzerinde, iki kulp arasına denk gelen kısımda, sunu ve ibadet konusu işlenmiş. Tanrılara sunu olarak bir hayvan götüren ve elinde şişe şeklinde bir kap tutan erkek, ipe bağlı geyiği götürmeye çalışan kült görevlisi, kurbanlık koç götüren erkek ile dua jestinde iki figür yer alıyor. Bunlardan en öndeki başı diademli olan yüksek rütbeli bir şahıstır. İkinci dereceden bir tanrı veya başrahip olabilir. Daha sonra lir çalan müzisyen ile oturan tanrıya sunu yapan bir kişi bulunuyor. Bunun üzerindeki banttaki friz oldukça geniş tutulmuş. Saz ve zil çalanların önünde, sırasıyla uzun giysili olan rahiptir. Sonra tanrılar gelir. Kült eşyası götüren kadın, ile ellerinde kılıç taşıyan erkekler, yani kılıç tanrıları geliyor. Burada bir mabed de gösterilmiş. Mabedin sağında büyük bir altar ile yatak üzerinde iki kadın figürü bulunuyor. Siyah elbiselisi tanrıça/kraliçedir. Diğeri onu süslemektedir. En sağdaki erkek figür tanrı/kral yataktakilere bir kap uzatmaktadır. Vazonun en üst frizinde ise, testi taşıyan bir erkek, önünde boğaların çektiği bir yük arabası vardır. Bu arabanın detayları çok önemlidir. Yüklük kısmının üstü örtülmüştür. Büyük bir ihtimalle arabada Fırtına Tanrısı kültüyle bağlantılı kutsal eşyalar taşınıyordu. Arabanın okluğundan tutmuş ve yürüyen süslü elbiseli adam, muhtemelen önemli birisiydi. Bunu da elbisesinin süsünden anlıyoruz. Arabanın diğer tarafındaki kadınlardan siyah giysilisi tanrıça arkasındaki de rahibedir. Bu vazoların ve dini törenlerin değişmeyen konusunu oluşturan müzik ve eğlence de yine bu frizde gösterilmiştir. Saz çalan iki erkek ile zil çalan bir kadın eşliğinde oynayan kadınlar, ibadet ve sunuların müzik ve dans eşliğinde kutlandığını göstermektedir. Vazo, M.Ö.16.yy’la tarihlendirilmektedir.
Uğurludağ
Adı, arkasındaki Urlu Dağına izafeten Uğurludağ olarak verilmiştir.
Çorum’un diğer iki ilçesi de Laçin ve Mecitözü’dür.
Çorum Saat Kulesi
1894 tarijinde inşa edilen saat kuelisnin banisi Çorum’lu bir paşa. Tarihte, Yedi Sekiz Hasan Paşa olarak bilinen ve ümmi (okuması-yazması olmayan) olmasıyla meşhur olan paşa, İstanbul Beşiktaş’ta muhafızdı. Abdülhamit’in tahttan indirilerek yerine kardeşi V.Muradı tahta çıkartmak isteyenler, 20 Mayıs 1878 tarihinde Çırağan Sarayı’nı basarak “Çırağan vakası” adıyla anılan olayı gerçekleştiriler. Bu baskın sonrasında şansı yaver giden paşa, Abdülhamit’in en sevdiği paşalarından olmuştu. Çünkü, Yedi Sekiz Hasan Paşa, baskını yapanların başında bulunan Ali Suavi’ye elindeki sopayla vurup öldürmüş ve baskın başarısızlığa uğramıştı. Paşa, padişahın gözdesi olduktan sonra, Çorum’dan onu ziyarete giden hemşehrileri, yolda paşadan ne isteyeceklerini düşünüp, bir hastahane yapılması konusunda karara varırlar. Fakat paşanın huzuruna geldiklerinde, henüz hastahane lafı etmeden, içlerinden biri yolda görüp etkilendiği saat kulesinden bir tene de Çorum’a yapılmasını ister. Bunun üzerine de hastahane konusunda bir şey söyleyemeden , Çorum’a geri dönülür. II.Abdülhamit’in saltanatının 25.yıl dönümü münasebeti ile istanbul ve başka şehirlerde yapılan saat kulelerinden bir tanesi de Çorum’da yapılır. Padişahın konuyla ilgili gönderdiği ferman ve hemşehrilerinin isteği üzerine saat kulesi Çorum’lu Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından gerçekleştirilir. 27,5 Metre yüksekliğindeki kule, 1894 yılında inşa edilir. Güneye açılan kemerli kapı üstüne konulmu, Osmanlıca yazılmış mermer kitabede de bu tarih bulunuyor. Aynı yıl içinde Çorum’un idari statüsü de kazadan sancağa yükseltilir.
Çorum Kalesi
Şehir merkezindedir. selçuklu mimarisi özellikleri yaşıyan kalenin bilinen en eski belgesi 1571 tarihlidir Daha öncesine ait ne yaxık ki hiç bir belge bulunmamaktadırç. 1577 tarihli bir beelgede de “Sultan Süleyyman hayratı” olarak geçmektedir. kale kare planlı olup, kesme taş, moloz taş ve Roma-Bizans dönemi devşirme malzemelerle inşa edilmiştir. Dört köşesinde birer burcu ve kuzey cephede kapısı olan kalenin içinde bir cami ve küçğk konutlar bulunuyor. Çorum Kalesi, Evliya Çelebi tarafından da anlatılıyor. Evliya, burasının Sultaan Kılıç Arslan tarafından inşa eilmiş bir Selçuklu yapısı olduğunu yazıyor.
Çorum Ulu Cami
Caminin bansis olan Hayrettin, Selçuklu Sultanı Alaaddin Kekukab’ın azatlı kölesiydi. Cami, II.Bayezid zamanında meydana gelen büyük depremde harap olduğundan, Mimar Sinan tarafından onarılmıştı. Daha sonra Erivan Seferi’ne çıkan IV.Murat, Çorum Boğacık Köyü’nde konaklarken, cami yine büyük bir tamirattan geçirilir. Etrafına de medreseler ve akaret yapılır. Ve “Sultan Muradi Rabi” olarak anılmaya başlanır. Fakat, 1790 yılındaki depremde yine harap hale gelir. Bu defa Yozgat’lı Çapanoğlu Süleyman Bey tarafından onarılmaya başlanır. Süleyman bey, camiyi ilk halindeki dokuz kubbeli olarak yenilemeye karar verir. Ama Süleyman Bey’in buna ömrü yetmez. O ölünce inşaata oğlu Abdülfettah Bey devam eder. Fakat dokuz kubbe yerine ahşap ve tek kubbeli olaarak inşa edilip 1810 yılında ibadete açılır. Çorum Ulu camisi bir çok kez yenilenmiş olduğu halde, abanoz ağacından yapılmış, işlemeli ve çatma kündekari tekniğindeki mimberi 1306 tarihlidir.
Çorum Belediye Binası
Kütüphane olarak inşa edilen bina, Hususi İnşaat komisyonu tarafından yapılmış. 1923 Yılında başlanan inşaat, 3 Ağustos 1925 yılında bitirlip hizmete açılmış. Çorum saat Kuesi’nin çaprazında olan bina iki katlıdır. İlk yapıldığında, üst kat Milli Kütüphane, müzelşk eserler teşhir salonu, Öğretmenler Birliği toplantı odası ve müzik odaları olarak kullanılmış. Alt katta da osmanlı bankası ve özel işyerleri olarak değerlendirilmiş. 1938 Yılında, kütüphane alt kata indirilerek, üsst katın bütünü Halkevi olarak kullanılmış. 1960 İhtilali sonrasında bütün bina, Belediye Binası olarak hizmet vermeye başlamış. Şu anda sanat merkezi olarak kullanılıyor.
